30 Haziran 2008 Pazartesi

Cihangir halleri...

Cihangir..
Sevimli cafeler..
Güzel insanlar.. (hepsi değil :p)
Tanıdık yüzler 8-)
Dünya çok küçük oluyor bazen...
Genelde bir kez gördüğüm insanı ikincide hatırlama olayım yoktur. Ama bağlantılı oldukları olaylar, daha doğrusu insanlar hafızamı güçlendirmeye yardımcı olabiliyormuş demek ki 8-)
Tamam tamam bulmaca gibi konuşmayı burada kesiyorum.

Cihangirde tuhaf şekilde huzur veren bir yan var. Ne olduğunu bilmiyorum ama var...

Daha sonra İstiklal,
Sonra Karaköy,
Sonra Galata,
Sonra Eminönü...

(vıcık çiftlerin sinir bozucu hareketlerinden bahsetmiyorum bak!)


Yavuz'dan dinliyoruz...

Uzak kalmayı denedim senden olmadı
Eksik olan bir şeyler var hep yokluğunda
Cihangir sokakları huzursuz insanlar
Artık hiç atmayan bu kalbim
İstanbul’a ait olmuş

Dışarda vahşi bir dünya evler huzursuz
Arkadaşlar hep sıkıntılı dostluklar donmuş
Yaşayan bir şey var hala burda
Bir bütünün parçaları olmuşuz
Biz artık yaşamayan insanlar
İstanbul’a ait olduk

...

28 Haziran 2008 Cumartesi

Yolun yarısı



Çıktı

Çıktı

Çıktı

Çıktı

:)

26 Haziran 2008 Perşembe

Patates baskı hesabı

Patates kampanya yapmak istiyorum!

Nşa futbolla ilgilenmeyen kızların etrafta futbol muhabbeti açıldığında konuşmaya salça olmak için kurdukları "yaa hele o ofsayt var yaa hiç anlamıyorum ehi ehi" cümlesi azalarak bitsin!

İlgilenmiyorsan ofsaytı anlamamanın eksikliğini de duymuyorsundur zaten, ayrıca kendimden biliyorum anlayınca da insanın başı göğe ermiyor. Haa diyorsan ki "ilgi çekmem lazım, herkes benimle ilgilenmeli, her muhabbete salça olmalıyım, sonunda rezil de olsam salça olmalıyım" o zaman diyecek bir şeyim yok tabi.

Bir de yine patates baskı'da bir süredir bulunan dünyanın en iğrenç kıyafetleri bölümüne katkı yapmak istiyorum!

Dünyanın en iğrenç kıyafetleri no bilmem kaç:
tayt üzerine mini etek.
Bugünkü gözlemlerime göre evden çıkan her 3 kızdan ikisi tayt+mini etek kombinasyonu yapmıştı. (tabi ki saymadım, sallıyorum ama epey çoktu giyen)
Sadece benim mi göz zevkimi bozuyor bu kombinasyon bilmiyorum ama mümkünse o da azalarak bitsin!

Hazır başlamışken deniz terliğiyle alışveriş merkezi gezen, pareosunu bağlayıp istiklale çıkan (tabi yanında çiçekli şortu olan erkek kişisi de olmazsa olmaz) insan modeli de azalarak bitse nasıl olur?
Yakında plaj var da benim mi haberim yok diye merak etmekteyim uzun süredir.

"Patates baskı ne ola ki?" sorusunun cevabı için bkz: Penguen'in herhangi bir sayısı

25 Haziran 2008 Çarşamba


"Futbolun adaleti yok"

Bir gün kötü oynadığınız bir maçın son dakikasında attığınız bir golle sevinirken, aradan 1 hafta bile geçmeden iyi oynadığınız maçın son dakikasında yediğiniz golle yıkılabiliyorsunuz.

Sevgili teknik direktör kişisinin muhteşem ingilizcesiyle söylediği gibi "it's the football, that's the football" ayrıca everything is something happen, ama onun konumuzla ilgisi yok.

Hırslıydık, inanmıştık ama olmadı.

Futbol sahiden tuhaf bir şey.

Hani hayata benzetenler var ya, haklılar galiba.


Bazılarının dediği gibi "topun peşinde koşan 22 adam" değil!

Çok daha öte bir şey...

Yarı final

Maça bir kaç saat var.

Bir süredir futbolun adil bir oyun olmadığını çeşitli örneklerle görüyoruz, örneklerin ortak noktası kazanan tarafın biz olmamız :p Her nedense "biz oynadık onlar kazandı" diye başlayıp küfür ederek devam eden sohbetler yapıldığını hissediyorum rakip ülkelerin vatandaşları tarafından :p

Bu akşam ne olur bilemeyiz, yine son dakika golüyle yırtar mıyız? Allah bilir :)
"Muhteşem oynuyoruz", "Türk'ün gücü" hede hödölerini sıralamaya hacet yok, şans bizim tarafımızda ve kazanıyoruz. Büyüklerin top yuvarlak derken kastettikleri durum tam olarak bu olsa gerek. Hiçbir şey kesin değil ve elbette hiçbir şey imkansız değil. (Geldik mi yine aynı konuya :D )

Pes etmemek, vazgeçmemek gibi konularda dersler çıkarılabilir aslında, hatta derin bir felsefe bile yapılabilir ama zorlayacak halde değilim :)

Dilerim güzel bir maç olur, iyi olan kazansın dileğinde bulunamıyorum, biz kazanalım :D (bugüne kadar benim centilmen bir taraftar olduğumu gören oldu mu Allah aşkına :D )

Sakatlarımız, kart cezalılarımız, eksiklerimiz falan filan olsa da "iman gücü" var beeeeee :D
(bir de "kurtuluş savaşı" muamelesi yapmasak bütün milli maçlara 8-) her şeyi ona benzete benzete kurtuluş savaşı gibi önemli bir olayı sıradanlaştırdığımızı düşünüyorum ben...)
Erdil yaşaroğlu'ndan güzel bir karikatürle başbaşa bırakıyorum sizleri :p günün anlam ve önemine uygun :)

24 Haziran 2008 Salı

Öyle işte...



Bazı zamanlar canı tek kelime etmek istemez ya insanın...
Konuşmak istemezsin.
Yazmak istemezsin.
Sen istesen de kelimeler bir araya gelmez zaten.
Ne çok şey vardır aslında söylemek istediğin.
Duyulsa?
Duyulmaz ki...
Günler boyunca aynı şarkıyı söyleyerek uyanırsın bazı zamanlar.
Aslında bir şiir. ve aslında berbat sayılabilecek bir şiir.
Sevmediğin bir tarzdan pek sevmediğin bir adama ait. Yine de "bir şarkısı var kiii..." diye başlayıp zaman zaman övdüğün bir adama ait. "farklı olduğumuzun yalan olduğunu" söylediği o şarkı sevilir işte.
Yıllar sonra ona ait bir şiir hatırlanır. Tuhaftır, ama biraz da susmanın nedeni saklıdır orda. Aslında saklı falan değildir. Adam açık açık söylemiştir neden sustuğunu. Ama sen söylemezsin.
Konuşmak zor gelir bazen. Yazmak da...
O hüzün hissiyatı gelir hayatının merkezine kurulur.
Yine de susulur.
Bu gün böyle zamanlardan biri işte... (blogun tarihi hala yamuk sanırım. 24 haziran)
Gelmiyor kelimeler bir araya. Zorlayacak halim yok. İstesem de yapamıyorum zaten.
Çok alakasız bir şey ararken karşıma çıkmış bir yazı geldi yine aklıma. Bir süredir sık kullanılanlarımda ekli duruyor. Ara ara açıp okuyorum. Okuyun bakalım siz de...

Ne söylesem kar yağıyor ellerine- (I)
Ne söylesem kar yağıyor ellerine , gri yollara vuruyorum kendimi , kaybetmişken saklıyorum kazananın haksız gururunu. Saçlarınla tanıştım dün ve öğrendim ellerimin yazmaktan başka işe yaradığını .Sisli bir gecede buluyorum kendimi ve yürüyorum.Yollar sessiz ... yollar yalnız ... neye elimi atsam sen oluyor ve ben onun oluyorum.Kendimi ayrıştırıyorum suda bir yanım berrak bir yanım buğulu oluyor ve ben sen oluyorum yine.
Ne söylesem kar yağıyor ellerine, parmaklarını sayıyorum , parmaklarımı sayıyorum , ellerim elllerinde oluyor ve ben sen oluyorum.iki direk arasına gerilmiş ince bir ipten sana doğru yürüyorum , düşsem ölürüm varsam ölürüm. Gözlerimi kapatıyorum sıkıca ve gözlerini görüyorum. Senin gözlerinden bakıyorum kendime ve sen oluyorum.Neredesin ... kiminlesin ... ben neden burdayım tekrarlıyorum bunları şuursuzca , sana verdiğim adları biriktiriyorum tahta bir kutuda, usulca açıyorum bir tanesini alıyorum , bir tek ben biliyorum bir de sen bilsen diyorum.
Ne söylesem kar yağıyor ellerine , eski defterlerin arasında unutulmuş bir not gibi saklıyorum kendimi , aceleyle ellerime sıkıştırılmış bir aşkın içine koyuyorum sonra. Ellerim terliyor , dörde katlıyorum kendimi ve bir tombala torbasına atıyorum , beni çeken sanki içimdeki acıyıda alacakmış gibi seviniyorum.Ama en son ben kalıyorum torbada , ellerin beni çekiyor ve sekize katlayıp ismini sakladığım tahta kutuya koyuyor, bir tek ben biliyordum şimdi sende biliyorsun diyorum. Yeni bir ad veriyorum kendime, sana verdiğim adlardan biri oluyorum, sen oluyorum...
Ne söylesem kar yağıyor ellerine , bir otobüste buluyorum kendimi, nereye gittiğini bilmediğim bir otobüsde ve yaslayıp başımı cama karanlıkta yansıyan kendime bakıyorum , ağaçlar , evler, arabalar geçiyor suratımdan ve en son sen geçiyorsun ben sen oluyorum yine. Bir şarkı çalıyor fonda bizim şarkımız diyorum ama bir şarkımızın bile olmadığı aklıma geliyor.Kelimelerimi serpiştiriyorum bu aşkın notaları üzerine ve bir şarkımız oluyor bir tek ben biliyorum , bir de sen bilsen diyorum. Duymuyorsun beni bu defa , tahta kutumu özlüyorum açıp bir ad daha vermek için . Onu nerde unuttum , unuttum ,unuttum . Otobüs duruyor ve ben iniyorum sana verdiğim son adı bağırıyorum uzayan yollara. Senin adın aşk oluyor ,ben sen oluyorum.
Ama kar yağıyor ellerine
(Yazı Ahmet Bülent'e ait.)
Tuhafım bu gün...
Öyle işte...

