31 Mayıs 2008 Cumartesi

Sabah saatlerinde istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi koridorlarında dolaşmaktaydım yine. Gayet şık, hoş bir bina, ben eski yerleri severim, fakat dışarıdan gelen biri için biraz karmaşık. Hali hazırda orada öğrenci olan kardeşim sebebiyle ara ara oralara gittiğim için ve o bana gerekli alanların koordinatlarını verdiği için neyin nerde olduğunu bulmakta zorluk çekmiyorum pek.
Yalnız bildiğim birşey var ki "bayan tuvaleti" bulunduğum yere azcık ters. Ama biz hatun kişilerinin saç-baş kontrolü, makyaj kontrolü gibi çeşitli kızsal sebeplerden dolayı sık sık bu mekana uğraması gerekmekte.
"ayııııı tuvalet değil lavabo" diyenlere Yiğitciğimin çizdiği bir karikatürü gönderecektim yazının tam burasında ama bulamadım. Hemen kitabı açtım, görüntü olmasa bile diyalogu siz sevgili okuyucu kişilerine sunuyorum:

-Ertan bunu sana açıklamanın vakti geldi oğlum.. senin baban sen küçükken ölmedi.. hala yaşıyor!
-Nerde şimdi...
-Şu an lavaboda.
-Lavaboda mı?
-Anla canım tuvalette işte.
-Lavabo diyince daha mı kibar oluyo anlamadım...
-Ertan uzatma..
-Lavaboya s.çılır mı kardeşim

Neyse mevzuya dönelim. Bayan tuvaletinin epey uzakta olduğunu biliyorum, erkek tuvaletiyse hemen yanımda. (iki cinsiyet vardır: kadın-erkek. bayan gibi tuhaf bi kelimeyi neden ısrarla kullanırız, kadın kelimesini neden hakaret olarak algılarız konusunda bi sürü insan yazmış ben daha fazla yazmiyim. Bir de "kadın değil kız" diye düzeltme tribi var ki, aman yani :p )

Bir de baktım ki içeride iki abla. Onlar girdiyse ben de girerim yau diyip girdim.
İki abla dışarı benden önce çıkınca tek başıma kaldım ama korkmayın başıma bişey gelmedi :D
Hala saç düzeltiyorum, "aa kalemim akmış" "aaa saçım karışmış" vs halinde 5 dk. takıldıktan sonra çıktım. Kapıda bekleyen erkek kişisi:
"Pardon burası erkek tuvaleti mi bayan mı" diye sordu. Erkek tuvaleti olarak bildiği yerden ben çıkınca ona da tuhaf geldi tabi. Ne var canım ben bilmiyor muyum sanki oranın erkek tuvaleti olduğunu :p
"Ne arıyosun lan erkekler tuvaletinde manyak mısın sapık mısın" demeden kibar kibar sorduğu için ben iyice yüzsüzlüğe vurdum.
"Burası aslında erkek tuvaleti ama bayan tuvaleti çok uzak, kim yürüyecek o kadar yolu, şu an içeride kimse yok ama girebilirsiniz"

İzin verdim bir de yaaa :s
Hayır okuyucu kişisi sapık değilim, erkek tuvaletine gitmek özel zevklerim ya da hobilerim arasında yer almıyor. Tamamen tembellik. Kapıda bekleyen kişiye girmesi için izin vermemse tamamen benim yüzsüzlüğüm :D

***

Lost'um tatile girdi yine, zaten tatil arası dizi veriyorlar diyip klasik türk geyiklerinden birini yapmış olalım. (reklam arası dizi geyiğinden esinlenilmiştir tamamen)

Mutluyum, dizi tahmin ettiğim yönde ilerlediği için daha da mutluyum :) Philadelphia deneyini hatırlatan kaybolma sahnesini pek bir sevdim. (birçok teoride yer almaktaydı kendisi.)

Dizide bir daha görüp görmeyeceğimizi bilemem, en sevdiğim karakterlerden birini görememek elbet üzücü olur ama Des için çok sevindim yaf :$ Aşk budur be :) (Öyle bir söyledim ki, onu görmiicem ama o mutlu olucak aşk budur anlamına da geliyor bu cümle :D Des ve Penny'den bahsediyorum, yanlış olmasın)
Sun en sevdiğim karakterlerden biriyken bu bölümle birlikte Kate'in yanına aldım kendisini. Artık sevmiyorum :/ Hasta etti beni. Oysa ki ben ağlamak istemiştim sen helikopterde kendini parçalarken. Hem zaten çok meraklıysan atlardın helikopter yükselmeden 8-)

Man of faith, man of science çatışması izledik yine bir tane, herhalde bu duruma bayıldığımı söylememe gerek yok =) Locke bayıldığım bir karakter olmasa da man of faith'în tarafındayım elbet. Daha bölüm bitmeden haklı çıkması da ayrı bir güzellik oldu ;) Jack niye dizinin küçük emrahı oldu onu bilmiyorum. Gelen eziyor giden eziyor yazık beee doc'uma :/

Genelde dizinin güzel hatunu bikinisiyle sudan çıkar salına salına kameraya doğru gelir, Lost'ta durum biraz farklı oldu :) Türkiye'de olanlardan sonra bu sahne eklenmiş olabilir :p Diziyi Sawyer yakışıklı diye, herkes izliyor diye izleyen tipler hakkında çok kötü şeyler söylüyorum kabul etmem gerek ama Sawyer'ın hakkını da vermek gerek tabi :p

Bölümü indirip alt yazı bekleyen kimseye olanları anlatmadım, iyi bir kızım ben :)
Bir ara alt yazıyı hazırlamaya bile niyetlendim 8-) Alt yazı tayfası bu hafta yavaşlamıştı, siteler çöktü falan, çok zor zamanlar geçirdi insanlar :D

Bugün bir de alt yazılı izleyeyim dedim. 213 beni hayal kırıklığına uğrattı. En terbiyesiz halimle çeviri kontrolü yapıyorum izlerken evett, alt yazı hazırlamayı bilsem oturup çeviricem ama ne vaktim var ne de alt yazı hazırlama konusunda bir fikrim. Alt yazıyı normal okuyabilmek için srt'den txt'ye çeviriyorum ama sonra bir daha srt'ye çevirip alt yazı olarak kullanamıyorum :D

213'ün çevirileri Jivago'dan daha iyi olurdu genelde, Jivago'nun çok alakasız çevirilerine denk gelmiştik, ama bu bölüm 213 sanırım üzerindeki yoğun baskıdan dolayı epey bir çeviri hatası yapmış 8-) Cümlenin daha doğru bir çevirisi varken ve orada daha şık olacakken farklı cümleler kurmuş, hoş olmamış 8-) En iyisi orijinal haliyle izlemek galiba 8-)

Locke öldü diye yas tutanlara da saygılarımı sunuyorum. Zaman konusunda karışıklık var bir yerde evett ama şu an olanlar, flash forwardlar ve flash backler gayet açık değil mi? Ciddi ciddi son iki sezon John'un olmayacağını mı sanıyorlar, gösterdiği zamanın daha ileri bir zaman olduğunun farkında mı değiller bilmiyorum.

Kate'in telefonda duyduğu sesleri ters çevirmişler, duyulan cümleler inanılmaz ;)

http://www.youtube.com/watch?v=x2203errLVY

29 Mayıs 2008 Perşembe

Günlerden bir gün...

Efenim durduğum yerden tuhaf tuhaf şeyler çıkarmaktayım yine. Zamanında yaşadığımız ve çok güldüğümüz ya da çok utandığımız şeyler geliyor ara sıra aklıma, birilerine anlatmak ve biraz daha gülmek istiyorum. Bu ara çok konuşmak beni rahatsız ediyor, insanların yanında sessiz sessiz durmayı tercih ediyorum. Blog denen şey şu zamanda işime yaramayacak da ne zaman yarayacak sorarım size???

Aklıma geldikçe yazarım, günlerden bir gün 1, günlerden bir gün 2 şeklinde devam eder bu. Aslında birincinin yanına bir yazmamak daha mantıklı gibi. "1. geleneksel pilav günü" hesabı olmasın.

Bazı zamanlarda yaptığınız şeyleri kimseye anlatamıyorsunuz. Bazıları komik bulmayabiliyor, hikayede bahsi geçen diğer insanları tanımadıkları için "eeee yanii" tepkisi alabiliyorsunuz. Bu sebepledir ki okula konser haberi vermek için koşarak geliyorsam aradığım Didemdir, eg kişisinden bahsedilicekse aranılan kişi Seldadır, sertifika alınıcaksa, ders çalışılıcaksa, ödev yapılıcaksa Eliftir, doğa, organizasyon ya da sevimli olan herbişeyden bahsedilicekse Eda aranır, dizi, film, kitap, felsefe, tarih, psikoloji, din vs. gibi derin ve ulvi konularda muhatabımız Büşradır falandır filandır. Bundandır ki farklı konuları paylaşacağım farklı insanlar vardır. Herkesle herşey paylaşılmaz.

Sanırsam bu da anlatamadıklarımızdan biri olmuştu. İlk onunla başlamak istedim, kimseye anlatamadık içimizde kaldı :D
Efenim olayın kahramanları sLn, freudiye ve Alpay Erdem.
Freudiye Alpay Ertan dese de neticede penguen okur, kişilikleri tanır. O yüzden ayrıca severim kendisini :p Benim gazımla okumaya başlasaydı sevmezdim bak :p Her neyse.

Şimdi yalan olmasın tarih konusunda net birşey söyleyemeyeceğim. İstiklalde Büşra ve ben yürümekteyiz. Muhtemelen Eda da vardı bahsi geçen günde, ama erken ayrılmıştı. Her neyse uydurmayayım şimdi.

Biz bu Freudiye insanıyla bir aşağı bir yukarı yürümekteyiz.
Tünel dolaylarındayken karşıda gördüğüm güzel saçlı güzide insanın Alpay Erdem olduğunu fark ettim. Kendisini epey zamandır ilgiyle okumaktayız. Bisikletine, teyzelerden nefret etme haline, eşinden büyük bir aşkla bahsetmesine falan bayılmaktayız.
Ben Büşraya bu durumu söyleme gafletinde bulundum. Büşra "hadi gidip merhaba diyelim" diye konuya girip "hadi yaa hatıra olur, bir daha nerde tanışıcaz Alpayla" ıdı vıdı şeklinde beynimi yemekte iken ben de tüm oğlak ağır başlılığımla kendisini durdurmaya çalışmaktaydım. O sırada bir boğuşma haline girmişiz, ben onun kolunu çekiyorum, o beni ısırıp kaçmaya çalışıyor falan derken bize dehşetle bakan amca kendimize gelmemizi sağladı. Tünel'den meydana doğru Alpay önde biz arkada yürüyoruz, Büşra tanışma konusunda ısrarlı, bense onu durdurma konusunda yoğun bir çaba sarfediyorum.
Lisenin ordaki Burger King'e gelene kadar bu böyle devam etti. En son artık ben de yumuşamaya başladım, bir yandan "nolucak yau, ot ot dolaşmamak lazım, ileride hatırlayıp güleriz" diye düşünüyorum, diğer yandan da içimdeki oğlak kadını "olmaz olmaz olmaz olmaz olmaz" diyor.
Burger King'e geldiğimizde Alpay Büşra'nın görüş alanından çıktı, büşra "aayyyy kaybettik işte gördün müüü senin yüzünden heeep" diye bağırmaya başladı. "Burger King'e girdi yaa" dedim, Büşra bir anda aç olduğunu hatırladı nedenseeee.
Büşra'nın derdi konuşmak falan değil aslında, daha doğrusu konuşmak isteme sebebi benim seviyor olmam, durumun kendisiyle çok bir ilgisi yok =)
"Hadi girip yemek yiyelim" ısrarları başladı bu sefer. En son dondurmada anlaştık.
Şöyle bir sorun var, dondurma kapının orda, Alpaysa içerde kasanın orda.
Biz tamamen salağa yatıp içeri girdik. Büşra "şey biz dondurma alacaktık" diyor ama bunu yaparken Alpay'a bakıyor, ben de heyecanla ne zaman bişey söyleyecek diye bekliyorum.
Görevli dondurmaların kapının orda olduğunu söylerken Büşra'dan ilk soru geldi:
"Pardon Alpay Erdemsiniz değil mi?"
Alpay gülümseyip başını salladı, biz bütün amacımıza ulaşmışız gibi neyse kapının ordan dondurma alalım diyip döndük kapıya gittik. Bütün niyetimiz Alpay olup olmadığını öğrenmekti sanki :D
Kapıya gittik, canımız zerre kadar dondurma istememesine rağmen dondurmaları söyledik. Büşraya "abi bu neydi böyle, gittik sorduk geldik, soorasını getirseydin" mealinde bir kaç cümle kurdum, Büşra sonunu beklemeden tekrar Alpay'ın yanına koştu :D
Ben kapının ordan Büşra'nın el kol hareketleriyle heyecanlı heyecanlı birşeyler anlattığını, Alpay'ın da gülerek dinlediğini görüyorum. Büşra hızla yanıma gelirken Alpay dehşet dolu bir ifadeyle baktı önce, sonra da karşılıklı koptuk :D
Büşra gelip söylediklerini anlatınca ben bir daha koptum tabi.
Burger King çalışanlarından biri buyrun diyince bizimki size değil gibi birşey söylemiş ve Alpay'ı kopartan cümle şuymuş:
"Seni çok seviyoruz, bak senin için dondurma yiyorum"
:D
dondurma yeme sebebimiz gerçekten sadece oydu 8-)
O günden sonra yediğimiz bütün dondurmaları Alpay için yeme kararı almıştık ama bir daha birlikte dondurma yemek nasip olmadı, pazartesi okulda birlikte dondurma yiyelim Freudiyem, Alpay için :D

