30 Nisan 2008 Çarşamba

Just a Dream...

Bir türlü düzene oturamayan uyku saatlerim saçma sapan rüyalarla birleştikçe daha da çekilmez oluyor bir süredir.

Daima bir kaçma-kovalama hali ve nedenini çözemediğim tuhaf bir yoğunluk.
Oradan oraya koşturma, olaydan olaya atlama, yıllardır görmediğim, isimlerini anımsamakta güçlük çektiğim hatta çoğu kez hayatımın hangi dönemine ait olduğunu hatırlayamadığım suretler...

Gözümü açar açmaz beynimden silinen, geriye sadece bir yorgunluk hissi bırakan tuhaf rüyalar...

Hepsi kötü değil elbet.
Bazıları o kadar gerçek ki. Sabah uyandığımda rüya mı yoksa yarı uyku halindeyken kurulmuş bir hâyâl mi olduğunu ayırdedemediğim kadar güzel...

Gözünü açtığın ilk saniye gördüklerini gerçek sanmanın verdiği mutluluk hissi, sonra gerçeği fark ediş... Gözlerini sıkı sıkı kapatıp direnmeye başlıyorsun anlamsızca.
"Hayır yaaa rüya olmamalııı"

Bir de sadece rüya olduğunu bile bile gün boyu etkisinde kalma hali var. Gerçi "bile bile" yaptığın pek çok şeyi düşününce... Neyse...

Yine de rüya görebilmek güzel birşey galiba. İnsanın hâlâ hayalleri olabilmesi gibi belki... Hayata dair birşeyler umabilmek gibi, bu dünyadan hâlâ birşeyler bekleyebilmek gibi...

Hayattaki tüm güzellikler kaybolmuşken, bütün renkler kirlenmişken bile yaşamaya devam edebilmek için küçük umutlara ihtiyacı var ya insanın, belki bu rüyalar o küçük umutlar için...
Bir gün herşeyin güzel olacağına inanmamı sağlamak için.

(Sahi bir gün herşey güzel olacak mı?)

29 Nisan 2008 Salı

Balıkçılar...

Birkaç gündür kafamda olan birşey vardı.
Balık tutmak :)

Bir de bugün gün boyu Galata köprüsünde balık tutanların oltalarını ve yakaladıkları balıkları izleyince iyice bir heves ettim. ("Ben de balık tutmak istiyorum" diyip diyip durdum ama muhtemelen ne Sami, ne Serkan, ne Emre beni ciddiye almadı :P )
Aslında derdim balık falan değil elbet. (Zaten yemeyi sevmem nşa.)

Son günlerde okuduğum kitaplardan birinin bir bölümünde geçiyor balıkçılar. Kitap daha bitmeden en sevdiğim kitaplar arasına gireceğini haykırıyor, çabuk bitirmemek için yavaş yavaş okuyorum. Birkaç sayfa okuyup bırakıyorum vs.

Orada da balıkçılar "sabır" konusunda örnek olarak verilmişler. Benim heveslenme sebebim de tam olarak bu. "Bir an önce olsun" diye kendimi sıkmamayı, strese sokmamayı ve birşey için beklemeyi becerebilmeyi istiyorum. Yapabileceğimi kanıtlamalıyım kendime. Bir yandan da gün boyu kendimle başbaşa kalma fikri gayet cazip görünüyor :)

Kafama şapkamı takıp elime oltamı alıp gün boyu boş boş beklemek istiyorum.
Bir de sürekli bir yoğunluk, sürekli bir hareket var her yanda. Biraz huzura ihtiyacım var galiba.
Sessiz sakin bir gün fikri gayet huzur verici.

İstanbul'a ilkbahar bu kez geldi sanırım. İlkbaharı seviyorum. (Aslında yaz dışındaki tüm mevsimleri seviyorum) Ama ilkbahar biraz farklı. "Umut" gibi...
ve çocukluğumuzun ilkbaharlarındaki gibi uçurtma yapıcaz bu mayıs!
"Aylardan mayıs" diyor ya Zardanadam.
Uçurtma yapmalıyız diyor ya...
Yapıcaz :)
Belki bu yaza güzel başlarsak güzel gider hem...

28 Nisan 2008 Pazartesi

Yaşlı rüzgâr götürdü her şeyi...

Huzurlu bir an...
Sol yanımda ıslak caddeler, sağ yanımda Haliç, Galata Kulesi...
Aklımda bir gece önce okuduğum kitaptan kalan kelimeler.
Gün boyu beynimde tekrarlanan o kelimeler.
Huzur hissi tamamen o kelimelerden dolayı var. Herşey çok güzel olduğu için falan değil yani...
Kulağımda Özver.

"Hayat eskisi gibi değil
Hiç canım istemiyor düşünmek
Hiç canım istemiyor yürümek
Sadece sessizliği duymak isterdim"

"Uzun zamandır bu kadar güzel yağmamıştı" düşüncesi.
Sağdan soldan geçen insanları incelemek, 5 dk. geçmeden gördüğün bütün yüzleri unutmak.
...

ve sonra
Sonra birşey duydum sandım.
Hayır, hayır sanmadım! duydum!
Önemli birşey.
Önemli olan şeylere dair.
Fazlasıyla önemli olana.
Daha doğrusu ona ait.
Güzel günlere de ait aynı zamanda...

Birden geçti bütün dalgınlık hali, başımı hızla çektim camdan.
Duydum biliyorum, burda bir yerde olmalı. (Şaşkınlık haliyle "ne alaka be" diyememek.)
Solumda hâlâ aynı ıslak caddeler, Eyüp mezarlığı ve o an göremediğim ama orda olduğunu bildiğim Pierre Loti. Sağımda bindiğimizden beri radyo dinleyen takım elbiseli adam, önümde otobüse binerken sinirlendiğim kadın, onun yanında lacivert kasketinin altından beyaz saçları gözüken yaşlı bir amca. Dakikalardır aynı yerdeler...
Arkama bakıyorum. Çünkü biliyorum, eminim...
Camdan dışarı bakan 40 yaşlarında bir kadın, yanında asık yüzlü bir adam. Onun yanında uyuklayan başka bir adam, onun yanında bir başkası.
Bindiğimizden beri hepimiz aynı yerdeyiz.
20 dk.dır.
Hiçbiri kımıldamamış, değişmemiş.
Yeni gelen kimse olmamış...
Oysa emindim.
En azından birkaç saniyeliğine.
Cama yeniden yasladım başımı.
Yağmur devam ediyor çiselemeye, ama az önceki huzurdan eser yok...
"Ne oldu birden huzuruna?" diyor içimdeki ses.
"Gel sen huzurlu ol kolaysa..." diyorum.
Emindim ben ama...

Özver şarkıya devam ediyor.
"Neden uçup gidemiyorum?
Neden insanlar unutmuyor kendini?
Neden hâlâ aynı şeyleri görüyorum?
ve nedenler hiç rahatlatmıyor"

Eve yaklaştığımızı fark ediyorum.
Şöför kapıyı açıyor.
Yağan yağmurun altına atıyorum kendimi...
Ağır adımlarla eve doğru yürüyorum.
Düşünüyorum.
Yağmur yağıyor.
Biraz da üşüyorum...

27 Nisan 2008 Pazar

Kendi kendine...

Yazdıklarımı okurken tuhaf hislere kapılıyorum bazen. Aslında arada geri dönüp okuyor olmam bile başlı başına tuhaf bir durum.

Yazdığım şeyi 3 gün sonra okuduğumda (daha doğrusu başlığı görünce anımsıyorum bütün içeriği) "uffff ben mi yazdım bunu" demeye alışkınım aslında. Düşüncelerin çabuk değişmesiyle alakalı mı bilmiyorum. Ama hayatımdaki bazı sabitleri düşününce çok çabuk değişebilen bir insan olmadığımı da fark ediyorum. Konu düşüncelerin değişmesi değil sanırım. "Yaa keşke söylemeseydim" hissiyatı...

Yazdıktan sonra, daha doğrusu o yazı göz önünde 2-3 gün kaldıktan sonra (yani geri almak için iş işten geçince) şöyle bir duruma giriyorum:

"Ufff nasıl yazmışım bunu, resmen şu anlama geliyor, yazarken nasıl fark etmedim yaaa, yuh bana, acaba insanlar okurken fark etti mi, x,y,z okuduysa kesin fark etmiştir, diğerleri fark etmez ama onlar fark etmiş olabilir, sanki şuna şöyle bir mesaj gönderiyormuşum gibi olmuş, ama ben onu kastetmemiştim, aklımın ucundan bile geçmemişti böyle bir ima, aman be amaaaan"
(Bu cümlelerin ardı ardına söylenme hızını tahmin bile edemezsiniz.)

Hadi yazan sLn zaten "leyla", ama bir de denetleyen sLn var, o denetlemede nasıl fark etmiyorum, nasıl gözümden kaçıyor anlamıyorum.

Aslında yazdıklarımı bu derece önemseyen insanlar olduğunu da sanmıyorum :)
Benim her kelimesine dikkat ettiğim 1-2 insan vardır belki (belki?) ama kendimi bu kadar ciddiye almıyorum galiba. İnsan kendini ciddiye almayınca başkalarının almasını da beklemiyor elbet. (fonda direc-t'ten yaratık çalsın şu an :D )
Bir yerlerde yaptığım bir itiraftan sonra (buraya yazdıklarımın asıl yazılanların ya da yazılmak istenenlerin sadece ufacık bir bölümü olduğu hakkında olan itiraf) ciddiye alınmayı da beklemiyorum galiba :)
Aslında gizemli takılma sevdasında değilim, yazarken ne derece mesaj kaygısı taşıyorum onu da bilmiyorum. Cümlelerin açık olmamasının, özne ya da nesnelerin hep x'ler y'ler z'ler olmasının kendimce sebepleri var elbet.
Ama şunu biliyorum ki beynimi kendi kelimelerimden daha çok kurcalayan kelimeler var. Büyük üstadların, usta yazarların kelimelerinden bahsetmiyorum, elbette onlar daha önemli olacak. Bahsettiğim kelimeler "senin benim gibi normal insanlara" ait :P (senin benim gibi normal insan :D sen ne kadar normalsin, ben ne kadar normalim, o ne kadar normal :D bu söz bana uygun değilmiş yazarken onu fark ettim.)
Kafa yorulacak daha ciddi şeylerim var. En azından bana göre ciddi. Bir başkası için çok küçük şeyler olabilir, ve bir diğeri için çok büyük...
Kendimle ilgili konuları zorlamıyorum artık. Kendimi anlamaya çalışmaktan vazgeçeli çok oldu... Bu durum birşeyleri kendinden daha fazla önemsemekle mi ilgili bilmiyorum...
Zaten artık hiçbir şey bilmiyorum :)
En iyisi kitabıma döneyim...

26 Nisan 2008 Cumartesi

Deliyim, delisin, delirttiler laaaaan

Delilik belirtileri iyice gün yüzüne çıkmaya başladı..

Delirdiğini hisseden herkese deli grubundan deli oğlan şarkısını armağan etmek istiyorum efenim. Ya da ne biliyim "bildiklerini unut" falan da gelebilir.

Yok yok buldum doktor amca gelsin 8-)
"hasta sensin doktor amcaaaaaaaaaaaa"

Yeni bir diziye sardırmaya karar verdim. Lost birkaç hafta sonra yeniden upuzun bir ara verecek, o arada birşeylerle oyalanmam gerek. Aslında sorun Lost'un ara vermesi falan değil. Genel olarak uğraşacak birşeylere ihtiyacım var. Kitaplara sardırmak da güzel ama haftada bir kitapçıya gitmem gerekecek böyle giderse. (Dün 4oo sayfacık okumuşum mesela 8-) )

Lost ara verdiğinde kızıyorum kızıyorum, sonra geri döndüklerinde bütün kızgınlığım geçiyor. Bahsi geçen bir dizi değil de insan olsa, bu durumun açıklaması belli, ama konumuz dizi olunca adını koyması zorlaşıyor bu durumun :)
Amerikada yayınlandıktan 5-6 saat sonra izleyebiliyorum, cuma günlerim şükürler olsun ki tatil, sabah kalkıp hemen indirmeye başlıyorum :)
Bir de ara verdikten sonra ya da 1-2 bölüm çok sakin geçtikten sonra dizi tarihinin en iyi bölümlerini yapmaları dikkatimi çekmiyor değil. 4. sezonun ilk bölümleri durgun gitmişti sonra "the constant" gibi akla zarar birşey çıkarmışlardı ortaya. 1 aylık aradan sonra en az onun kadar iyi bir bölüm oldu bence o4xo9. Sayid nasıl Ben'le çalışır yaaa sorumuza cevap aldık mesela. Cevap alma olayı sık sık olmuyor maalesef :P

Claire'in başına birşey gelirse dizi setini basıp yapımcıları öldürme potansiyelini görüyorum kendimde. Rahat bırakın şu kızı bee :s Minik güzel oğluyla yaşasın işte, ne zararı var size :(
Claire Sawyer'a cevap verene kadar 1o sene gitti ömrümden :s İlk sözü "Charlie" olunca bir 1o sene daha gitti :(
Sawyer'ın içindeki iyi insanı görebildiğimiz bölümlere bayılıyorum.
Kate'in Sawyer ortalıkta olmadığında Jack'e sırnaştığı (yaptığı tam olarak bu.) bölümlerde iyice nefret ediyorum Kate'ten.