23 Haziran 2008 Pazartesi

3. sınıfın da sonuna geldik, 4'te görüşmek üzere...

Öğlen saatlerinde son finali de açıklanmış bir insan kişisi olarak şenim, şenlikliyim, kim tutar beni :p
Bütlere girmek zorunda kalmadan bir dönem daha atlatıldı, ben keyifli olmayayım da kim olsun?

***
Şu an okuduğum kitaplardan biri için entertainment weekly demiş ki:
"Biraz Da vinci Şifresi'ni biraz da Tolkien'ın eserlerini çağrıştıran Labirent, yazarın tarihin gerçekleri üstüne kurguladığı mükemmel bir roman"

Sanki beni mutlu etmek için yazılmış gibi :p
Hem Dan Brown hem Tolkien :D
Okuyup göreceğiz bakalım.
Son bir kaç yıl içinde kutsal kase üzerine yazılmış epey bir kurgu okudum galiba, hepsi de keyifli şeylerdi, umarım bu da öyledir.

***
Hep birlikte maç izliyoruz, hatta bana kızlar maç mı seyreder be diyen hatun kişileri bile maç izliyor (kızlar maç mı izler gençlik? ne iş :D futbolcu mu beğeniyorsunuz napıyorsunuz ha ha ha)

Futbolun sonuç oyunu olduğunu insanların kafalarına sokuyoruz, maç izlerken küfrettiğimiz futbolcuları maç sonrası baş tacı yapıyoruz, çünkü kazanan daima haklı!

"Genç" Semihimizin süper kahraman olması beni mutlu etmiyor desem yalan olur :)

Son saniye golleriyle puan alma hissiyatını pek bilen insanlar değiliz. 2 maç hatırlarım böyle, onlar da sıradan lig maçlarıydı. Öğreniyoruz efenim o hissiyatı, keyifliymiş :p

Çok uzun zamandır Fenerbahçemin maçları dışında birşey izlemiyordum. (eskiden takip ettiğim yabancı ligler dahi mevcuttu) Futbolun Fenerbahçem dışında da keyifli birşey olduğunu yeniden hatırladım, babamla maç izleme işine ara vermiştik (elbette Fenerbahçe maçları her daim izlenir, o her hafta yapılması gereken bir şey gibi, bahsettiğim diğer maçlar)
Dün gece oturup İspanya-İtalya maçını izledik mesela. Güzel maç bulmuşken izleyelim dedik. (İspanya ligi bir zamanlar feci halde ilgimi çekmekteydi, sonra başka şeylere daldık uzaklaştık tabi.)

Fark ettim ki Canan Fenerbahçe dışında bir takım taraftarı olsaymış biz birbirimizi öldürürmüşüz :s (ben olmazdım, sus, önce ben geldim!)

Dün gece ben İspanya'nın kazanmasını istiyordum o İtalya'nın, birbirimizi yedik :D Maçı penaltılarla İspanya kazandı (H) Ben dedim Casillas Buffon'dan iyi diye di mi sana :p I love Iker Casillas :D

Futbol hayattaki en önemli şeylerden biri. (asla "sadece futbol" değil)

***

AÖF sonuçlarım tam planlarım dahilinde geldi, çalıştığım derslerden geçtim, çalışmadıklarımla eylülde yine birlikteyiz :) Birşeyler öğrenip geçmek güzel bir his. Fransızcada çok sık yaşamıyoruz bunu...
Güzelmiş böyle bölüm bölüm çalışmak yau :D
Yazın matematik öğrenicez inşallah :D
Bakalım nasıl olucak :p

***
Monitörüm hala yeşil!
Bilgisayarcı eve geldi, bilgisayarı açtık ekran normal.
Adam kapıdan çıktı.
Ekran yine yeşil!
Şaka gibi di mi?
Birinin monitör araştırması, bulması, gidip alması gerek.
Onlarla uğraşmak şu an bana işkence gibi geliyor :s
Bilgisayar başında fazla zaman geçirmiyorum zaten, film izleme işini de laptopta yapabiliyoruz.
Umrumda değil bu yeşillik!
Yakın zamanda bana hediye almak isteyenler olursa toplanıp monitöre girebilirler canlarım :D
Doğumgünüme daha çok var gerçi, bana başka ne zaman kim neden hediye almak ister bilmiyorum :D
Neyse yaa ben kendim alırım yine.

***
Hoşçakal güzel insan!
Teşekkürler, her şey için.
Her şey için!
Teknik direktörlerle duygusal bağ kurmam pek, haz etmem kendilerinden ama sen başkaydın!
Teşekkürler...
Belki bir gün yine gelirsin...

22 Haziran 2008 Pazar

Yeni blog listem olayını sevdim, güncelleştirmeler geç gelse de sevdim.
Erdil'in Ninjasına iyi güldüm sabah sabah :D
Tam korku filmi gibi :D
Erdil'in güllaç hakkındaki yazısı aklıma geldikçe güldüğüm nadir şeylerden biri. :)
Gülmek istediğinizde ordan Diyomki'ye tıklayınız, benim yazdıklarımı okumakla zaman kaybetmeyiniz. Tuhaf bir düşünceye kapılmaktayım bir kaç gündür. Acaba insanlar onları güldürmeye çalıştığımı falan düşünüyorlar mıdır :s
Düşünüyorsan at o düşünceyi kafandan okur kişisi.
Yok öyle bir amacım.
Ortamlarda sürekli espri yapmaya çalışıp herkesi güldürmeye çalışan zaman zaman beceren ya da hiç beceremeyen o insan tipi var ya, ben o değilim!

"Size bir fıkra anlatayım da gülelim hep birlikte" insanlarından biri de olmadım hiç.
Şayet gülmek istiyorsanız yandaki linklere sırayla tıklayın elbet komik bir şey bulursunuz, ama benim komik olmak gibi bir kaygım yok.

Bazı şeyler vardır, herhangi birine anlatılmaz. Anlayabilecek insan azdır. O anlayabilecek insanlara anlatamadığınızda içinizde kalır ve beyninizi yer durur. Benim yaptığım şey, o sinir bozucu şeylerin beynimi yemesini engellemek için yazıya dökmek.
Yazdıktan sonra rahatlıyorsun, kafa sallayan yok, yorum yapan yok ama öyle ya da böyle okuyan birileri var.
Beni bilen bilir komedi filmi izlemeyi dahi sevmeyen bir kişiliğimdir. Kendimi aşmış insan olarak göstermeye falan çalışmıyorum, aman diyiim öyle bi düşünceye kapılan olmasın :D
Yapı meselesi.
Mizah dergileri ve karikatürlerin hayatımda ayrı bir yeri var ama. O da önemli bir nokta, atlamayalım.

Her neyse. Yazdıklarıma şöyle bir baktım da, başımıza gelen komik şeyleri falan anlatmışım evett ama o tamamen birine anlatma isteğinden, kesinlikle komiklik yapma isteğinden falan değil.

Zaman zaman mesaj kaygısı taşıyor olabilirim kabul edeyim :) Ama başka bir kaygım yok. Yazmak rahatlatıcı bir şey.
O kadar...

Zırvalamalar...

Beni hasta etmek için olur olmaz zamanları seçen bütün virüslerden nefret ediyorum, tiksiniyorum falan filan!

En son doğumgünümün içine etmişlerdi. Gerçi 1 hafta sonra olması biraz da iyi oldu tabi. Yine de insanları sıradan bir hastalık olduğuna ikna etmekte epey bir zorlanmıştım :p
Neyse onu bir ara anlatırım.
(tam gününde yapsak belki o kadar eğlenceli olmazdı deyip "her işte bir hayır var" sonucunu çıkarsam mı burdan 8-) )

Efenim haftasonu için planlar yapıldı, hazırlıklar yapıldı, gidilecek, eşyalar bile hazır sayılır.
Sonra ne oldu?
sLn kişisi 1 akşam öncesinde yine yataklara düştü!
Her işte bi hayır muhakkak var, evett mutlaka bunda da vardır, olmalı!
Pffffffffffffffffffff

Evimin dibinde yapılan efes pilsen one love'a dinlediğim hiç kimsenin gelmemesi, maslakta dün gece Alanis Morisette konseri olması, 27 temmuzda da travis konseri olacak olması benim sinirimi bozmak için mi acaba?
Santral'e Alanis gelseydi de bir yıksaydık ortalığı uninvited'la 8-)
Ya da travis.
Ama şanssızlık okulların bahar şenlikleriyle başlamıştı zaten.
YTÜ'de Pentagram çıktı, alt grup Karapaks.
Mimar Sinan'da ZARDANADAM, Pentagram bla bla bla.
Ama gidemedik.
Mimar sinanda Zardanadamın olduğu saatlerde ben marmara'da nev işkencesi çekmekteydim.
Bütün güzel konserler benim okulum dışında yerlerde ve uygun olmayan saatlerde yapıldı.
Okulum dışında da olsa rahat rahat gidebileceğim, saat olarak uymasa da problem edilmeyecek kadar yakın olan bilgi üni.de ne konseri vardı peki?
Tarkan :s :s :s

Şaka gibi yani.

(bu arada devlet üni.leri ve özel üni.ler arasındaki fark da böylece açığa çıkar ;) bizim okul kendini özel sanan bir devlet üni. olsa da, iü'ye, ytü'ye, itü'ye, mimar sinan'a bakıp mutlu oluyor insan. Ya da kıskanıyor bilmiyorum)

Marmara gerçekten sinir bozucu bir okul. En tepesinden en aşağısına yayılmış pop kültürüyle, tikky gençliğiyle, yapılacak faaliyetlerde en önemli kriterin okula gelecek para olmasıyla vs.