Çok yakında yeni bir hikayeyle daha karşınızda olmak dileğiyle, şimdilik esen kalın efenim.

27 Mayıs 2008 Salı

İnsan halleri

"Nasılsın?" diye sordum, "iyiyim" dedi. Karmakarışık saçlarına, dağılmış yatağına, etrafa saçılmış eşyalarına baktım, "hı hı belli" dedim.

"Ufff ağız alışkanlığı işte" dedi, "şöyle bir durumda insan ne kadar iyi olabilirse ben de o kadar iyiyim işte. En azından hayattayım bak!"

Masanın üzerinde birkaç kitap vardı. "Bunları mı okuyorsun?" dedim konuyu değiştirmek için. "Hediye onlar" dedi yüzünde uzun zamandır görmediğim bir gülümsemeyle. Sonra birden gülümseme yerini yeni bir keder ifadesine bıraktı. "Rica etsem..." diye başladığı cümlesini bitirmesine fırsat vermeden başımı salladım. Kitapları dolabın arkasına koydum...

Odanın her tarafına dağılmış dvdlerden birkaçını aldım elime. "Çok eğleniyorum izlerken" dedi yüzünde sahte olduğu belli olan bir gülümseyişle. "Eminim" dedim. "O filmlerin benim için neden önemli olduklarını anlatmamı ister misin?" dedi ."Hayır!" dedim. Çünkü iyi biliyordum ki artık uzakta olan o mutlu anlardan bahsetmek geçici bir süreliğine iyi hissettirse de sonradan acı veriyordu...

Mutluymuş gibi yapmak zorunda olmadığını söyledim. Hiç kimsenin hayatı mükemmel değildi ki zaten. Zor zamanlar geçirdiği için kim yadırgayabilirdi?

"Ama mutluyum" dedi. "Huzurluyum bak. Kafam öyle rahat ki bilemezsin. Herşeyin tadına daha iyi varabiliyorum bir süredir. Asıl istediğimin bu olduğunu nasıl fark edememişim bunca zaman?"

"Peki neden yüzüme bakmıyorsun bunları söylerken, neden kaçırıyorsun gözlerini?" diye sordum.

Gözleri doldu. "Ufff hiçbir şey de kaçmıyor yani." dedi. "Öyle korkuyorum ki mutsuzluğumu fark etmelerinden. Herşeyi yanlış yapıyorum, doğru olan ne var ne yoksa mahvediyorum..."

Ağlıyordu. Bense kendimi zor tutuyordum.
"Bir gün her şey iyi olacak" demek dünyanın en büyük saçmalığı olurdu böyle bir anda. Başka insanların acılarını anlatıp haline şükretmesini istemek de bir o kadar saçmaydı. Herkes kendi yaşadığı acının büyüklüğünü bilirdi. Ötesi yalandı. Bir insanın başka birini anladığını söylemesi kadar büyük bir yalan...
Ben sustum.
O devam etti ağlamaya.
O sustu.
Ben ağladım.
O bazen ben oldu, bazen sen, bazen bir başkası...
Kimse başkasının mutsuzluğu yüzünden ağlamıyordu.
Herkesin acısı kendineydi.
Ama ortak olan bişeyler hep vardı...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Gasteci kızın ahı tutunca

Yanlış yazmadım efenim, bildiğiniz Gaste bu. Bir süredir İstanbulun her bir köşesinde dağıtılmakta kendisi. Benim gibi sabahın erken saatlerinde yollara düşenlerdenseniz dağıtılırken görmüşsünüzdür, yollara geç saatte vuruyorsanız kendinizi vapurlarda, otobüslerde, sağda solda yerlere saçılmış olarak görmüşsünüzdür.

Sabah genel olarak evden çıkışımla birlikte bütün Gastecilerle selamlaşarak gitme durumumuz oluyor. 20 dakikacılarla aramız iyi değil, sanırım doğan grubuna ait olmasıyla ilgili ısınamama sebebim. Her neyse.

Gaste değıtan arkadaşların büyük çoğunluğu sevimli insanlar, önce evimizin yakınında, daha sonra karaköyde, sonra kadıköyde ve en son okulun önünde "günaydın, teşekkür ederim" cümlesini her birine ayrı ayrı kuruyorum. Almama sebeplerim olarak otobüste elimde tutmakta problem yaşamam, genel olarak full dolu bir çantayla dolaştığım için çantamda koyacak yer bulamamam, okuduktan sonra atma konusunun sorun olması, vapurda sağa sola bırakıp insanları atmakla yormak istememem falan filan sayılabilir. Her birinden bir gazete alıp işlerini daha çabuk bitirmelerine yardımcı olma hissi zaman zaman ağır bassa da çoğunlukla teşekkür edip geçiyorum.

Bu sabah yine yol boyunca her birine teşekkür ettim, en son Kadıköyde yürürken kız Gaste'yi uzatıp "günaydın, alır mıydınız" diye sordu bezgin bir ifadeyle. Yine teşekkür ettim geçtim, sonra da içimden "ufff kızın da canı çıkmış, alsa mıydım" dedim. 3 adım sonra unuttum tabi.

Kendimi ilk bulduğum otobüse attım. Yanımdaki teyze gaste okuyor ve elbette ben de salça oluyorum :) Çünkü böylesi daha keyifli :p
Birlikte okuyoruz teyzeyle. Tuz gölünün kurumasıyla ilgili haberi görünce benim yüzüm asılıyor, teyze umursamadan resimlere bakıp çeviriyor. Açtığı sayfaya bakınca kısa süreli bir şok yaşıyorum.
Demir Demirkan röportajı var :s
Teyzeden gazeteyi istesem?
Ayıp yau :/
Acaba Eda almış mıdır?
Okulun kapısında da dağıtıyorlar bu saatlerde, acaba bugün de orda mı?
Canan'ı arasam?
Yok ya 10'da kalkıcaktı, o evden çıkana kadar biter.
Ufffff naaaaapııııcaaaaaaaaaaaam :s
Teyze tıpkı Tuz gölü haberi gibi Demir Demirkan'ı da atladı (hiç ortak noktamız yok ablacım. Ama muhtemelen umrunda değildir bu durum, zaten benim de umrumda değil, salla gitsin.)
Kalktı, elinde Gaste'yle indi, gitti :s
Hemen Canan'a mesaj attım, Gaste bulursan al diye.
Otobüsten indim, okulun kapısında kimse yok :s
Yabancı diller binasının kapısında Eda'yı yakaladım.
-Günaydın cnm naber Gaste aldın mı?
-yoooooo
-pfffffffff

10 dk sonra Selda geldi
-Günaydın, Gaste aldın mı?
-haayııır
-yaaaaaaaa

O sırada kimden çıktığını hatırlamıyorum, biri dedi ki "birileri bırakır sağa sola yaa sakin ol buluruz"

Yanılmıyorsam Eda uzaklarda bir masanın üzerinde gazete olduğunu gördü, gidip baksanıza şurdaki belki Gaste'dir dedi, onun cümlesini bitirmesiyle masaya ulaşmam arasında geçen zaman 5 saniye oldu :D
100 metre engelli rekoru falan kırmış olabilirim :p (masaları sandalyeleri aştım, o yüzden engelli, ama üstlerinden atlamadım tabi :p )
ve mutlu sooooooon :D
Gaste bulundu :)
Kime ait olduğunu bilmiyorum, üzerinde sınav tarihleri yazıyor gençlerin :D
Gasteniz bende canlar, bana bir sayfa lazım, isterseniz size kalanını verebilirim :p

25 Mayıs 2008 Pazar

Gecenin bi yarısı

(2 mayıstan kalma bir yazı...)

Bilgisayar başında hiçbir şey yapmadan oturuyorum.
Msn listesine şöyle bir göz attım kim var kim yok diye. O sırada bir ileti dikkatimi çekti. Tanıdık bir cümle...

Şarkı mıydı, şiir miydi neydi bu, nereden hatırlıyorum diye düşündüm bir süre. Sonra anımsadım. Hatta kendime kızdım bir de nasıl unutmuş olabilirim bunu diye. Beynimin şu ara sıkça oynadığı oyunlardan biri bu da galiba. Sıkıldım bu saçmalıktan!

Bir süre bakmaya devam ettim cümleye. Ona dair bir dünya şey geçti aklımdan. Evet, evet fazlasıyla tanıdık bir cümle bu...

Bir ara başka birinin yazmış olmasından rahatsız olur gibi oldum. Sonra yazanın kim olduğunu düşününce "salla gitsin" dedim. "kim bilir kimin msninden copy-paste yapmıştır yine." Huyudur başkalarının iletilerinden araklanmış cümlelerle kendini ifade etmeye çalışmak. İfade etmeye çalıştığı bu duyguların da ne kadar "sahte" olduğunu düşününce bu durumun çok yakıştığını fark ettim. Her neyse. Konumuz o değil... Gereksiz tiplerden biri işte...

Gecenin bu saatinde aklıma geldi yine... Kitap okuyacaktım güya, ama küçücük bir cümle dağıttı herşeyi. Çoğunlukla elimden geleni yapıyorum kendimi kandırmak için ama bazen küçücük birşey kendi kendimle karşı karşıya getirebiliyor işte beni...

Gece sessiz... Sessizliği bozan tek şey yağmur..
Güç almak istedim yine yağmurdan...
Beceremedim...

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Saçma sapan ruh halleri...

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor

Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğüm ki içim
Çözdükçe dolanıyor...
(ya da "dolaşıyor", hangi versiyonu dinliyorsanız artık...)

Uzaklık her ne kadar fiziksel bir durum olsa da psikolojik bir uzaklık durumu da var. Kendini yaşadığın yere, çevrendekilere, bulunduğun ortamlara uzak hissetmek rahatsız edici bir durum. Ama bitmesini beklemekten başka çare yok... Herşey zaten yeterince can sıkıcıyken bir de saçma sapan şeylerle (gereksiz insanlarla) uğraşmak iyice sinirimi bozuyor, yapabileceğim hiçbir şey olmaması daha da çok bozuyor...
Kendimizi kandırmaya devam.. "Bir gün herşey güzel olacak"

Sevdiklerinin (ya da şarkıdaki gibi "özlediklerin" diyelim) uzak, tahammül edemediklerininse yakın olması da bir çeşit sınav herhalde...