Benjamin'in Charles'tan intikam alma şekli gayet güzel, kendisini öldürmek çözüm değil, aynı acıyı ona yaşatmayı istemek tam Ben'lik bir fikir ama bahsi geçen kişi Penny :s :s
Favori karakterim Desmond'un aşık olduğu kadın :( ve yıllardır uğruna herşeyi yaptığı kadın, ulaşmak için herşeyi yaptığı kadın vs. 2. sezonda gördüğümüz, bizi epey bir duygulandıran (ağlatan desene açık açık) mektubu yazan şahsiyet de ta kendisi pfffff. Desmond'ı da öldürsün oldu olacak :/ Tam Ben'i sevmeye başlamıştım yeniden :/

Diziden hiçbir şey anlamayıp sadece yakışıklı adamlar var diye izleyen ve bu yüzden dalga geçtiğim bütün hemcinslerimden özür diliyorum. Diziden hiçbirşey anlamayıp Kate için diziyi izleyen erkek kişileri tanıdım. Durum dengelendi.
Adaya düştü bunlar, adadaki adamların isimleri dünya tarihinin önemli filozoflarından alınmış, galiba bir zaman kırılması durumu söz konusu, hatta son bölümde gördük ki ışınlanma durumu bile mümkün vs. ama takmayın canlar, en önemli problemimiz Kate'in Jack'i mi Sawyer'ı mı seçeceği olsun. Ugly Betty var bir de bu bitsin ona başlarız topluca olur mu :D

Şimdi yeni bir diziye daha başlamayı düşünüyorum ama kararsızım. Dizi konusunda kararlıyım ama hangisini seçeceğim konusunda kararsızım.
Losttan sonra beni hiçbir şeyin kesmeyeceğini biliyorum herşeyden önce. Salt heyecan, kovalamaca vs. değil aradığım çünkü. Misal Lost'u izledikten sonra kafama takılan küçük ya da büyük sorulardan yola çıkarak bir dünya şeye dalabiliyorum. Bahsi geçen filozoflar ne yapmış, bizimkilerle ortak noktaları neler, ışınlanma ne derece mümkün, zaman kırılması, zaman yolculuğu, yapıldığı gizlenen deneyler falanlar filanlar.
"Acaba adadan kurtulacaklar mı yoksa kurtulamayacaklar mı" merakında değiliz yalnızca yani. Benzer bir dizi var ise ismini ulaştırın bana başlayayım :D

Alternatiflerimden biri yarım yamalak izlediğim Heroes'u en baştan düzenlice izlemek. Ya da Supernatural, House M.D. gibi alternatifler var kafamda.
Prison Break diyecek olanlara şimdiden şöyle birşey söyleyeyim.
Sevmiyorum.
İzlemeye çalıştım, çalıştım, çalıştım ama ı ıh.
Alternatiflerin hiçbiri olmazsa bulaşabilirim, o da "belki". Gerçi "derin devlet" yorumunu okuduktan sonra izleme ihtimalim 0'a indi ya neyse 8-) Evet ben Kurtlar Vadisi de izlemiyorum la laa laaaa. İlla hapishane konulu bir diziye dalacaksam sanırım bu Oz olabilir.
(freudiyeciğim prison break izleyelim dedin ama cidden sevemedim onu ben. Bir de şöyle birşey var yakın zamanda sınavlarım yeniden topluca saldırıya geçeceği için yavaaaaaaş yavaaaaş izliicem ben, sen okula uğramadığın için bir sorunun yok tabii :D Eş zamanlı izleyip, kafa yorma ihtimalimiz baya düşük.)

Aa aklıma geldi Rome falan da olabilir. Bana Csi: New York'un, Nip Tuck'ın, Without a trace'in tüm bölümlerini bulan olursa ona da hayır demem elbet :P
Pfff karar versem artık 8-) Şimdiden alalım Lost biter bitmez başlarız. Yaz için beni oyalayacak birşeylere ihtiyacım var...

Bir yandan da hala doktor amcayı söylemeye devam ediyorum bu arada :)
"Neden görmezden gelmemi istiyorsun söyle ha neden?
Hep gülümsemeliyim, bu mu olması gereken?
Neye baksam görüyorum işte ruhsuz bir beden!
Haydi durma öyle doktor göster bana!"

geç bunları doktor amca 8-)

25 Nisan 2008 Cuma

Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli(ydi)

Marmara Üniversitesi...
Dışardan bakan biri için ne güzel di mi herşey?
Yüksek puanlarla girilen bi okul..
İstanbul'un en güzel yerlerinde kampüsleri olan bir okul..
İyi eğitim veren bir okul..
vs. vs.

Perşembe günü lise öğrencileri gelmiş hayran hayran dolaşıyorlardı yine ortalıkta. Öss stresi, yerleşme kaygısı vs. içinde "ahhhh buraya gelsek ne güzel olur" hayalleriyle...

"Pardon, buranın öğrencisi misiniz?" diye soran kıza "Maalesef" dediğimde muhtemelen içinden "Salak mıdır nedir, marmarada okuyor maalesef diyor" diye geçirmiştir.
Ama hiçbirşey dışarıdan göründüğü gibi değil işte!

Marmara'nın kapısından ilk girdiğimde "Ben burada okumalıyım" demiştim, uzaktan bana da güzeldi çünkü.
Ama değil...
Bazı şeyler içinde olmadan anlaşılamıyor.
Birbirinden habersiz aynı konuda farklı karar alan adamlar mı ararsın..
Sıkışınca kıvırmaya başlayanlar mı?
Artık örümcek tutmuş beyinleriyle ve çağdışı öğretim sistemleriyle öğretmen yetiştirmeye çalışanlardan bahsetmiyorum bile.
Her fırsatta "siz bu okula öğretmen olmak için geldiniz, isteseniz de istemeseniz de bunları öğreneceksiniz, bittikten sonra ne olacağınızı siz bilirsiniz, o sizin sorununuz ama geldiyseniz bunlar öğrenilecek" diyen insanların, yani "öğretmen yetiştirmeye çalıştığının" bilincinde olan insanların zerre kadar öğrenci psikolojisinden, modern öğretim yöntemlerinden haberi olmamasına ne demeli?

İçeriği ve ismi birbirine uymayan derslerse ayrı bir olay zaten. Bir hocanın öğrettiği dersin içeriğinden haberdar olamaması gibi bir durum olabilir mi?

Hepsi bir değil elbet. Şükürler olsun ki ne yaptığını bilen "2" tane insan var bölümde. Koskoca bölümde "2" hoca... Onların dersinde öğretmek üzerine birşeyler öğrenip "evet ya budur" dedikten sonra diğer hocaların dersine girip bu öğretilenlerden haberdar olmadıklarını görmek ve bu insanların o ne yaptığını bilenlerden daha yüksekte olması, isimlerinin önünde daha havalı sıfatlar taşımaları komik değil mi?

Uzaktan bakarken Marmara daha güzeldi bee...
Daha farklı hayal etmiştim "üniversite hayatı" denen şeyi.
Hayal ettiğim gibi olmamasının tek sebebi okul değil elbet, yine de payı büyük...
Bakalım gün gelecek hayırlı birşey olacak mı şu okulda...

Bana "Nankörlük etme, en azından...." diye başlayacak cümleler kuracak bir dünya insan tanıyorum. Ama herkes kendi yaşadıklarını sadece kendisi biliyor ve dışarıdan bakınca gözüktüğü gibi değil hiçbirşey...

24 Nisan 2008 Perşembe

Ortaya Karışık III

Bazı anlar oluyor, bir insanı tutup bütün sinirini ondan çıkarmak istiyorsun. Hoş değil biliyorum ama istiyorsun işte. Yine de içinde bir yerlerde hala sakin kalmayı başarabilen birşey durduruyor seni.
Arkadaşlık ilişkileri üzerine fazla kafa yoruyorum galiba. Gerçi hayatta bir sürü şey üzerine fazla kafa yoruyorum bir süredir.
Halbuki ne gerek var?
Ne demiş Teoman?
"Düşünmeeeee, düşünmeeeeee kim anlamış ki sen anlayasın böyleeee?"

I ıh, başaramıyorum.
Evet insanları seviyorum, çok sevdiğim arkadaşlarım var elbet ama sinir olduğum herşeyi de yapmayın be abi!
Sınırsız kredisi yok kimsenin. Bazı hareketleri gerçekten tolere edemiyorum. İnsanlara tutup "rahatsız ediyorsun beni" de diyemiyorsun.
Uff canım sıkılıyor.
Herkes aynı durumda olmasına rağmen ve kafasından benzer şeyler geçirmesine rağmen kimse söylemiyor ve söyleyen de direkt kötü insan oluyor. (Bkz: sLn)
Artık söylememeye çalışıyorum ama benimki de sabır. Bir insana değer veriyor olmam ona tepeme çıkma hakkını vermesin mümkünse. Sulu arkadaşlık ilişkilerinden haz etmiyorum. Bir yerde bir sınır olmalı, o saygı korunmalı ki sevgi devam edebilsin.
Ha insanlar "ama x yaptığında birşey demiyorsuuun" diyebiliyorlar bir de.
X'in yeri ayrı, Y'nin ki ayrıı, Z'nin apayrı. Herkese aynı değeri veremem kii... Verdiğim değere göre de tolerans sınırım değişir elbet...
(bu X çok geçmeye başladı, X dediğim biri değil, bilinmeyen X bu. Yerine herkesi koyabiliriz.)

Yine uyuz bir insan oluyorum ama umrumda değil.
Uyuzum ben uyuz!
Kendini beğenmişin tekiyim hatta.
3 gün sonra bu yazdıklarım için kendime kızıcam biliyorum ama...
Yine de bu böyle yani.

***

Fazla yemek yiyebilen bir insan olmadığımı, midemin hassas olduğunu, acı yerken dikkat etmem gerektiğini bu gün bir kez daha öğrendim. Merak kediyi öldürüyordu az daha. (kedi=Selda ve ben)

***

Yolda İngilizce kurslarının tanıtımını yapan insanlara eğer ilgilenmiyorsak bi "teşekkür ederim" diyebilmeliyiz galiba. Bugün oturduğumuz yerin penceresinden 30'lu yaşlarının sonlarına gelmiş bir ablanın "hıh" yaptığını gördüm :s
Ayıp bee!
Lafa gelince süper kibar insanlarız hepimiz.
İstiklaldeki birkaç tip tahammül edilecek gibi değil kabul ediyorum. Cevap verdiğinde seninle Fransız konsolosluğundan tünele kadar yürür onlar. (Bahsettiğim olay istiklalde geçmedi gerçi) Yine de anlamsız bir havayla başını çevirmek ayıp bee... Hoşgörülü bir millet değil miydik biz...

***
Hoşgörülü bir millet olduğumuzu sanıyoruz ama değiliz galiba. Düşünce özgürlüğü diye bir tarafını yırtan bir insan topluluğuna ait bir video izledim geçenlerde. Bütün komplekslerini dökmüşler ortaya. Türk insanının en önemli değerlerinden rahatsız olmuşlar...
İnsan bencil bir varlık tabi. Düşünce özgürlüğü denen şey sadece kendisi için olmalı. Başka kimsenin düşüncelerini ifade etmeye hakkı yok. İstediği gibi yaşamaya, giyinmeye, gezmeye, dolaşmaya, eğlenmeye hakkı yok. Söylediği sözlerdeki koskocaman çelişkiyi görmezden geliyor...

***
Sabırlı bir insan olduğumu da fark ettim.
Hala gıkımı çıkarmadım kimseye siyasi içerikli forward mailler konusunda.
"Aynı fıkrayı milyon kere yolluyorsunuz eyvallah, komik görmüş paylaşmış diyip geçiyorum, ama siyasi görüş kişiye özel birşeydir ve sadece onu ilgilendirir. Bana ne senin siyasi görüşünden?" demedim hala kimseye.
Ama yakın olduğunu hissediyorum.
Canımı sıkmaya başladı iyice bu forward mailler...

***

Annemin voodoo bebeği görünümlü kolyemi gördüğü an:
-Bu nee?
-Kolyeee
-Nasıl kolye?
-Baya kolye işte anne
-Allah seni bildiği gibi yapsın
-Amin anne

***
Bugün yemek yediğimiz yerde şöyle birşey dikkatimizi çekti. Erkek kişileri oturuyor, siparişleri hatun kişisine söylüyor, hatun kişisi de gidip alıp geliyor.
Boğaç masada otururken kız yemekleri aldı, en son isyan etti kız:
"boooaaaaç gel tepsini al yaaaa"
(Boğaç kim bilmiyorum, ama ismi aklımda kaldı, yüzünü görsem tanımam o ayrı :D )

Sonra da güneşte unutulmuş Uğur Yücel geldi mekana. Yanında hoplayarak yürüyen bir abla kişisiyle. Fazla pişmiş Uğur Yücel masaya oturdu, ıslak mendille ayakkabılarını sildi, o sırada abla kişisi gitti yemekleri aldı geldi. Abi hafif mafya görünümlü, yüz olarak Uğur Yücel'e benzemekle birlikte ebat olarak 2 tane Uğur Yücel barındırıyor bünyesinde.

