28 Nisan 2008 Pazartesi

Yaşlı rüzgâr götürdü her şeyi...

Huzurlu bir an...
Sol yanımda ıslak caddeler, sağ yanımda Haliç, Galata Kulesi...
Aklımda bir gece önce okuduğum kitaptan kalan kelimeler.
Gün boyu beynimde tekrarlanan o kelimeler.
Huzur hissi tamamen o kelimelerden dolayı var. Herşey çok güzel olduğu için falan değil yani...
Kulağımda Özver.

"Hayat eskisi gibi değil
Hiç canım istemiyor düşünmek
Hiç canım istemiyor yürümek
Sadece sessizliği duymak isterdim"

"Uzun zamandır bu kadar güzel yağmamıştı" düşüncesi.
Sağdan soldan geçen insanları incelemek, 5 dk. geçmeden gördüğün bütün yüzleri unutmak.
...

ve sonra
Sonra birşey duydum sandım.
Hayır, hayır sanmadım! duydum!
Önemli birşey.
Önemli olan şeylere dair.
Fazlasıyla önemli olana.
Daha doğrusu ona ait.
Güzel günlere de ait aynı zamanda...

Birden geçti bütün dalgınlık hali, başımı hızla çektim camdan.
Duydum biliyorum, burda bir yerde olmalı. (Şaşkınlık haliyle "ne alaka be" diyememek.)
Solumda hâlâ aynı ıslak caddeler, Eyüp mezarlığı ve o an göremediğim ama orda olduğunu bildiğim Pierre Loti. Sağımda bindiğimizden beri radyo dinleyen takım elbiseli adam, önümde otobüse binerken sinirlendiğim kadın, onun yanında lacivert kasketinin altından beyaz saçları gözüken yaşlı bir amca. Dakikalardır aynı yerdeler...
Arkama bakıyorum. Çünkü biliyorum, eminim...
Camdan dışarı bakan 40 yaşlarında bir kadın, yanında asık yüzlü bir adam. Onun yanında uyuklayan başka bir adam, onun yanında bir başkası.
Bindiğimizden beri hepimiz aynı yerdeyiz.
20 dk.dır.
Hiçbiri kımıldamamış, değişmemiş.
Yeni gelen kimse olmamış...
Oysa emindim.
En azından birkaç saniyeliğine.
Cama yeniden yasladım başımı.
Yağmur devam ediyor çiselemeye, ama az önceki huzurdan eser yok...
"Ne oldu birden huzuruna?" diyor içimdeki ses.
"Gel sen huzurlu ol kolaysa..." diyorum.
Emindim ben ama...

Özver şarkıya devam ediyor.
"Neden uçup gidemiyorum?
Neden insanlar unutmuyor kendini?
Neden hâlâ aynı şeyleri görüyorum?
ve nedenler hiç rahatlatmıyor"

Eve yaklaştığımızı fark ediyorum.
Şöför kapıyı açıyor.
Yağan yağmurun altına atıyorum kendimi...
Ağır adımlarla eve doğru yürüyorum.
Düşünüyorum.
Yağmur yağıyor.
Biraz da üşüyorum...

1 kişi de demiş ki:

diamandi dedi ki...

insan en çok yanlız kalınca üşürmüş bilirsin. bu inişteki inişini ve üşüme hissini ona benzettim.
şu aralar zamanı bol biri olarak okuma tercihimi böyle şeylerle kullanıyorum. inceliyorum acaba sorularıma cevaplar arıyor kimde ve nerede bulacağıma dair gözlemler yapıyorum. hisleriyle anlattıkları ahenkle dans etmek tabirine uyan pek az insan vardır yaşamda. ve ben bu kişilerin şanslı hatta seçilmiş bile olabileceklerini düşünürüm. hala da öyle hissediyorum. neden nisan ayındaki bi yazına yorum yazıyorum dersen. dedim ya okumayı birilerinin özelle yazıları üzerine kullanıyorum.
bana yazılarını okuyunca tek şey geliyo cümle olarak aklıma. "hislerini kalemine takmış, almış defterinide yanına(ki lacivert olduğunu vurguluyorsun), hayata; bende buradayım ve yaptıklarını onlarada göstereceğim" der bi halin geliyor içten içten. sonra keşke kelimeleri alıyor yerini.
nedendir bilinmez ama ben hep kurşun kalemle yazdım. ve bunu da tükenmez denen kalemin elimde bitişinin çok dramatik olacağını düşünmüş olmama oldu. buradan hareketle de kurşun kalemin var oluş amacının bizi anlatırken bitmek olduğunu pay biçtim kendime. sonra dedim ki bırakma onu elinden. bari onu... diyorsun ya şimdi elimde kalem, kağıtlarım masada adeta pusudayım yazmaya diye hiç bırakma bu hali...
neyin tavsiyesiyse bu da :)
bu yazıyı okuyunca geldi aklıma... yağmurlarda özlemek ve üşümek kolaydır. huzurun diğer adı kendimizin kalması derim ben. iç ses dediğin var ya .. onun seninle sürekli muahbbet ediyor olması. küstürmemek için elden gelen kaleme kalmeden gelene kağıda kağıdından gelenler de bize :)

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?