23 Mayıs 2008 Cuma

Ortaya Karışık V


Haftalardır evde "ayy saçımı kestirmem gerek" diye dolaşıyorum. Nşa uzun saçı kısa saçtan daha çok seviyorum ama bir sınır var, belli bir boyu geçince gözüme hoş gözükmemeye başlıyor ve bir süre önce o sınırı geçtik. Ama benim acelem yoktu, uzunca bir süre "ayy kestirmem gerek" diyip dolaşırdım bir kaç ay sonra da kestirirdim. (kendimi tanıyorum.)
Ama annem her zamanki gibi oldu bittiye getirip kendimi kuaförde bulmamı sağladı :s
Kuaföre gittiğinde kuaför kişisi ve diğer müşteri kişileri tarafından benim kadar taciz edilen insan sayısı konusunda bir tahminim yok ama fazla olduğunu sanmıyorum, oldum olası aynı şeyi yaşıyorum.
"ayy çok güzel ama bak ne güzel uzamış kestirmeseneee"
Kuaförcüm, canım benim, para kazanıcaksın yau kessene şu saçı :s
Annem de bir yandan kuaförü taciz ediyor:
"Çok çabuk uzuyo saçları kısa olsun, nasılsa birkaç aya yine uzayacak"
Rapunzel gibi dolaşmanın bir gereği yok, ev zaten ikinci kat, tırmanmaya niyeti olan rahat rahat çıkar :p
Bugün çıkarken yerdeki saçları gösterip "bak bak ne kadar uzamıştı görüyor musun" dedi. Aklımdan o an geçen tuhaf şeyi düşününce ve aslında ara ara aklıma gelen birşey olduğunu da düşününce "ben ve tuhaf takıntılarım" diyip geçmek istiyorum ama daha farklı bir açıklaması olduğunun farkındayım. Uff neyse yaa bahsetmeyecektim ben bundan...
***

Anneyle diyalog:

sLn kişisi: Anne bak santralde Tarkanın konseri varmış gidiim mi? (sLn kişisinin Tarkan konserinde asla işi olmaz, tek derdi anne kişisini kızdırmaktır. anne kişisinin geçtiğimiz haftaki 3 konser ve Bursa gezisi üzerine tekrar konser muhabbeti açıldığı için kızacağı sanılmaktadır. Ama anne kişisi sakindir.)

Anne kişisi: Sen Tarkan'a gitmezsin ki.

sLn kişisi: hehehe anne sen beni iyi tanıyorsun hee

Anne kişisi: Erhan olsa toplardın seninkileri giderdin.

sLn kişisi dumur!

sLn: Bitti anne yaaa, işim olmaz artık. Niye gidiyim kem küm ehe öhö hede hödö

Anne: iyi bakalım, hayırlısı olsun.

İnsanların kafasından nasıl silicem ben bu adamı?


***


Vapurda annemle oturmuş geyik muhabbeti yaparken sağ tarafını gösterdi ve "bak seninkiler" dedi. Benimkiler ne yaaa diyip kimbilir ne görücem diye düşünerek kafamı çevirdim.

Martılardan bahsediyormuş.

Annem beni gerçekten fazla iyi tanıyor galiba 8-)


***


İki haftadır anne kişileri çeşitli vesilelerle bir araya geliyor ve muhabbet her seferinde bizi evlendirme konusuna geliyor. Kasıtlı yapıldığını sanmaktayım. İfo teyzem iki gün sonra geri getirileceğimizden emin. (İfo teyzem Seldacığımın annesi oluyor) İkisi gayet ciddi dalıp gidiyorlar. Biz de feci halde merak ediyoruz neden bizden kurtulmaya bu kadar meraklı olduklarını 8-)
İnsanlar bizden bişeyler bekliyor, okulu bitirip öğretmen olmamızı, ehliyet alıp araba kullanmamızı bekliyorlar en kısa zamanda. Gerçi annem öğretmen olma konusunda düşündüklerimi çok iyi bildiği için bu konuda bir beklentisi kalmadı. Hayatı boyunca bi o dili bi bu dili öğrenme peşinde koşturacak bir kızı olduğunun farkında. Ama ehliyet konusunda ben ne kadar isteksizsem annem o kadar istekli.
"Bayılıyorum araba kullanan kadınlara" diye girilip verilen örneklerle devam eden konuşmaların ne anlama geldiğinin farkındayım ama değilmiş gibi yapıyorum.


***


Bu ara yine herşeye karşı bir isteksizlik hali mevcut. Birileri ders çalışmalı ama çalışamıyorum. Film izlemek istiyorum izleyemiyorum, tv karşısında 10 dk.dan fazla kalamıyorum, kitap okuyamıyorum, müzik dinleyemiyorum. Sürekli hareket halinde olma ihtiyacı hissediyorum. Hiçbir şeye tahammülüm yok yine.
Bakalım ne olacak...
Yine daraldım mesela şu an...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

1907 sarı şişe rafın üstünde

Bir bahar şenliklerinin daha sonuna geldik, sanırım bu dönem şu ana kadarkilerin içinde en şen, en şenlikli olan dönem oldu :)
DD konserinde "aslolan aşktır"ı kaydetmediğimi fark ettim az önce, üzüldüm. Bir süredir sık sık mırıldandığım, ah bir de demir söylese ne güzel olur dediğim bir şarkı idi. Belki okur efenim yeni albümde. Çıkmadık candan ümit kesilmez değil mi ama?

Son 1 hafta içinde geçirdiğim birbirinden harika 3 gün sebebiyle kendimi iyi hissediyorum :) Yorgun ama mutlu tripleri yani. (1. gün: Bilge- Güven Erkin Erkan söyleşisi, 2. gün: Demir Demirkan konseri, 3.gün: Ünifeb bahar şenliği)

Üniversiteli Fenerbahçeliler olarak Bursada toplaştık efenim dün. Uykusuz kaldık, yorulduk vs ama olsun :)
Yıllar sonra futbol bile oynadım beee :p Canlı langırt ne kadar futbol sayılır bilmiyorum gerçi :p
Maçtan sonra basın açıklaması yapamadım, içimde kaldı hemen yapıyorum :D

Muhabir sordu mesela "takımına galibiyeti getiren golü attın neler hissediyorsun?"
(laf arasında takımımın galibiyet golünü attığımı da belirtiyorum :p Diğer 4 golü ben atmadım ama olsun, asist yaptım :p )

"Çok güzel bir duygu ama önemli olan benim gol atmam değil takımın kazanması, takım olarak iyi oynadık ve kazandık. Rakip takımı da tebrik etmek istiyorum. Kalecileri Hande gerçekten iyi. Serdar çok sert ve düzgün vuruşlar yapabilen bir futbolcu. (o sert vuruşları durdurucam derken ayağımı kırıcam sandım bir ara ordan biliyorum sert vuruşlar yaptığını :p Converse giyip futbol oynamak zormuş, 1 metre uzaktaki birinin vurduğu topun önünü kesmek daha da zormuş :D ) Maçın son dakikasına kadar mücadeleyi bırakmadılar. Ama tabi ki tek bir kazanan olmak zorunda. Bugün daha iyi oynayan taraf bizdik ve biz kazandık. Kalemizde Sercan çok başarılı, orta sahamızda Büşra ve Ömer'e çok güveniyoruz, forvette Dorukla oynamak çok keyifli, çok yetenekli bi golcü tey tey teeeeey :D "

İlkokuldan beri futbol oynamamıştık, oynadık. Çok da eğlendik.
Herşey düşündüğümden çok çok daha güzel oldu. Yalnız şikayet etmek istediğim bir konu var. Çok çok üzüldüm böyle bir ayırım yapılmasına. Eşit davranılmasını beklerdim :(

Diğer otobüse "İbo Reis" gibi bir şöför verilsin, bize de radyo açıp bülent ersoy dinleten, tv'den süt kardeşleri açan bir şöför verilsin, olacak iş mi bu yaa :s Çok kıskandım :/

Sevmişim seni herşeyden fazlaaa
ölünce ibo yazsın mezar taşımdaaaaaaa
tek gerçek sensin şu otobanda
koymuşum alturuna ulusoyuna

aşkınla olduk derbeder
bu sevgi bir ömre bedel
ibo yolcusu olmanın
gururu bizlere yeter

vs. tezahüratlarıyla feribot bekleme işkencesini eğlenceye çeviren herkese teşekkürü borç bilirim.

kendilerini hakkariye götürmesini isteyen arkadaşlara "sizinle fizana bile gelirim ulan" diyecek kadar yüce gönüllü bi insan bizim ibo reis :)
"feribottan inelim 20 dakikada ordayız" diyecek kadar da gaz bi insan :p

( http://www.1907unifeb.org/forums/showthread.php?p=728413#post728413 )

Yol boyunca yavaş yavaş giden sevgili şöförümüz, yavaşlamasını istediğimizde nedense hızlanıp bizi hasta etti :D ibo reisin otobüsüne "biz Fenerbahçeliyiz" msjı yollamak istemiştik sadece, azcık da playback yapacaktık :p

"Abi arkadaki otobüs bizi sollamak istiyomuş" :D

Besteler, pankart savaşları vs. derken harika bir gün geçirdik efenim, emeği geçen herkese saygılar sevgiler teşekkürler falan. Ön tarafta uyuyan herkese de teessüflerimizi sunarız tabi :/
Ah bi ibo reisimiz yoktu ki mikrofonla şarkı söyleyip uyandırsın herkesi :/
Yol ortasında üçlü çektirmiş üstad yaa :D Bizimki uyusun :/
ibo reiiiiis oleeeeeey
ibo reis oley ibo reis oley
ibo reiiiiisss ooolleeeeeyyyy

Geri dönerken bir ara uykuya teslim olduk ama başımıza gelecekleri tahmin ettiğimiz için fazla uyuyamıyoruz :p

Güzel günleri bitirdik, 3 haftalık (ya da daha uzun) bir sinir stres hede hödö dönemine yeniden giriyoruz. pffffffff. Neyse ara sıra da olsa güzel zamanlar geçirmek insanın ruh halini düzeltmeye yarayabiliyor.
Güzel insanlar, ortak bir aşk, aşık olunan renkler, şarkılar, marşlar vs.yle dolu günler de elbet bu bahsi geçen güzel günlerin en önemlilerinden oluyor :)
1907ünifeb marmara, seviyorum sizi! :)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Müzik durmasın, gündüz olmasın!

DD..
Hayatımda önemli bir adamdı hep, önemini daha da arttıran kişi/kişiler ya da olaylar oldu elbet zamanla, ama azaltan hiçbir şey olmadı.

Bir türlü gidip görmek canlı canlı dinlemek nasip olamamıştı.Kendimle verdiğim uzun bir savaşın ardından çarşamba akşamımı gripin konserinde geçirmeye karar vermişken DD ismi bütün planı bir anda değiştirmeye yetti.
"Gripin'i daha önce dinledik" şeklinde bir bahane uydurmamın kendimce geçerli sebepleri var elbet. Birkaç dakika boyunca düşündüm "hangisini neden seçmeliyim" diye. Mevzuyu ciddiye alma sebebim yılın her döneminde rahat rahat konserlere gidemiyor oluşumuz.


Gripin konserinde başıma gelecekleri, korktuğum şarkıları, söyleme ihtimallerini düşündüm, aynı şeyleri DD için düşündüm, "DD'ye karar verdim bir daha da düşünmek istemiyorum" diyip beynimin bi kenarına attım :)

İnsanların her yapmak istedikleri şeyler vardır ya DD'yi canlı canlı dinlemek onlardan biriydi.

"Yine de senin için bütün zaferlerim" diye bağırma anını tam olarak bu akşamki gibi hayal etmezdim gerçi. Konser muhteşemdi ama eksik bir şey hep var...