Biz gençken daha kibardı erkek kişileri, en azından yanındaki kızı yemek almaya yollamazlardı yani. Pekala birlikte alınabilir. Gitsin erkek kişisi alsın demiyorum zaten. Ama masada yayılıp kızı iki tepsiyle onca insanın arasından geçmek zorunda bırakmak tuhaf geliyor bana.

Biz gençken dedim ama bu fazla pişmiş dostumuz 40'lı yaşlarındaydı :/ Ablaysa 22-23 8-) Tercih meselesi tabi ne diyiim. Beni ilgilendirir mi? Hayır ilgilendirmez.

***
Bir de şöyle bir diyalog geçti ki anlatmadan edemiicem.
FPUY=Fazla pişmiş Uğur yücel
HYAK= hoplayarak yürüyen abla kişisi

FPUY: Git şu yüzünü bi yıka yaaa
HYAK: aşkım hastayım yaaaaa
FPUY: tamam işte git yıka şu yüzünü, çok kötü görünüyosun
HYAK: Banyo nerdeeee?

Mekan KFC...
Ben de merak ettim nerde acaba bu banyo 8-)

***

Yorumları sakladım, silmedim ama sakladım.
Neden yaptım?
Yaptım işte...
Canım öyle istedi.
Normalde kendini kimseye kanıtlayamamış, internet başına geçince süper insan numarası yapan komik tipler "ben var ya ben süperim" tarzı söylemlerine başka yerlerde devam edebilirler.

23 Nisan 2008 Çarşamba

Gözyaşı Şişesi...

Aylardır bilgisayarımda varlığını sürdüren bir şarkıya durduk yere sardırmam tuhaf bir durum değil.
Alışkınım.
Sıkça yaptığım bir şey.
Ars Longa grubunun "Gözyaşı Şişesi" şarkısı bahsettiğim. Repeat'e alıp arka arkaya 5-10 kez dinlediğim oluyor bazen.
Gözyaşı Şişesi denen şeyin varlığını Cry-Baby filmiyle öğrenmiştim sanırım. Sonra da şarkıya sarınca biraz araştırıp bakayım dedim ne yaparmış insanlar bununla.

Okuduklarımdan özet yapayım hemen :)

İlk olarak romantik boyutundan başlayalım.
Çok çok çoook eskiden, insanlar birbirlerinden ayrı düştüklerinde ve birbirleri için ağladıklarında gözyaşlarını biriktirirlermiş bu şişelerde ve birbirlerine gönderirlermiş. Bu şişeler karşıdakini ne kadar özlediğinin göstergesi sayılırmış.
"Bak seni çok özledim, bu kadar da gözyaşı döktüm senin için"
Aslında bir de işin şu boyutu var. Bu şişelerle karşıdakinin gözüne mi sokmak istemektedir kişi bişeyleri?
"Kör olmayasıca sen gittin bak günlerdir ağlıyorum"
gibi.
Yine de romantik bir hikayedir. Bir insana duyduğunuz sevginin ya da özlemin ölçüsü olmayacağına inansam da bence "sevimli". (olmaması gerektiğine diyelim, gördüğüm örnekler inandığım herşeyin içine ediyor her konuda, ve elbet bu konuda da... neyse...)

Ayrıca yollama amacı ne kadar ağladığını göstermek değil sadece "seni özlüyorum" mesajı vermek de olabilir tabi ki. Ağlamak duygu yoğunluğundan kaynaklanan bir şeydir çoğu zaman ve sıradan insanlar, sıradan olaylar için ağlamaz insan... O yüzden önemli bir mesaj veriliyor karşıdakine belli ki :)

Türk edebiyatında da anımsayamadığım birkaç eserde geçen bir olay hatırlıyorum. İnsanlar sevdikleri/özledikleri insana mektup yazarken gözyaşlarını özellikle mektubun üzerine akıtırlarmış ve "amaaaan rezil ettim kağıdı dur başka yazayım" demezlermiş, o mektup o şekliyle gönderilirmiş yazan kişinin "saf duyguları"nı yansıttığı için.

Hemen altında daha kötü anlamlar aramayalım yani. Hoşumuza hangisi gidiyorsa onu kabul edelim değil mi 8-)

Gözyaşı şişeleri tarihte de çeşitli topluluklar tarafından kullanılmış. Bahsi geçen toplumlar ölülerinin arkasından döktükleri gözyaşlarını bu şişelerde biriktirip şişeleri ölüleriyle birlikte gömerlermiş.

Neyse dönelim şarkıya...
Özellikle nakarat kısmında bağıra bağıra eşlik etmeyi deli gibi istesem de ya saat geç olduğu için ya da yolda olduğum için yapamıyorum.

Bu sevimli şarkının sözleriyse şöyle:

Gel burdan bak kendine
Anlardın anında derdim ne kendimle
Nasıl geldi bu hale
Bir bilsen, fark etsen farkında olduğumu
Belki de yeterdi gözyaşını silmeme

Al kalbim sende kalsın
Sen yoktun sen varsın
Bir parçan hep burda
Hayalimde salınsın

Bu rüyaysa nedir gerçek?
Ve sen yoksan nasıl geçecek
Aldırma gelmezse
Gelmesin hiç gelecek

Farz et ki bahçende, hamağında sessizce
Uyurken yazdım ben bunları gizlice
Tertip yok, hile yok
Mutlu olmama yeter
Eksilirse bir damla gözyaşı şişende...

şarkının son cümlesiyse şöyle:
"ve gelmedi hiç gelecek..."

Benim bağıra bağıra eşlik etmek istediğim kısımla bitirelim efenim yazımızı...

Al kalbim sende kalsın
Sen yoktun sen varsın
Bir parçan hep burda
Hayalimde salınsın

Bu rüyaysa nedir gerçek?
Ve sen yoksan nasıl geçecek?
Aldırma gelmezse
Gelmesin hiç gelecek
...

Ben de renk renk görsem dünyayı 8-)

İzlediğim bir filmin beni ters köşeye yatırmasını severim. Şu sıra bol bol yapılıyor sonunda "aaaaaaaa" diyip kaldığımız filmler ama yine de eskilerin tadı yok be azizim. Kaç tanesi "Usual Suspects"in hissiyatını verebiliyor izlerken. Ya da "The Game"in.

Söz konusu olan kitap olduğunda ters köşeye yatmak daha bir keyifli hale gelir. Misal 3-5 Agatha Christie romanı okuduysanız bir yerden sonra ters köşeye yatmamaya başlarsınız.

Ya da başka bir misal deli gibi hayranı olduğum adam: Dan Brown.

"Angels and Demons" ummadığım şekilde bitti, keza "Da Vinci Code" da öyle. "Deception Point" ve "Digital fortress" Dan Brown'ın diğer kitaplarını okumamış olan biri için müthiş sonlarla bitmiş sayılabilir, ama sırayla okuyan biri için tahmin etmesi hiç zor değildi.
Yine de Dan Brown'ın hayatımdaki yeri ayrıdır, Robert Langdon diyince benim için akan sular durur o ayrı mevzu :D

Vıcık vıcık aşk hikayelerini; baba, eş, amca, dayı torpiliyle yazılan tuhaf kitapları (kağıt ve zaman israfı!); kitaptakileri uygula karşındaki sana 10 dakikada evet desin, dediklerimizi uygula girdiğin her ortamın yıldızı ol, hadi kaderimizi değiştirelim safsatalarını vs. sevmem.

Konusundan nefret etmeme rağmen yazarın anlatımından fena halde etkilenip okuduğum kitaplar olmuştur, çünkü konu edebiyat olduğunda şekilciyim! Uzun ve süslü cümlelere bayılıyorum. Araya 2 kelime eski Türkçe de atılınca deymeyin keyfime :) 10-20 sayfalık betimlemeler zerre kadar canımı sıkmaz aksine okumaktan keyif alırım. Bu sebepledir ki edebiyat zevkimizin uyuştuğu 1 ya da 2 kişi tanıdım hayatımda.

Okuduğum kitapta azıcık fizik, biraz felsefe, biraz tarih vs. varsa dünyadan kopmaya, bitirmek için uykusuz kalmaya değer bir kitaptır o. Dan Brown'ı sevme sebeplerimden biri de budur zati.
Kendisi tembellik yapıp yeni kitabını bitirmediği için şu sıra kendisini Adam Fawer'la aldatıyorum haberi olsun :D
1 hafta boyunca her gün çeşitli sebeplerle D&R'a gidip her seferinde OlasılıkSız'a gözüm takılınca anlamıştım onu okumam gerektiğini. Öyle tanıştık Adam Fawer'la. Matematik vardı, felsefe vardı, olasılık hesapları yapıldı, herşeyin olma olasılığı vardı vs. Dünyadan kopmak için yeterli bir sebepti yani :) Sanırım ben okuduktan sonra 20 baskı falan daha yaptı kitap. Kendi kitabım olsa baskı sayısıyla ancak bu kadar ilgilenirdim. (ya da asıl o zaman ilgilenmezdim.) Hala her görüşümde bakıyorum sessiz ve derinden yayılmaya devam ediyor mu diye :)
Her neyse..
Adam Fawer dediğimiz zat yeni kitabıyla geri döndü ve ben 3 gündür dünyadan kopuk yaşıyorum yine. Öğrendik ki kişi istediğini yapabilir ama ne isteyeceğini isteyemezmiş (schopenhauer)
Yazının başında bahsettiğim "ters köşeye yatma" hissiyatını 10 dakika önce feci şekilde yaşadım :)
"-ileride böyle birşey olabilir mi acaba?
-Yok artık sLn abartma istersen"
şeklinde bir diyaloğa bile girmiştim kendimle 300. sayfa dolaylarındayken. (kendi kendinle diyaloğa girmek :) ama bu monolog sayılmaz basbaya diyalog bu :D )

636. sayfaya gelince gördüm ki abartmıyormuşum :) Bir anlık saçmaladığımı düşünmüştüm, çünkü gayet açık şekilde belirtilmişti birşeyler. Ya da ben öyle sanmışım :)

Bir de edebiyatın en çok şu yanını seviyorum. Gerçek dünyada olamayacak herşeyi kurgulayabiliyor insanlar ve biz de okurken yaşıyormuş hissine kapılabiliyoruz. (rüyamda Robert Langdonla Louvre koridorlarında ya da italya sokaklarında az koşturmadım :p ) sinestezi kavramını ilk duyduğumda tuhaf gelmişti ama Adam Fawer ne hallere getirmiş onu :)

Adam Fawer;
Winter ve Elijah'ı esas kız ve esas oğlan olarak seçmişsin, iyi güzel. İkisini de sevdik tamam ama benim kahramanlarım Darian ve Laszlo'ydu :/
Laszlo'yu gururundan vazgeçirseydin de iki dakika mutlu olabilseydi çocuklar :( Darian onu gerçekten seviyordu pfffff
(yaşlı teyze moduna geçip Laszlo'ya bağırmak istedim yazık diil mi kıza diye :s :D )
Bir de kitabın sonunu azcık açık bırakmışsın acaba devamı mı gelecek diye merak etmedim desem yalan olur :P Gelsin, okuruz :)
Dan Brown okuyucuları kitabın son bölümlerindeki heyecanın nasıl olduğunu iyi bilirler. "Yargı gecesi"nde (Kitabın sonu) aynı heyecanı, stresi yaşadım. Olaylara ortadan dalıp herşeyi yoluna sokmak istedim ama empatik yeteneklerim olmadan böyle birşeyi nasıl başarırım bilemedim falan.
Neyse ben yeni bir kitaba dalayım 8-)
Yazdıklarım "kesinlikle" bir kitap tavsiyesi değildir. Tavsiye etmeye niyetim olunca gelip "şunu oku" diyorum zati insanlara.
Yine de yaptığım reklam sayılabilir mi? Galiba evet :) Reklamın kötü tarafı da "sadece ulaşmasını istediğiniz yerlere" değil genele yapmak durumunda olmanız :P Neyse, ulaşması gerekiyorsa zaten ulaşır...

(yarın gece Lost'un yeni bölümü var, biz cuma öğlene ancak izleriz, o zamana kadar Lost romancıklarını okuyayım ben :) Elime ilk gelenin "nesli tükenen tür" olması ve kapağında kate olması sinir bozucu :D neyse sırayla okuyalım bakalım 8-) )

22 Nisan 2008 Salı

Kapadım gözlerimi İstanbul yansın!

(Can sıkıcı bir geceden geriye kalanlar...)

İstanbul...
"Havaya attığın bir simit parçasının asla yere düşmediği tek şehir" (A.Ö'den alıntı...)
Aşk belki...
Bir insanı hayallerinden vazgeçirebilecek kadar büyük bir sevda.
Kabuslarıyla yaşamaya mahkum edecek kadar...

Ne zaman aşk olmaktan çıkıp acı vermeye başladın sen İstanbul? Ya da aşk ve acı gerçekten hep bu kadar içiçe miydi? Ne zaman nefret ettim senden? (Aşk olmadan nefret olmazdı di mi?)