Algılarını insanlara kapatmayı başarırsan yeşil, sevimli bir yer aslında. Öyle sanıyorum ki üniversite hayatına dair hiç sevimli anım olmayacak ileride insanlara anlatabileceğim 8-)
Allahtan lisede bol bol biriktirmiştik :)
Yıllar yıllar önce bir adamın üniversite hayatındaki sahte şeyler üzerine söylediklerini düşünüyorum da, yine haklıymışsın be hocam!
O zaman üniversiteye başlamadığım için "yok bee ona öyle denk gelmiş, elbet güzel tarafları vardır" diyordum, ama ilk 4 senede çok parlak şeyler görmedim, son 1 sene görür müyüm? Artık gerek yok 8-)
(evett evett fransızca öğretmenliği 5 yıllık bir bölüm, ben de biliyorum tuhaf olduğunu ve okuduktan sonra anladım ki 6 yıllık olmalıymış 8-) 2 yıl hazırlık+4 sene fakülte daha mantıklı olabilirmiş.)
Biraz da benimle ilgisi var tabi eğer olaylara basit şekilde bakıp, düşünmeden geçiştirirsen herşeyi, basit yaşarsın ve mutlu olabilirsin.
Kendini mutsuz diye tanımlayan herkes düşünebildiği ve hayata basit şekilde bakmadığı için mi mutsuz, ya da daha önemlisi gerçekten mutsuz mu?
Ben bir çoğununkini "geç kalmış ergenlik bunalımı" olarak görüyorum. O yaşta bütün çocuklar depresiftir, hepsinin psikolojisi bozuktur, en büyük dertler onlarınkidir, her an intihar edebilirler ya hani (:p) aynen o durum işte :)
Herşey kafalarının içinde :)
Gerçi aslında hepsi kendi çapında birer filozof :p
Felsefe herkesin bir ölçüde yapabileceği birşeydir elbet, en azından ben buna inanıyorum ama kendini müthiş bir düşünce adamı başkalarını da armut olarak görmenin gereği yok :) Ama insanlar kibar be anacım :p Kimse bu düşünce insanı kılıfına girmiş armutların yüzüne armut demiyor ki uyansınlar :) Ya da insanlar kibar demeyelim de, riyakar diyelim. Yüzüne "uvvv sen var yaa müthiş bir insansın" diyip arkasından "arrrrrmut" demek bence riyakarlık oluyor çünkü.

Sıkıcı bir insanım ben :)
Yine sıkıcı sıkıcı konulara girdim. Tek derdim virüslere isyan etmekti, sonra da gidemeyeceğim yerlerde müthiş konserler yapan (pentagram,zardanadam,karapaks bla bla) gidebileceğim yerlere abuk sabuk konserler koyan (tarkan,demet akalın bla bla) insan kişilerine serzenişte bulunmaktı. Yine insanlar üzerine saçmalama işine giriştim.

Sus sLn!

19 Haziran 2008 Perşembe

İstiklalin delisi

Tünelden yukarı doğru yürüyorum, o sırada sol tarafımdan geçen birinin baktığını hissedip ona doğru bakıyorum.
Tanıdık bir yüz.
Fazlasıyla tanıdık.
Hani hayatının bir yerinde yolunun kesiştiği insanlar vardır, yollar ayrılır, yıllar sonra gördüğünde tereddüt edersin selam vermeli miyim vermemeli miyim diye. Yaşadığım o muydu bilmiyorum. Ama benzer bir şeydi.
O arada geçti yanımdan, tuhaf bir şekilde bir şey söylememi beklediğini hissettim, başımı arkaya çevirip baktım birşey söylemek için.
Hala bakıyordu arkamdan. Sonra döndüm önüme, yoluma devam ettim...
"Erhan abi geçti" dedim sadece.
12 sene sonra koskocaman bir alışkanlığı hayatımdan atmanın bu kadar kolay olabilmesini aslında beklemiyordum.
Yine de peşinden bir oraya bir buraya koşturduğumuz (zaman zaman kendimizi abuk yerlerde bulduğumuz oldu), zaman zaman kendim bile inanmazken saçma sapan bir umuda sarılıp ölesiye savunduğum o adamın yanımdan geçip gitmesi, benim umursamamam... (aslında şu an oturmuş yazıyor olmam umursama belirtisi midir yoksa ben önemli önemsiz herşeyi mi yazmaktayım?)
Tuhaf oldu.
Hani insan bir şeyden ya da birinden ayrıldığında bir süre tuhaf şekilde rahatlamış hisseder ya kendini.. Aslında deliliğe vurmaktır tabi o! Hiç bir kaybedişin ya da ayrılışın rahatlatıcı yanı olduğuna ben inanmıyorum. Bir süre sonra geçer o his. Yerini kocaman bir boşluğa bırakır. O boşluğu 1 günde dolduranlar benim aklım almasa da var. Ben doldurmayı beceremeyenlerdenim :)
Ama tuhaf olan diğer bir şey de bu!
12 senedir hayatında olan bir şeyden vazgeçiyorsun. Aylar geçiyor, evet bir boşluk hissi var ama herhangi bir üzülme belirtisi yok.
Kesinlikle tuhaf.
Benim gibi hayatındaki şeylere abartılı şekilde bağlanan biri için daha da tuhaf.
Keşke bu hale getirmeseydin hiç bir şeyi istiklalin delisi!
Seni sevenler içinde aklı başında olan herkesi kaybettin, çoluk çocukla devam et hayatına (gerek fiziksel gerek zihinsel anlamda) , bak yok hiç biri mutlu musun demek istedim galiba bir ara...

***

Bugün günümü aydınlatan şey şu aşağıda fotoğrafını gördüğünüz şeydir. Masamın üzerinden bana bakmakta şu an. Baktıkça mutlu oluyorum :p (nette resim aratıp herhangi bir dvd'nin kapağını koymadım, kendi dvd'm bu :) ambalajını bile açmadan çektim, yandan görünen şey ortalıkta dolaşan puzzle parçalarından biri, zorlarsanız fotoğrafta yansımamı görmeniz bile mümkün :p)

***
Siyah capri eşofmanım, siyah south park t-shirt'üm (south park'ın aşık çocuğu sevimli sevimli bakıyor :) ) siyah converselerimle topuklu ayakkabı almaya gittim dün :D Tuhaf bir görüntüydü tabi, denerken daha da tuhaf göründüm sanırım :p
Zaman zaman özel günler olduğunda yapmak gerekiyor böyle şeyler. Dün de acele acele ayakkabı arama sebebim Senacığımın sözlenmesi idi. Ne kadar eski arkadaş olduğumuzu şöyle anlatayım: birlikte çekilmiş ilk fotoğrafımız benim bebek mevlütümden, ben annemin kucağında kundağa sarılı şekildeyim, Sena halamın kucağında :) Hayatımın her döneminde yanımda olan nadir insanlardandır. Daha önce de bahsettiğim en yakın arkadaşa hatıra defterinde ilk yazıyı yazdırma durumu vardı, ben Sena yazmadan kimseye yazdırmama konusunda inat etmiştim br dönem :) (hatıra defterimin olduğu dönem işte bu dönem :p )Mutlu ve bir o kadar da heyecanlı olduğu böyle bir günde orda olmamak olur mu hiç :)
Giydim elbisemi ve topuklu ayakkabılarımı gittim :p
***
Beni elbise ve topuklu ayakkabıyla hayal edemeyen herkese selamlar :D Evleneceğiniz zaman haber edin giyinip geleyim :p
Ya da staj yapacağım yere gelin :p
***
Cola bağımlısıyım!
Bu gün yine fark ettim ki cola bağımlısıyım!
Colaaaa colaaaaaa diye dolaştım istiklalde.
Damardan verseler de ölümüm coladan olsa :D Kolumda serumla hastanedeyken anneme teklif ettim aslında bir sonrakini cola olarak almayı ama kızdı. Niye kızdı anlamadım.
***
Güzel uykusuz insanları korkmayın sapık değiliz, peşinize takılmış kiralık katiller de değiliz :D
***
İyi değilim birkaç gündür, can sıkıcılığım had safhada, konuşasım gelmiyor falan filan. Hazirandan mı bilmiyorum.

16 Haziran 2008 Pazartesi

Pffffffffff

Film izliyorum.
Kitap okuyorum.
Puzzle'ın yakın bir gelecekte bitmeye niyeti yok.
Canım sıkılıyor.
Sağda solda gördüğüm, yaşadığım, duyduğum her şey can sıkmak için yeni bir sebep oluyor bana.
Sanırım iyi değilim.
Gitmek istiyorum.
Uzağa...
Günlerdir aynı şarkıyı söylüyorum kendi kendime: "we all live in a yellow submarine, yellow submarine, yellow submarine"

Karikatür bana gelsin:

Sanırım Uruguay'a da gidebilirim 8-) Ama Ekremle değil tabi.

15 Haziran 2008 Pazar

Puzzle ve cinnet

Sınavların bitmesiyle birlikte "hadiiiiii puzzle'a başlayalıııııııııııım" diyerek saldırdık puzzle'a dün gece. Aşağıda puzzle'ımızın kutusunu görebilirsiniz. Ben almadım valla ben almadım :) Canım kardeşim almış gelmiş, aldığını söylediğinde ne resmi var dedim, sürpriz dedi sadece. Buyrun kardeşimin seçimi : (fotoğrafı yamuk çektiğimin farkındayım :p )
Masaya puzzle halımızı serdik, sonra başladık parçaları karıştırmaya. Bizim delirmek üzere olduğumuzu gören annem ve halam da yardıma geldiler ve ilk parça bulundu :) Daha sonra "köşeleri bulalım, kenarlardan başlayıp ortaya gidelim" fikri oy çoğunluğuyla kabul edildi ve köşeleri bulduk.
Birkaç saat kafayı sıyırdıktan sonra kaydedebildiğimiz aşama ancak bu kadar oldu: (3 ayrı kenarın parçalarını dizilmiş olarak görebilirsiniz, sadece birleştirilmiş beyaz parçalara bakmayın, dahası var :p )
Ama azimliyiz bitecek :)
Parçaları ararken ruhumuz daraldı epey bi. Biz eğlenmek amaçlı almıştık ama daha çok sıkıntı verecekmiş gibi :s

Bir de yaparken bir şey merak ettik. Şimdi puzzle yapmak sıkıcı bir iş. Tabu gibi, monopoly gibi, scrabble gibi daha eğlenceli oyunlar mevcut.
Sağdan soldan yeni evlenmiş çiftlerin alıp evlerinde puzzle yaptıklarını duyuyoruz. Evlilik sahi bu kadar sıkıcı bir şey midir diye merak ettik :D Eğlenmek için puzzle gibi can sıkıcı bir şey seçtiklerine göre puzzle'dan daha sıkıcı bir şey olmalı :D

Hem ben söyliyim hayır gelmez o evlilikten 8-)

-Ya buraya koymak için ayırdığım parçayı naaptın?
-aa kutuya attım ben onu
-Allah belanı versin!

