21 Nisan 2016 Perşembe

Kediler, boşluklar ve daha başka şeyler üzerine...



Cumartesi, 18.30 civarları...

Babamı getirdiğimiz hastanenin bahçesine çıkıyorum, hava almaya ihtiyacım var. Bahçede bir kedi takılıyor gözüme. "Gel," diyorum, peşimden geliyor. Banka oturuyorum, bir yanımdaki boşluğa bir bana bakıyor. Elimi bankın üzerine koyunca elimin yanına atlıyor. Sonrasında samimileşiyoruz. Davet beklemeden kucağımda duran çantanın üzerine yerleşiyor ve uykuya dalıyor.

Arada ses duyunca uyanıp başını karnıma doğru uzatıyor, patilerinin yerini değiştiriyor ve yine uyuyor. Karşımızda yemek yiyen bir kadın olduğunu fark edince beni terk etmeye karar veriyor ve kalkıp gidiyor. "Aç olduğunu söylesen yemek alırdım ben sana!" diye trip atıyorum arkasından ama neticede o bir kedi, tabii ki beni umursamıyor.

Cumartesi 21.00-22.00 arası bir yer...

Konudan konuya atladığımız bir konuşmada "Crazy cat lady günlerimin hazırlıklarını tamamlıyorum. İki kedim oldu bile bugün," gibi bir şey söylüyorum A.nur'a. Muhtemelen böyle söylemiyorum ama meali bu. "Ne güzel," diyor. "Kediler seni seviyor. Beni sevmiyorlar mesela."

Hayvanların bizi sevmesinin önemli bir durum olduğuna kanaat getiriyoruz. Paylaştığım fotoğrafın altına "Hayvanlar beni seviyor. Bu önemli bir konu," yazıyorum.

Sabaha karşı 5'te en azından 10 yıldır dinlemediğim bir şarkıyı mırıldanarak uyanıyorum. İnsan beyninin işleyişi tuhaf diyorum kendime, çok tuhaf. Sabah ilk işim o şarkıyı bulup dinlemek oluyor. 10 yıl sonra yine o grubu dinlediğimi bilse bana "Ergen grubu demiştim sana, dinleme şunları," der miydi acaba diye düşünüp gülüyorum.

Pazar, 15.00 civarları...

Eminönü'nün orta yerinde yürüyorum. Bir gün önce iskelelere yaklaşmayın diye uyarı yapılmış. Ben iskelede bekleyeceğim birazdan. Olacak şeylerden kurtulmanın nasılsa yolu yok diyorum, içimde bir boşvermişlik...

A.nur geliyor birkaç dakika sonra. Karaköy'e yürüyoruz. Sevdiğimiz kahvecinin üst katında en köşedeki masaya oturmak istiyorum, kızıyor. Orta yerdeki masaya yerleşiyoruz. Bardakları ve peçeteleri umut dolu olduğu için seviyoruz bu kahveciyi. "Life is a blank canvas," demiş bu kez.

Konuşmanın orta yerinde "boşluk" diyorum. Aklımdan yıllar önce okuduğum kitaptan birkaç cümle geçiyor. Boşlukları tıka basa doldurmaya çalışmamıza hayat deniyordu ama boşluk dolmuyor, büyüyordu yalnızca. Sonra insan o boşluğun kendisi oluyordu. 

Boşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboşlukolmakboş.

Boşluk oluyorduk, boşluk olmuştuk, her insan boşluktu. Çok güzel göründüğü halde bin bir zorlukla yediğim kekten sadece kuru kayısı tadı alıyorum. Eskiden yapmayı çok sevdiğim kekleri getiriyor aklıma o tat. Üstünde durmuyorum.

Hayata dair sorularımızı sıralıyoruz ardı ardına. Cevapları ikimizin de bilmediğinin farkındayız, ama sormak gerekiyor. Dile getirmek mühim. Tüm sorular aynı boşluğa çıkıyor.

Bir kitap vardı, öykü kitabı. Biri geçen 3 yılımı, biri de okurken bu durumu bilmesem de birkaç gün sonramı anlatan 2 öykü vardı içinde. İşte o kitaptan bir tane de ona almak üzere Taksim'e çıkıyoruz. Uyarılar geliyor aklımıza. Ne tuhaf di mi? "Gitme!" diyorlar, gidiyorsun yine. Sana bir şey olmazmış gibi ya da aman olursa olsunmuş gibi.

Konusunu ya da yazarını bilmediğimiz kitaplar arıyoruz, adını sevip alalım diye. Bulamıyoruz pek. A.nur benim canıma okuyan öykülerin olduğu kitabı alıyor raftan, ben de yanından aynı yazarın diğer kitabını alıyorum. Belki benim anlatmak istediklerimi anlatmıştır başka bir öyküde. 

"Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk"a gidiyor elim. Uzun zamandır bekliyordu. Belki de beklediği zaman buydu. 

"Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü"yü alıyorum başka bir raftan. Bir gün önce de bir John Berger kitabı almıştım ama bunu almalıydım artık. Dünyanın en güzel isimli kitabı olabilir bu, bilmiyorum. İstanbul'dan Gelen Telefon da çok güzel bir isim. Canım Tom Waits. O şarkıyı yaşamayı çok istediğimi anlatmıştım yıllar evvel bir yazıda. "Ben İstanbul'dayım ve gitmiyorum ama!" demiştim muhtemelen. Gitmiyor değil, gidemiyorum artık. Eskiden ben onu bırakamıyordum, şimdi o beni bırakmıyor. Birbirimize tıkılıp kaldık. 10 yıl önce İstanbul'a nasıl küstüğümü anlatıyorum. Köprüden geçerken başımı öte yana çevirişlerimi... Aklımın içinde onunla kavga edişlerimi... İnsan hiç değişmez mi?

Salı, sabah 10.05

Yolda gelirken aklıma Bad Day klibi geliyor, Daniel Powter. Mutsuz hissettiğim her an onu izlemeyi adet edinmiştim bir zamanlar. Baktım, 2005 tarihliymiş, birlikte 10 yılı devirmişiz resmen. Yine izliyorum, yine gülümsüyorum.