Ne zamandır sabahları camın ardından seni seyrederken Orhan Veli şiirleri yerine lanet okumalar dolanır oldu dilime?

Büyüdüm ve seni önemli yapanın insanlar olduğunu, onlar yokken senin de koca bir hiç olduğunu mu anladım? Koskoca bir yalan belki?!
Yoksa daha büyüğü mü sildi senin için hissettiklerimi?

Seni çok sevmiştim İstanbul... Herşeyinle.
Her sokağını, her semtini, kalabalığını, birbirini umursamayan insanlarını, o insanları umursamayan hallerini... En çok da yağmurunu...

Hani şair der ya:
"sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık"

Aşka karşılık beklenmezdi elbet ama seni sevdiğim her gün biraz daha canımı yaktın! Elinden geleni yaptın yok etmek için...

Sen yanıbaşımda olması gerekenleri bir bir götürdükçe "Hadi bir kez daha..." dedim, her sefer canım daha çok yandı ama elimden geleni yaptım direnmek için...
Şimdiyse gücüm kalmadı...

Yine aynı şairin dediği gibi:
"ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim"

Seninle mücadele edecek gücüm yok İstanbul...
Çünkü biliyorum ne yaparsam yapayım yine sen kazanacaksın...
Yine bir bir gidecek sevdiklerim...

Aşktın sen İstanbul!
Vazgeçilemeyendin...
Her daim güzel olandın.
Artık sadece acı veriyorsun...

Gücüm olsa...
Bir sabah başka bir şehirde açabilsem gözlerimi.
"Bir daha gitmem oraya" desem.
Bilirim senden uzakta da yaşayamam.
Yine de gitsem!
Başka bir şehre...
"Başka"...
Gitmek kolay olandı ya hani, bir kez olsun kolay olanı yapsam...

Seni herşeyden çok sevdiğim zamanlar oldu.
Yeri geldi kıskandım! (komik mi? bence değil! söylediğimden ne anladığınıza bağlı... istanbul kıskanılanın kendisi değil, sebebi var edendi)

Kaç sabah senden nefret ederek uyandım bilmiyorum ve daha kaç sabah böyle olacak onu da bilmiyorum.
Tek bildiğim artık senden uzak olmak istediğim...

Hani diyor ya:
"Burası cehenem, istanbul sanma!"
Burası cehennem!
Burası hep cehennemdi...
Olması gerekenler yokken daha da büyük bir cehennem!

Ve şimdi...

"Kapadım gözlerimi, İstanbul yansın!"

(meraklısına not:
A.Ö= Altay Öktem
Şair= Attila İlhan, bahsi geçen şiir "İstanbul Ağrısı"
Başlıkta ve çeşitli yerlerde dolaşan şarkıysa Second'a ait.)

21 Nisan 2008 Pazartesi

Ortaya karışık II

Canım arkadaşım sRkn sonunda blogunu açtı, vatana millete hayırlı ve de uğurlu olmasını temenni ederiz :) (çok baskı yapmadım bu konuda di miii :P )
Sırada Emre vaaaaaaaar :D
Uzuuuuuuuuun yazılarını bekliyoruz Emrecim :P
(hatta uzuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuun)

***

Okulda fotoğraf çekicez diye abuk sabuk bağrıştık, boğuştuk vs. Aradan 5 dk geçti, arka masadakiler aynısını yapmaya başladı, o saniye ne kadar komik göründüğümüzü fark ettik. Geç olsun güç olmasın...

***

Bu yaz çalışmaya karar verdik!
Çok ani bir karar oldu, bu grubu biraz tanıyorsam vazgeçme olasılığımız çok yüksek ama şimdilik karar bu.
Çok kolay bir öğrencilik hayatım olmadı hiçbir zaman, millet fosur fosur uyurken ben yollarda oluyorum genelde. Okul ve ev iki ayrı kıtada olunca böyle sorunlar oluyor tabi. Uykusuzluk, yorgunluk gibi durumlara alışkınım fazlasıyla. Sinir bozucu hocalar, nefret edilen dersler, tiksinilen bir bölüm gibi şeylerden bahsetmeye kalkmayacağım.
Yine de "iş" olayı daha farklı ve okul bitince (şayet biterse) ve ben şayet çalışmaya başlarsam (millet de bana iş vermek için bekliyordu sanki) ne tür bir bocalamaya gireceğimi fark ettim. Öğrencilik hayatından biraz daha sıkı olacak herşey ve bu durum beni fazlasıyla zorlayacak. Ben en azından 1 hafta çalışayım da deneyim olsun :P (küçük hedeflerle başlanmalı :P )

Hayatımın herhangi bir döneminde "çalışmak" sayılabilecek bir aktivitem olup olmadığını düşündüm. Mahallenin deterjancı amcasının dükkanını yalvar yakar elinden aldığımız günler aklıma geldi, onun da ötesinde bişey yok.
"Arif amca noooluuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuurrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr hadi sen biraz gez biz dükkana valla bakarıııııııııııızzzzzzzzzz" şeklindeki zırlamalarımıza dayanamayan Arif amca dükkanı bize bırakır giderdi. Arif amcanın halkı kazıkladığına inandığımız için pahalı deterjanlardan alıp ucuz olanların içine dökerdik. Maksat, mahalle halkı ucuz deterjan parası ödeyip daha kaliteli olandan alsın :S Yaş 10-11 civarı sanırım 8-) Uff utandım şimdi hatırlayınca. Robin Hood'luk da varmış geçmişimde.
Arif amca valla özür dilerim yaaaaa, çok utandım hatırlayınca :(
Her neyse.. Arif amcanın deterjanlarını birbirine karıştırıp satma dışında herhangi bir şekilde iş deneyimim olmamış bu güne kadar. Bişeyler yapmalı 8-)
(ben en yüzsüz halimle Cv'ye yazarmışım Arif Amcanın deterjancı dükkanında ona yardım ettim diye :D Dükkanın adını da hatırlamadığımı fark ettim :/ )

***

Bir de marketten aldığımız buzdolabı poşetlerine adamın dükkanından su dolduruyorduk, birbirimizi ıslatıyorduk :S Su savaşı hesabı. Tabi onun haberi olmuyordu günde en azından 3o-4o poşet su doldurduğumuzdan :S Kapıda biri onu oyalıyordu, birkaç kişi gizlice dükkana girip su dolduruyordu. Su faturası gelince ne hissediyordu acaba adam :/ Uffff valla utandım yaaaaa :S

***

"Adalardan bir yar gelir bizlereeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee" moduna geçiyoruz çarşamba günü :) Arkadaşlarıyla adaya gitmeye karar veren Gonca'nın peşine Selda takılır, Selda peşine sLn'i takar, sLn Büşra'yı, Eda, Sena derken hep birlikte gitmeye karar verilir :D bekle bizi büyükada, çarşamba kocamaaaan bi kız grubu olarak ordayız :)
Güya yürüyerek kiliseye çıkılıcak ama görücez bakalım kimler yarı yolda kalacak, kimler daha en baştan vazgeçecek :P
Selda ısrar etme, o adamın şarkısını söylemeyeceğiz vapurda :P
Elbet o ada vapurunda olmasını istediğimiz insanlar vardır ama yine de söylemeyeceğiz 8-)
Gerekirse kendimiz şarkı yazarız.
Berbat birşey olur belki ama samimi olur 8-)
Doğal olan güzeldir...
İçinden geldiği gibi..
La La La Laaaaaa

***

Çok tuhaf bir gün...
Sanırım elime kitabımı alıp bu günün sakin bir şekilde geçip gitmesini beklemeliyim...

20 Nisan 2008 Pazar

Öylesine...

Dinlenmemesi gereken şarkılar var...
Söylenmemeli...
Duyulmamalı...
Bilinmemeli...

Can yakan şarkılar...
Üşüten şarkılar...

Asıl can yakanın şarkılar değil o şarkının hatırlattıkları olduğu ve o hatırlanan şeylerden asla kopulamayacağı bilinse de kaçılır o şarkılardan. Sanki herhangi bir suçları varmış gibi...

Kastettiğim olay şu değil: Ben şöyle şöyle bişeyler yaşadım geçmişte, bu şarkı da benim yaşadıklarıma benzer şeyler anlatıyor, dolayısıyla bana x'i hatırlatıyor ve ben etkileniyorum.
Etkilenmek farklı birşey, şu durum da normal ama benim bahsettiğim X'in de aktif katılımcı olduğu durumlar :) Kendi kendine şarkıya bir anlam yükleme hali değil yani. Açık açık anlatmamanın yollarını arıyorum, ama bir türlü çıkamadım işin içinden. Oysa ki hiç isim kullanmadan ve örnek olay anlatmadan açıklayabilmeyi ummuştum durumu. Başaramadım galiba, ama doğal olmak iyidir :)

Bir şarkı var diyelim, zamanın birinde hem x'in hem y'nin hayatında birbiriyle bağlantılı olarak yer etmiş ya da öyle olduğunu sanıyoruz. Öyle bir şarkı işte.

Hep bir şekilde kaçmaya çalışırsın ya, bilgisayarında hep ulaşabileceğin bir yerde durur ama asla media playeri açıp tümünü yürüt diyemezsin onlardan herhangi birine denk gelme ihtimalini düşünerek.
Aslında gerçekçi olmak gerek. Herhangi bir şekilde hüzünlenmeye niyetin varsa şarkıya falan ihtiyacın yok...

Her neyse...
Öyle ya da böyle kaçmayı başarırsın, yalnızken kaçabilir misin orasını sadece sen bilirsin...

Sonra bir gün en olmadık yerde duyarsın...
Durmak istesen de duramazsın o saatten sonra orada...
Açıklama yapacak gücü de bulamazsın.
"Ben... çıkıyorum..."
Kimse anlam veremez belki ama senin de açıklayacak halin yoktur.
Sonra sorulduğunda da "Yaa öyle işte" der geçiştirirsin...

Uzaklaşırsın...
Ama o ses peşini bırakmaz...
Beyninde yankılanmaya devam eder kelimeler...

Bazen soğuk bir kış günü yağan karın altına atarsın kendini üzerinde sadece kazakla... Sağından solundan geçenler "Ne yapıyor bu manyak" der gibi bakarlar. İnsanın "içi" üşüyorsa ne yağan karı ne de soğuğu zerre kadar umursamayacağını kime anlatabilirsin ki? Ya da anlamalarını nasıl beklersin?

Bazen duymaya da gerek yoktur aslında...
Olur olmaz anlarda bütün düşüncelerini ele geçiriverir bir şarkı.
Sadece bir şarkı diyip geçemezsin...

Aslında her zaman şarkı olmasına da gerek yok.
Sadece kelimeler...
Sabah gözünü ilk açtığında (ki en çok o zaman olur di mi?), keyifli bir sohbetin ortasında, yolda tek başına yürürken...
Kaçsan?
Kaçamazsın ki!
Başka şey düşünmek istesen onu da başaramazsın...
Üşürsün sadece...
ve teslim olursun...

19 Nisan 2008 Cumartesi

Dün gece bi sawyer geçti...

Ama ne geçiş :D

Sevdiğim lost karakterleri arasında ilk sıralarda yer almaz Sawyer ama Josh Holloway'a çirkin dersem çarpılırım onu biliyorum :D

Sawyer'ın uyuzluklarını zaman zaman sevimli buluyorum evett ama yine de ilk sıralar başkalarına ait. Gerçi olaya pembe dizi mantığıyla yaklaşmadığım için Jack-Sawyer rekabeti uydurmuyorum kendi kendime. Hangisi daha yakışıklı, hangisi daha karizmatik, ıssız adaya düşsen yanına hangisini alırsın, hangisi evlenilicek adam vs. gibi noktalara takılmıyorum yani.
Bağlılığımın zaman zaman tuhaf boyutlara ulaşmasının yanı sıra hepsi canımdır falandır filandır :D

Ama dün gece bu adam neydi be abii :D

Çeviren ablanın dağıldığı ve çeviremediği noktada ben de tv başında dağılmıştım, orda olsam ben de çeviremezdim, o yüzden gülmemek gerek ablaya :D

Yine de herkes "ne dedi ne dedi" diye merak dolu gözlerle bakarken "ayyyy çok tatlııııııı" demesi komik ve ötesi bişey :D

Bir ara Beyaz (Mr.white) bile dağıldı, hatta sonra bi dakka yaa ben erkeğim bana noluyo diyerek tv karşısında yerlere yatmamıza neden oldu. Demek ki neymiş bir şeyin güzel olması insanı dağıtmaya yetebilirmiş. Erkekler ve kadınların güzellik anlayışı arasında uçurum olduğunun farkındayım ama Josh Holloway her türlü güzellik anlayışı içerisinde kendine yer bulma potansiyeline sahip :D

Yolda yurdum teyzelerinin çevirip sarıldığı bergüzar abla adama "can I touch youuuuu" dedi daha ne olsun beee.