-Bu buraya konur mu gerzek karı
-Sen kendi koyduğun parçalara bak, renk uyumu bile yok aralarında salak herif

(masadan kalkarken ayak puzzle halısına takılır, birleştirilmiş tüm parçalar sizlere ömür)
-Naaptın yaaa naaptın yaaaa sakar gerzek
-Ne var be birleştir bi daha işin ne

gibi minik başlayan ve gitgide büyüyen puzzle kavgaları sonucu kendilerini mahkemede bulacaklarını düşünüyorum gençlerin. Bu da bir tür "şiddetli geçimsizlik" :) Biz puzzle'ı kardeşimle yapıyoruz, kardeş dediğin atsan atılmayan satsan satılmayan bir şey, dolayısıyla en fazla birbirimize şiddet uygulayabiliriz. Saç-baş dalarız, birbirimizi çimdikleriz, kavga filan ederiz, ötesi mümkün değil :D

Organik tarıma başlamıştın, nooldu bıraktın hemen di mi diye aklından geçiren fesat insanlara geliyor sıradaki fotoğraf:



Domateslerim çimlendi canlar :) Sonbaharda kendi yetiştirdiğim domateslerimi yemeye başlayabileceğimi sanıyorum :p Gelin birlikte yiyelim hatta :p Gelirken marketten yumurta ve ekmek almayı unutmayın. Bir de cola alırsanız acayip makbule geçer.

Sevmekteyim çoğunuzu =)

14 Haziran 2008 Cumartesi

What if we're two rights and everybody else is wrong?

"Whenever I try to remember my dreams, I always turn 'em into stories. But dreams are like life. You can't catch it with your hands because you can't catch something you don't really see. If you believe in your dreams, you could be sure that any force, a tornado, a volcano or a typhoon, wouldn't be able to knock you out of love; because love exists on its own. "

"But what's the point of breathing if somebody already tells you the difference between an apple and a bicycle? If I bite a bicycle and ride an apple, then I'll know the difference. "

"-What do you think?
-About what?
-About us kind of belonging together?
-What about this lamp? You think Paul will like this lamp?
-Yea, he'll-he'll love it. What do you think?
-I think two wrong don't make a right.
-Meaning what?
-Meaning us: two wrongs.
-What if we're not? What if we're two rights and everybody else is wrong?
-Either way we're gonna be screwed, Axel.
-But at least we can be screwed together. "

"You know... when I first met her, I felt something kind of strong. I didn't know what it was, I didn't know what to call it. Now everything is kinda turned around and she's like a... she's like this cloud... that I can see through. And on the other side, I see you. And I feel something very strong. I think I know what to call it now. "

"when I was a little girl, I always wanted to fly. from the top of the house. at night, I'd close my eyes, and imagine I was on the roof, looking down at my parents in their bed. and then I'd jump off... and I'd fly... while everyone was sleeping, I'd be soaring around, looking through their windows, flying... and resting in the trees. I always knew I could, but I never told them. Once someone knows, they can make you fall... they can make you fall.."

"I wasn't "falling in love", because I never felt any weight, because I was "flying in love", for the first time in my life."

Film tavsiye etmem, evet evet ukalalığımdan :) Bazı filmler vardır ki izlemiş olmak için izlenmez. Saçma sapan duygusal komedi filmleri muamelesi yapılmamalı onlara. Bazı filmler sadece film değil. Ama o ötesinde olanı gören çok fazla insan tanımıyorum galiba. O filmler o insanları bulur di mi 8-) O zaman da tavsiyeye gerek yoktur.

Öyle işte...

"Eğer birinin ruhuna bakmak istiyorsan önce rüyalarına bakmalısın. Bu senden daha büyük bir pislik içinde yüzenlere merhamet duymanı sağlar..."

Uzun zamandır sağlam bir sinema muhabbeti yapmamışım kimseyle, milletin iğrenç bulduğu, sonradan anlamadığını itiraf ettiği (filmi anlamamaları filmin kötü olduğunu gösteriyor!) o filmlerdeki minik ayrıntılardan bahsetmemişim. Onu fark ettim bak yine...

Aylardan haziran.
"Zaman" sinir bozucu bir şey.
Ben de sinir bozucuyum...

13 Haziran 2008 Cuma

Ortaya Karışık VI

Sanırım finaller sonunda bitti!
Evet evet bitti.
Haftaya bütler başlayacak, bizse herhangi bir dersten büte girip girmeyeceğimizi henüz bilmiyoruz.
Acelemiz yok, öğreniriz...

***

Füsun hocacığımın sınavlarını seviyorum. Çok şey bildiğimi fark ediyorum onun sınavlarında. Bir dünya da şey yazıyorum, fakat sorun şu ki yazdıklarımın onun sorduğu soruların cevabı olup olmadığına aldığım notu görene kadar emin olamıyorum!
Birbirine benzeyen karmakarışık şeyler var derslerinde, beynim zaten yeterince karışık her şey birbirine giriyor. Yine de yazdıklarımın doğru şeyler olduğunu biliyorum, tek problem doğru yerde olup olmadıkları...

***

3-4 gündür canım feci halde Kill Bill izlemek istiyordu. Elimizde olmadığı için izleyemiyorduk. Onu da arşive eklemek varmış efendim kısmetimizde. Bugün gittim aldım, haftasonu oturup izleyeceğim inş.

İçinde bulunduğum tuhaf ruh haliyle ilgisi var Kill Bill izleme isteğinin. Gelin gibi ben de kılıcımı elime alıp birilerini doğramak istiyorum bazen :D

***

Elimde 5 tane kitap var, sınavlar dolayısıyla her biri yarım. Gireceğimiz bütünlemeleri öğrenene kadar yapacak herhangi bir işim yok, okuyalım o vakit!


***

Ben tarih öğretmeni olabilirdim ya da coğrafya. Mutlaka öğretmen olmam gerekiyorsa onlardan birini seve seve yapardım. Ya da öğretmen lisesi çıkışlı oldukları için benden az net yapmalarına rağmen yüksek puan alan ingilizce öğrencilerinin yerinde olmayı seve seve kabul edebilirdim. En azından ingilizce daha kolay bir dil ve sevdiğim bir dil. Fransızcadan nefret ettiğimi daha önce söylemiştim di mi :p İngilizce bölümünde olsaydım ingilizce öğretmeyi öğrenecektim, şu an bir yandan kendim öğrenmeye çalışıyorum fransızcayı bir yandan da öğretmeyi öğreniyorum. İkisi bir arada zor oluyor :/
(haa öğretmen lisesi çıkışlı olmayıp ingilizce kazananlara saygım sonsuzdur. ama öğretmen liseli arkadaşlarımın benden düşük netleri ve okul puanlarıyla ingilizcede yayılmaları benimse fransızca öğrenmek için kendimi parçalamam canımı sıkıyor ne yalan söyleyeyim!)

***

Günün bomba diyaloğu:
-Geçmiş olsun
-Rica ederim

Aksatma b12 vitaminlerini bebek :D Seviyorum seni :)
Yarın inönülerde dikkat et kendine, o güzel marmara t-shirtüne de özellikle dikkat et :p

***

"Ersin Karabulut'u okuyorum ara sıra yaa iyi çiziyor"cular! Size sesleniyorum canlarım! O okuduğunuz arayı bu araya denk getirin, bu hafta çizdiğine bir bakın. Okumaya başladığım dönemden beri gördüklerim içinde en iyilerinden birini çizmiş güzel insan! Doğum günüymüş, kutlu olsun. (ne zamandır uykusuz reklamı yapmamıştım di mi ben)

***

Sanırım ruh halim yazdıklarımdan anlaşılabiliyor. Bir gün depresif bir gün neşeli :s Galiba normalde de böyleyim bir süredir.
Yazmayı seviyorum.
"Rahatlama" açısından çok güzel bir şey. Kimin okuduğu kimin ne düşündüğü umrumda değil. (nasıl yalan :s )
Seviyorum.
Zaten okurken kimin ne düşüneceğinden ya da beğenilip beğenilmeyeceğinden çok cümlelerin ve kelimelerin doğruluğunu önemsiyorum. İmla kurallarının hayatımda önemli bir yeri var. Böyle de kuralcı, böyle de şekilci bir insanım. Beni böyle sevin aaa ne yapayım :D

***

Küçük küçük şeyler bir araya geliyor, evrendeki muhteşem düzen işliyor ve ben sevdiğim insanlarla yolda karşılaşıyorum ya işte o anlar mutlu oluyorum. (Alpay cümlesi oldu bu :s Dondurma yesek:p) Kadıköy'e inmek için otobüse biniyorum aaa bi bakıyorum İlkaycım :)
Özledim gençler hepinizi, bir toplanın da Lost finali kritiği yapalım...

***

Göztepe kampüsünde okuyanlara has bir ifade mi "Kadıköy'e inmek"? Neden gitmiyoruz da iniyoruz 8-)

***

Bazen haklı çıkmak can sıkıcı oluyor. Güvenmiyorsun, yine de bir umut saklıyorsun bir kenarda.
Sonra bir bakıyorsun, haklı çıkmışsın yine! İşte bu can sıkıcı bir şey! Yine de üstad Teoman'ın dediği gibi "düşünmeeeee düşünmeeee kim anlamış ki sen anlayasın böyleeeee"

***

Yalan kötü bir şey!
Riyakarlık iğrenç bir şey!
Çıkarcılık mide bulandırıcı falan filan...