Sevgili Jack*,

Ben doğru sözcükleri buldum ve tam da senin söylediğin gibiydi hepsi. Bil istedim. Senin cümleni not olarak düşeceğim bu yazının sonuna: "Bağlaçları, tekrarlanan mastarları ve söylenmeyenleri affet."

Yaşıyoruz. :)


2 Nisan 2016 Cumartesi

Nisan


Bazı ayları seviyorum, bazılarını sevmiyorum, bazılarını gereksiz buluyorum. Bu durumun sebebi bazen var, bazen yok. Nisan mesela. Hep sevdim ama nedenini bilmiyorum. Sanki yeni yıllar tam da bu zamanda başlamalıymış gibi, sanki güzel şeyler hep bu zamanda başlarmış gibi. Sanırım bahardan... Belki de ileride çözeceğim bir durum söz konusudur :)

1 Nisan sabahı instagram şiirle dolmuştu, gülümsedim. Klişelerle değil! Güzel insanların güzel paylaşımlarından söz ediyorum. Çiçekler, gökyüzü, ağaçlar, güneş... Sanki herkes yeni aşık olmuş da karşı tarafın da aynı şekilde hissettiğini az evvel öğrenmiş gibi. Sanki herkes hayatının geri kalanı boyunca çok mutlu olacağının haberini almış gibi. Hayalini kurduğu şeylere sahip olmuş gibi. Çocuğu ilk adımlarını atmış gibi. Sanki kötü giden her şey son bulmuş gibi. Gülümseyen fotoğrafların, gülümseyen alıntıların, gülümseyen cümlelerin arkasında olduğunu hayal ettiğim gülümseyen yüzler öyle tatlıydı ki...

İşte bunlar hep bahardan :) Bunlar hep nisan.

Anlam veremediğim (aslında verebildiğim ama şu an anlatmamayı tercih ettiğim) bir heyecan var içimde. Yıllardır düşünmediğim/hissetmediğim şeyler görüyorum kendimde, şaşırıyorum. Olur olmaz yerlerde gülümsüyorum mesela. Yolda yürürken dinlediğim şarkılara eşlik ediyorum. Kedilerle, köpeklerle konuşuyorum. Bunlar crazy cat lady olma yolunda atılan adımlar mı bilmiyorum. Ama minik de olsa bir huzur ihtimali duruyor aklımın bir köşesinde. Belki hiç olmayacak, bilmiyorum. Mutluluk zaten ihtimallerdeydi, varılan bir yer değildi de gidilen yoldu hani, işte öyle.

Sabahları günün ilk kahvesini içerken aklımın içinden bağıra bağıra Feeling Good'u söylemem sebepsiz değil. Tıpkı yolda yürürken Non, Je ne regrette rien'e eşlik etmeyi asla ihmal etmeyişim gibi. 

Konudan uzaklaştım. :) Nisan demiştik, ekleme yapalım: Kiraz zamanı.

Japonya'da sakuralar açtı. İstanbul'da açmasına 2 hafta kadar var. Beklerken Le temps des cerises dinliyorum sessiz sessiz. 

Quand nous chanterons le temps des cerises
Et gai rossignol et merle moqueur
Seront tous en fête
Les belles auront la folie en tête
Et les amoureux du soleil au coeur
Quand nous chanterons le temps des cerises
Sifflera bien mieux le merle moqueur

Ve en sevdiğim bölüm:

Quand vous en serez au temps des cerises
Si vous avez peur des chagrins d'amour
Evitez les belles.
Moi qui ne crains pas les peines cruelles
Je ne vivrai pas sans souffrir un jour
Quand vous en serez au temps des cerises
Vous aurez aussi des peines d'amour.

Bu bölümün bana hissettirdiği şey şu: "Kiraz zamanındayız ve kalbimin kırılmasından korkmuyorum."

Nisan yazısını Orhan Veli ile bitireceğim elbette. Nisan için şunu demişti:

İmkânsız şey
Şiir yazmak,
Âşıksan eğer;
Ve yazmamak
Aylardan nisansa.

Devam etmişti:

Arzular ve Hatıralar

Arzular başka şey,
Hâtıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde,
Söyle, nasıl yaşanır?

Sonra:

Böcekler

Düşünme, 
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.

Ve final:

Dâvet

Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.


Özet geçelim: 

Yılın en güzel aylarından birindeyiz. 
Kiraz zamanı kapıda. 
Bolca saçmalıyorum. 
Umudum var.
Birini düşünürken gülümsemek gibi şapşallıklar yapıyorum.
Aklımdakileri anlatamıyorum.
"Sen kaç ben koşarım, sen sus ben anlarım, sen boz ben çözerim ahhh aptalın biriyim!" diyen şarkıyı hatırladınız mı. Hah işte :)
Bekliyorum.
You can never hold back spring.





28 Mart 2016 Pazartesi

Kısacık - 50



* "We're halfway to the stars."

* Bazı şeylerin kendimi bildim bileli kötü gitmesine öyle çok alıştım ki bir gün iyi giderse ne yaparım bilmiyorum.

* (GİTMEDİ)

* Belki gider be, sussana geri zekalı, kız ağlıyor şu an!

* Aklınıza "sakin" olarak kazıdığınız, sonra yaptığı şeyleri gördüğünde şoka girdiğiniz insanlar var ya, ben onlardan biriyim. Şu ara aklımdan geçenleri yaparsam vereceğiniz tepkileri hayal edip gülüyorum kendi kendime. "Aslında aklı başında bir kızcağıza benziyordu ama..."

* Geçmişte bıraktığınız insanların hayatlarınızı etkilemeye devam etmesine izin vermeseniz iyi insanlarsınız aslında. Ben mi? 3. dakikanın sonunda geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmaya başlayabiliyorum bir süredir. :)

* Eskiden çok yakın arkadaşım olan bir hanım kızımız "İnşallah bir gün biri bana çok aşık olur da ben de X'in bana davrandığı gibi davranırım ona," demişti. Çok kızdığımı hatırlıyorum. Başka biri yüzünden yaşadığı hayal kırıklığının acısını benden çıkarmaya çalışan bir adam vardı geçmişin başka bir bölümünde. Bana bu türden bir şey söylediğinizde çok sinirleniyorum, sonra aklıma bunlar geliyor ve biraz daha sinirleniyorum. Birincisi bu hareket çok aptalca. İkincisi, bu konuyla hiçbir alakası olmayan birine haksızlık ediyorsunuz ve bu kötülükten başka bir şey değil.