Kendisini iki yıldır tanıdığımız bildiğimiz için şeklinin ötesine takılmaya çalıştım "du bakalım nassı bi adam acaba" diye, söylediklerinde samimiyse süper bi adammış :D

Ablanın "ay çok tatlııııı" dediği yerde true love'dan filan bahsediyordu ve tabi eşini ne kadar sevdiğinden. "Yurdum sınırları dahilinde böyle bi adam yaşasa ve ağzını her açtığında kadınlar dağılsa 8 sene evli kalır mıydı" diye bir soru oluştu kafamda, "geçinizzz kafa yormaya değmez" dedim kendi kendime. Böyle olmaya hacet yok, bi kişi dağılsa yeter çoğu için. (feminist ruh ara ara kendini gösteriyor)

Beyaz'a en çok saygı duyduğum saniye ergen gençliği susturduğu saniye oldu. O yüzden bir önceki yazımda bahsettiğim (:P 70 milyon bizi izliyor :D ) makinaya benzemedi olay :) Gerçi zaten salonu dolduran kızlar, konuk ablalar vs. Josh'ı görünce eriyip oturdukları yerlere yapıştıkları için ses çıkamadı kimseden hahahaha :D

Öncesini ve sonrasını izlemedim ama izlediğim kadarı bana yetti :D
En tez zamanda Jack, Desmond, Claire, Hurley, Sun, Jin, Ben hatta Locke falan da bekleriz Mr.White :)

18 Nisan 2008 Cuma

Müsaadenizle ben bi ağlayabilir miyim?

Zardanadam yeniden toplanmış,
toparlanmış,
müziği özlemişler,
birbirlerini özlemişler,
bizi özlemişler
ve geri gelmişleeeeeeeeerrrrrr...

Bu habere sevinilmez de ne yapılır?
Yeniden "Aynı Yolda"

Kendilerine katılıp yeniden bağıralım bakalım

"yaşasın aşk, yaşasın rock'n roll!"

Şimdi ben müsaadenizle bir ağlama moduna geçmek istiyorum.
7-8 yıl önce okuduğum ve fena halde etkilendiğim bir kitabın filmi çekilmişti 2 yıl kadar önce. Halet-i ruhiyemin filmi o dönem kaldırmaya müsait olmadığına emin olduğumdan izlemeyi ertelemiştim. (iyi yapmışım ama şimdi daha mı az etkiledi o tartışılır işte..)

Dönemin kendine koca aramaktan başka derdi olmayan kabarık etekli hatunlarının arasından keçi gibi inatçılığıyla ve "düşünebilmesiyle" sıyrılan bir kız ve en az onun kadar inatçı, en az onun kadar ne dediğini bilen ve diğerlerinden farklı bir adam :) (Bi dakka yaa bu koca arama tripleri hala var di mii :D Niyeyse kimse kabul etmiyor ama yaptığını :P )

Birbirleriyle olan sert diyalogları biraz törpülenmiş, biraz daha çabuk teslim olmuş esas oğlan ama olsun. Acıklı aşk hikayelerinden ya da duygusal komedi adı altındaki saçmalıklardan (çok iyileri var kabul ediyorum, hatta çok sevdiklerim de var ama artık çıkmıyor.) haz etmem. Bunun yanında çok sevdiğim aşk hikayeleri var elbet. Bir tanesi de buydu. (Gizemli olsun diye değil tavsiye modunda olmadığım için yazmıyorum filmin ismini. Herkese herşey tavsiye edilmez, ciddi ciddi film yazısı yazacak halim yok :) belli şeyler belli insanlarla paylaşılır, onlarla da paylaşamıyorsan paylaşmanın bir önemi yoktur falandır filandır. Kendini beğenmişlik midir? Aslında değildir. Ama öyle görmek isteyene lafımız olmaz. Büyümekle ilgili bu söylenenlere takılmama hali de. Sadece AN'ı anlatmayı seviyorum, bazen kimsenin göremeyeceği yerlerde, bazen herkesin görebileceği yerlerde. Ötesi yok. Belki de var...)

Neyse...

Esas oğlanın ilan-ı aşk sahnesi okurken hayal ettiğim kadar güzel olmuş. (Yağmur...)

Günden güne değiştiğimi sanırken aslında hiç değişmiyorum galiba. Belki de fark edemeyeceğim kadar küçük değişimler yaşıyorum. (Yok canım büyükleri de vardır herhalde) Yıllar sonra yine aynı hikayeden aynı derecede etkilenince kendimi aynı o zamanki gibi hissettim. Büyüyünce herşeyin iyi olacağını sandığımız yıllar...
İçinden çıkamadığım konulardan biri de bu değişme mevzusu zaten.
Bırakalım dağınık kalsın di mi?

Evde olmak güzel. Film izle, kitap oku, tembel tembel yat vs vs. Bu hayatı seviyorum. Pazartesiye kadar tadını çıkaralım bari... (Gerçi bu hafta için de daha şimdiden hangi gün gitmesem planları yapmaya başladım. Yalnız kalmak istiyorum bir süre...)

Lost dizisinin "karizmatik serserisi" (zuhahahahahahahahahahahaha reklamda öyle diyor yau) Sawyer'ı izliicez bu gece Beyazda :P Tabi konuklar arasında şebnem ismini görmek hayallerimi yıktı o ayrı mevzu!
En son şebnem fanlarının sürekli bağırdığı ve hiçbir konuğun ağzını açıp konuşamadığı bi "makina" hatırlıyorum :@ Dilerim aynı saçmalık bir daha olmaz. Sawyer'ımız gelmişken bi izleyelim şöyle keyifleeeee :D Yarım saat oturup gitse de bütün programı izlemek zorunda kalmasam 8-)

20 nisan pazar cnbc-e'de hem closer hem snatch var, ben söylemiş olayım :)

17 Nisan 2008 Perşembe

Benim Annem...

sLn kişisi akşam üzeri saat 17.oo sularında anne kişisini arar. Anne kişisi göz doktoruna gidecektir. sLn kişisinin niyetiyse doktorun ne dediğini sormaktır.

sLn kişisi bu sırada kardeşleriyle birlikte istiklal dolaylarındadır.

Annenin göz ameliyatı olacağı kesinleşmiştir ama henüz tarih belli değildir, "sizin vizeler bir geçsin sonra olurum" diye geçiştirilmiştir anne tarafından.

Neyse dönelim sLn kişisinin anne kişisini aradığı ana.
Telefonu hala kişisi açar. annenin cep telefonunu hala açınca sLn şüphelenir.

sLn:hala nooldu? anneme ne demiş doktor?
Hala:muayene etmiş, katarakt demiş o da, ameliyat etmiş işte.
sLn: neeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee
Hala: Ameliyat olucaktı ya olmuş iştee
sLn: Nassı yaa bizim niye haberimiz yok, hatun ameliyat oluyo biz alışveriş yapıyoruz, şaka yapıyosun di mi
hala kişisinden gelen kıs kıs gülme sesleri.

...

Benim annem bugün benden habersiz ameliyat oldu!
Sabah evden çıkarken "hadi artık gitmiyor musunuz hala" diyip bizi evden atmaya çalışmasından sezmeliydik tuhaf bir durum olduğunu...

"Üzülmeyin, aklınız kalmasın diye söylemedim" diye de hoş bir açıklama yaptı.
Hayatım boyunca bana "çok ince düşünme, herşeyi ayrı ayrı düşünüp insanları kırmamaya çalışınca değerli olmuyorsun insanların gözünde, tam tersine tepene çıkıyorlar" içerikli cümleler kuran annemin bir kez daha ince düşünme konusunda kendini aşması da şaşılası bir durum değil aslında...

Biz de pastamızı, kolonyamızı, ıdımızı, vıdımızı aldık hasta ziyaretine gelir gibi geldik eve. Her türlü rahatsızlığın her ayrıntısını bilen daha doğrusu bildiğini iddia eden, başkası geçirdiğinde "sinek ısırığı" kendi geçirdiğinde "ölümcül hastalık" muamelesi yapan gerzek ziyaretçi modeli vardır ya, onların taklidini bile yaptım hatta bir ara...

"Bizim bir akraba da aynı ameliyattan oldu, abartma yaa yok bişey"

(Kendim yapınca bir kere daha fark ettim ne kadar itici olduğunu :D Ben ciddi söylemedim tabii ki, bir de insanların bunu ciddi ciddi yaptığını düşününce 8-) )


Seviyorum anne seni...

16 Nisan 2008 Çarşamba

Voodoo şeysi

Nerden çıktı bu voodoo girl?
Hayır kimse korkmasın herşey kontrol altında bu kez de voodoo bebeği olmaya karar vermedim :) Daha doğrusu tuhaf çizgi film kahramanları ya da masal karakterlerini ben seçmiyorum, bir yerden karşıma çıkıyorlar zaten :) Hiçbiri konusunda sorumluluk kabul etmiyorum.
Bir gün delirip saçlarımı kısacık kestirmediğim sürece (cesaret edemem de o yüzden delirmek dedim. deli cesareti denen şeye ihtiyacım var büyük değişimler için :P ) Allahın Rapunzeli demeye devam edebilirsiniz güzel insanlar.

Voodoo'nun ne olduğu bilinir sanırsam. Yurdum sinemasının güzide örneklerinden birinde bile voodoo bebeklerinin kullanıldığını anımsamaktayım. Yanılmıyorsam Hülya Koçyiğit ablamız iğne alıp alıp batırmaktaydı aşık olduğu insan kişininin voodoo oyuncağına. Her saniye başka bir kızla takılan erkek kişisi de her iğne batırılışında yerinden sıçramaktaydı. Her neyse konunun önemi yok, zaten Türk filmiyle ilgimiz de yok.

Sayfa üzerinde kocaman bir fontla ismimin yazıyor olması görüntü olarak beni rahatsız etti. O ara aklımdan Tim Burton'un çoook sevdiğim voodoo girl şiiri geçmekteydi, ben de yazdım gitti :)
Nedir bu şiir diye merak edecek olanlar burdan buyursun:


Her skin is white cloth,
And she's all sewn apart
And she has many colored pins
Sticking out of her heart.

She has a beautiful set
Of hypno-disk eyes,
The ones that she uses
To hypnotize guys.

She has many different zombies
Who are deeply in her trance.
She even has a zombie
Who was originally from France.

But she knows she has curse on her
A curse she cannot win.
For if someone gets
Too close to her,
The pins stick farther in.

Gördüm ki çeşitli çevirileri mevcutmuş internet aleminde, ama en sevdiğim çevirisinde son dize şöyledir: (ezbere yazıyorum, yamuk olma ihtimali mevcut.. )

Ama biliyor üstündeki laneti
Asla yenemeyeceği bir lanet bu
Ne zaman çok yaklaşsa biri
Saplanıyor iğneler daha içeri

Her neyse ordan aklıma geldi işte.
Neyse ne di mi...

Canım birkaç Tim burton filmi izlemek istedi arka arkaya :/
Karanlık bir dünya, naif insanlar, Tim Burton'un sınır tanımayan hayal gücü, hayatının filmlerdeki yansımaları...

Bambaşka, masalsı bir dünya var o adamın kafasında ve öyle güzel anlatıyor ki o dünyayı...

Tabi olayın bir de minik özenti gothicler boyutu var :)
nightmare before christmas'ın sadece bir film olduğunu bilen ama ölümüne fanatiği olan 15-18 yaş tayfası :) filmi izlememişler tabi, sadece film olduğu biliniyor.(daha büyükleri de var mıdır? elbet vardır! ama çoğunluk daha küçük yaş grubunda...)

iyi ki Crazy Edward Scissorhands t-shirtleri yapmıyor :D
"ayyy ne acıklı adamın elleri makasmıııııııııış" diyaloglarına hazır olmak gerekir o zaman :P
Biz sabah çocuk sineması kuşağında Edward Scissorhands'leri, Beetlejuice'Leri izleyerek büyümüş bir kuşak olarak galiba şimdikilerden şanslıyız. Gerçi "Hepsi 1" varken ne hacet var filme falan, zaman kaybı :)

show tv'nin onlara çocuk filmi muamelesi yapması ayrı bir tuhaflıktı biliyorum ama sayelerinde tekrar tekrar izledim ya gerisi beni ilgilendirmiyor. (:P)

Neyse, voodoo girl ordan çıktı işte demeye çalışırken nerelere geldim yine ben... Tim burton konusunun devamı johnny depp'i neden sevdiğim konusuna kadar gider. Oyuncunun yakışıklı olması önemli değildir, başka şeyler var o adamda temalı konuşmalarımdan birine girerim oooooo bir daha çıkabilmemizin imkanı olmaz. O vakit bon diyip susuyorum.

Aklım Edward Scissorhands'de kaldı ama, bir bakayım evde bir yerlerde olacaktı :/

Hazır sınavlar bitmişken şöyle bir filmlere dalıp dünyayla bağlantımı kessem 8-)

Asosyallik mi?
İsteyen istediğini diyebilir, sorun değil...
Zaman zaman insanlarla iletişim halinde olmamak, tamamen soyutlanmak (ya da soyutlandığını sanmak diyelim) iyi gelebiliyor insana...