"ilk defa bu sabah huzurlu, sakin kayıp ruhum.."
Bir gün...

Birlikte söyledik, kendi çaldı kendi söyledi, o çaldı biz söyledik... "Pozitif elektrik" çok takıldığım birşeydir benim. Fazlasıyla aldık o elektriği :)

Bir ara bir şarkıya başladı. Her gün dinlediğime eminim. Çok tanıdık!

Ama çıkaramıyorum, DD'nin bütün şarkılarını düşünüyorum, hatta onun şarkılarına öyle yoğunlaşmışım ki başka birşey düşünemiyorum falan.Şarkıya girdiği an hissettiğim şeyi ömrüm boyunca unutmayacağım sanırım.

"Wish you were here"
Pink Floyd!

Pink Floyd hayatımda çok önemlidir. Bir çok şarkısı gibi wish you here da öyle ve DD de fazlasıyla önemli elbet. 3'ü bir arada. O 3 şeyin daha farklı anlamları da var benim hayatımda. İlk duyduğum an gözlerimin dolması ondan. Hatta şu an yazarken de...

Hayatımın en önemli şarkısını söylemedi. Ama en önemlilerinden birini söyledi. "Zaferlerim"i... Akşamın bir saatinde İstanbul'un bulutlu göğüne doğru haykırdık "Yine de senin için bütün zaferlerim" diye. Senin için bütün zaferlerim...
Sesimiz ulaşır mı bilmem.

Wish you were here'ı söylerken duyabildiğim iki sesten biri benimdi, biri de kardeşimin sesiydi :)Ciyak ciyak bağıran herkes susmuştu. (Konserden önce "disco disco diye tepiniyodunuz noldu şimdi ahahaha" demeyi istedim evet ama sahnede Demir varken sağda solda dolanan salak tiplerden bana ne :p dinlesinler onlar kulaklarına hoş geleni :p )

DD söyledi, ben söyledim...

How I wish you were here
We're just two lost souls swimming in a fish bowl
year after year
Running over the same old ground
What have we found?
The same old fears
Wish you were here...

(yorgunluktan ölüyorum, sözlerde yamukluk olabilir, beynim durdu zira.)

Konserde söylemeyeceğini düşündüğüm, pek bilinmeyen ama deliler gibi sevdiğim "yarına kadar"ı söyledi.
Geçenlerde dilime takılan, "aslolan aşktır"ı söyledik hep birlikte. (onun da sözlerine bayılırım.)Daha bir sürü bir sürü şey söyledik.

Rüya gibi bir akşamdı...
Eve yeni geldim, yorgunum ölüyorum, ama yüzümde bir gülümseme var konserden çıktığımdan beri...
Yarım ama var...
İçimden mırıldanmaya devam ediyorum.. "Yine de senin için bütün zaferlerim..."
(15.05.2008 01:31)

13 Mayıs 2008 Salı

Bir düş daha!

Yine birbirinin aynısı olan gecelerden biri...
Niçin her şey bu kadar sıkıcı olmak zorunda?
Uyumayı beceremiyorum bazen.
Korkuyorum belki.
Bilmiyorum.
Ama olmuyor işte...

Müzik dinlesem?
Uykum daha çok kaçıyor o zaman.
Ayın kaçıydı bugün? Peki ya günlerden neydi?
Bazen zaman kavramımı iyice yitiriyorum. İnsan hangi ayda olduğumuzu unutur mu?

Telefonu çantamdan çıkarmayı unutmuşum yine. Bazen telefonla ilgilenmek istemediğim için mi beynim böyle bir oyun oynuyor diye merak ediyorum. Ama gözümün önünde olmamasından memnunum...

Daimi telefon sapığım vodafone'un geyiği gelmiş, beklemiş beklemiş gitmiş olabilir, ya da patlıcan bilmem kimle röportajı patlatma fırsatı sunmuştur yine bana, belki de binbir gece setine götürecektir. Gece 2'de attığı mesaj üzerine bana yüzlerce sevgi ifadesini ardarda sıralatan boyner de yeni bir mesaj atmış olabilir.
Saat gecenin 2'si...
"2"
Nasıl bir zihniyet o saatte reklam mesajı gönderir?
"O back-up hizmetini de kartını da al, ....." demez mi insan sonra?

Ömrümün sonuna kadar o ekranda hayırlı birşey göremeyeceğim herhalde bir daha.

İhtiyacım olmayacağını bilsem tamamen parçalayıp kurtulacağım aslında. Ciddi ciddi düşündüğüm anlar oluyor bunu. Kimseye ulaşmak falan istemiyorum. (neyse 1-2 kişi hariç diyelim yine de..)
Beni aramaya çok meraklı değildir sanırım diğer insanlar da. ("nerede kaldın" diye sormak için arayan aile bireylerim hariç.)
Bir grup insan ihtiyacı olduğunda diğer bir grupsa sadece kendisini dinleyecek biri lazım olduğunda aramıyor mu zaten?
İki kategoriye de girmeyen, samimi bir şekilde, daha doğrusu çıkarsız bir şekilde düşünen insanlar da mevcut elbet. ama epey az...
Neyse konu beni kimin neden aradığı değil.

Reklam mesajlarında kaldı aklım hâlâ. ZKC geldi aklıma. Ekranda yeni msj yazısı görüp oku dediğinde reklam mesajıyla karşılaşmasını ve "Ondan gelmediği sürece hiçbir mesaj yeni değildi ki" serzenişini anımsadım bir an. Tam bu sırada gözüm karşımda duran bir yazıya takıldı. Sabahtan beri orda duruyor olmasına rağmen benim yeni fark etmem tuhaf. Tam şu an fark etmem daha da tuhaf...
Neyse kurcalamamak gerek.

Hâlâ uyumayı düşünüyorum.
Uyurken beynim rahat olabilse elimden geleni yapacağım uyuyabilmek için.
Her gece bir öncekine benzeyen bir rüyayla uğraşıyorum.
Aynı insanlar...
Daha önce hiç görmediğim yerler...
Aslında rüyamda düzenli olarak gördüğüm ve neresi olduğu konusunda en ufak fikrimin olmadığı yerler...

Hayatı uzaktan izlemek kolay geliyordu bir süredir. Ama fark ettim ki tehlikeli yanları da var...
Çevrendekileri uzaktan izlediğinde daha iyi tanıyormuşsun mesela.
Bazı insanların küçük hesaplarını daha net görebiliyorsun.
Aslında anlattıkları insan olmadıklarını kavrıyorsun.
İnsanların çıkarları için başkalarını nasıl kullandıklarını ve bu durumdan zerre kadar utanmıyor olmalarını görmek de sanırım en iğrenç kısmı.

Hayat dahil olmak da can sıkıyor, uzaktan izlemek de...
Yine de bir gün herşeyin güzel olacağına inanmak istiyorsun.
Yeniden...
Nasıl olacağını bilmiyorsun ama bir gün bir şekilde hayattan keyif almaya yeniden başlayabileceğine inanmak istiyorsun...
Bir gün birşey olacak, gelecek, o gün gelecek...

Şimdi uyku vakti...
Dilimizde bir süredir takıntı yaptığımız şarkı.
"Uykumda gel"

...


12 Mayıs 2008 Pazartesi

keyifli bir gün ve eg'nin peşimi bırakmayan laneti...

Marmara üniversitesinde geçirdiğimiz en keyifli 2-3 günün arasına rahatlıkla bugünü de dahil edebilirim :)

Uyku saatlerinde değişik düzenlemelere gitmeye karar verdim şu sıra. Misal bu sabah 3.30'da uyandım. Gece tavanı izlemek hobilerim arasında artık. (Second'dan tavanım şarkısı tam bu noktada sadece benim için gelsin.)

Saatin 15.00 olması hiç bugünkü kadar uzun sürmemişti. (relativity :p )
Ya da abartıyor olabilirim :) Daha önce de olmuştu gelmesini sabırsızlıkla beklediğim saatler. Her neyseeeee

Bilge'ye olan sevgim zaten çevremdeki herkesçe malumdur. O yüzden minik çocuklar gibi sevinmem, tepinmem falan yadırganmaz sanırım :p

Bugün hep birlikte şarkı söyledik, bize moon walk show yaptı, hatta bir ara soyunucaz falan da dediler ama o kısım yalan oldu :p

Güven Erkin Erkal'ın arşivinden çıkarıp getirdiği Blue Blues Band kaydı bir ara dağıttı tabi... Arkasından da eko tv yıllarından kalma bir Kazım Koyuncu kaydı geldi falan filan.
Ben belli bir kitle tarafından bilindiğini sanırdım Blue Blues Band'in, en azından Güven Erkin Erkal'ın kayıttan önce tekrar tekrar isimlerini zikrettiği Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı'nın. Ama herhangi bir tepki görmedim/duymadım bugün, arkasından Kazım Koyuncu videosunda "aaaaay" diye bir kaç ses yükselince acaba Blue Blues Band hala sandığım kadar bilinmiyor mu o belli tayfa tarafından diye düşünmedim desem yalan olur...

Bize bol bol şarkı söyledi Bilge, Güven Erkin Erkalla birlikte epey güldürdüler, Allah da onları güldürsün diyelim :p

Bir ara Bilge müziğe ilk başladığı yılları anlatırken "haaaayııııııır, yine mi seeeeen" diye bağırıp kaçacaktım :s
Canlarım piyasada prodüktör kalmamış gibi bizim denizden gelen şahsiyete gitmişler abi bir dinle şarkıları diye. Bizim denizden gelen abi dinlemiş, "şarkılarınız güzel ama tutmaz, benim şarkılardan okuyun siz" demiş :s Allah kurtarmış Direc-t'i :s Az daha arabeskçi yapacakmış denizden gelen abim onları. Söylenecek çok şey var tabi ama neyse :D Denizden gelen abi led zeppelin'ler pink floyd'lar dinleyerek büyümüş. Ondan iyi mi bileceğim canım ben :p

İşin komik tarafı bizim bu denizden gelen abi genç nesilden dinledikleri arasında her daim direc-t ismini de sayıyor. Tuhaf :)

Bunları gidip anlatsam denizden gelen abinin bir büyük modeli olan, Burhan Altıntop kişisi, klasik uydurmalarıyla cevap verirdi bana :D
Saygılar sunarım efenim.
Hem ben bilmiyorum Bülent ama hangi Bülent?
Hürmetler :D

Keyifli keyifli çıktık, evimize gidiyoruz. yolda da "aa o ne komikti, bu ne güzeldi di mi" şeklinde geyikler dönüyor. Otobüse biniyoruz. Ön taraflardan birden bir müzik sesi yükseliyor. Telefon melodisi olduğunu varsayıyorum. Ha bitti ha bitecek derken hiç bitmeyeceğini fark ediyorum. Çünkü ön taraftaki güzel kardeşimiz telefonundan kulaklıkla müzik dinliyor ve hoparlörün açık olduğunun farkında değil. Tüm otobüse yayın yapıyor :s
O sırada müzik bitiyor şarkı giriyor:
"Severek ayrılanlaaaaar
Bilirleeeeer ayrılığııııııı
Severek ayrılanlaaaaaaar
Yaşarlar pişmanlığııııııııı"

Ben kendimi otobüsten atmanın yollarını ararken müzik dinleyen kardeşimizin yanındaki amca kardeşimizi dürtüp "kardeş kardeş hoparlörün açık kalmış bak arkadaki kız sinir krizi geçiricek biraz daha dinlerse kapayıver şunu gözünü seviyim" diyor. (Tabi böyle demiyor :D Ben şu an uyduruyorum :D Açıklayalım da ne olur ne olmaz :p )
İşkence amcanın dürtüklemesiyle sona eriyor ve rahat bir nefes alıyoruz :)

11 Mayıs 2008 Pazar

Pffffff

Tek ihtiyacım olan huzur demiştim ya zamanın birinde, bir de sağlığa ihtiyacım varmış :s

2 haftada bir düzenli olarak hastalanabiliyorum. Hafif atlatabilsem idare edeceğim ama ı ıh :s
Her hastalık hali de yaklaşık olarak bir hafta sürüyor.