* "Follow your inner moonlight, don't hide your madness," diyordu Allen Ginsberg. Bu cümleyi duvara yazsak ve güne bununla başlasak hayat daha güzel olabilirdi.

* "Şeytan diyor ki: 'Aç pencereyi,
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."

Evet.

* "Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için...
Yaşamak, bütün âdetlerden uzak
Yaşamak..."

* İstanbul'dan Gelen Telefon'u ısrarla tavsiye etmeyi, hatta hediye edip okumayı bitirinceye kadar başında beklemeyi istediğim insanlar var.

* "Maybe ever'body in the whole damn world is scared of each other," demişti Steinbeck. Şu an okumakta olduğum kitabın ithaf bölümündeyse şöyle diyor: "Korktuğumuz şeyleri uzaklaştırmak için yapabileceğimiz tek şey, onları anlatmaktır."

* Korkuyorum. Anlatmaktan, anlatamamaktan, anlatıp da duyulmaktan, duyulmamaktan, sessizlikten, sesten, yanlış anlamaktan, yanlış anlatmaktan...

* İnsanların taktikleri beni korkutuyor. Aşkta, işte, hayatta, arkadaşlıkta... Ben bu taktikleri beceremiyor olmaktan memnunum.

* "Does not everything depend on our interpretation of the silence around us?" Hı?

* Bir kelimeden 1.000, sessizlikten 10.000 anlam çıkarabildiğim günler...

* Son günlerin özetini yapayım size: Windows 10'un "Size sürpriz hazırladık!" nanesinden sonra bilgisayarım kafayı yedi. 1 hafta önce yeni telefon aldım ve açar açmaz ekrandaki parlak çizgiyle karşılaştım, "Ölü piksel varmış ama biz bir şey yapamayız, servise gidin," diyen tatlış Vatan sayesinde Bakırköy'deki servisin yollarına düştük. Servisin web sayfasının bize gösterdiği tek ulaşım şekli metrodan sonra biraz yürümeyi gerektiriyordu. 30 dakika sürdü. Dönüşte servisin hemen yanından, bizim sokağın köşesinden geçen otobüslerin geçtiğini öğrendik. Servis de bir şey yapamadı zaten. Beklemeye devam ediyorum. Bitmedi tabii. İnternetten aldığım kılıfı yapan insana nasıl küfür etsem bilemiyorum. Kılıfı geçirdiğinizde asla ama asla telefonu şarj edemiyorsunuz. Neyse, yenisini aldım. O sırada ofis bilgisayarım internete bağlanmamaya başladı. Tamire gidince normalde kullanmadığımız bir bilgisayara geçtim. Orada da klavyeyle imtihanım başladı. Bir harfe bir kez bastığımda o harften 25 tane yazması mı daha kötü yoksa yazdığımı sandığım upuzun cümlenin sadece 1 harfinin yazılmış olması mı daha kötü karar veremiyorum. Bitti mi? Tabii ki bitmedi. Dün de bankadan üst üste mesajlar almaya başladım. Biri kredi kartımla kontör yüklemeye çalışmış, yükleyememiş ama kredi kartını her ihtimale karşı iptal etmek zorunda kaldık. Ben tam bunları yazarken de sokağın köşesinde doğalgaz borusu patladı. Sevgili hayat, ne yapıyorsun acaba?

* İyi ki negatif enerjim elektronik aletleri bozuyor, Merkür retrosu Jüpiter bilmem nesi yüzünden auramız bok gibi, o yüzden başımıza bin bir türlü musibet geliyor, diyecek kadar delirmedim henüz. Ama gidişat bu yönde.

* Rüyamda, yaşamadığım bir şehirde çok büyük bir olay olduğunu gördüm. İlk dakikadan 1000 kişinin öldüğünü duyuruyorlar. Önemsediğim biri var orada, ulaşamıyorum. Aklım çıkıyor. Uyandığımda uzun bir süre kendime gelemedim. Keşke bunu size anlatmak yerine doğrudan muhatabına söyleyebilsem mesela di mi? Selin olmak çok sıkıcı.

* Eğlenceli bir rüya anlatayım bir de. Dengelemiş oluruz. Deniz kenarında otururken bir denizaltı suyun yüzeyinde beliriyor. Çok seviniyorum ve bağırarak Yellow Submarine'i söylemeye başlıyorum. We all live in a yellow submarine, yellow submarine, yellow submarine!

* İnsanın yaşananlardan değil yaşanmayanlardan ötürü pişmanlık duyduğunu hayatımın değişik zamanlarında tekrar tekrar öğreniyorum. Mutsuz olmaktan değil, mutluluğun da mutsuzluğun da bir ihtimal olarak kalmasından korkuyorum. Hangisi olacağını öğrenememekten... Çok derin bir şey değil söylemeye çalıştığım :) Dümdüz söyleyemediğim şeyleri anlatabilmek için kelimelerin etrafında dolanıyorum sadece.

* "Dünyanın en şeker, en sevimli ihtiyarı gibi görünse de en cin fikirlisi" diye bahsettiğim bir adam vardı. Tabii ki hatırlamıyorsunuz, o yüzden bu sıfatları yeniden sıralıyorum. :) Birlikte metin yazarlığı çalıştığımız sıralarda okuduğu 3. cümlemden sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi: "Hissettiğin şeyleri ifade etmek seni o kadar çok korkutuyor ki her şeyi 3. tekil şahıslara yükleyip anlatıyorsun. Bunlar senin hissettiklerin ama 'benim' diyebilmekten korkmuşsun. Korkma." Gülümsedik birbirimize, "Haklısınız hocam," dedim içimden. Belki de duyulmuştu, hatırlamıyorum.

* Bu tür isabetli yorumlarını anlattığımızda "insanların yüzüne bakarak karakter analizi" yaptığı sonucuna varan bir geri zekalı tanımıştık. Bu yüzden herkesle iletişim kuramıyoruz. Bu yüzden insani ilişkilerimizde "anlamak" fiiline bunca vurgu yapıyoruz. "Biz" varız ve "onlar" var. "En azından biz onlardan değiliz diyebilmenin mutluluğuyla," gibi...