(yazarken ars longa-gözyaşı şişesi çalıyordu 8-) )

edit: öyle bir türk filmiyle ilgili birşey bulamadım ben :) müjdat gezenin bir filminde varmış acaba ben mi uyduruyorum hülya koçyiğit falan diye :D

bu cuma beyaz showda SAWYER vaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr :D
Ben Sawyer hayranı değilim ama yine de
gel cumaaaaaa geeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeellllllllllllllllll
Ada karakterlerinden birini ada dışında hem de beyaz showda izlemek ilginç mi olacak ne :D
magnum reklamı için türkiyeye gelmiş zat-ı şahane :) Gerçi magnum reklamı deyince johnny depp der orda kalırım ben ;) Ama sawyer'ın reklamı da fena olmaz hani :P

hala ars longa çalıyooo, hala gözyaşı şişesi...

15 Nisan 2008 Salı

hımmm

Canım sıkılıyor...
Evde hasta yatmanın sinir bozucu bir dünya tarafı var. En sinir bozucu tarafı herkes horul horul uyurken tavana bakmak. Bilen bilir normalde de uyumayı beceremediğimi, sabah okula ölü gibi geldiğimi. Ama aynı şey değil.
Uyumadığım son 3 gecede, 22 sene içinde yaşadığım herşeyi düşündüm galiba. İsmini bile hatırlamadığım arkadaşlarım, beynimin tamamen geriye attığı bazıları hatırlanmayı fazlasıyla hak eden bazısıysa beyin kıvrımlarını boş yere meşgul eden olaylar vs.
En çok da beni zamanında fazlasıyla mutlu etmiş olan şeyleri unuttuğumu fark ettiğim an şaşırdım.
Tabi cümleden anlaşıldığı üzere hepsini hatırlamış oldum yeniden :) (bu smiley neden burda bilmiyorum)

***

Hilmi kişisi;
Dünyanın en sevimli insanı olma potansiyelin var. Arada olabiliyorsun da zaten. ama bunlar çok küçük anlar. Sonra hemen özüne dönüyorsun.
(Hilmi kişisi kimdir?
Ben diyiim 70 siz diyin 80 yaşında, "özel öğretim yöntemleri" adında ne işe yaradığını hala bilmediğim, dönüşümlü olarak fransız doktorları ve fransız hukukçularından bahsedildiğini sandığım abuk bir dersin hocasıdır kendisi. Kocaman göbeği ve mavi gözleriyle sevimli bir yaşlı olma potansiyeli vardır. Kucağında torununu severken sevimli bir görüntüye sahip olabilir ama elinde fotokopilerle dolaşırken bütün sevimlilik gidiyor tabi, sayfalarca yazı yazdırıp sınavda canımıza okuduğunda hakkında ne düşündüğümüzü ne siz sorun ne ben söyleyeyim.)
Benden duymuş olma ama kolunu kırdığında yüzüne bakıp geçmiş olsun diyen herkes arkasını dönünce "Eh bu kadar beddua almanın sonucu tabii" vb. yorumlar yaptı :D Hakkında iyi şeyler düşünmüyoruz yani Hilmican :P O yaşta bir insan hakkında kötü şeyler düşünme durumu insanı vicdanen rahatsız ediyor evet ama yaşlıysan yaşlılığını bil be amcam :S

***
Elifim sana ne kadar teşekkür etsem az!

***
2. kopya teşebbüsünün nasıl başarısızlıkla sonuçlandığını anlatmak istiyorum :)
şimdi bu Hilmi insanı vizede ortalama 20 soru verir, finalde sayı 35 civarı olur. Soruların cevaplarını ders notlarından işaretletir ve virgüller dahil herşeyi birebir aynı ister. Tek bir yerde virgülü unutan bir öğrencinin o sorusunun üzerini tamamen çizdiği rivayet edilir ki kendisi de virgül ordaki bütün anlamı değiştiriyor, virgül koymassanız o benim istediğim sorunun cevabı olmuyor, ona puan veremem gibisinden cümleler kurarak açıkça belli etmiştir bunu yaptığını. (Bu olay bizden birinin başına mı gelmişti yoksa diye tereddüt ettim bir an, bir öğrenci dediğim kişi benim arkadaşımsa kusura bakmasın valla hatırlamıyorum kime yaptığını :D )
Her neyse.
Sınavdan geçebilmek için ya kopya çekilecek ya da bütün sorular, noktalar, virgüller, accent'lar ezberlenecek. Sınıf genelinde soru ezberlemeye çalışan insan sayısı bildiğim kadarıyla 3 :D Geçen sınav daha fazla kişiydik bu sınav en önemli kalelerden biri daha kaybedildi :/
Elifle ikimiz normalde konu ders ve sınavlar olduğunda bir adam ediyoruz. Ayrı ayrı pek işe yaramıyoruz. Ama nedense konu kopya olduğunda bir adam edemiyoruz :D En azından birimiz çekebilsek yaa :D konu dürüstlük ya da öğrenme aşkı değil yani, tamamen becerememek :D Yoksa niye beynimi yorayım hiç işime yaramayacak ve sınavdan çıkar çıkmaz unutacağım şeyler için :P
İlk dönem finalde final için verdiği soruları ezberledik ama vize için verdiklerini tekrar ezberlemek işkencelerin en büyüğü olarak göründü ve amaaan nolursa olsun diyip bıraktık. Ben gece Elife bol bol taciz mesajı attım, kızım yaa herkes kopya çekiyo biz neden çekemeyelim diye. Biz neden çekemeyelim tabi di mi :D
Sabah erkenden gelip kopyaların fotokopilerini çektirdik, cepli sweatshirtler giyildi, kopyalar ceplere dolduruldu. Sonra ne oldu?
Sınav başladı, bir de baktık ki adam sadece final sorularını sormuş, vizedekiler yok :) Tabi bizim de beynimiz insan beyni sonuçta, özellikle benimki bildiğin insan beyni yani :D Sınav boyunca Elifi taciz edip duruyorum o neydiiii bu neydiii diye :D O daha iyi hatırlıyor benden. Her neyse. Unutulan bir soru için kopya çıkarıp bakıcaz. Elif ben çıkaramam, ben çıkaramam diye bir panik halinde ve her hilmi sınavında olduğu üzere bacak sallanıyor stresten. Tamam yau ben çıkarırım dedim ve çıkardım. Kağıdımın altına koydum, Elif derya hocaya bakıyor gelirse beni uyarmak için ama ben kağıda bakamıyorum kiii :D Yarıya kadarını 15 dk. gibi bir sürede yazdım geri kalanını Elif hatırladı, hatta ben anın stresiyle bir satırdan diğerine atlamışım, onu bile düzeltmişti :D
Neyse gelelim 2. denemeye.
Tabi ki yine Hilmi'nin sınavı. Biz nasılsa kopya çekemiyoruz diye kağıt falan hazırlamadık, olduğu gibi girdik sınava. Hilmiyle sınav boyunca bakıştık. Adamın hemen karşısına oturmuşuz, biz ortadayken ortaya doğru dönerdi, biz cam tarafına geçince cama dönmeye karar verdi :S (Cam tarafı diyince nasıl birşey hayal ediyorsunuz bilemem ama bodrum kattayız ve masaya çıkmadan pencerelere yetişmek imkansız. Hapishane modeli )
Adama bakıp gülmekten içime fenalıklar geldi sınav boyunca.
En son hatırlanamayan 9. soru için bir gaza geldim Selda'dan kopyasını istedim. Selda arka sıradan cebime koydu kopyayı. Ortam tam kopyalık. Hilmi yaş geçtiği için görmüyor zaten, Derya insafa gelmiş kimseden kopyasını almadı bu sınav, sadece kopya gözüküyor diye uyardı sanırım birini :D ya da ben yanlış gördüm. Kopyayı masanın üstüne çıkarsam derya almayacak o derece rahat bir durum ama şöyle bir sorun var Hilmi karşımda :S Masanın altından bakayım dedim ama miyop olmak kötü şey. Gözlükle dahi okuyamadım :D
2. kopya maceramız da başarısızlıkla sonuçlandı yani.
Belki bir gün biz de... (:P)

***
Şu an öğrenmiş bulunuyorum ki google'ın da "my wish list" olayı varmış. Daha bir dünya sitede benzer faaliyetler var. Aşk olsun wishorb insanları. Biz de sizi innovatif görmüş projenize tam puan vermiştik. Ayıp bu yaptığınız be! Neresi innovasyon bunun sorarım size? Herkesin yaptığı birşeymiş zaten...

***
İnsan yazarken cool olmak istiyor.
Elimde kahvem olsun, gözlüklerim bana entelektüel bir hava katsın istiyorum. Ama an itibarıyla görüntüm şu: Pembe pijamalarım (pembe pijamalarımla dalga geçmeyin, önünde elektro gitarlı bi abla resmi var :D ), elimde nane-limon (midem bulanıyor ne yapayım :/ ), pembe çoraplarım vs. Şu görüntüde de ancak bu ciddiyette şeyler anlatılabiliyor.
Hasta yatarken ve hayatımın her saniyesini ayrı ayrı kurcalarken çok ciddi şeyler düşünmüştüm ama yazarız bir ara...

11 Nisan 2008 Cuma

they say life carries on, carries on and on and on and on...

Bazı şeylerin iyice dayanılmaz bir hal aldığı anlar vardır ya, galiba birinin tam ortasındayım.
Ne bu "bazı şeyler"?
Bilmiyorum...
Ya da biliyorum.
Emin değilim.
Ama son birkaç gündür beynimi iyice meşgul ettiklerini biliyorum...

Yapmam gereken şeyler olduğunu bilmek, sorumlu olduğum birşeyler olduğunun farkında olmak ve buna rağmen birşey yapamamak canımı sıkıyor.
Kolumu kımıldatacak halim yok.
Ya da isteğim yok.
Bu durumdan nefret ediyorum!
Günlerdir midem ağrıyor ve daha çok ağrıması için elimden geleni yapıyorum. (cola, kahve, cola, kahve...)
Düzenli aralıklarla gelen bir ruh hali bu. Bu araların şu sıra kısalmış olması da dikkatimden kaçmıyor elbet.
Yapacak iş arıyorum.
Dışarı çıkıyorum, ı ıh.
Kitap okusam diyorum, anında vazgeçiyorum. (Kitap okuma konusunda isteksiz olma haline alışkın değilim)
Film izlesem... Hayır. O kadar saat kımıldamadan oturmaya da sabrım yok.
Halbuki what dreams may come iyi gitmez miydi şimdi? (bu ara neden bu kadar sık aklıma geliyor?)
O beynime kazınmış replikleri tekrar duymak?

"Hadi einstein! zaman artık saatimin içindeki şey değil. Burada zaman diye birşey yok ve her nereye gittiyse annie'ye daha az ihtiyaç duymamı sağlamayacak"

"-Bu bir rüya bebeğim, güzel bir rüya, fakat biliyorsun rüyalar...
- biliyorum, gerçek değiller, biliyorum"

ya da belki shakespeare in love?

"sylvia'yı göremeyeceksem ışığın yararı ne? sylvia'yla paylaşamayacaksam neşenin anlamı ne?"

"korkuyorum bütün bu inanılamayacak şeylerin rüya olmasından. Gerçek olamayacak kadar güzel, gerçek olamayacak kadar hayal"

Uyumayı denesem? Uff onu da yaptım.
Olmuyor.
Her saniye beni rahatsız eden birşey var. Sinirlenecek yer arıyorum. Söylenen herşeyden kötü anlamlar çıkarabiliyorum. İnsanların umursamaz halleri canımı sıkıyor...
Oyalanacak birşeyler arıyorum. Artık kafamda lost senaryoları uydurmak, sorulara cevaplar aramak bile oyalamıyor.
Yapacak iş arıyorum, arıyorum, arıyorum...
Son girdiğim sitelere bakıyorum nerde ne yapabilirim diye. Bir ara girip online oyunlara bakayım, penaltı atarım falan diye bile düşünüyorum. Sonra kendime kızıyorum ufff sLn sen normalde bile oyun oynamaya tahammül edemezsin kiii...
Adreslere bakmaya devam ediyorum. O sıra kazara antu'ya tıklıyorum.
Madem tıkladık, hadi bakalım bari.
Fenerbahçenin her türlü ruh halimi tam tersine çevirebilme etkisini düşününce antu'ya takılmak mantıklı bir fikir gibi görünüyor.
Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, 7-8 sayfalık topiclerin her bir mesajını okuyorum. Ne okuduğumun farkında olup olmadığım tartışılır ama okuyorum.
Ana sayfaya dönüyorum, yeni bir topic seçiyorum, bu kez ona takılıyorum.
Derken "Sen olsan kızardın" diye bir başlıkta buluyorum kendimi.
Hani bazen insan ağlamak için sebep arar ya, küçücük de olsa herhangi bir şey ağlatmaya yeter. Saçma sapan birşey bile olabilir bu küçük şey. Maksat zaten rahatlamaktır, mantıklı bir bahane olmasına hacet yoktur.
Ama bu seferki mantıklı bir bahaneydi. Yazılan diğer mesajlara bakınca sadece bende değil herkeste aynı etkiyi yarattığını gördüm çünkü. Topicin neredeyse her mesajı üzerimde aynı etkiyi yarattı tabi...
Okurken insanı dağıtan bir cümle. Tek bir cümle.
Arkasından benim gibi okurken dağılan insanların kurduğu ve beni yeniden dağıtan cümleler.
offfffff
"Bir de sen olsaydın.. keşke.. o zaman ağlamazdım" cümlesini okuduktan sonra 10 saniye kadar boş boş baktım ekrana galiba. döndüm bir daha okudum, bir daha, bir daha..
Üşüdüğümü hissettim!
Üzerime birşey almak için etrafa bakındığımda gözüme ilişen ilk şeyin Fenerbahçe atkısı olmasının bir nedeni var mı?
Hayatta herşeyin bir nedeni vardır.
Hayatta bazı şeyler var. Herhangi bir insanla paylaşılamayacak şeyler. Özellikle tek birine anlatmak istediğin şeyler. O birini kaybetmiş bir adamın satırlarından etkilenmemek pek mümkün değil galiba... En azından benim için öyle...
Yazı bitiyor tekrar okuyorum, bitiyor tekrar okuyorum.
REM dinleme ihtiyacı geliyor sonra. Bir sebebi yok.
Sadece "That was just a dream, just a dream, just a dream, dream" demek istiyorum. Orayı dinlemek istiyorum tekrar tekrar.
Bilgisayarda bakıyorum bulamıyorum.
Lanet olsun!
Olmalıydı ama.
Cd arayacak halim yok, iyi ki youtube var.
Bir yandan aynı yazıyı okuyorum, bir yandan tekrar tekrar aynı şarkıyı dinliyorum, sadece o bölümde eşlik ederek...