***

Bazı insanlar var, kendilerini dünyanın en kötü insanı sanıyorlar, ve bazıları da kendilerinin dünyanın en iyi insanı olduğuna eminler.
Bazen bir araya getirip
"Bak cnm sen kötü değilsin, görüyor musun neler var" demek istiyorum bu kendini kötü sananlara.
Melek sananlara diyecek bir şeyim yok, Allah bildiği gibi yapsın...

***

Minik kardeşimin ilköğretim hayatının son günüydü bugün. Elleri kolları dolu gelmişler, onur belgeleri plaketler falan filan. Gurur mu duydum ne...

***

Yıllardır otobüste gördüğüm bir çocuk var. (ayy korkmayın aşık falan değilim :D )
Sabahları bir ara karşılaşıyorduk, bu çocukla aynı otobüste bulunmuş herhangi birinin onu unutması biraz zor. Ben bir ara deli olduğunu sanıyordum ama bizim okulda öğrenci imiş. Tabi bu akıl sağlığından şüphe duymak için başka bir sebep. Yine de belli bir puan almış falan filan.

Efenim bu insan buz gibi havalarda herkes soğuktan titrerken kısa kollu Blind guardian t-shirtüyle dolaşır. (soğukta t-shirtle dolaşması mı yoksa blind guardian mı dikkatimi çekti bilmem)
Son ses heavy metal parçalar dinleyip bir yandan kafa sallar bir yandan şarkıya eşlik eder. Elinde de hayali bir gitarı vardır, onu çalıyormuş gibi yapar, arada bir sololar atar ki offf offf nasıl anlatsam bilmiyorum :D

Kendisini unutmak mümkün değil yani :D
Ben bir süredir farklı bir yol kullandığım için kendisini görmüyordum. Bugün Eminönünden otobüse bindim, eve geçiyorum. Karşımda bir çocuk. Kimdi bu yaaa diye kafayı sıyırıyorum. O sırada şarkıya eşlik etmeye başlıyor sonra hayali gitar yine çıkıyor ortaya :D Anlıyorum ki bu benim eski otobüs arkadaşım :D Bu arada kim olduğu, hangi bölümde okluduğu konusunda bir fikrim yok sadece otobüsteki manyaklıklarını biliyorum :D

Otobüsteki yaşlı amca ve teyzeler epey bir tırstı kendisinden :D
Rahat insanlara saygım sonsuz!
Ben yolda tek başıma yürürken şarkı bile söyleyemem :/

12 Haziran 2008 Perşembe

Durup dururken manyak bir insan olmadık efenim biz!
Çeşitli manyak insanlarla yaşadık, minik minik olaylar yavaş yavaş psikolojimizi bozdu, biz de manyak olduk çıktık.

Lady d'arbanville'i bilir misiniz?
Sevdiğim bir şarkıdır, söyleyen de ayrıca saygı duyduğum bir şahsiyettir. Her neyse.

Yanılmıyorsam turkcell üzerine türkçe sözler yazdırıp yaşara söyletmiş, milli takıma gaz verme reklamlarından birine imza atmıştı bir süre önce. Afedersiniz şarkının içine etmişti!

Şu sıra EURO 2008'in başlamasıyla birlikte daha bir yoğun rastlar olduk kendisine ekranlarda ve her seferinde sinirlerimizin yerinden oynamasına engel olamamaktayız...

Dün benim küçük kardeşim Seraycım merak etti şarkının orijinalini, hemen youtube imdadımıza koştu her zamanki gibi. Ben de uzun zamandır dinlememiştim, tuhaf hissettim. Hemen aresten aradık bulduk sonra falan filan.

Şarkı lise yıllarımıza bir anda bir götürdü bizi, bir süre geri gelemedik.

Şarkının sözleri şu şekilde:

my lady d'arbanville, why do you sleep so still?
i'll wake you tomorrow and you will be my fill,
yes, you will be my fill.

my lady d'arbanville why does it grieve me so?
but your heart seems so silent.
why do you breathe so low, why do you breathe so low,

my lady d'arbanville why do you sleep so still?
i'll wake you tomorrow and you will be my fill,
yes, you will be my fill.

my lady d'arbanville, you look so cold tonight.
your lips feel like winter, your skin has turned to white,
your skin has turned to white.

my lady d'arbanville, why do you sleep so still?
i'll wake you tomorrow and you will be my fill,
yes, you will be my fill.

la la la la la....

my lady d'arbanville why does it grieve me so?
but your heart seems so silent.
why do you breathe so low, why do you breathe so low,

i loved you my lady, though in your grave you lie,
i'll always be with you
this rose will never die, this rose will never die.

i loved you my lady, though in your grave you lie,
i'll always be with you
this rose will never die, this rose will never die.

Lise yıllarıyla olan bağlantısını anlatıcam sabret bi :)
Şarkı gayet acıklı sözlere sahip, an itibariyle nette araştırma yapmaya acayip üşenmekteyim, şarkının sözleri "ölen bir sevgiliye" yazıldığı izlenimi verse de, ablamızın Cat abiyi terk ettiği, Cat abinin de onun üzerine bunu yazdığı söylenmekte. Şu an daha ayrıntılı bilgi veremiyorum tembelliğimden ötürü. (Yusuf abimizin Cat olduğu zamanlarda geçiyor olay anlaşıldığı üzere :) )

Ablanın terk etmeden önceki o soğukluk halini ölüme benzetmiş işte abim yaa zorlamaya hacet yok :p
Ablanın ayrıldıktan sonra porno filmlerde rol almasıyla ilgili birşeyler hatırlıyor gibiyim ama tamamen sallıyor olmam da mümkün :s Eğer öyleyse kendisine diyorum ki "yaaaa Yusuf abimi bırakır gidersen öyle olur oh olsun sana, nerdeeen nereye işte" :p Eğer uyduruyorsam yazının bu kısmı kendi kendini bir an önce imha etsin.

Her neyse. Geliyorum liseye...
10. sınıftayım efenim. Yeni bir ingilizce hocamız gelmiş, şimdi isim vermeyeceğim ama anlayan anlar :p
Feci şekilde kendini sevdirme çabası içinde olan bir şahsiyet bu kişilik. (evi arayıp tüm aile fertlerimizle muhabbet ettiğini bilirim. psikopat gibi iki Türk olarak biz telefonda ingilizce konuşuyorduk kendisiyle. kimlik iyice açığa çıktı :p )

İlk birkaç hafta biz sınıfta sürekli müzik dinliyoruz falan. Kime ait olduğunu hatırlamadığım karışık bir kaset dolaşıyor ortalıkta. (sene 2002 galiba. ne arar cd :p ) Kasetteki şarkılardan biri de bu :s (bu arada kaset hocanın olabilir)
Bizim sevgili ingilizce hocamız takıldı mı bu şarkıya :s sabah lady d'arbanville, akşam lady d'arbanville :s
Dil bölümü olduğumuz için haftada 24 saat ingilizce dersimiz var, 8'i bu adamla :s

Sorun şarkıyı dinlemek değil elbet. Şarkıyı her açtığımızda bu adam dans etmeye başlıyor tuhaf figürler ve müthiş bir mutluluk ifadesiyle :s
35 yaş civarı, kısa boylu, gözlüklü, kel bir adam, üzerinden asla çıkarmadığı beyaz önlüğü ve öğretmen olduğu için takmak zorunda olduğu kravatıyla sıraların arasında dolaşıp bir yandan bu şarkıyı söylüyor bir yandan dans ediyor :s (parti şapkalı vs. fotoğrafları var elimizde ama deşifre etmiiciim :p ) Dans etmediği zamanlarda da evinde çalışan kadının kendisine aşık olduğunu, kendisine mektuplar yazan mesajlar atan hayranını ve kız bulmaya çalışan ablasını anlatıyor :s

Şarkının sözleri üzerine de epey bir tartışmışız, adam kendi ana dilinden kat kat daha iyi konuşuyor ingilizceyi, anlamıyor olma olasılığı "0".. Ama şarkının sözleri falan engel değil onun tuhaf dansına :s

Aradan 6 yıl geçti ve ben hala şarkıyı duyduğumda sözlerinden dolayı hüzünlenmek yerine ilk iş sevgili hocamızı düşünüyorsam psikolojim üzerinde derin izler bırakmış demektir sanırım.
Gerçi en hafif kurtulan benim :D

Kendi isteğimle manyak olmadım ben, beni buna zorlayanlar utansın hıh

(aklıma geldikçe devam edeceğim psikolojimi derinden sarsan olaylar yazı dizisine :p )

11 Haziran 2008 Çarşamba

Gece

Saat 03.59
Sağ elim ve kalem artık bir bütün. Sanırım birbirlerinden ayırmak kolay olmayacak :/
Mail box'ımıza bir bakalım gelen giden var mı dedim.
Edacım çiçek resimlerini görünce mutlu olmuş güzel dileklerde bulunmuş, sağolsun :) Amin cnm hepimize diyelim kendisine :p
Taaa Finlandiyalardan sevimli bir mesaj düşmüş mail box'ımıza. Henüz cevap yazmadım, Hilmi'den sonra yazmak daha mantıklı olacak gibi geldi. (senden önceee senden sonraaaa 8-) )

Uykum yok, sabah okula gitmek istemiyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum...
Daha fazla nefret etmek istemiyorum Fransızcadan. Bitsin artık, ikimiz de hayatımıza birbirimiz olmadan devam edelim. İngilizce ve Almancayla gayet mutluydum ben, sen nereden çıktın ki?!
Ya da İtalyanca veya İspanyolcayla mutlu mesut yaşayabilirdim ben ama neden sen???

Beynimden yüzlerce şey geçiyor yine.
"Öyle yapmalıydım"lar "böyle olmamalıydı"lar. tiksindiğim şeyler diye liste yapsam fransızca ilk sırayı kimseye kaptırmaz. İşin en sinir bozucu tarafı bu nefret öğrenmeye başlamadan önce de vardı. Ee o zaman neden burdayım?
İstanbulda kaldım da boyum mu uzadı?
!
Saat 04.09
Midem bulanıyor...
Sanırım uyku yok bu gece de...