* Doğru kelimeleri hâlâ bulamadım ama bu yazıdan sonra bu kez maddeler halinde olmayan bir şey yazmaya başlayacağım. Belki de işin sırrı yazmaya başlamaktadır. Yazınca doğru kelimeler ortaya çıkacaktır birden.

* Dün gece aklımın içinde upuzun bir şey yazdım, hatta düşünürken uykumu kaçırdım (Üst maddedeki yazı bu). 

* Her sabah "Çantam çok ağır, normal insanlar gibi çanta kullanmayı öğrenmeliyim," diyorum. Hafifletmek için çaba sarf ediyorum ama mümkün olmadığını görüyorum. Çünkü ONLARIN HEPSİ BANA LAZIM! Benimleyken "Selincim ya, sende şu var mıdır acaba?" demekten çekinmeyin lütfen.

- Selincim ya, ejderha lazım oldu, var mıdır sende?
- Aaa var tabii. Dün almıştım. Dur bakayım, şurada olacak, hah işte.

* Neden "Selincim" bilmiyorum. :)

* Dün tiyatro günüydü. Bu vesileyle oyunun ortasında telefonunu çıkarıp fotoğraflar çeken tiyatrosever bir instagram grubuna buradan sövmek istiyorum müsaadenizle. Görgüsüzsünüz arkadaşlar, kusura bakmayın. Tiyatroda yatıp kalksanız dahi bu durumunuz değişmeyecek gibi görünüyor.

* Medeniyet mühim.

* Çabalayan insanlara saygım sonsuz ama bazı şeyler sonradan edinilemiyor sanki. Çocukluğu iyi geçirmek şart.

* Kahve de mühim biliyorsunuz.

* "Mühim" kelimesini sevdiğimi de fark ettiniz. :) Mütemadiyen, kâfi, muhtemelen, gıybet, merdümgiriz gibi kelimeler de var sevdiklerim arasında.

* Bir kez daha:
"Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için..."

11 Mart 2016 Cuma

Kısacık - 49



* Sosyal mesajımı da verdiğime göre başlayabilirim.

* Anlatmak istiyorum, hiç susmadan. Nereden başlayacağımı ya da ne anlatacağımı bile bilmiyorum. Şu an bu yazıya başladım ama bir sonraki maddede ne olacağı konusunda en ufak bir fikrim yok.

* "Sanki her bir şarkıyı
içimde onun için biriktirmişim," der Rilke bir şiirinde. Bugün iş dönüşünde yıllardır bildiğim ama şimdiye kadar özel bir anlam atfetmediğim bir şarkıyı dinlerken aklıma geldi. "Ne güzel söylemiş," dedim, orijinali nasıl bilmiyorum ama çeviren de ne güzel çevirmiş.

* 50 kişinin sizi duyması ya da anlaması gerekmiyor bazen. Bir kişi kâfi...

* Okunmayı bekleyen bazı kitaplarımın arkasında 6 sıfırlı etiket görünce minik bir şok yaşıyorum.  ALTI SIFIR arkadaşlar! 2005'te atılan sıfırlardan söz ediyoruz. O tarihte kitap alacağımıza çocuk yapsaymışız onun ergenliğiyle uğraşmaya başlayacakmışız şimdi. (Olayın vahametini anlamanız için bu örneği seçtim tabii ki.) İşte bu kitaplar hâlâ beni bekliyor. :(

* Anlıyorum, hayatlarınız çok sıkıcı. Sizler de başka eğlenceniz olmadığı için oturup çevrenizdeki insanları çiftleştirmeye başlıyorsunuz kafanızda. O insanlara dair 3-5 fikrinizden hareketle bu iki kişinin "birbirleri için yaratılmış" olduğuna kanaat getirip harekete geçiyorsunuz. Sizi de anlıyorum, gerçekten. Ama yeter. "Sen şimdi anlamıyorsun ama..."larınız da sizin olsun.

* - X nasıl?
   - X mi? Ohoo, o hikâye çoktan bitti yahu, anlatmadım mı ben?
   - Aaa tüh. Ya bu arada ben daha önce düşünmüştüm de X var diye söylememiştim, bizim bir arkadaş var...

Olmasın.

* Tek bir ortak noktamızdan hareketle "ruh ikizi" olduğumuza kanaat getiren (şunu kullanmanızdan da tiksiniyorum) kaç kişiden konuyla ilgili mesaj aldığımı size söyleyemeyeceğim, çünkü bir noktadan sonra saymayı bıraktım. Benimle 1 dakika bile geçirmemiş insanlardan söz ediyorum. Doğrudan kendilerine hitap eden tek bir cümle yazmamışım. İnternette bir şekilde denk gelmiş, paylaştığım şeylere bakmış ve tamam! İkimiz de okumayı seviyormuşuz, kesin ruh ikiziyiz. Aynı yönetmenin filmlerini mi beğeniyoruz, tamamdır, oldu bu iş! Aynı üniversiteye gitmişiz, aman tanrım! Bu kadar büyük mucize olur mu?! Aaaaarrrrggghhhhhh!

* Bu yüzden "Ruh ikizimi buldum!" dediğiniz an yüzümde hiç hoşunuza gitmeyen o ifade beliriyor çocuklar. Haftada bir "hayatınızın aşkı", iki haftada bir "ruh ikiziniz" ile karşılaşıyorsunuz ve gelip anlatıyorsunuz ayrıca. Normal mi şimdi bu?

* Değerli kavramların içini boşaltıyorsunuz, hoş değil.

* Because my inside is outside
My right side's on the left side
'Cos I'm writing to reach you...

* Perec'in doğum günüydü. Hakkında yazdığım şeyi paylaşacakken uygulama birden kapandı. Tekrar açtığımda yazı yoktu. Daha da kötüsü SwiftKey'in bile kaydetmemiş olması... Bu da böyle üzücü bir anımdır.

* Yaşasaydı ve tanışma şansımız olsaydı birbirimize doğum günlerimizde sözlük hediye ederdik bence. Sözlüğün içinde kaybolmayı seven kaç kişiyiz ki hem şurada...