İnsanlar kış boyu incecik kıyafetlerle dolaşırken ben bulabildiğim en kalın kazakları giyiyorum, ama o insanlar hasta olmuyor, ben hep hastayım.

Bir de hep olur olmaz zamanları buluyorum hastalanmak için. Son vize döneminde feci halde hastaydım mesela. Yataktan zorla çıkıp sınava gidiyordum, binbir zorlukla eve dönüp kendimi yeniden yatağa atıyordum.

Bu hafta da Marmara'nın şenlik haftası. Konserler çok da umrumda değil, sadece kendi kendime kızıp gaz vermem sonucu gitme kararı almıştım. Ama yarın Bilge gelecek ve benim için şenliklerin en önemli olayı Bilge'nin gelmesi. (Ünifeb organizasyonu hakkında kesin bilgi alamadığım için durum böyle, alınca Fenerbahçe ilk sıraya geçecek elbet :) ) Yarın bu şekilde gidip durmadan öksürmek istemiyorum orda :s

Dün gece saat 2 ve 3 arası 1 saat, sabah 11 ve 13 arası 2 saat olmak üzere toplam 3 saat uyuyabildim. 3 saat uyuyup kalkmaya alışkınım ama böyle karmakarışık olunca kötü oluyor :/ Bu geceki uyku durumum nasıl olacak bilmiyorum ama yarın sağlam olmalı ve okula gitmeliyim...

İnsan hiçbir şey yapmadan sürekli olarak yatınca tv'de ne var ne yoksa izlemeye başlıyormuş.
Dün gece ne var ne yoksa izledim. Var mısın yok musun izledim, gece Buffy vardı onu izledim, topuklu ayakkabılarıyla bütün vampirlerin canına okudu yine, kılıç belinden girdi karnından çıktı ama bana mısın demedi, 2 dk yattı, ardından hemen kalkıp savaşmaya devam etti. Sunnydale yok oldu ama dünya kurtuldu! Buffy o yaralı haliyle binanın üzerinden uçup otobüse atladı falan. Hayran kaldım.

Sabah da daha önce adını sanını duymadığım kanallarda sinema programları izledim, Paris Hilton'un yeni filmi girmiş mesela gösterime. Konusunu da anlatırdım ama halim yok. Sonra Jimmy Neutron'u izledim, falan filan.

Bir an önce iyileşmeliyim :s 24 saat tv izleyecek insan değilim ben :/

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Herkes bi el atsın, adayı taşıyoruz

Lost sezon 4, bölüm 11 hakkında spoiler içerir :D okumadan önce bir daha düşün ;)

Kalkın adayı taşıyoruzzzzz :D Adanın taşınmasıyla ilgili birşeyler okumuştum epey süre önce ama diğer teoriler gibi patlar diyordum :) Taşınıyormuş sahiden :P

Adayla dış dünya arasında zaman farkı olduğunu görmüştük ama zaman farkının tutarsız olması, adanın bazen dış dünyadan ileride bazen geride olması kafamızı iyice karıştırdı. Benim devrelerim yakında tamamen yanacak zaten. Ama Lost'u seviyorum :) Sayid doktor ölmeden önce ayrıldı gemiden, doktor karaya vurdu, Sayid ortada yok. Başına bişey mi geldi torturer'ımızın :p

Hortlak Christian acaba Claire'e ne dedi, Claire neden o kadar sakindi, 1-2 günde o kadar kilo nasıl aldı, Aaron'dan uzaktayken nasıl bu kadar rahat olabiliyor bla bla bla

Christian muhtemelen adanın kıdemlilerinden biri, acaba Jack'i o uçağa bindirmek için mi ölüm senaryosu uydurdular? Christian'ı tabutun içinde vs hiç görmedik.
Yoksa Christian black smoke mu :p Onun öldüğüne inanasım gelmiyor bir türlü 8-) (kabullenemediğimden değil, ölsün bana ne :D )

Richard Alpert yaşlanmama sırrını bizimle de paylaşır mısın? Acayip tırsıyorum senden :s

İşler çözüleceğine git gide karışıyor. Son sezon her bölümde yeni cevaplar alacağız muhtemelen, ancak biter bu kadar sorunun cevabı bir sezonda.

Son bölümün ilk bölümle aynı olacağı konusundaki fikrimin hala arkasındayım. Jack gözünü adada açar, kaza olmuştur bla bla bla.
Hala teoriler konusunda en mantıklısı olarak "paralel evrenleri" görüyorum. Bu ara işi gücü bırakıp paralel evren düşünüyorum zaten :D

Neyse hadi bi el atın da adayı taşıyalım :D

Biz Louvre'a gidemezsek...

Louvre bize gelir :)

Fransayı görmek, duymak, bilmek konusunda zerre kadar isteğim olmamakla birlikte dünyada görmeyi en çok istediğim yerlerden biri Louvre müzesidir. (Robert Langdon'la gezsek mesela, o anlatsa ben dinlesem :P )

SSM Louvre'dan İslam Devletlerinin eserlerini toplamış getirmiş, e gidip görmemek olmaz. Tabi Osmanlı'nın eserlerinin Fransada sergilenmesi aslında can sıkıcı birşey. Yine de Louvre müzesinde ne kadar güzel korunduklarını bilmek, Türkiye'de olsa başına gelecekleri düşünmek falan, insana "neyse ya orda olması da iyi" dedirtiyor.

Her neyse, gittik gördük efenim. İnsan tarihi azcık sevince, özellikle Osmanlı konusuna pek bi meraklı olunca, bir de minyatür ve hat sanatlarını da sevince, müzeyi gezmesi dolaşması daha bir keyifli oluyormuş :) Kendimden biliyorum.

Hayran hayran inceledim herbir şeyi.
Tarihte beni çeken tuhaf birşey var. Nedenini açıklayamıyorum ama kendimi birşeylere çok fazla yakın hissediyorum. (ayrıca reenkarnasyon dünyanın en büyük saçmalıklarından biri! öyle birşeyi ima ettiğim anlamı çıkmasın. İnsan kendini sevdiklerinin yanında iyi hisseder ya, bu da benzer bir durum sanırım.) Kendimi dünyada en uzak hissettiğim ve en nefret ettiğim şeylerden biri olan fransızcayla uğraşmak zorunda olmak ve bana kendimi iyi hissettiren şeylerden uzak kalmak çok iğrenç bir durum.

"İstanbul'un havasıyla kızına güven olmaz" sözünü bol bol zikrettik yine. Şu hava değişimleri yüzünden topluca hasta olduk zaten. Ayrıca erkeklerine çok güven oluyor sanki hıh.

Yemek için oturduğumuz, espritüel insan kaynayan o tuhaf yerde, pencereden tanımadığım adamın birini izledim galiba epey süre. Hafif hafif çiseleyen, arada epey hızlanan yağmurun altında elinde oltasıyla oturdu saatlerce. Balık tutmalıyım! En çok ihtiyacım olan şey "huzur"...

8 Mayıs 2008 Perşembe

Bahar gelmiş Marmaraya

Evet, evet bu sefer geldi :D

İçimden küfür ede ede okula varmıştım ki Didem'in kurduğu cümle bütün günümü aydınlattı, hayatıma bir güzellik kattı. Cümle neydi?
"Pazartesi Bilge geliyomuş söyleşiye"
:D (aslında küfür falan etmiyordum, beceremem, haz etmem falan. Sadece okulun iğrençlikleri üzerine kendi kendime konuşuyordum.)

Bilgecim okuluma geliyor beee :D
Marmara rock kulübü sizi seviyorum :D
Önce Ogün, sonra Bilge. Bana çalışıyorsunuz galiba siz :P
Yalnız şöyle bir sorun var :D
Programa göre pazartesi rock kulübü söyleşisinin konukları: Bilge Köse Balan ve Güven Erkil. Aslında isimler "Bilge Kösebalaban ve Güven Erkin Erkal" olacak malumunuz olduğu üzere. Acaba Japonlar onların da mı sahtesini yaptı :s Sony-sqny gibi :s

Epey zaman ne yapsam kime haber versem diye yerimde tepindim :) İnsan mutluluğunu paylaşmak istiyor :p

Sonra programa bakmaya devam ederken gözüme şöyle birşey ilişti.
"Genç Tema Kulübü sinema gösterimi"
Genç Tema'nın sinema gösterimi varmış gider miyiz deyince masada küçük bir kopma durumu oldu. Masadakiler hakkında bilgi verirsem neden koptuğumu anlayacaksınız.
sLn: Marmara Genç Tema Kulübü Başkan Yardımcısı
Elif: Marmara Genç Tema Kulübü Yönetim bilmem nesi. (unuttum onun fonksiyonunu :s )
Selda: Marmara Genç Tema Kulübü asil üyesi :D (asilliğini yiyiim :p )
Şu gördüğünüz insanların hiçbirinin olaydan haberi yok :D bugün programda görünce öğrendik :D
Yerimizi gençlere bırakmanın zamanı gelmiş :D Seneye görevini Didem'e devretmek istiyorum ama Didem Fransada olacak :/ pffff rock kulübü söyleşilerine kiminle gidicem beeeeen :'(

Çarşamba günü Ogünün konserine gitmedim. Gitmeyi çok istiyordum ama gitmedim. Neden olduğunu nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum.
Bizim konserlere de gitme niyetim yoktu. Ama sanırım hatır için çiğ tavuk hesabı yapıp Nev konserine gidilicek. Yeni türkü de gitme ihtimalimiz olan konserler arasında. (biz Eda için "aşk yeniden"i söyleyeceğiz, o diyarbakırdan eşlik edecek. Gerçi ben olsam gitmem :D )
Eğer ambulans ayarlayabilirsek Gripin'e bile gidilebilir.

Dün epey düşündüm... Bir daha bir üniversite hayatım çok büyük ihtimalle olmayacak. (söz konusu olan ben olduğumda kesin konuşmaya tırsıyorum, ama bu bittikten sonra bir üni. daha okumaya niyetlensem bile azcık yaşlanmış olacağım...)
Hayat kısa, arkadaşlarla geçirilen her keyifli an büyük bir kazanç. Ayrıca hayatı kendime zindan etmek hiçbirşeyi çözmüyor... (Aslında çözeceğini umduğumdan değil, içimden böylesi geldiği için soyutlanmayı seçiyorum dünyadan...)

Ne yapacağım yine belli olmaz aslında... Dengesiz bir insan mıyım?
Yok canım ne alaka 8-)

il y a longtemps que je t'aime, jamais je ne t'oublierai...

Müthiş acıklı bir yazı çıkar bu başlığın üzerine ama ı ıh :) Bunu yapmayacağım, en azından şimdilik.
Aslında çocuk şarkısında geçiyor bu cümle. Çocuk şarkısı olmak için biraz fazla acıklı sözlere sahip bence.
Birkaç gündür dilime takıldı
"il y a longtemps que je t'aime
jamais je ne t'oublierai" diye dolaşıyorum evde. The Painted Veil'de duyunca takıldı sanırım, her neyse önemli değil.
***
Uyuz olduğum şeyleri anlatmayacağım, agresif insan imajı çizmeye son vereceğim vs. vs.