That was just a dream...
Just a dream...
Just a dream...
Dream...

9 Nisan 2008 Çarşamba

Ortaya Karışık...

"Seni anlıyorum" diyoruz sık sık bir dünya insana, onlar da bize diyorlar tabi. Ama her ne hikmetse hepimizin bol bol serzenişi mevcut "Kimse beni anlamıyor" şeklinde.

Galiba gerçekten kimse kimseyi anlamıyor.
Nasıl anlayabiliriz ki zaten başka birini?
Kendini nereye kadar onun yerine koyabilirsin?
Birebir aynı olayları yaşayıp, tamamen aynı psikolojiye sahipsen anlayabilirsin belki, ki böyle birşeyin imkanı yok.

ZKC'nin çok sevdiğim bir ifadesi var, "Boşları almak"... Bir çok insan sadece bunu yapıyor, senin anlattığını dinlemeye kimsenin tahammülü yok aslında, "hadi bitir de ben anlatayım, hem benim yaşadıklarımın yanında seninkiler de birşey mi Allah aşkına" psikolojisinde bir çoğu. (Belki bazen ben de.)

Kimseden söylediğim herşeyi anlamasını, yaptığım herşeye anlam verebilmesini, her daim kendi sıkıntılarını unutup benimle uğraşmasını, yaptığım her türlü dengesizliği, manyaklığı tolere etmesini bekleyemem.

Ama her zaman istisnalar vardır elbet hayatta. Bazen bazı insanlarla konuşmak iyi gelebiliyor insana... Anlatabildiğim kadarında ne demek istediğimi anlayabiliyor bazıları ya da o birilerinin yüzüme "hı hı" diyip arkamdan "offf" demediklerini hissedebiliyorum belki.

Kendimi başkalarına ne kadar anlatabiliyorum bilemem. Anlatmayı isteyip istemediğimi de bilmiyorum bazen zaten...

***

Yakın zamanda Moda Sahili ve Cihangir'e gitmek istiyorum. İlgililere duyurulur!

Burdan konuşup konuşup başınızı ağrıtacağım sonucunu çıkarmayın. Daha doğrusu bu sonucu çıkarın tabi, çünkü bunu yapıcam ama ufffff çok konuşuyorsun yaaa diyip beni başınızdan atmayın.

Bir de Ortaköy-Waffle fikri geldi aklıma, ama Handejim burda değil pfffff :(

***

Ve Fenerbahçem...
Teşekkürler yaşattığın gurur için!
Aşksın...
Herşeysin...

"Aşkınla coşkunla sen çok yaşaaaaaaaaaaaa..."

***

Lugano'yu seviyorum cümlesini sık sık kuruyorum, ama bir kez daha kurmak istedim. Gerçi o formayı giyen herkesi seviyorum...

***

TNT'de Lost'un dublajlı versiyonu nasıl olmuş diye baktım biraz geçen gün. Sayid Jarrah gibi bir torturer'a o ses gitmiş mi Allah aşkına TNT'ciler? :D Adam konuşurken insana huzur veriyor. Olmaz ki böyle. O adam ileride işkence yapacak insanlara :)
Bir de ilk bölümde kahraman doktorum Jack'in "standart black" derkenki karizması yerle bir olmuş. Hurley'in herkese moruk demesinden bahsetmiyorum bile. (Bkz: Dude.) Sawyer'ın lakaplarını da tamamen atlamışsınız, öyle dediler. ı ıh TNT olmamış :/

***

dün Alkım'da en sevdiğim filmlerden birini gördüm, "what dreams may come". Üzerinde "Aşk için" yazıyordu, bendekinin kapağındaysa "aşkın gücü" yazıyor. İşin tuhaf yanı ikisinin de orijinal olması. İsmin ne olacağına bir türlü karar verememişler mi acaba...

***
Kim olduğunu hatırlamıyorum, Penguen'den bir çizer olabilir ama sallıyor da olabilirim, her neyse. Köşesinin altına yazarken/çizerken fonda çalan şarkıları yazardı. Aklıma geldi, şu an fonda çalan şarkıları yazmak istedim ben de :)

Fatih erdemci- Suçum Değil, Teoman- Kişisel Birşey, 110- Hep beni sevsen, Sakin- Laleler Beyaz, DD- Karşılıksız aşk üçgeni, 4x4- Yalan, Nirvana-Come as you are, Kurban-Rüya, Gren-Sen, Yavuz Çetin- Bul Beni dinlendi bunları yazarken...
...

7 Nisan 2008 Pazartesi

Redrum !




Kuzum siz psikopat mısınız?

Bu bana yapılacak şey midir?

Bir filmi yıllarca izlemek istemişsem ve izleyememişsem, izlemeyi başardığımda hep kötü şeyler oluyor. Ama bu en kötüsüydü!

12-13 yaşımdan beri korku filmi izlemenin verdiği alışkanlıkla nerden ne çıkacağını tahmin ediyorum artık gerilmiyorum derdim, 3,5 attım beee!

Efenim filmimiz "The Shining". Yıllardır izlemeyi çok istediğim ama bir türlü izleyemediğim filmlerin başında gelirdi kendisi. Dün akşam izledim.

Jack Nicholson efsanesine Stanley Kubrick efsanesi eklenince neler çıkmış öyle ortaya. A Clockwork Orange'ı izlediğimden beri psikolojimi bozmaktasın sevgili Stanley Kubrick.

Peki ya sen Jack Nicholson? Son filmindeki uyuz ama sevimli yaşlı amca rolünle beni bol bol ağlatan sen, şimdi niye canıma okuyorsun, yapılıcak şey mi bu? Bir adam gülümsemesiyle nasıl izleyeni gerer? Böyle!

Hayatımda ilk defa bir filmi izlerken bu kadar gerildim desem abartmış olmam sanırım. Ufff bitsin artık yaa nefes alamıyorum şeklinde haykırışlarımız oldu film boyunca. Sanırım yaptığım en büyük hata da yalnız başıma izlemek oldu. Yanında biri olunca niye bilmiyorum cesaret alıyorsun. Yanındaki tırsak bir insan da olsa, film boyunca ekrana bakmasa da sorun değil, biri olsun yeter. Hadi yalnız izleyeceksin de bari yanına yastık falan al ki tırstığında yüzünü kapat :D

Rahatsız edici bir sesle konuşan, elbiseli minik kızlar deyince aklıma "biiiir kiiii freddyy geldiiii" diye şarkı söyleyen ufaklıklar gelirdi, gülerdim. Ben "The Shining"i izlerken onlardan bile tırstım...

Yine bir Stephen King uyarlaması olan "Secret Window"da bir "Shooter- Shoot her" olayı vardı unutamadığım, buna rağmen "redrum"u neden direkt "red room" olarak algıladım da, diğer türlüsünü hiç düşünemedim sorusunun cevabı Kubrick'in beni gerilimin son noktalarına getirmiş olmasında saklı galiba. (düşünecek hal mi kaldı bee :D )

Bütün gece rüyamda sevimli mi sevimli varlık Danny'i Jack'in elinden kurtarmaya çalıştım ben. (varın siz düşünün ne kadar gerilmişim film yüzünden)

"ayyy manyak öldürecek çocuğu, oyyy kıyamam ben sanaa bak nassı güzellll" cümleleri eşliğinde sevdiğimiz, bağrımıza bastığımız Danny'nin 1973 doğumlu olması ve şu an kocaman adam olması da ayrı bir olay tabi :) (Kubrick bir daha başka filmde oynamayacaksın demiş, danny de oynamamış, dolayısıyla aradım aradım ama fotoğraf vs. bulamadım. Oysa pek bir merak etmiştim büyüyünce neye benzediğini)

Stanley Kubrick'in dehasına bir kez daha saygı duydum. Bisikletiyle dolaşan küçük çocuk, mavi elbiseli minik kızlar ("come and play with us.. ever.. and ever.. and ever.."), daktilo sesi vs. şeylerle insanı gerebilmek herkesin yapabileceği iş değil sanırım. (en azından ben uzun zamandır bu tür şeyler yüzünden gerilmezDim) Film bittikten sonra filme dair birşeyler okuyup, anın gerginliğiyle fark edemediğim şeyleri öğrenince saygım da arttı elbet 8-)

Yine "Yok abi Jack Nicholson aşmış bir adam, rol yapmak değil bu" dedim onlarca kez.

"Here is Johnny" ve "Wendy I'm home" deyişini uzun süre unutabileceğimi sanmıyorum... Hele bir "Darling. Light, of my life. I'm not gonna hurt ya. You didn't let me finish my sentence. I said, I'm not gonna hurt ya. I'm just gonna bash your brains in. I'm gonna bash 'em right the fuck in. Ha, ha. " sahnesi var ki offf offfff...

Stephen King insanına gelince... Yaratıcılığına hayran olmakla birlikte edebiyat anlayışından, dili kullanışından bilmem neyinden zerre kadar haz etmem. Kitaplarından yapılan uyarlamalar içinden en kötüsü olarak "The Shining"i göstermişsin ya ben sana ne diyiim daha? Adam almış kitabı ortaya bambaşka birşey çıkarmış, bir şaheser yaratmış. Bu seninki nasıl bir komplekstir Sıtefınnn?? Sonra kendin çekmeye kalkmışsın da eline yüzüne bulaştırmışsın hem :D

Başroldeki ablanın da bir gerilim filmi için yapılabilecek en iyi tercihlerden biri olduğunu belirtmeden geçemem tabi. Bakışları ve konuşmasıyla çok güzel germekte kendisi insanı :)

"All work and no play makes jack a dull boy" diyorum ve susuyorum :)

6 Nisan 2008 Pazar

Lanetli Rapunzel

Masalımız kitaptakine benzemiyor bilirim
Kendi kendine esir olmuş lanetli rapunzelim...

Masallarla büyürken ya da uyutulurken (hem gerçek hem mecazi anlamıyla uyutulmak) hayatın da bir gün o kadar güzel olabileceğine öyle inanmıştık ki...
Beyaz atlı prensler, öpünce yakışıklı bir adama dönüşen kurbağalar değildi elbet beklediklerimiz.

"...ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" derlerdi, bizler de inanırdık sonsuza dek mutlu yaşanabileceğine.
Evet bunun bir yolu olmalıydı!
Öyle ya, kimse sonsuza dek mutsuz olamazdı!
Sonradan öğrendik mutluluk denen şeyin geçici olduğunu... Sonsuza dek sürmediğini, süremediğini belki de...

Sadece güzel prensesler, beyaz atlı prensler, yedi cüceler, cam ayakkabılar, masalın sonunda kaybetmeye mahkum olan kötü kalpli cadılardan ibaret değildi dinlediğimiz masallar. Kendi hayatlarımıza dair olan masallar vardı bir de... Bir gün büyük adamlar olacaktık, istediğimiz bölümlerde okuyup istediğimiz işleri yapacaktık ve hayal ettiğimiz yerde, sevdiklerimizle sonsuza dek mutlu yaşayacaktık, bir arada...

Sonra ne oldu?
Yavaş yavaş kabusa mı döndü bütün masallarımız?

Önce sevdiğimiz insanlar gitti birer birer, sonra baktık ki istediğimiz işleri yapıp hayal ettiğimiz yerlerde olacağımız da koskoca bir yalanmış. En az "iyi bir çocuk olursanız belki şirinleri bile görebilirsiniz" kadar büyük bir yalan. Şirinleri göreceğimize hiçbir zaman inanmasak da diğer yalanlara nasıl inandık o kadar zaman?
Bu kadar mı saftık?
Bu kadar mı iyi sanmıştık dünyayı?
Ya insanları?

Hayallerimiz de eskisi kadar masum değildi belki. Büyürken düşüncelerimiz de kirlenmişti. İşin içine çıkarlar, yalanlar, riyakarlıklar girince bütün masumiyetimizi kaybetmişti masallarımız...
Yoksa o masumiyeti kaybeden aslında bizler miydik?