* 4 yaşına bile gelmeden okumaya başlamam yetmiyormuş gibi ilkokul yıllarında akşamlarım sözlük ya da ansiklopedi okumakla geçti. İleride ne iş yapacağım belliydi de işte şartlar bunun gerçekleşmesini biraz geciktirdi.

* Paragrafların baş harfleriyle kelime oluşturduğum ve yayın saatini de çok anlamlı bir dakikaya denk getirdiğim yazılar yazmışlığım var blogun ilk yıllarında. Mesaj yerine ulaşmamıştı ama olsundu, yazan kişi o tarihte içini döktüğü için sevinmişti, şimdiyse kendisine eğlence çıkmıştı. :))

* "Olsundu" demeyi çok seviyorum.

* Biri, "O kadar büyük bir özenle yazmışsın ki, sanki her kelimeyi uzun uzun düşünmüş gibisin," demişti geçmişte. Bir yönüyle doğru bir tespitti. Kelime seçimlerim rastgele değildi, genelde de değildir zaten. Alt metinleri seviyorum. Bu yazıda hepinizle konuşuyorsam sorun yok ama söylediklerim belli bir kişiye yönelikse sadece o kişinin göreceğine inandığım işaretler bırakmayı seviyorum. Kelimelerin arkasının da görülmesini umuyorum. Görüldüğünü hissettiğim an kocaman bir mutluluk kaplıyor içimi. Yüzümdeki gülümsemeyi bir türlü silemiyorum. :)  

* O değil de 1996-2004 arasında yazdığım günlükleri yakmanın zamanı geldi de geçiyor bile.

* Bir an hayattan umudumuzu tamamen kestik, biraz sonra her şeyin güzel olacağına dair cümleler kuruyorduk. Sonra "Benim senden umudum yok, sen kafanın içindesin yine!" gibi bir cümleyle kızgınlığını belirtti. Birkaç dakika sonra ise kendisiyle ilgili bir konuda karamsar olduğu için "Seni denize atarım!" diyordum. Bir ara da "At beni şuradan denize ve ikimiz de kurtulalım," demiştim ama sebebini hatırlayamadım. Bildiğiniz gibi arkadaşlar iyidir.




* Yeap.

* "Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş..." bir insana söylenebilecek en güzel şey olabilir. Sabahattin Ali söylemiş.

* Bir de Aliye'ye yazdığı mektuplardan birinde "Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz," diye yazmıştı. Bu cümlelerin bana hissettirdiği şeyi yazmaya kalksam ortaya yüzlerce sayfa çıkar gibi :)

* Aklımda bir cümle var uzun zamandır. Filmden ya da kitaptan mı hatırlamıyorum. Belki de ben kurmuşumdur zamanın birinde. Sanki o cümleyi hatırlasam aklımdaki her şeyi anlatmış olacakmışım gibi geliyor. Şiir kitabı karıştırıyorum, Goodreads'te beğendiğim alıntılara bakıyorum, tumblr paylaşımlarıma bakıyorum, yok. Bir bulsam... 

* Bulursam sadece içim rahatlayacak, söyleyebilecek değilim de işte. :)

* "One day I will find the right words, and they will be simple." (demişti Kerouac.)

* Çarşamba akşamı saat 9-10 arası Yenisahra'dan metroya bindim, boş. Kadıköy'e geldim, boş. Vapura binip Karaköy'e geçtim, boş. Galata'dan Eminönü tarafına yürüdüm, orası bile boş. Bu şehrin çok güzel saatleri var. Herkesin uyuduğu ya da evde televizyon izlediği saatler. İşte o saatlerde bütün yolları seviyorum! O anı paylaşmak isterdim tabii, inkar edecek değilim.

* Alexi Murdoch - All My Days'i günde kaç kez dinlediğimi bilmiyorum. Ama çok, orası kesin. Bir de Song for You. Ama en çok All My Days.

* And what's a wonderwall anyway.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Kısacık - 48



* Hellööö!

* En son yazının üzerine minik bir açıklama ekleme ihtiyacı duydum. O çoktan olmuş bitmiş bir şeydi. Sadece biriktirdiklerimi yazmayı başaramamıştım. Sonra minik bir şey oldu ve her şeyi yazdım, bitti. İyiyim yani, sıkıntı yok. :)  

* Selin Hanımcığım, bitmiş bir şeyin ardından üzüldüğünüz tek şey o kişinin hayatına soktuğunuz güzel filmler, diziler ve kitaplarsa o şeyin bitmesi -en azından sizin için- en hayırlısıdır zaten, öyle değil mi kuzum? SFU falan işte. Salak kafam!

* Benim severken ölçüyü kaçırdığımı biliyor tanıdığım herkes. Çünkü bence böyle şeylere sınır konulmamalı. Neyse. Hugh Laurie konusundaki hislerim de geçmiş yazıların büyük bölümünde görülebilir. Anlatmaya başlarsam bu yazı böyle biter, o yüzden başlamıyorum. Bir de birkaç yıldır manyakça sevdiğim Tom Beyciğim var, Tom Hiddleston. O ikisini alıp bir diziye koydular, haberiniz oldu mu bilmiyorum. Şöyle ki:



Duyduğum saniyeden beri gün saymaktaydım. Bu hafta başladı. Ben de ekrana yapıştım elbette. Tom Bey iyi adamımız. Hatta iyi demek yetmeyecektir muhtemelen. Melek gibi bir insan. Hugh Bey ise tam bir şeytan. Olsun, ben onu öyle de severim. Bu diziyi sırf ben mutlu olayım diye yapmış olabilirler. Çünkü dünya benim çevremde dönüyor. Evet. Öptüm hepinizi. 

* Şimdi 1 dakikalığına Hugh Laurie Beyefendiyi canlı canlı gördüğüm, Kiss of Fire'ı söylerken dinlediğim ve eşlik ettiğim, esprilerine çılgınca güldüğüm o güne gideyim ve biraz gülümseyeyim. Yazıya birazdan devam ederim.

* Sene 2016, hâlâ Marvel filmi izlerken Stan Lee göründüğünde neden güldüğümüzü açıklamak durumunda kalıyoruz. Hâlâ filmin sonundaki sahne konusunda uyarılarda bulunuyoruz. Ama konu sağda-solda paylaşmaya gelince en çok seven sizsiniz, 3-5 layk için yapmadığınız şey kalmıyor. Nasıl olacak bu işler? Hı? 