10 Haziran 2008 Salı

Ordan, burdan, şurdan

Yeni tuhaflığım abuk saatlerde uyanmak. Günün tamamını evde geçirecek olmama rağmen ve erken uyanmam için hiçbir sebep olmamasına rağmen saat 6.00'da uyanıyorum misal.
Ya da saati 7'ye kurduysam en geç 5.30'da uyanmış oluyorum. En fecisi saati 7'ye kurup gece 3.30'da uyanmak oldu.
Biraz da bu şekilde uykusuz kalalım dedim galiba. Gece uyuyamama hali kesmiyor, sabah da erkenden kalkalım. Hem zaten niye uyuyoruz ki. Uyumak yerine yapabileceğimiz milyonlarca güzel şey var. (Gerçekten uyumaktan çok daha anlamlı milyonlarca şey var hayatta ama şu sıra değil 8-) )

Sabah 5.30'da mide ağrısıyla uyanıp, üzerine kahve içmek, hiçbir şey yemeden ağrı kesici almak intihar şekli değildir ayrıca 8-) Freudiyeciğim sabırlı bir oğlak dişisi olduğum için yavaş yavaş intihar ettiğimi söyledi ama ben herşeyden önce sabırlı bir insan bile değilim galiba. Yoksa öyle miyim 8-) Evet evet öyleyim :s Baksana hala sabrediyorum bir şeylere 8-)

Yine de amacım kendimi öldürmek falan değil, bu şekilde ölüneceğini de sanmıyorum. Aynı Freudiye kişisi bu şekilde ölmemin uzun süreceğini düşündüğü için bir tavsiyede bulundu sağ olsun.
"vapurdayken bağrını açıp kıç kısma git rüzgarı ye mide fesadı öldürmezse soğuk havaya bir şans ver" şeklinde bir mesaj almışım kendisinden geçen sabah. Benim için yaptıklarından dolayı kendisine minnettarım :)

I'm not there'in gösterimde olduğu tek sinema olan Beyoğlu Pera da artık oynatmıyormuş efendim filmi! Çok tabi size böyle filmler di mi yurdum insanı. Bak hala recep ivedik saçmalığı gösterimde. Gidin onu izleyin onlarca kez!

The Other Boleyn Girl'ü izlemek için bile bir dünya karın ağrısı çektim. Yurdum sinemaları haz etmiyor böyle şeylerden tabi.

Yine de Beyoğlu Emek ve Beyoğlu Pera sinemalarına saygı duyuyorum. Bir de Alkazar'a saygı duyuyorum. Camına koskocaman "Recep İvedik bu sinemada oynatılmamaktadır" yazdığı günden beri Emek Sinemasının kalbimde kocaman bir yeri var. Seviyorum efenim sizi... Türk insanı kıro, ben de bu kıroyu ortaya çıkardığım için film sevildi diyen adama gülmeye devam edin. aha aha kıro dedi bize ha ha ha :@ ilkokul esprilerine gülelim o para kazansın.
Bak sinirlendim yine ben...

I'm not there'de Cate Blanchett'in yere göğe sığdırılamayan performansını görebilmek için beklemeye devam ediyorum maalesef.

Filmlerden başladık, devam edelim. The other Boleyn Girl hakkında da diğer tüm uyarlamalara yapılan eleştiri yapılıyor. "Filmi kitabı kadar güzel değil" Hiçbir filmin uyarlandığı kitaptan daha başarılı olabileceğine inanmıyorum zaten (the prestige'i bunun dışında bırakıyorum.) Kitabı okumadım, ama The Tudors izleyicisi olduğum için ve tarih konusuna meraklı bir insan kişisi olduğum için konuyu genel hatlarıyla biliyorum ve bence izlemeye değer olmuş film.

The Orphanage'ı izledim geçtiğimiz günlerde. (o da sadece tepe nautilus'un sinemalarında gösterilmekteydi. Evden kalkıp oralara gittik.) Guillermo Del Toro beni hayal kırıklığına uğratmadı efenim. Pan'ın labirentinden sonra basit bir film bizi kesmezdi :) Saçma sapan korku filmleriyle kıyaslanmayacak kadar başarılı. (saçma sapan filmler için bkz. son durak serisi, mumya evi, yüksek tansiyon falan filan. baş role boş boş bakan bir sarışın koy, üç kişiyi parçala al sana korku filmi mantığından haz etmemekteyim.)

Fazla film izlemenin yan etkilerinden bazıları oyuncu performanslarını kıyaslamak, yönetmenine yapımcısına bakıp film seçmek, izlediğin her türlü filmi beğenmemek, fazla seçici olmak gibi şeyler. Mutluyum ama böyle :) Zaman geçirmek için film izlemek, başrol oyuncusunun yakışıklı/güzel olmasını bir filmi izlemek için sebep olarak görmek, 1 filmini izlediğin insanın en büyük hayranı olmak, zerre kadar anlamasan da insanların sinema muhabbetlerine sırf ilgi çekmek adına salça olmak sonra kendi kendini rezil etmek, izlediğin filmi algılayamamak ama b.k atmak gibi şeylerim yok en azından la la laaaaaa :D

Yarın Hilmicanın sınavı var. Saat 13.00'de başlayacak biz 8.00'de orada olacağız. Hayır hayır deli değiliz. İnsanın gelişmiş hayvan olduğu düşüncesini yerle bir etmeye gidiyoruz yine. Yer kapmak için birbirimizi ezeceğiz, güçlü olan hayatta kalacak, zayıf olan ön sıralara oturacak.
Yaşasın kaos!

Kendini yere göğe sığdıramama hallerinden bezmiş yazar kişisinin serzenişi :)

(26 nisandan kalma bir yazıymış kendileri. Dün fazlaca bahsetmişim bu konudan. Aklıma geldi.)

Kendimden sıkılıyorum bazen. Misal şu an...

Kendinle ilgili olan sorunlarını başkasına anlatmak zordur. Anlatmak kolaydır tabi ama anlamalarını beklemek zordur yani. Herhangi bir insanın bir diğerini ne kadar anlayabileceği konusunda ciddi şüphelerim var. Kimse beni anlamıyor diye şikayetler eden ergen gençlik haklıymış yani.

Herkes sana aynı gözle bakamaz elbet. Seni çok seven biri herhangi bir hatanı kusurunu görmezden gelebilirken seni sevmeyen biri için feci halde rahatsız edici olabilir bu hareketlerin. O seni sevmeyenler için normal hareketlerin bile rahatsız edici sayılabilir hatta 8-)
Ama en kötüsü insanın kendinde gördükleri sanki... Onlarca şey sayabilirim kendimde sevmediğim. Bir başkası için çok basit olan şeyler benim için rahatsızlık vericidir. Onlara rahatsız edici gelenler benim için basittir falan. İnsanların olayları algılama şekilleri ve değer yargıları farklı tabi...

Aslında bu kendi kusurlarını, hatalarını, yanlışlarını büyük görme durumundan zaman zaman hoşlandığım da oluyor. Çünkü kendini çok fazla seven insanlardan korkmak gerektiğini düşünmüşümdür hep. Aynaya baktığında "kahretsin muhteşemim ben" diyenlerden... Kendi yaptıklarını herkesinkinden iyi görenlerden... Toplu fotoğraflara bakarken "uffff en harikaları benim"diyenlerden :p (var öyle insanlar okur kişisi, gülme :p ) Her daim başkalarında eleştirecek bir şey bulanlardan. Başkası yaptığında kötü görüp, etmediği lafı bırakmayıp, kendisi aynı hareketi yaptığında "ama aynı şey değil diyenlerden" Herkesi aptal görüp birtek kendini akıllı sananlardan, aslında aptal olanın kim olduğunu herkes görürken kendisini kandıranlardan...

Bu yüzdendir ki kendini eleştirebilen, hatta biraz da kendini sevmeyen insanlara saygı duymuşumdur hep. Kastettiğim dünyaya küsen ya da küsmüş gibi yapan aslında hiç bir şeyden haberi olmayan velet tayfası ya da bedenen büyümüş ama beyni hala minik kalmış insan tayfası değil :)
Anlayan anlamıştır ne demek istediğimi.
Büyük insanlar hep mütevazidir, küçük insanlar deli gibi övünür kendisiyle. (anladın işte büyük insan-küçük insan derken ne demek istediğimi, yorma beni açıklamak için)
Kendi kendime de gözlemleyebildiğim bir şey bu.
Hatta öyle rahat fark edilebilen bir şey ki. Anlatamam insanların bazılarına ortada onlar için görünür herhangi bir sebep yokken neden birilerine saygı duyduğumu. Anlamasalar da olur zaten di mi?

Sıkılıyorum kendimden. (başa döndük yine. Bilge söylesin bakalım "bir şansımız daha olsaaaaaaaa")
Sıkılıyorum her biri bir öncekinin aynısı olan günlerden.. Zaten sıkıldığım şeyleri benim için iyice işkence haline getiren ve bundan keyif alan insanlardan...
sıkıldım bak...

Sevgili Johnny

Meraklıyım.
Evet fazlasıyla... Ama bu insanların kendi özellerini ya da başkalarıyla aralarında olanları merak etmek değil. Bana ne canım herkesin hayatı kendine.
Benim merakım daha farklı. İnsanların hakkımda "gerçekten" düşündüğü, hissettiği şeyleri merak ediyorum. Bahsi geçen insanın önem derecesiyle doğru orantılı olarak artan bir merak değil bu. Evet bazılarını daha çok merak ediyorum ama genel olarak herkesin hakkımda ne düşündüğünü feci şekilde bilme ihtiyacı hissediyorum.
Bir de arkamdan kimlerin ne söylediğini merak ediyorum :)
Bazı insanlar var, başkalarının arkasından ne kadar söverse sövsün yüzüne gelince "caaaaaaanıııııııııııım" diyor. Şimdi ben bu insan bana da aynı şeyi yaptığında samimiyetine nasıl inanayım :)
Biliyorum, birileri konuşuyor arkamdan ve merak ediyorum söylenenleri :D
(paranoyak sensin okur kişisi hıh ben paranoyak değilim, ben deli de değilim)

Bugün sınavda mektup yazdık. İngilizce hocam Gülerciğimin gözünde ultra derecede hanım, aklı başında bir kızım ben. Sevgi dolu bakışından hissediyorum beni sevdiğini :) (o arkamdan konuşmaz bak, kızarsa yüzüme söyler, o hissiyatı veriyor)
Gayet aklı başında bir mektup yazdım. 22 yaşında oturup Johnny Depp'e mektup yazmak anlamlı değil ama ne yapalım "hayran mektubu" istedi. Kime yazıcaktım başka :p
(Demir Demirkan'a ing mektup yazma fikri saçma geldi :) )

Aklımdan psikopatça şeyler geçmiş olabilir yazarken ama "oyunculuğunuzu çok beğeniyorum, son filminiz çok başarılıydı, Türkiyede çok hayranınız var, bekleriz sizi buralara, eski filmlerinizden şunları şunları seviyorum" tadında bir mektup oldu.