Esir edilmek için kulelere ihtiyacımız bile kalmamıştı artık..
Kendimize yetiyorduk...

.....

Yatağı topladım yine
Çok zor güne başlamak
Hırkamı aldım üstüme
Sensiz ah, ne soğuk
Penceremi aralayıp
Sövdüm yine yağmura
Gözlerimdeki yaş yüz bulup
Akıyor onunla diye

Yalnızız ben ve hayalin
Bu kulenin tepesinde
Uzattım bak saçlarımı
Öp,kokla,tırman diye

Masalımız kitaptakine benzemiyor bilirim
Kendi kendine esir olmuş lanetli rapunzelim

Dokunamam ki denize
Keser bileğimi dalgalar
Uzanamam ki maviye
Çarpar yüzüme bulutlar
Ne yapacağım kendimle
Satsam almıyor masallar
Yürüdüğümde sessizce
Fısıldaşıyor sokaklar

Yalnızız ben ve hayalin
Bu kulenin tepesinde
Uzattım bak saçlarımı
Öp,kokla,tırman diye
Masalımız kitaptakine benzemiyor bilirim
Kendi kendine esir olmuş lanetli rapunzelim

Yarım düş yarım gece
Çevrilmemiş sayfalar
Sessizlik ve hüzün
Ölümlü kahramanlar.

*başlık ve şarkı Şarap'tan..

5 Nisan 2008 Cumartesi

Impossible is nothing!

Bazı insanlar gerçekçi olmayı fazla severler. Bazıları gereğinden fazla severler hatta...

Pollyannacılık oyununa fazla alışmış olmaktan mı ileri geliyor yoksa gerçekten fazla mı pozitif oluyorum bazen bilmiyorum.

Ama herhangi bir şeyin "kesinlikle imkansız" olabileceğine inanmıyorum. %0,00000000000001 de olsa vardır bir ihtimal :) (olmalı ya da...)

Bugün "hiçbir şey imkansız değildir" dedirten birşey yaşadım da yine. Durduk yere adidas reklamı yapma çabasında falan değilim yani :) Onu anlatacağım, giriş yapıyorum.

Oğlak burcu insanı dakiktir, kuralcıdır, düzenlidir, planlıdır vs. Özellikle söz konusu olan "ben" olduğumda bu kuralcılık ve düzen hali fazla abartılı boyutlara bile ulaşabiliyor.

Her yere erken gitmek, yarım saatlik yere gitmek için evden 1 saat önce çıkmak, günler haftalar öncesinden planlar yapmak gibi özelliklerim mevcut.

Canım arkadaşlarımın arkamdan "oğlak kadınııııı" diye bağırmasını sonuna kadar hak ediyorum yani.

Impossible is nothing'ten girip oğlak burcundan neden çıktım peki ben?
Hemen bağlıyorum.
Şu dakik oğlak insanı bugün sınava geç kaldı!!
Normal şartlar altında bir yere geç kalma olasılığımın epey bir düşük olduğunu sanıyordum :P Ama hiçbir şey imkansız değilmiş :)

Sınav başladıktan 10 dakika sonra edebiyat fakültesi koridorlarında deli gibi koşturan halimi şimdi düşününce çok komik geliyor :) Okulun kapısında bana acıyarak bakan yaşlı teyzelerin arkamdan "ahh yavrum" dediklerini hissedebiliyorum nedense ya da geçmiş tecrübelerime dayanarak tahmin ediyorum diyelim :P

"Oğlak kadını iştee" diyip takıntılarımla dalga geçen güzel insanlara sesleniyorum!
İnsanım uleyyn ben deeee..
Bakın ben de sizin gibi geç kalabiliyorummmm :D

Bir oğlak burcunun sınava geç kalmasından yola çıkarak yine hiçbir şey imkansız değildir sonucuna varmış olmam da tamamen pozitifliğimle alakalı birşey olsa gerek. Ya da pozitif olmak için kendimi zorlamamla diyelim :)

Gelelim matematik sınavınaaaa :D Bir soruya bakıp, "hımm 7 sayısını severim, hadi bakalım belki uğurlu gelir" diyip 7'nin olduğu şıkkı işaretlediğimi itiraf etmeliyim önce :) Ciddi ciddi soru çözmeyi de başardım tabii :) Ama birkaç soruda tamamen hislerime güvenerek hareket etmek durumunda kaldım :P (Mat 2 diyormuş şimdiki gençler, ben en son 9. sınıfta fonksiyon ve polinomlara kadar matematik görmüş bir insanım. Ne bilirim türevi bilmem neyi :D Konunun neden bahsettiğini bile bilmeyince soru çözmek baya zor oluyormuş :P Fransızcayı sevdiğimi falan hissetmedim tabi o an, bana öyle birşeyi matematik bile hissettiremez :P )

Boyumun ölçüsünü alıp almadığımı da sınav sonuçları açıklanınca göreceğiz. Hiçbir şey imkansız değil di mi ;)

Yazımızı fransanın ünlü kişiliği, petite'lerin en petite'i selda jan'dan güzel bir alıntıyla bitirelim: "iyi düşünelim iyi olsun"
;)

4 Nisan 2008 Cuma

can sıkıntısı...

İnsanın tuhaf zamanları vardır hani. Ne yapacağını, neye saldıracağını bilemez. Her daim oyalanacak şeyler arar...

Can sıkıntısı derken kastettiğim şey çok küçük bir sıkıntı değil aslında. Biraz hava alınca ya da müzik dinleyince geçen türden değil yani.

Peki normal insanlar ne yaparlar, kendilerine ne tür işler bulurlar hayatlarına biraz hareket gelsin diye?

Dünyayla tüm bağlantılarını kesip gece gündüz kitap okuyabilirler mesela. Film izleyebilirler günde 3-4 tane. (yapılabiliyor ben kendimden biliyorum.) Yeni uğraşlar bulurlar, resim yaparlar, şiir yazarlar, bahçede domates yetiştirirler vs.

Hayattan çok sıkılırsa da çıkar kendini bir yerden atar. Can sıkıntısından intihar mı etmiş yani diyip şaşırmayız. Çok sıkılmıştı bu hayattan deriz arkasından.

Peki nasıl bir zihniyetle, nasıl bir ruh haliyle insan oyalanmak için ikinci üniversite okumaya başlar? Çiçek yetiştir, git bir yerlerde kendine iş bul, rehberlik falan yap, gazeteleri kes, yapıştır, sakla, komplo teorileri üret, kitap yazmaya çalış beceremeyince bırak gitsin ne bileyim. ikinci üniversite neyin nesi?

Yaklaşık 6 yıl aradan sonra ilk kez matematik sınavına gireceğim. Kendime olan güvenimin tavan yaptığı tuhaf anlardan birinde "Matematik mi? ooo hallederiz" deme gafletinde bulundum kendi kendime, şimdi sınavda ne yapacağımı kara kara düşünüyorum. Gaz anları çok tehlikeli anlar. Öyle bir anda yapabileceklerimden korkuyorum bazen. İşin tuhaf tarafı başkalarının gazına gelmiyorum, ne yaparlarsa yapsınlar hayır denmişse o hayırdır, gaza gelinmez. Ama kendi kendimin gazına nasıl geliyorum onu çözemiyorum işte.

Hadi gaza geldin, yaparım ederim dedin. Ama insan bu kadar da rahat olmaz ki canım!
Sen 6 yıl aradan sonra sınava gireceksin, o 6 yıllık sürede tek bir matematik problemi çözmemişsin, günlük hayatta yaptığın 4 işlem dışında matematikle hiçbir ilişkin kalmamış, o günlük hayattaki 4 işlemi de çoğunlukla cep telefonunun hesap makinesiyle yapmışsın ve buna rağmen kitap açıp tek bir konuya bile bakmamışsın. Yok, yok bunun kendine güvenle ilgisi yok.
Diğerlerini geçeyim matematiği bir ara hallederim psikolojisi bu.

Şu durumda nasıl bir sonuç çıkacak bakalım o sınavdan :-/

3 Nisan 2008 Perşembe

özlemek rezilliktir...

(22 mart 2008)

Yıllar önce okuduğum ama o dönem aynı fikirde olamadığım bir cümle geldi aklıma:
"Özlemek rezilliktir!"

Evet özlemek bazı durumlarda rezillikti!
İnsana kendini zavallı hissettirebiliyordu...
Cümleyi ilk okuduğumda "özlemenin nesi rezillik? insan sevdiğini özleeer" demiştim. sonra cevabımı yine aynı yerde buldum...

Yukarıda ne olduğunu yazmadığım, kurcalama dediğim, sen okuyucu insanının da üstünde durmadığı "de" var ya, cevap biraz da ordaydı aslında.
Söyleyen ne düşünerek söylemiş bilmiyorum ama özlemek bazen sevimli bir duygu gibi görünse de bazen rezillik olabilirdi.
Çünkü insan sadece sevdiğini özlerdi...

Yazmak

Neden yazıyorum?
Çünkü yazmayı seviyorum, daha karmaşık cevaplar aramaya ya da süslü cümleler kurmaya hacet yok...
İnsanların yazdıklarımı okuyup, yazarken aklımın ucundan bile geçmeyen anlamlar çıkarmalarını seviyor muyum?
Elbette hayır!
Kafalarında yazı üzerine hikayeler yazmaları, hatta zaman zaman üstlerine alınmaları, "böyle böyle yazmışsın ne olduuuu :( :(" şeklindeki soruları vs.den de keyif aldığımı söyleyemem.
Bir şeyler yazarken düşündüğüm bir x bir y vardır belki ama herkesi her saniye düşünme yeteneğine sahip değilim, bu konuda herhangi bir çabam da yok...
Zaten "şunu söyleyemedim içimde kaldı hemen iletiyle laf sokayım, laf arasında başkasına söylüyor gibi yapıp ona laf atayım" gibi triplerim de yoktur çok şükür. Uyuz bir insan olduğumu kabul ediyorum ama uyuzluğun da bir sınırı var yani :)
Topuzu ve gözlükleriyle müfettiş havasında dolaşan ve yeri geldiğinde Trt sansürcülerinden daha sıkı kurallara sahip olan bir adet daha sLn olduğunu düşününce insanların okuyabileceği bir yere yazacaklarımın, normalde yazdıklarımın ancak küçük bir kısmı olabileceğini daha iyi anlıyorum zaten. 100 kelime yazıyorsam 3 kelimesini insanlar görecektir muhtemelen ama olsun bu da bir gelişme sayılır :)
"bana dair olan herşey benimdir, paylaşmak istediğim kadarını başkaları bilebilir" felsefemden hiç sapmadan yoluma devam ediyorum ben :) bu cümle üzerine de "birşey olduğunda söyle tamam mı?", "benden de mi birşeyler saklıyorsun yani", "anlattıkça rahatlar ama insan" gibi yorumlar bekliyorum yine :)
Anlatmak istediğim yerleri bilirsiniz, anlatmak istemediklerim bana kalır. Seni çok seviyorsam bu beni ilgilendiren bir durumdur, sevmeme durumu için de aynı şey geçerli elbet.
Yaşasın kendini fasulye gibi nimetten sayma hali :)

Ya kimse olmasın ya da ben yok olayım hali

İnsan bazen "ya dünyadaki herkes yok olsun ya da ben yok olayım beni hatırlamasınlar bile" psikolojisine girebiliyor galiba. Evet biliyorum bazıları girmiyor olabilir ve bazıları bu halden çıkamıyor olabilir. Amacım zaten bilimsel bir veri sunmak falan değil sadece giriş yapmak.
Bu şeyi bunalım olarak adlandırmaları bana tuhaf gelse de gördüğün şey baktığın yere göre değişiyor galiba...
İnsanların yok olmalarını dünyada yalnız kalmayı dilemek kolay olanı istemek sanırım. Dünyada kimse yok, yalan yok, riya yok, kalp kırmalar yok, hayal kırıklığına uğratmalar yok, o yok, bu yok...
İstenmeyenlerden kurtulmak için sevilen 3-5 şeyi de feda edebiliyor insan. Sevilen 1 ya da 2 kişiyle paylaşılan keyifli anlar, biriyle birşeyler paylaşmanın güzelliği vs.
Güvendiğin insanların seni yüz üstü bırakmasının o berbat psikolojisine girmemek için insan yağmurda sevdiği biriyle güzel şeylerden bahsederek yürümenin keyfinden vazgeçebiliyor mesela. Ya da ben vazgeçebiliyorum bazen diyelim.
Hiç kimse yüzünden istemediğin bir durumu yaşamak zorunda kalmıyorsun, çünkü hiç kimse yok. Sadece sen varsın!
Bir de "insanlar beni tamamen unutsunlar, hiç olmamışım gibi olsun herşey" moduna geçilen anlar var. Sanırım eternal sunshine of the spotless mind'ın bundaki etkisi büyük :)
o gün o saatte istiklalde yürüdün ama ben orda değildim ki, ya da o konserde ben aslında yoktum ki, o mesajı ben atmadım, seni arayan ben değildim, onu yapan ben değildim, bunu yapan ben değildim...
veya sen beni hiç tanımadın ki... (siz beni hiç tanımadınız ki...)
ya da ben hiç yoktum ki...