* Herkesin hak ettiği hayatı yaşadığını söylemek pek adil olmaz. Ama başınıza gelen şeylerin pek çoğu kendi tercihleriniz sonucunda şekilleniyor. Diyeceğim şu: Bir gün biriyle derinliği olan sohbetler edebiliyorken ertesi gün başka biriyle 14 yaşında kız çocuğu gibi sonsuzluk işaretleri falan paylaşmayı seçmek kendi tercihinizdir. Dünyanızda bulunmamaktan mutlu olurum. Oldum bile hatta. Hep böyleydiniz de benim böyle olmayışım üzerinizde psikolojik bir baskı mı yaratıyordu, yoksa 35 yaşında karakter değiştirmeyi normal mi buluyorsunuz acaba?

* Egomu kontrol etmekte zorluk çektiğim günlerden geçmekteyiz değerli arkadaşım. Beni böyle sev. Ya da sevme tabii.

* Kitap dosyaları geliyor. Arkadaşlarım okudu ve hepsi çok beğendi, diyor. Yeteneksiz bulduğum ama yüzlerine karşı söyleyemediğim için yaptıkları şeyleri gösterdiklerinde gülümseyerek geçiştirdiğim insanlar aklıma geliyor... 

* Facebook'ta nefret ettiklerim konulu listenin bir kısmı:
- Uydurma tıbbi paylaşımlar
- Kocişkomla kahvaltı keyfisi, eltimin doğum günüsü, oğluşum, şehzadem, padişahım, #balkaymakoğlum, prenses kızım...
- Nejat İşler'e ya da başka alakasız ünlülere atfedilen kıro sözler
- "Rakı içen kadın" konulu paylaşımlar (Hâlâ mı ya?!)
- Atarlı, bol laf sokmalı, Seda Sayan esintili her türlü şey
...

* Twitter'da nefret ettiklerim konulu listenin bir kısmı:
- Burçlu paylaşımların hepsi. (BİLİM ARKADAŞLAR, BİLİM!!! LÜTFEN AMA! AKLIMIZA HAKARET ETMEYİN.)
- Okumadığınız kitaplardan, tanımadığınız insanlardan yaptığınız tüm alıntılar
- Noktalama ve yazım kurallarından bihaber halinizle yazdığınız tweetler
- 16-24 yaş grubunda, seksi olmaya çalıştıkları profil fotoğrafları, anlaşılmayan cümleleri, sığ halleriyle birtakım hemcinslerim. Her tweetinize bir şekilde laf yetiştirmeye çalışırken çok akıllı göründüklerini sanan, sığlıktan ölürken çok derin olduğunu düşünen, yine aynı yaş grubundan birtakım karşı cins bireyler. Büyüyünce bu halinizden nefret edersiniz umarım. Etmezseniz fena!
...

* Ne yazacağınızı tabii ki bana sormayacaksınız. Nasıl yaşayacağınızı da. Ne haliniz varsa görünüz. Bye.

* Her fırsatta ektiğim, zaman zaman sevimsiz davrandığım insanlar her gün babamı sormak için aradılar. Utandım. Bu kadar iyi davranılmayı hak etmiyorum. Belki de yanlış insanlara iyi davranıyorum ve o arada diğerlerini gözden kaçırıyorum.

* Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşım "Bahsederken gözlerinin içi parlıyordu," dedi, konunun ne olduğunu söylemeyeceğim. Bu cümleyi en son duyduğumda yıl 2006'ydı.

* Geçen hafta spor salonunda 35 yaşında sandığım hanımefendinin 24 yaşında olduğunu öğrenmek suretiyle minik bir şok yaşadım. 24 yaşındaki bu arkadaş evdeki çocuğu hakkında kocasından haber alırken ben de kedili çoraplarımla pilates minderinde yuvarlanmaktaydım. Tamam, biz biraz geç kalmış olabiliriz ama siz de fazla acele etmişsiniz arkadaşlar ya.

* Bir de internette yazdıklarını görüp 16 yaşında sandığım insanların "yetişkin" olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şok var. Bu türden insanların oluşturduğu liste de epey uzun.

* Kişisel ve son derece anlamsız fotoğraflarınızı paylaşıp altına Nazım Hikmet şiirleri yazmanızı anlamıyorum bayım. Konuyla ilgili yerlere çok güzel alıntılar ekleyen insanları çok seviyorum ama senin sinir bozucu olduğunu düşünüyorum. Edebiyat yerinde güzel. Sen antoloji.com'dan kopyaladığın şiirleri bulduğun her yere yapıştırdığında değil. Bu kafa, Kafkaokur denen zırvayı da seven kafa işte.

* Ben de kiraz mevsimi geldiğinde
"What a strange thing!
to be alive
beneath cherry blossoms."
yazacağım bir sakura fotoğrafının altına ve bu benim için çok şey ifade eden bir hareket olacak. Şimdiden söylemiş olayım.

* Sakura mevsiminde Japon beyefendilerin hoşlandıkları Japon hanımefendileri sakura bahçesine götürdüklerini ve bu ağaçlar altında onlara hislerini anlattıklarını okumuştum canım Amélie Nothomb'un bir kitabında. Böyle tatlı mı tatlı bir gelenek varmış. Yalnız ne kadar aradıysam da başka bir kaynakta bu tür bir bilgiye rastlamadım. Umarım gerçekten böyle bir şey yapıyorlardır. Belki de Amélieciğim beni kandırmıştır, olsun. Ben onu yine severim.

* Son zamanlarda en sevdiğim şey Deadpool. Deadpool'dan bahsederek uyuyorum, Deadpool'dan bahsederek güne başlıyorum. Deadpool rap'i dinlerken bildiğim 2-3 cümlesine abuk sabuk bir şekilde eşlik etmeye çalışıyorum ve o sırada balkona çıkıp karşı komşuyu korkutuyorum.

* "Your crazy matches my crazy, big time!" (demişti Deadpool.)

* "First you set yourself to rights. And then your house. And then your corner of the sky." (demişti Pat Rothfuss.)

* "A single dream is more powerful than a thousand realities." (demişti Tolkien.)

* " If you want to be happy, be." (demişti Tolstoy.)