Halbuki hayran mektubu yerine sadece mektup yazın diyecekti bak neler yazıyordum o zaman 8-)
En son sevdiğiniz bir yeri tanıtın dediğinde çok feci şeyler çıkarmıştım 8-) Sabıkalıyım efenim bu konuda. Kesin bitirdikten sonra "vah yavrum, ben saraçoğlu aklı başında bir kız diyordum ama asıl manyak buymuş" demiştir :p Pişman değilim, yine olsa yine yaparım 8-)

Bu yaştan sonra fan mektubu da yazdırsa sevmekteyim kendisini.

8 Haziran 2008 Pazar

Gidelim mi?

Gitmeli buralardan.
Uzak yerlere gitmeli.
Kimsenin bizi tanımadığı yerlere.
Yanımıza şunu da alalım, bu da lazım olur stresleri çekmeden.
Kimlerin aklı kalır kaygısını taşımadan.
Gidiyorum demeli ve gitmeli.
Hatta belki dememeli bile.
Yanında sevdiğin birileri olmalı sadece.
"Gerçekten" ama.
Sahte sevgi sözcükleri yetmiyordu di mi mutlu olmaya?

Bir sabah "evet bugün gidiyorum" demeli ve gitmeli.
Arkana bile bakmadan.
Nereye gidileceğinin bir önemi yok.
Sabahları huzurlu uyanacağını bilmek yeter insana.
(En azından bana yeter diyelim.)

Bir gün hayal olmaktan çıkmalı tüm bunlar...
Nasıl olur bilmiyorum ama olmalı...

Tanıdık bir şarkı olmalı sadece dilimizde.
Hiçbir şey düşünmeden...
Uzağa...
Kimsenin bizi tanımadığı bir yerlere...

Sınavlar..

Yazar kişisi öğrenim hayatı içerisinde iki lise giriş sınavı (biz girdiğimizde öyleydi adı :D biz 86 doğumlu insan kişileri olarak 5.sınıfta sınava girdik, sonra sınav kaldırıldı.) bir adet öss bir adet de yds görmüş, her biri için ayrı ayrı puan bekleme stresi, ıdı stresi vıdı stresi yaşamıştır. Aslında lise giriş sınavlarına hazırlanmadığını düşünürsek onlar için stres yaşamıştır diyemeyiz tabi.

Halen de düzenli olarak fransızca vize ve finallerine girmeye devam etmektedir. Ayrıca dönem itibarıyla dış ticaret sınavlarını da eklemiştir bunların arasına. KPDS, TOEFL gibi sınavcıklar da ileride girilme ihtimali yüksek olan sınavlar olarak hafif bir baskı oluşturmaktadır şimdiden.

Bunca yıldır sınavlara girip çıkıyorum ama başkaları için yaşadığım stresin 1/10'unu bile kendim için yaşamadım :s

Her yıl mutlaka biri için stres yaptım sanırım. (Çoğunlukla çaktırmamak için elimden geleni yapsam da...)

Konu "ben" olduğumda bir yerden sonra "aman beee" diyebiliyorum ama konu başkaları olduğunda ve bu başkaları çok sevdiğim insanlarsa şayet; feci halde sinir, stres, mide bulantısı falan filan yaşıyorum.

Sevgi dolu bir insan değilim, hepinizi seviyorum, bütün insanlığı seviyorum dersem de kimse inanmaz sanırım.
Ama bir insanı gerçekten seviyorsam, kendi kendime "evet ya bu insan benim için çok önemli" diyebiliyorsam (insanın başkasına söyledikleri değil kendine söyledikleri daha önemlidir, kendinden bir şey saklayamazsın ki...) hakkındaki her şey beni feci şekilde ilgilendiriyor :/

Bugün de benzer streslerden birini yaşadık. Küçük kardeşimiz OKS'ye girdi, şimdi hayırlısıyla güzel bir yerlere girmesini bekliyoruz :) Sınav geçti diye üzerimizden yük mü kalktı, asıl stres şimdi mi başlıyor işte onu kestiremiyorum.

Sınavlara alışkın olmak falan hiç bir şeyi değiştirmiyor, heyecanlanma potansiyeli yüksek bir insansanız her daim heyecanlanacak bir şeyler bulabiliyorsunuz :)

Herkes bütlerini bitirdi, tatiline başladı, benim daha girmem gereken 4 final var :s
Ben ağlamayayım da kimler ağlasın :'( :p

7 Haziran 2008 Cumartesi

Yeşil Yeşil...

Yeşil rengi severim.
En azından sevdiğimi sanıyordum, yeşil bana hiç bu günkü kadar itici görünmemişti :s

Monitörüm yemyeşil oldu!

Bilgisayarı açtım, ekran yemyeşil, 10-15 dakika sonra düzeldi, sonra elektrik kesildi. Geldiğinde bilgisayarı tekrar açtım, ekran yine yemyeşil. Bu kez düzelmedi :s

Google'da azıcık araştırma yapıp öğrendik neden oluyormuş, nasıl oluyormuş diye. Öğrendik falan ama ortada tuhaf bir durum var.

Bilgisayarım bir bütün halinde iken ekran yemyeşil. Benim monitörümü söküp yerine başka bir monitör takıyorum ekranda bir sorun yok. Buradan monitörümün bozuk olduğu sonucuna varıyorum.
Sonra monitörümü laptopa bağlıyorum, ekran gayet normal :s

Sanırım bilgisayarımın parçaları artık birbirini istemiyor. Bir arada olmaktan haz etmiyorlar, başkalarıyla devam etmek istiyorlar yollarına 8-) (Türk filmi gibi oldu :s )
Ama canlarım siz bir aradayken güzelsiniz, pişman olursunuz bak sonra, hadi gelin uğraştırmayın beni..
Pffffffffffffffff
Yaşasın 22 yaşına da gelsen eğlence parkına gidip önüne gelen her şeye binebilme, çocuk gibi eğlenebilmeyi başarabilmenin verdiği mutluluk hali :)

(ismi eğlence parkı, lunapark değil. Daha havalı olsun falan diye eğlence parkı yazmadım yani. Çok ayıp yaa, yapmam ben öyle şeyler :s Minik hesaplar falan, komik ;) )


Tamam OKS'ye girecek olan kardeşimi eğlendirmek amacıyla gitmiş olabilirim oraya, ama ne var yani ben de eğlenmişsem :D Hep birlikte stres attık işte fena mı oldu yani :p


Organik tarıma başlamaya karar verdim bu arada :p

Tohumlar aldım bugün:














Bir sabah "kahretsin yaa rüyaymış" diye uyanıyorum, ertesi sabah "ohh çok şükür rüyaymış" diye... Sinir bozucu...
Bu ara herşey sinir bozucu...

5 Haziran 2008 Perşembe

La la laaaa laaaaaaaa

Tuhafım bu ara.
Yolda yürürken canım sıkılıyor, evde otururken canım sıkılıyor, müzik dinlerken canım sıkılıyor, film izlerken canım sıkılıyor, bir şeyler okurken canım sıkılıyor...
Bir de agresifim iyice sanırım. Tahammülüm yok kimseye.
Daha doğrusu her halükarda tahammül edeceğim insanlar var galiba.
Ama pek yakınımda değiller.
Diyorum ya bir sınav olmalı tüm bunlar diye...
Normalde de rahatsız olduğum insan davranışları bir kaç gündür daha fazla rahatsız ediyor.
Bir şeyleri parçalasam stres atabilir miyim acaba 8-)
Sinirliyim. Üzerinde "I hate people" yazan t-shirtlerden alıp insanlara mesaj göndermek istiyorum :) Arkasına "not all of them" yazılabilir pekala 8-) Ya da ne biliyim abartıp "except X" yazabilirim :p (x geri döndü :D )
Sanırım şu lanet sınavlar bitince bir süreliğine de olsa kopmalı dünyadan. Ne telefon, ne msn, ne başka birşey... Kapıdan dışarı adımını da atmamalı.
Dışarı çıkmak, msnde birileriyle konuşmak, telefonlara cevap vermek can sıkmaktan başka bir işe yaramadığı halde neden devam ediyorum ki yapmaya?
pfffff
Ara ara iletime "ben olsam bulaşmazdım" yazardım eskiden. Sonra baktım çoğaldı "ben olsam bulaşmazdım"lar, ben bıraktım yazmayı.
Yine o durumdayım.
Ben olsam katiyen bulaşmam bu insana. (kredinizin sınırsız olduğuna eminseniz iş değişir tabi ama sınırsız olsaydı muhakkak belli ederdim :p )
Öle işte...
Tuhafım bu ara.
Şarkıdaki gibi "hiçbişeeeeeey yolundaaaaa değiiiiilllllllll"

4 Haziran 2008 Çarşamba

Küçük hesapları var birilerinin...
Küçücük beyinleriyle kendilerini muhteşem göstermek için komik yollar bulmuşlar.
En sık başvurulan yol başkalarına bok atmak.
Ama insanlar kör değil ki be yavrum.
Herkes görüyor kimin ne olduğunu.
Sen siyahı gösterip "bak bu beyaz" dedin diye kimse "aa beyazmış o" demiyor ki. Şüphe bile oluşmuyor kimsenin kafasında "Acaba bu beyaz mı" diye. Herkes biliyor ki o siyah!

Başkalarının sevdiklerine bok atıp kendini süper zevkli göstermeye çalıştığında da acayip eğleniyor aslında çevredekiler. Çünkü zevklerinin seviyormuş gibi yaptığın adamlara göre, özendiğin ve benzemeye çalıştığın insanlara göre değiştiğini görmüyor mu sanıyorsun kimse?

Ama kimse gelip o kurduğun küçük dünyayı yıkmakla uğraşmaya bile tenezzül etmiyor.
Yine de söylemek istiyorum bazen bu hareketlerin seni yüceltmediğini, aksine küçülttüğünü!