İnsanlara uyuz oluyoruz tamam bazen ama galiba biraz da bakmak gerek neden yaptıklarına. Yapma sebeplerini göz önünde bulundurarak kızmak gerek :)

Misal ben normalde çok kızdığım bir hareketi sık sık yapmak durumunda kalıyorum.
Gerçekten sinir bozucu insanlardır karşısındakini dinliyormuş gibi yapıp ciddiye almayanlar. Ama konuşan Hilmi olunca başka birşey yapamıyorum kii :D

Kazara 1 kez gözgöze geldiniz mi ders sonuna kadar kurtulamıyorsunuz. Bugün bir ara yüzüne bakma hatası yaptım, başladı anlatmaya :s
Ben de yüzümde sahte bir gülümsemeyle her söylediğine kafa sallıyorum. Kendimi tamamen kaptırmışım. Durumun ne kadar komik olduğunu Sena kopunca anladım :D
Ciddi ciddi dinliyor gibi görünüyorum. Arada "hııı" "aaa" "öyle miii" gibi tepkiler bile verebiliyorum. Yalnız kafa bi dünya olduğu için arada tamamen kopabiliyorum olaydan.
Bugün o anlatırken ve ben de kafa sallarken birden soru sordu. ".... neresi biliyor musunuz?" dedi ama ben neyden bahsettiğimizi bile bilmiyorum :s Önce kafa sallayıp geçiştireyim dedim, yemedi. "Biliyor musunuz?" dedi tekrar. 10 dakikadır müthiş bir ilgiyle dinliyormuşum gibi numara yapıyordum, tekrar sormaya da çekiniyorum. Bir yandan da suçlu hissediyorum kendimi adamı kandırıyorum diye.
Allahtan Hilmi yankı yapan bir insan. Hiçbir kelimeyi bir kez söyleyip geçmiyor, tekrar tekrar söylüyor. 3. kez sordu "Varsovie neresi biliyor musunuz" dedi, "hıııı varşovaaaa" dedim. "Evet çok güzel" dedi, yırttık :D Bu arada hayır dersimiz coğrafya falan değil, keşke coğrafya olsa ama değil. İlgisi bile yok. Bize Nancy'nin komşularını, Royaume-Unis'nin bölümlerini filan saydırmış olabilir bugün, ama gerçekten dünya coğrafyasıyla ilgili bir ders değil gördüğümüz :D

Bize laf sokarken de çok cooldu kendisi.
Fransızcada bir kelime vardır bilir misiniz? "La responsabilité" (sorumluluk) diye başlayıp güzel güzel giydirdi derse geç girdiğimiz için :D öğrenmeliymişiz bu kavramı, o vakit bon dedik biz de.
***
Akşam üzeri Kadıköyde yürüyorum, nezle olmanın güzel sonuçlarından biri olan göz yaşarması probleminden feci halde muzdaribim. Dışarıdan ağlıyor gibi görünüyor olmam mümkün. Yürürken bir yandan gözlerimi siliyorum falan komik bir durum.
O sırada "ingilizce eğitim düşünür müydünüz?"cülerden biri geldi. (8 yıl oldu düşüneli, yetmedi bir de fransızca düşündük sonra, hatta yakın zamanda bi de italyanca düşünmüyor değilim.) Kağıt uzattı, bir yandan gözlerimi silerken bir yandan da nezlenin etkisiyle tuhaflaşmış olan ses tonumla "teşekkür ederim" dedim. O da acımış gibi yüzüme bakıp "rica ederim" dedi. Sonradan düşündüm de ağlayarak teşekkür eden bir kız görüntüsü çok komik geldi :D ingilizce eğitimle ilgili bi anım varmış, ne zaman bahsi geçse ağlıyormuşum falan gibi de bir senaryo yazdım kafamdan :D insanın evi ve okulu birbirine uzak olunca ve yolun tamamında yalnız gidip gelince saçma sapan şeyler düşünecek bol bol vakti oluyor tabi :D

"ingilizce eğitim düşünür müsünüz"
"ingilizce eğitim"
"ingilizce"
"ing"
***
Yıllar sonra okula gidiş yolumu değiştirdim.
Gidişte ev-karaköy-kadıköy-göztepe
dönüşte
göztepe-kadıköy-eminönü-ev
istikametini kullanıyorum ve ben o yolu kullandığım için şişli otobüsleri artık kalabalık değil, şişli yolunda trafik olmuyor vs. bütün aksilikler bu kez eminönü tarafına toplandı, eskiden tam tersiydi. Var bende bir uğursuzluk ama du bakalım :s
Eminönünden Unkapanı'na gelene kadar Uykusuz'u, Unkapanı'ndan Balat'a gelene kadar da Penguen'i bitirdim bugün. Trafiğin durumunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
***
Sanırım bende "hareket amiri" tipi var. Yıllardır yolunu kaybeden, hangi otobüse bineceğini bilemeyen bütün yurdum insanları ve kafası karışan bütün turist insanları bana geliyor :s
Normalde yolda müzik dinlediğim için ses duymam. Kim ne konuşmuş, biri arkamdan bağırmış vs. hiçbirini duymuyorum. Sabah gazete dağıtanlarla epey zaman şöyle bir diyaloğa girmişim
-Günaydın
-Teşekkürler
Halbuki nefret ederim bu ukala tavırdan. Günaydına günaydın diye cevap verilir :s

Dün nasıl olduysa öndeki abi ve amcanın diyaloğunu duydum. Abi amcaya 47 nerden kalkıyor diye soruyordu amca da burda bekle dedi. O ara yardım etme aşkıyla yanıp tutuşan ben kulaklıkları çıkarıp "47E burdan kalkmıyor, şu taraftan bineceksiniz" dedim. 47E Esenler ilköğretim okulundan geçiyor mu dedi. Esenler ilköğretim okulunun neresi olduğu konusunda zerre kadar fikrim yok. Bilmiyorum dedim. Benim bineceğim otobüsü gösterip sordu "peki bu geçiyor mu"
"Hayır bu geçmiyor" dedim. Geçiyor olsa görürdüm yolda diye düşündüm. "Hangi otobüs geçiyor o zaman" dedi :s :s
"Bilmiyorum ama bu geçmiyor dedim"
"Neye bineyim" dedi.
"neye bineceğinizi bilmiyorum ama 47E'nin durağı şurası" dedim ve arkama bakmadan kaçtım. Güzel abim, ben ordan hangi otobüsün geçtiğini bilsem sana neden söylemiyim di mi?

Bugün de yaklaşık 20 kişi sırada bekliyoruz.

a: pardon hangi otobüsün sırası bu?
ben: 44B
b: 36CE'nin sırası mı bu?
ben: hayır 36 CE şurdan kalkıyor.
c: 36 CE nerden kalkıyor?
ben: hemen karşıda bakın şu sıra
d: hangi otobüsü bekliyorsunuz?
ben: 44 B
e: Bu sıra 99 sırası mı?
ben: Hayır 44B. 99 şu taraf.
...
Sanırım z harfine kadar gitti bu böyle, İşin tuhaf tarafı sırada daha bir dünya insan olmasına rağmen bütün insanlar meraklarını gidermek için beni seçiyorlar.

Turistler de aynı ışığı görüyorlar bende. Ama turistlere yol tarif etmenin şöyle bir zorluğu var: "Yaşlı teyzeler"

sLn kişisinin yanına turistler yaklaşır, bostancıya nasıl gideceklerini sorarlar. sLn tarif etmeye başlar. Yaşlı teyze rahat durmaz.
"Kızım nereye gidiceklermiş?"
"Nerelilermiş kızım?"
"Nereyi arıyorlar?"

sLn: Bostancıya gideceklermiş teyzecim.
"Söyle onlara burdan 2 katlı otobüsler geçiyor ama daha yeni gitti."
sLn: tamam ben onlara 128 durağını tarif ediyorum zaten.
teyze: ama söyle burdan da geçiyo. Yeni gitti de, diğer durağa gitsinler.
sLn: tamam ben de diğer durağı tarif etmeye çalışıyorum (sen bi sussan :s)
teyze: heh tamam anlat
sLn anlatır, turistler teşekkür eder giderler.

teyze sorar:
"Ne dedin?"

Ya sabııııııııııııır dedim teyzeeeeee

Yaşlanınca ben de öyle olucam di mi 8-)

Büyüyünce hareket amiri mi olsam ne yapsam... {büyüyünce :D}


je voudrais que la rose,
fût encore au rosier
et que ma douce amie
fût encore à m'aime
il y a longtemps que je t'aime
jamais je ne t'oublierai

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Ortaya Karışık IV

Böyle karışık karışık nereye kadar gidicem bilmiyorum, ben karışığım, hayat karışık, yazılar karışık :s

***

Herşeye uyuz oluyorum ya bu ara, en son bu durumumdan ötürü kendime uyuz oldum. En azından bir süreliğine uyuz olduğum şeylerden bahsetmeyeceğim.

***

Hilmi insanı hayatımda yokken ben boşa yaşıyormuşum, hayatım anlam kazandı ondan sonra.
Misal bugün sydney'den dümdüz giderek Tahiti'ye ulaşabileceğimi öğrendim. Yıllardır kara kara düşünüyordum nasıl gideceğim diye, bugün aydınlandım. Bir de Versailles'te "burun okulu" adında sadece parfümler üzerine çalışan bir enstitünün varlığını öğrendim, bu gece rahat uyiicam!
Hilmi çık hayatımdan!
Git torunlarını sev be adam, okulda işin ne?!

***

Hani filmlerde, aslında daha çok boya reklamlarında uzun zaman geçtiğini anlatmak için arka arkaya kar yağar, güneş açar, yağmur yağar vs. ya, mevsimler değişir yani. İşte biz bugün onu yaşadık :D
Seldayla birlikte Doruğu kapıda yakaladığımızda hava yağmurluydu, biz ayrılırken güneşliydi ve aradaki zamanı tamamen ayakta geçirdik :D
Lostla ilgili bölümlerin başına "spoiler" uyarısı koymaya karar verdim Doruğun "izlememiştim kardeşim niye anlattın" serzenişinden sonra :P Gerçi o benim uzun yazılarıma daha fazla tahammül edemeyecek muhtemelen ama olsun :P

***

3 Mayısta iade-i ziyarete gidemedik diye feci halde üzgünüz. (biz=selda ve ben) Hafta sonu bir de Büyükadaya giden bir grup vardı, Lefter'i ziyaret etmeye :( onun için de ayrıca üzgünüm.
uffff herşey neden mayıs ayına toplanıyor :/

***

Okulum bu sene yine bahar şenliği yapmaya karar vermiş. Listeye baktıkça içim açılıyor :s
Artık fena halde bayan bir adam, oldum olası haz etmediğim başka bi tanesi... Son albümünden sonra soğuduğum bir başkası. Zamanında çok sevdiğim, hala da belirli sebeplerden ötürü yeri ayrı olan, ama o kadar insanın ortasında "harakiri" yapmayı düşünmediğim için gitmeyeceğim bir başka konser falan filan. Zaten son albümle birlikte onlar da hedef kitlelerini değiştirdiler.

Yaşasın altın sarısı saçları olan solaryum güzelleriyle v yakalı t-shirtleri tüylü kolyeleri ve tuhaf saçları olan erkek kişileri! adidas eşofmanlarımızı giyelim (edit: adidasın herbişeyinden değil özellikle bir model ve o modelin bir renginden bahsediyorum, daha doğrusu 2 renkli. marmarada okuyorsanız ya da şu sıra kalabalık bir mekanda bulunduysanız dikkatinizi çekmiştir bahsettiğim model, çekmediyse de kalabalık bir yerde 10 dakika bekleyin en az 5 kişi görürsünüz o eşofmandan giymiş ;) ), ayakkabımız ister nike, ister adidas olsun, hatta converse bile olabilir ama yeterki "beyaz" olsun... Hadi kopalım! Artık rock müzik eski rock müzik değil, yalan oldu sert duruşlar, onu da dinlerim bunu da dinlerim, yaşasın kulağına hoş geleni dinleme özgürlüğü.
Sert kalamam ben, taviz veririm... la la la la

İsimler rockçı olarak başlamış ama tvlerin sürekli gözümüze soktuğu tuhaf şarkımsıları dinleyen insanların da ilgi alanına giren zat'lar. Okulumuzun öğrenci profili zaten malum. O yüzden herhangi bir şekilde gitmeyi düşünmüyorum şu an için. Çünkü okul konserlerinden milyonlarca sebepten dolayı keyif almıyorum.
Ayrıca bu bünye bir Emre Aydın faciası daha kaldıramaz :D

Konsere gidesim var bu sıra. Ama adam gibi bir "rock" konserine 8-) Okul sınırları dahilinde böyle birşeye imkan yok, çünkü hayatta en önemli şey "para"!