* "Laissez mon âme s'envoler
Loin de misère de la terre
Laisser mon amour se mêler
A la lumière de L'univers" (demişti Quasimodo.)

* Edith Piaf'ın ne söylediği bir önceki yazıda var.

* Patticiğim "I thought to myself that he contained a whole universe that I had yet to know," demişti Robert için.

* Geçen hafta bir şeye çok üzülmüştüm. İyi hissederim diye düşünerek kendime hediye aldım. Bir grup kitaptan söz ediyoruz tabii şu an. Ardından başıma bir sürü şey geldi. Ben üzüldüğüm o şeyi tamamen unuttum veee bu arada kitaplar hâlâ kargoya verilmedi. Peki ama neden? :))

*  Bu yıl Oscar törenini izleyemeyeceğim için üzülüyordum. En iyi film adaylarını bitirdikten sonra üzülmeyi bıraktım. Bunlar ne arkadaşlar? Sinema için ne kötü bir yıl olmuş! Geçen yılın adaylarının en kötüsü gerçekten nefret edilesi bir filmdi ama onun dışındakilerin hepsi bu yılın adaylarından iyi. Maratonu da bitirmedim. Bütün keyfi kaçtı bir noktadan sonra.

* Mad Max'i sevmiştim. The Revenant iyi, ama önceki filmleri gibi tekrar tekrar izlemeyeceğim muhtemelen. Bridge of Spies klişe. Spotlight'ın konusu güzel ama daha fazlası var mı? Pek yok. "Newsroom'un standart bir bölümünün altında," diyenlere katılıyorum. (Hani fazla iyi olduğu için izleyemediğiniz ve 3. sezonda bitirilen dizi vardı ya! Hâlâ kızgınım!) The Big Short, Room ve Brooklyn? Noooo! The Big Short'u sevmedim, diğer ikiliden nefret ettim. Marslı iyiydi ama en iyi film mi? Hayır. İşte Oscar heyecanımı yitirmemin sebepleri.


* Fakat ben bu maddeleri yazmaya günlerce devam etmek istiyorum. O ne olacak?






* Görsel: Pascal Campion

18 Şubat 2016 Perşembe

Biten Şeyler Üzerine

İçinde bolca nefret, belki bir miktar küfür, aşırı miktarda öfke, bir parça hüzün, büyük bir parça hayal kırıklığı, belki bir itiraf ve daha bir sürü şey olan bir hikâye anlatacağım şimdi. Muhtemelen bu hikâyeyi öğrenmek size bir şey katmayacak. O yüzden canını seven kaçsın! Ben de bu yazıyı nasıl toparlayacağımı bilmiyorum zaten.

Spoiler vereyim: Sonunda esas kız bir konuda haksız olduğunu fark edecek ve bu sebeple mutlu olacak. (Yanlış yazmadım, "haksız", evet.)

Birkaç ay geriye gidelim önce. Bir arkadaşımla epey derin konulara dalmışız. "X'le konuşurken heyecandan ölürdüm. Şimdi hayatımda olan adamı seviyorum ama o türden bir heyecan hissetmiyorum," dedi.

Beni tanıyorsunuz, ahkâm kesme fırsatını kaçırmam! Hemen başladım: "Öyle oluyor," dedim. "Biri için en son heyecanlandığımda 20 yaşındaydım. Heyecan yerini başka şeylere bırakıyor. Sanırım yaşla ilgili."

İlk birkaç aydan sonra acilen bitirmem gereken bir hikâye 3. yılına yaklaşıyordu o vakitlerde. Beni anlamamasını kabullendiğim, düşünürken heyecan duymadığım bir adam. Zaten yetişkinlerin dünyasında öyle oluyordu değil mi?

Hayallerimi paylaşmamasını kabullenmiştim, beni değiştirmeye çalışmasını fark etmiyormuşum gibi davranıyordum. Ona bir gün bile aşık olmadığım gerçeğini sorgulamıyordum, çünkü işler böyle yürür sanıyordum. (Bu konulardan hiiiiç anlamadığımı beni tanıyanlar bilecektir. Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Öptüm.)

"İdeal" hikâyeler benim okuduğum kitaplarda vardı sadece. Gerçek hayattakiler hep sorunluydu. Hep bir şeyler eksik... Böyle duymuştum, daha iyisini de görmemiştim ki!

Mutsuz olduğunu kendine bile itiraf edememek ne aptalcaymış! Üzülmek, çok üzülmek, insanlar seni olduğun gibi kabul edemezken sürekli "O da öyle, ne yapalım..." diyebilmek ne aptalcaymış! Kırılmasın diye "Bitti!" diyememek ne aptalcaymış!

Şimdi başka bir tarihe atlıyoruz. Geçen yılın ağustos ayına. Yaşadığı şehirden geçerken haber veriyorum. Saat gecenin ikisi. Ertesi akşam 6'da cevap geliyor. Sıralanmış 3 emoji, ardından anlamsız bir tepki. O an bu işin artık bitmesi gerektiğini kabul ediyorum. 2016 gelmeden yapacaklarımı sıralıyorum:

1. Görünüşe göre edebiyatla ilgili bir iş yapamayacağım. Bu yıl bitene kadar vaktim var, olmazsa öğretmenliğe devam. Spora başlayacağım, tezi bitireceğim. Hayatımı düzene sokacağım.
2. Bu hikâyeyi bitireceğim.

(18.02.2016 güncellemesi: Yaptım/yapıyorum.)

Bitirmeyi beceremedim. Daha doğrusu kafamda çoktan bitirmiştim ama söylemeyi beceremedim. Kendimi üzdüm. Ne yapacağımı düşünmekten uykularım kaçtı. Sonuç?