Yine sinirlenmişim ama ben :s

***

Şenlik planımızı yaptık, 5 gün boyunca Ünifeb standındayız! Hatta bu hafta bütün derslere girmeyi başarabilirsem haftaya bütün dersleri ekebilirim :)

***

2 gündür film izliyorum. Arka arkaya 2-3-4...
Bu ara ya bütün filmler kötü bitmeye başladı ya da bunlar bana denk geliyor :/
Mutlu son istiyorum!
Eski Türk filmlerini izlemeye başlayacağım yakında. Ne olursa olsun sonlar hep güzel :/

Atonement'la başladı herşey :/
Gerçi bende de müthiş bir potansiyel mevcut dağılma konusunda. Dağılacak yer arıyorum diyebiliriz.
Blow'da adam uyuşturucu kaçakçısı, ben oturmuş üzülüyorum kızından ayrı kaldı diye :s Aslında mevzu uyuşturucu kaçakçısı rolündeki şahsiyetin Johnny Depp olması galiba :D Barış Manço'nun "baba bizi eversene" filmindeki imajına bürünmüş filmin bir yerinde, epey güldüm :D Yine de üzüldüm. Uff konuyu anlatmaya başlamadan susayım.

Arkasından "Romulus, my father" geldi. Sadece 3 sinemada gösterip 2 hafta sonra gösterimden kaldırıldığı için, izleyememiştim daha önce. Küçük çocuğun yatakta ağladığı sahnede "ayyyy yavrum yaaaaaaa" şeklinde koptuk yine. Eric bana'ya tabi ki her filminden sonra olduğu üzere saygı duyduk.
En son da "The painted veil" geldi. Zamanında vizyondayken izleyemediğim bir başka film de oydu. Yine Romulus'le aynı sebepten.
Biz erkekler aslında siz hatun kişilerini fazla sevmiyoruz ama siz olduğundan çok daha fazla seviyoruz sanıyorsunuz mealinde bir cümle kuran cins insan sana uyuz oldum bilesin. Bırak abla kendini kandırsın, neden yıkıyorsun hayallerini?! Hem bizim farkında olmadığımızı mı sanıyorsun 8-)

Neyse, güzel filmdi. Uzun uzun anlatılır ama yazı yine fazla uzun oldu, o yüzden anlatmayayım, belki başka zaman :P
Masamın üzerinde "Polis" var, o bana bakıyor ben ona, şayet izlersem beni acil servise kaldırmaları gerekecek. O yüzden bir süre sadece korku filmi, komedi filmi gibi şeyler izlemeliyim. Ne de severim ya komedi filmi izlemeyi :D

4 Mayıs 2008 Pazar

İstiklal, kar falan...

Aylardan Aralık yahut Ocak..
Yürüyorum İstiklalde, hava soğuk, üşüdükçe atkıma biraz daha sarılıyorum. Faydası yok, üşüyorum..

Soğuğu falan umursamıyor insanlar, her yan kalabalık. Konuşmalar, bağırışmalar, birbirine karışan müzik sesleri...
İstiklal her zamanki gibi...

Yavaş yavaş yürüyorum tünele doğru. Ara ara kitapçılara uğruyorum. Elimdeki poşette şu an ne olduklarını anımsayamadığım birkaç kitap var. Ellerim üşüyor. Eldivenlerime bakıyorum, kızıyorum.
Neden işe yaramıyor bunlar?

Yürümeye devam ediyorum, yavaş yavaş... Havada kar soğuğu...

Aklımdan yüzlerce, binlerce şey geçiyor, bazen düşüncelerimin hızına yetişemiyorum. Onlar hızla geçiyor, ben izliyorum...
Aynı kelimeler dönüyor beynimde tekrar tekrar.

Son durak "Ada". İçeri girip bir kitap da oradan alıyorum, içerideyken de orayı iyice cafeye çeviren zihniyete sövüyorum bol bol her zamanki gibi.

Kapıdan dışarı adım attığım saniye kar başlıyor ki ben İstiklal'i en çok kar yağarken seviyorum!

Bir süre sağa sola bakıyorum. Gülümseyip kapının yan tarafına geçiyorum. Tünele doğru yürümekten vazgeçiyorum.
Hep orda kalabilsem...

Aklımdan "anlatamadıklarım" geçiyor.
"Söyleyemediklerim"
"Anlamak istemedikleri"
Ne kadar zamandır "ben" olmadığımı düşünüyorum.
Peki kimim ben?
Kimdim ya da...
Kendime ait bir dünyam var mı?
Bir benliğim?
"Ben" olmaktan uzaktayım bir süredir galiba. Çok tuhaf bir his bu. Alışkın olmadığım bir durum...

Ben'den öte şeyler almış götürmüş bana ait olanları.
Bana ait olanların yerini ben'den öte olanlar almış.
O an aynaya baksam göreceğimin "ben" olacağından şüpheliyim.

Herşeyin cevabını biliyorum aslında, ya da birçok şeyin. Ama söylemek zor.
Sonra DD'nin sesi katılıyor İstiklalde bana.
Yavaş yavaş eşlik ediyorum.
Bir süre sonra ben susuyorum.
O veriyor bütün cevapları...

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Vıcık, vıcık, vıcık, vıcık

Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama insanların bazı hareketleri bana cidden çok tuhaf geliyor.

Hayır, hayır ben abartmıyorum aslında. Misal bugün merdivenlerde önümüzdeki çiftin abartılı hareketleri sadece beni değil herkesi rahatsız etti. "cık cık cık" yapmadan geçen yok gibiydi.

Oldum olası anlamayı beceremedim kalabalık ortamlarda vıcık vıcık ilişkiler içerisinde bulunan insan kişilerini.

Karakter ya da yetiştirilme tarzıyla ilgili bir şey mi bilmiyorum. Herkesin hayatı kendine. Ama herkesin hayatı kendine işte! Bazı şeyler özel olmalı.
Haksız mıyım?

Bir de herşeyi herkese anlatma hali var. Bir insanın kız/erkek arkadaşıyla ne yaptığı onlardan başkasını ilgilendirir mi?

Evet merak edenler vardır elbet, ama herkese anlatmanın mantığı nedir?

Gerçi arkadaşlarına anlatma bir yere kadar kabul edilebilir belki. 1oo'lerce kişinin okuduğu forumlarda anlatanların mevcudiyetini düşününce 3-5 arkadaşa anlatmak normal gibi görünüyor :)

Otobüslerin karşılıklı koltuklarında oturmanın sıkıntı veren birşey olduğunu bilirsiniz. Karşıdakiyle göz teması kurmak rahatsız edici olabilir zaman zaman. Misal karşıdaki iki kişi konuşuyorsa onları dinliyormuş gibi görünebilirsiniz. Yanımdakiyle konuşup gülerken karşımızdakinin de bize katılıp güldüğü çok olmuştur bugüne kadar.

Bugün bir de karşıdakinin duyması için özellikle yüksek sesle konuşanların var olduğunu düşünmeye başladım. Yol boyunca dinlediğim diyalog şu:
(ben sizin özel hayatınızı bilmek zorunda mıyım beee!)

Kız kişisi: Sen beni ilk gördüğünde beğenmedin di miiii
Erkek kişisi: Konuştuk ya daha önce, niye bi daha soruyosun?!
K.K: olsun bi daha anlaaat
E.K: Hoşuna gidiyo di mi tekrar tekrar anlattırmak
K.K: ehhe, söylesene en çok neyimi beğendiiiiin
bla..bla..bla..
(tencere kapak gibisiniz birbirinizi beğenmeseniz sizi zaten başka kimse beğenmezdi demek isteyip diyememek.)
Buna benzer bir diyaloğu yol boyunca otobüs ahalisi olarak dinledik. Canlarım, telefon diye bir alet icat edildi, internet var msn filan, insanların olduğu bir yerde konuşacaksanız da sessiz konuşmayı deneyebilirsiniz di mi?

Ben ilk tanıştığınız gün fazla konuşamadığınızı, çünkü erkek kişisinin başka biriyle muhabbet ettiğini vs bilmek zorunda mıyım?
Yazık değil mi beyin kıvrımlarımı dolduruyorum sizin yüzünüzden boş yere?
İşin en sinir bozucu tarafı komik birşey olduğunda gülemiyor olmak.
Misal;
Kız kişisi der ki "oooo ben köydeyken ne cevizler kırdım"
Erkek kişisi dumur olur. "Ne demek istiyorsun?" der.
sLn kişisi kopmak ister kopamaz :D

Demek istediğim özetle şudur ki, ben sizin ne halt ettiğinizi, birbirinize nasıl hitap ettiğinizi, hangi şarkıların sizin için özel olduğunu hede hödö bilmek istemiyorum. Ben olsam gelip böyle birşeyi anlatmam size, sadece size değil çoğu insana anlatmam yani. Her neyse. Bilmek istemiyorum canlar :D İlişkinizin bütün ayrıntılarını kendinize saklamanız mümkün müdür?

Bugün bir saatimi toyzz shop'da geçirdim. Çıkarken sinirden titremeye filan başlamıştım sanırım. Pembe görmekten hiç bu kadar nefret etmemiştim. Pembe rengi normalde de sevmem ama bugün tiksindim :s
Olacağına pek ihtimal vermiyorum ama yine de hayatın insanı nereye götüreceği belli olmaz, o yüzden şimdiden uyarımı yapayım, yarın bi gün çocuğum filan olursa sakın pembe bir şey alıp gelmeyin :D Benden de pembe bir şey alıp gelmemi beklemeyin :D Selda ve Canan o pembe panter'i kafalarına geçirme ihtimalimi düşünsünler mesela :D

Oyuncakların insanı mutlu etmesi gerekir normalde, çocukluğunu falan hatırlatır ya hani. Ama benim sinirimi bozuyor :s

Minik arabalar, winnie the pooh ve arkadaşları vs gibi şeyler mutlu ediyor evet ama Seda Sayan'a benzeyen barbie bebek gördüm ben bugün :s
Benim bebeğimin elinde elektro gitar vardı bee :(
Ya şimdiki çocuklar tuhaf ya da ben gerçekten yaşlandım :s

Agresif bir insan oldum galiba iyice :/

2 Mayıs 2008 Cuma

TuhaF...

Dün gece gördüğüm bir rüyayı anımsadım az önce, durduk yere.

Bir öğretmen olmasının ötesinde insan olarak hayatımda derin izler bırakan birini gördüm.
Otobüsteydik.
Kırmızı mı yeşil mi olduğunu tam hatırlayamadığım upuzun bir elbise vardı üzerinde.

Yüzüme baktı, gülümsedi.
"Unuttun di mi beni" dedi...

Unutmamıştım ki...
Hayatımda bıraktığı o izleri yok sayamam ki.

Tarih hocasıyla birbirlerine aşık olduklarını sanmıştık epey bir süre. Tamamen bizim uydurmamız olma olasılığı yüksekti ama öyle düşünmeyi severdik...
Birliktelerken öyle güzel gülümserlerdi ki.
Sonra yaz tatili girdi araya.
Okula geri döndüğümüzde tarih hocamız başka biriyle nişanlıydı.
Bir daha ikisini yanyana görmedik.
Konuştuklarını dahi görmedik.
Tayinini istedi sonra.
O yıl bitmeden bir başka okula gitti.

Yazdığım hikayeleri sınıfta okurken büyük bir ilgiyle dinlemesini ve dinlerkenki yüz ifadesini asla unutamam mesela.

Ya da sınavdan 97 aldığımda 100 almadığım için bana trip yapmasını.

Edebiyatı bana o sevdirdi diyemem belki ama bugün kitap ve defterlerime deli gibi özen göstermemin tek sebebi o.

Eminim hala anımsıyordur kaçıncı sırada kiminle oturduğumu. Ön sıramdakileri, arkadakileri...