:)

"Sabaha kadar yıldızları izlesek..." dediğimde "Ya sende şu film var mı?" dediği an bitirmeliydim.
"Bir gün çok uzaklara gitsek ve hiç gelmesek," dediğimde "Ben uçaktan korkuyorum," cevabını verdiği an bitirmeliydim.
"Bu şarkıda evrenin tüm cevapları var sanki," dediğimde "Nasıl yani?" cevabını verdiğinde bitirmeliydim.
Görmeyi en çok istediğim yeri söylediğimde "Ne alaka?" dediği an beni hiç tanımadığını anlamalı ve bitirmeliydim.
Hiçbir konuda aynı fikirde olamayacağımızı hissettiğim 89.541 seferden birinde bitirmeliydim. Haklı çıkmaya çalıştığı anlardan birinde... Onunla aynı fikirde olmadığımda delirmiş gibi davrandığı anlardan birinde...
Aşkın mümkün olduğunu ama ona karşı hissettiğim şeyin aşk olmadığını anladığım ilk seferde bitirmeliydim.
Onun için haftalarca uğraşıp istediği bir şeyi hazırladığımda "Teşekkür ederim," dışında bir karşılık alamadığımda bitirmeliydim. Bunu tekrar tekrar yaşadığımızda bitirmeliydim.
Doğum gününde "Seninle ilgili bir şey yazdım!" dediğimde "Umarım bir gün okurum..." karşılığı alınca bitirmeliydim. O nasıl cevap be?!


...


Başka biriyle başladığını görmeden önce bitirmeliydim. (Normal insanlar bir taneyi bitirip sonra diğerine başlarlar, değil mi?)
Ve bilmeliydim...
"Sosyal medya sevmiyorum ben yeaa," diyerek her şeyden kaçan insanın bir şeyleri çok kolay saklayabileceğini bilmeliydim. Biliyordum da aslında. "Evlense, çoluk çocuğa karışsa ya da ölse ruhum duymaz," demiştim bir arkadaşıma. Yine de karşıdakinin kötü biri olacağına inanmak istemiyorsun ya...

Daha kötüsünü de söyleyeyim mi? Ben bu hikâyenin kötüsü sanıyordum kendimi. Görüşülmedi, konuşulmadı. Birinin "Bitti!" demesi gerektiğini hissediyordum çok uzun zamandır ama bir yandan da bunları düşünebildiğim için kötü biriyim sanıyordum. 

18 yaşındayken bir adamla tanışmıştım. Uzun zamandır buralarda olanların bildiği bir hikâye bu. Her konuşmamızda heyecandan öleceğimi sanıyordum. Anlıyordu beni, söylemek istediğim şeyleri ben söylemeden önce biliyordu sanki. 20 yaşına geldiğimizde birlikte dinlediğimiz ve çok sevdiğimiz bir şarkının sözlerini yazmıştı msn iletisine. "Birinden hoşlanıyor, lanet olsun," dedim. Üzüldüm, üzüldüm, üzüldüm... Ben bu işlerden hiç anlamam. Omuzlarımdan sıkıca tutup "Heyy sana söylüyorum," denmediği sürece söylenen şeyleri üstüme alınmam. İşaretleri okumayı beceremem demiştim değil mi? :) Bir gün bütün o cümlelerin benim için olduğunu öğrendim. Sonrasının bu yazı için bir önemi yok. "İyi ki bitmiş," denen hikâyelerden bir diğeri. 

2012 sonbaharında tanıştığım adamdaysa bunların hiçbiri yoktu. Bu yaşta böyle oluyordur dedim. Beni anlamıyordu, zaten kimse kimseyi anlamıyor diyordum. Benim hayallerimi paylaşmıyordu, koskoca insanlarız tabii böyle oluyordur diyordum. Bir şey için heyecan duyduğumda o heyecanı bir şekilde katlediyordu; kırılıyordum ama susuyordum.

Hayal kurup sonra çok üzülmekten korkarım ben. Normalde. Ben geçen 3 yılda üzülmekten çok üzmekten korkmuşum, onu görüyorum şimdi. Aferin, iyi bok yemişim! (Language!)

2015 sonlarına geliyoruz. "Böyle" oluyor sanıyordum ya hani:



Evet, sizi kimse anlamıyor! Zaten kimse kimseyi anlamıyor pek ama konumuz bu değil. Biri aklınızdan geçen şeyi tam da sizin kullanacağınız sözcüklerle söylüyor ve şaşırıyorsunuz. Sonra bu o kadar sık oluyor ki inanamıyorsunuz. Bir akşam yorganın altına gömülmüş bir vaziyette kendinizle kavga ederken telefonunuz titriyor. Söverek açıyorsunuz tuş kilidini. Ekranda beliren ismi görünce 10 saniye önceki halinizden eser kalmıyor. 


Bunca insanın arasında yaşarken sadece bir tanesiyle konuşmak istiyorsunuz. Sevdiğiniz/sövdüğünüz/heyecanlandığınız/düşündüğünüz her ne varsa bir tek o insana söylemek istiyorsunuz. "Ne alaka?" ya da "Nasıl yani?" demeyeceğini biliyorsunuz. Böyle söyleyince durmadan konuştuğumu hayal edeceksiniz doğal olarak. :) Hayır. Susuyorum hep. Yanlış bir şey söyleyeceğim diye korkuyorum. Sessizliği bozmaya korkuyorum. Çünkü bazen o sessizlik bile güzel.

Muhtemelen bundan başka bir hayatımız olmayacak. Tam da bu yüzden ne dediğimizi anlamayan, güldüğümüz şeyleri açıklamak zorunda kaldığımız, kahve içmeyi beceremeyen, köpeklerden hoşlanmayan, hayalinizi paylaşmayı beceremeyen, hep ilgi bekleyen ama kendisi hiçbir şey yapmayan, fikirlerinize saygı duymayan, sizi değiştirmeye çalışan, sizi görmeden de hayatını sürdürebilen, yokluğunuzu hissetmeyen insanlarla zaman geçirmek aptalca. Ben 3 yıl bu aptallığı yaptım, tecrübeyle sabit yani. 

Kahve içmeyi beceremeyen demiş miydim? Kahve mühim zira.

İçimdekileri döktüğüme ve 3 yılın yükünü üzerimden attığıma göre şu an daha yüksek sesle Edith Piaf'a eşlik edelim! (Malum yere gelince daha çok bağıralım: Car ma vieeeee, car mes joieeeeessss, aujourd'hui ça commence avec toiiiiii...)



Bunu da buraya tekrar bırakıyorum, çünkü konuyla ilgisi var: http://slnnn.blogspot.com/2016/01/alnt-25.html

Kahve mühim demiş miydim?

Görüşürüz.

(Bu yazı birkaç saat sonra kendini imha edebilir.)