Gülümsüyordu karşımda.
Anımsayamıyorum elbisenin rengini.
Yeşil yahut kırmızı.
Hamileydi...
Karnına bakıp gülümsedim.
O da gülümsüyordu "unuttun di mi beni" derken.
Az önce rüyayı hatırladığımda bir şey daha hatırladım. 3 gün sonra doğumgünü olduğunu.
Çok tuhaf...
"Hayırdır inşallah" diyelim.

***

Yağmur başladı..
Bahar yağmuru..

All good things must come to an end..

Her cuma Lost bittikten sonra bu cümleyi kuruyorum galiba :)

İnsanlara "her güzel şeyin bir sonu var tabi" diyip diyip durduktan sonra elimizdeki kitabın açtığımız ilk sayfasında karşımıza çıkıp bizi şaşırtmıştı bu cümle. {Biz=Ben ve selda, kitap ingilizce olduğu için ing yazdım. Bir de aynı kitaptan "I worship the ground you walk on", "My whole being yearns and burns for you" gibi güzide cümleler var ki...}

Günlerdir bitirmemek için direndiğim kitap bugün bitti. Çok alışmıştım canım sıkıldıkça elime almaya. Kelimeleriyle beni uzun zamandır büyüleyen o güzel insanın son kitabı idi okunan. Bitirdik. Kocaman da bir yer edindi daha şimdiden 8-)

Sabahtan beri Kül grubunun "derin" şarkısını dinliyorum. Bu da bitiyor mesela. Sonra başa alıyorum, o bitiyor ben başa alıyorum. Her güzel şeyin bir sonu varsa da bitirmemenin de bir yolu var :P Konuyu "herşey insanın kafasının içinde"ye bağlamadan susuyorum :)
Şarkı bitiyor bu arada, bir kez daha başlatıyorum 8-)

Uzun zamandır okumayı istediğim başka bir kitapla oyalanacağım birkaç gün. Kendi ölümümüze tanık olsaymışız hayatımızın geri kalanını nasıl yaşarmışız onu görelim bir.
Yazarın kaleminde kuantum fiziği, taoizm, ekonomi, müzik ve aşk insani yeteneklerin en güçlüsüyle (bkz. düşünce) bir araya gelmiş, bakalım ortaya ne çıkmış. (Kitabın arkasındaki yazıları okuyunca "evet okumalıyım" demiştim.)

Uzuuun zamandır aradığım ama ne vcd ne de dvdsini bulamadığım Ed Wood'u izledim sonunda. Tarihin gördüğü en kötü yönetmenmiş kendisi. Kendi hayallerini gerçekleştirmeye çalışmış insanlar ne derse desin. Umudunu kaybetmeden. Etkileyici bir hikayesi var.
Kız arkadaşının giysilerini giyme sevdası kendi tercihidir bizi ilgilendirmez :) Tabi sarı peruk takıp , dansöz giysileri, jartiyer ve topuklu ayakkabı giymiş bir Johnny Depp görüntüsü psikolojimde derin izler bıraktı o ayrı mevzu :D Gerçi bir kez daha saygı duydum tabi kendisine rolün gerektirdiği her kılığa girip, her karaktere kusursuz şekilde bürünebildiği için.

Ben bunu yıllardır bulamayınca nette aramaya başladım, en sonunda bir siteden bulup indirdim. Muhtemelen birkaç gün içinde gittiğim ilk d&r, megavizyon vb. mekanda gözüme çarpan ilk film Ed Wood olacak. Benzerini Forrest Gump'ta yaşadım ordan biliyorum.

Lost'a gelirsek..
Christian Shepherd sen dizinin esas kötü adamısın! Bıktım senden. Bi defolup gider misin artık. Hortladın mı ne yaptın anlamadık zaten, black smoke musun diycem ama miles olacak uyuz canlı da gördü seni :/
(edit: Miles bizim duymadığımız şeyleri duyabildiğine göre görmediğimiz şeyleri de görüyor olabilir. Demek ki Christian Claire'in gördüğü bir halüsinasyon değil ama hayalet olma ihtimali var mı bilemem :/ )
Jack'in söylediklerinden anladık ki Sawyer ölmeyecek. Adadan ayrıldıklarında hayatta olacak 8-) 4. sezon bitmeden öleceği şeklinde söylentiler mevcuttu.
Charlotte denen uyuz insanın sun ve jin'i anladığı konusunda yanılmadık :)
Charlotte senden nefret ediyoruz ablam.
Jack sana daha diyecek hiçbir şeyim kalmadı. Bak Sawyer kurtardı kendini o gerzekten. Sen hala devam et salak salak dolaşmaya peşinde :/

Cussler, Abrams, Lindelof aloooooooo Desmondla Sayid nerdeeeeeee :'(
11. bölümde geri döneceklerini umuyorum artık.
Bir de şu Claire'i rahat bırakın yaaa :s

Neyse devam edelim Kül'le birlikte şarkı söylemeye...

Tüm rüyalarımda,
Tüm rüyalarımda
Bizden başka kimse yok
Yok aramızda...
Tüm rüyalarımda,
Tüm rüyalarımda
Aynı ses, aynı yüz
Herşey aklımda...

Sonsuz bir düş içinde
Zaman akıp giderken
Neden ben? Neden biz?
Neden bu his?

Hep aynı sesler,
Aynı yüzler,
Aynı rüya,
Artık uyan...

Derin, siyah, isimsiz
Bu boşluğa düşerken
Düşünme, peşimden atla.

Aynı sesler,
Aynı yüzler,
Aynı rüya
Artık uyan...

Gözler üzerimde
Gözler ıslak...

1 Mayıs 2008 Perşembe

AnlamSız..

Öyle tuhaf birşey ki...
Alakalı alakasız milyon tane şeye takılıyorum bazen.
Yazana/söyleyene belki hiçbir şey ifade etmeyen tek bir kelime yüzünden kafa yoruyorum saatlerce.
Bazen fark edilmeyen küçük bir hareket, bir ifade vs. yüzünden uykum kaçıyor.

"Yoksaa..." diye başlayan bol bol cümlem var.
Hiç biri de pozitif şeyler değil.
Kendime dair konularda hep en kötüsünü düşünmeye alışkınım.
Asla iyi şeyler söylemem konu bensem.
Kasten yaptığım birşey değil ama öyle.
Bir süredir söylenen iyi birşeyin altında bile kötü anlamlar arıyorum.
Güven denen şeyi artık tamamen kaybettim galiba.

1 kelime yüzünden, bir şarkı yüzünden, bir bilmem ne yüzünden sabaha kadar uyumamak ne demek?

Yaptıklarım canımı sıkıyor çoğu kez.
Pişman olmadıklarım yok mu?
Var elbet.
Her daim onlarca senaryo dönüyor beynimde.
"Şöyle olsaydı..."
"Böyle yapsaydım..."
"Bunu demeseydim..."
"Keşke bunu deseydim..."
"Oraya gitseydim..."
"Bunu dersem..."
"Bunu yaparsam..."
"Bunu yapamazsam..."
"Bunu söyleyebilsem..."

Farklı farklı şekillerde devam ediyor bu cümleler.
Bir sürü, bir sürü, bir sürü şey var beynimde...
Yorgunum..
Ne yaptığım konusunda en ufak bir fikrim yok, ya da ne yapacağım...
3 dk sonrasını kestiremiyorum. Bir planım yok, hayat bir yere götürür elbet diye bekliyorum...

Bahar Temizliği

İnsanlar neden bilmem ilkbaharda bir yenilenme sürecine girerler. Yeni giysiler alınır, diyetlere başlanır, yeni kararlar vs. vs.
"Beynimde bahar temizliği yaptım, kafamı yoran ne varsa attım"
bla bla bla

Yok benimki öyle bir durum değil. İfadenin gerçek anlamıyla bahar temizliği. Cam silmek, halı yıkamak gibi :)
"Ev hanımı" olmak da zor bir işmiş onu gördük efenim bugün. Yine de zihinsel yorgunluğun bedensel yorgunluktan daha kötü olduğu konusundaki fikrim değişmedi ama.

Bir de insanların "bahar yorgunluğu" dediği şey var. Bu ilkbahara kadar "bahar yorgunluğu" derken ne demek istediklerini anlamazdım. İnsan ilkbaharda yorgun olmazdı çünkü.

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Yorgun olmazDIM. Ama bu yıl yorgunum. Günlerdir sürekli yatıp uyumak istiyorum. Kolumu kımıldatmak, ağzımı açıp 2 laf etmek bile zor geliyor. Başımı yastığa koyduğum saniye uyku falan kalmıyor ama olsun.

Yorgunum, canım hiçbirşey yapmak istemiyor, sürekli birilerinin yaptığı birşeylere sinirleniyorum, bir dünya insana uyuz oluyorum falan filan.

Çekilmez bir insan oldum yine :)

Boş vakitlerimi sinir olduğum insan davranışlarını düşünmekle geçiriyorum. Bazı davranışları tolere edebildiğimi biliyorum. Ama bu durumun herkes için geçerli olmaması şeklinde bir sorunumuz var elbet. Sevgi pıtırcığı değilim, aksine uyuz bi insanım ama neden bu kadar çok insan "nasılsa bişey demez sLn" şeklinde yaklaşıyor bilmiyorum. Ama şu ara sabrımın sınırları feci halde zorlanmakta. Heyecanla bekliyorum neler olacağını :)
"onu seviyorum da bişey demiyorum ama sen bana bunu yaptığında uyuz oluyorummmmm" diye bağırır mıyım durduk yere birine?
Bilmem :)

Ne yapacağım belli olmaz ama "çalışmak, iş deneyimi kazanmak" zırvalıklarından sanırım vazgeçtim bile. (evet karar vereli birkaç gün olmuştu henüz) Çünkü mevcut alternatiflerin hiçbiri beni mutlu edecek şeyler değil. Ayrıca bir de öğretmen olma fikrinden nefret etme durumu da söz konusu. Her zamanki gibi oturup ileride bir mucize olmasını bekleyelim bakalım.

İnsanların dikkat çekmek için yaptığı abartılı hareketlerden nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce :D Bir de internetin bizlere verdiği inanılmaz güç hali var :D Ne karizmatik, ne süper insanlar oluyoruz bee. Cool fotoğraflar, umursamaz hareketler, sahte kimlikler, "ben, ben, ben kahretsin muhteşem bir insanım ben, en süper fikirleri ben buluyorum, en güzel/yakışıklı benim, arkadaşımdan duyduğum 3 film ismiyle hava yaparım, ekşiden 3 kitap başlığı okurum, millete hava yaparım okumuşum gibi, hayatımda elime alıp okuduğum kitap sayısı 5'i geçmez ama bütün yazarları saçma sapan şekillerde eleştiririm, her şeye çamur atarım millet uvv ne kültürlü adam der, aslında ben böyle olduğunu sanırım, insanlar arkamdan salak der ama ben fark etmem bla bla bla"
Durduk yere aklıma geldi. Yeni bir durum değil bu yanii... Ama söylemek istedim :)

Yazın yeni diziler izleme, henüz karar vermediğim sayıda kitap okuma, Büşrayla İstanbulun her bir köşesine gidip fotoğraf çekme vs gibi planlarım var şimdilik. Tabi Büşra'nın ortaya çıkması gerek önce. Nerdesin Freudiyeeeeeeeeeeeeeeeeeee
Ah bir de matematik çalışacağım :P Finalde kastırmayıp eylülde matematik bütüne girmeyi planlıyorum. 1 ay içinde bu kadar şeyi yetiştirmem mümkün değil. Sadece mat olsa neyse. ama daha bir dünya şey var yapılacak. O yüzden mat bir süre beklesin. Yazın sıcak günlerinde kendisiyle çoook eğleneceğiz :P

(Beynimi her saniye meşgul etmenin yollarını arıyorum elbet. Yoksa çok da umrumda değil yaz falan filan. Okul tatil olduğunda oyalanılacak şeylerin sayısında bir azalma söz konusu oluyor ya, o bakımdan.)