Yeniden inşa ediyorum bazılarının kafamdaki yerlerini. Bazılarına tam hak ettiği yeri vermişim, ama bazılarını çok yanlış yerlere koymuşum. Gerçekten dost olabilicek insanları dışarıda bırakma pahasına yanlış insanları koymuşum oralara.
Şimdi temizlik zamanı.
İnsan hata yapar elbet. Hatasından da dönebilmeli. Zaten insanı insan yapan da bu değil midir?

Çok sular aktı köprülerin altından ama geç de olsa kimin gerçekten dost olduğunu kimin olmadığını görmek güzel...

Depresyondaymış!

Sağımda solumdaki neredeyse herkes insomniaya tutulmuş, istisnasız hepsi depresyonda, her gece karabasanlarla uğraşıyorlar falan filan. Feci bir rekabet halindeyiz.
-Ben depresyondayım
-Hayır benim depresyonum daha ileri derecede, bende bir de insomnia var
-O da bişey mi benim karabasanlarımın yanında. Keşke ben de insomnia olsam da uyumasam.

Neyin yarışı bu bilmiyorum. Ama feci halde abartıldığını biliyorum :D
Dünya üzerinde var olan bütün hastalıklar bizde mevcuttur efenim. Sende ne varsa 3 katı bende var. Sen kendini hasta mı sanıyorsun, asıl hasta benim hıh la laaa laaaaaaa

Depresyon hakkında bir süre evvel bir kitapta okuduğum bir yazıyı yazacağım. Yazılanları okuyunca "heh evett benimki de böyle, hatta daha da kötüsü" diyecek insanların varlığının farkındayım, ne diyiim yani :D Allah akıl fikir versin.

"Son yıllarda dilimize yerleşen, olur olmaz yerlerde kullandığımız bir kavram depresyon. Eskiden can sıkıntısı, moral bozukluğu,isteksizlik gibi birbirinden ayrı, türlü çeşit tanımı vardı. Durgun, keyifsiz gördüğümüz birine, "Hayrola, iyi görünmüyorsun" dediğimizde, "Moralim bozuk" ya da "Canım sıkkın biraz" diye cevap verirdi. Şimdi herkes depresyonda! Biraz suratı asılan, uykusu kaçan, canı sokağa çıkmak istemeyen ya da sevgilisiyle tartışan herkes, hemen teşhisini koyuyor; depresyondayım!

Hatta birkaç yıl önce bu toplumsal depresyon durumu şarkılara da konu oldu. Feridun düzağaçınkinin ardından Göksel'in şarkısı çıktı piyasaya ve dillere dolandı bu parçalar. Zaten hit şarkılar böyledir. Dile dolanır bir süre. Tuhaf olan şuydu; düğünlerde bile depresyondayım şarkısı çalıyor, gelin, damat, kız tarafı, erkek tarafı ve tarafsız olanlar, yani garsonlar falan piste yığılıyor, "depresyondayım" diye haykıra haykıra göbek atıyorlardı.

Depresyon nasıl bir şey ki insanı böyle zil takıp oynatıyor? Nasıl herkes aynı anda, kitlesel olarak depresyona giriyor? Amirinden fırça yiyen anında depresyona giriyor, on dakika sonra yine aynı amir sırtını sıvazlarsa depresyondan çıkıveriyor. Sahiden zırt pırt girilip çıkılan, gire çıka yalama olan bir kavram mı bu? Öf bu soruları arka arkaya sıralamak bile depresyona sokuyor insanı...

Şimdi depresyon nedir, nasıl bir şeydir, nasıl girilir, nasıl çıkılır, çıkılmazsa ne olur gibi soruları bir tarafa bırakalım depresyon ne değildir, asıl ona bakalım.

Sokaktan beş kişiyi çevirir "Depresyon nedir?" diye sorsak kalıbımı basarım üç aşağı beş yukarı hepsi aynı cevabı verir. İşte, onların söylediklerinin tam tersidir depresyon!

Mesela şunları söylerler büyük olasılıkla: depresyon zayıflıktır, iradesizliktir... Oysa iradeyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur depresyonun. Zayıflık falan da değildir. Bal gibi de hastalıktır. Çünkü depresyon sırasında sinir sistemimizdeki bazı hormonlar düzensiz salgılanır. Çok güçlü, aklı başında, ideal insanlar gibi görünen o titiz, kuralcı, her şeyin en iyisini yapmaya çalışan tipler vardır ya, en sık onlarda görülür depresyon.

Depresyon hafif, orta ya da ağır şiddtte olabilir. Ağır depresyon tam bir kilitlenme durumudur. Depresyona giren kişi değil öyle düğünlerde göbek atarak depresyon kutlaması yapmak, yürüyemez, yiyip içemez, kıpırdayamaz kolay kolay. Depresyon sıradan bir moral bozukluğu değildir. Herhangi bir sorunla karşılaşan insanın morali bozulur elbette. Depresyon ise bu moral bozukluğunu abartmak, hayatın geneline yaymak sanılır. Oysa bambaşka bir şeydir. İnsan sevdiği şeylerden bile zevk alamaz olur, kimseyle görüşmek istemez, tamamen içine kapanır. Öyle günde on kere depresyona girip çıkmaz insan. Depresyon, en azından haftalarca, bazen aylarca sürer.

Depresyondaki insan sürekli bir mutsuzluk hali içindedir uyku ve yemek düzeni bozulmuştur, kendini zayıf, çaresiz hisseder, dikkatini toplayamaz, gücü, enerjisi azalmıştır, hatta intihara eğilim gösterir.

"Adamın başına neler geldi, tabi ki depresyona girer" mantığı da yanlıştır. Hayatta karşılaşılan sıkıntılar depresyon nedeni değildir. Olsa olsa, depresyonu tetikleyen faktörlerdir bunlar.

Ayrıca, "Bacak kadar çocukta depresyon mu olurmuş canım" düşüncesi de yanlıştır. Depresyonun yaşla ilgisi yoktur. Çocuklar da girer; hem de nasıl girer!

...

Görüldüğü gibi her can sıkıntısı depresyon olmadığı gibi, depresyon da sıkıntıları abartmak, şımarıklık yapmak değildir. Toplumumuzda "depresyondayım" demek moda oldu son yıllarda. Ama durmadan depresyona girip çıktığını iddia edenler, gerçek bir depresyon hastasıyla karşılaşınca "Amma da abartıyorsun, büyütme artık, neşelen biraz" diye tepki gösterirler. Hatta iki kadeh içmenin, sinemaya gitmenin, kahvede tavla atmanın depresyonu şıp diye keseceğine dair yanlış bir inanç vardır halk arasında. Bu yüzden depresyonlu kişiye yardım etmek için onu sürükleye sürükleye sosyal hayatın içine sokmak adettendir. Oysa depresyon, lastiğin çamura saplanıp arabanın patinaj çekme halidir. Gaza yüklendikçe lastik daha da gömülür. Hatta motor boğulur!"

İlgiyle izleyip gülmekteyiz depresyoncuları ve bitmek bilmeyen yarışlarını :D İşin tuhaf tarafı yine kimsenin kendini görmemesi elbet ;)
Çok şükür ben depresyonda falan değilim ;) Hiçbiriniz de değilsiniz zaten canlar :D La laaaa laaaaaaaaaaa

(Yazı Altay Öktem'in "Sık rastlanan hastalıklar atlası"ndan alıntı. Kitapla ilgili açıklama yapacaktım ama gerek yok galiba. Kitaplar kaç kişinin ilgi alanına giriyor ki sanki :) bilen bilir zaten, bilmeyen de google'dan aratır. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp :p )

Sevgiler sunarım efenim

3 Haziran 2008 Salı

Ne zaman, neden, bazen, keşke...

Ne zaman bu kadar büyümüşüz biz?
Ne zamandır büyük insanların dertlerine benzemekte bizim de dertlerimiz?
Hatıra defterine ilk yazdırdığın kişinin en sevdiğin kişi olduğu, bu yolla sevgi belirtildiği günler geride kalalı çok mu oldu sahi?
Ne hayallerimiz vardı di mi?
Birinin bile gerçekleşmemiş olmasına gülmeli mi ağlamalı mı bilmiyorum...
Her daim çocuk kalacağımızı sanırken, büyük insanlar olmak ulaşılmaz bir hayalden ibaretken, o hayalleri paylaştığımız insanların "ben büyüdüm" demeleri niye git gide küçültüyor ki beni? Niye 7 yaşıma geri dönmeyi herşeyden çok istiyorum. (ve hep orda kalmayı...)
Bazen hiç büyümeyecekmişiz gibi gelirdi. 18 yaş hayalleri kuruldu yıllar boyu. "18 olunca bunu yapıcam, şuraya gidicem"lerimiz vardı bol bol. 18 olduk ve geçti, bitti bile çoktan. 19 olduk sonra, sonra 20,21,22...

Bazen fazla soyutlanmış gibi hissediyorum kendimi herkesten. Kendi tercihim de olsa rahatsız ediyor bu durum zaman zaman.

İnsanlar bilseler keşke bazılarıyla uzak oluşumuzun sebebinin sevgisizlik olmadığını ya da her daim görüşmenin çok sevmek anlamına gelmediğini.
Seçme şansım olsaydı yanımda olmasını istediklerimle yanımda olanların büyük çoğunluğu farklı olurdu eminim.
Ama "sen git o gelsin" diyemezsin ki kimseye... Diyebilsen neye yarar ki...
Çevreme ne zaman baksam sevmediğim insanları görmek gitgide dayanılmaz bir hal almaya başladı. Oysa hep bir arada olmayı hayal ettiklerimiz vardı...
Onlar olmalıydı yanıbaşımızda.
Belki bu kadar çok kaçmak istemezdim o zaman.
"Sevmiyorum sizi, beni rahat bırakın" diye bağırma isteği olmazdı belki o zaman içimde...
Tuhafım bu gün.
Yine hiçbir şey yolunda değil...
O her daim göremediğim dostlar bilseler keşke ne kadar çok sevildiklerini...

1 Haziran 2008 Pazar

Ne kadar mutluyuz değil mi?


Farklı yerlerde aynı şarkıları dinliyoruz
Başka yollardan aynı yerlere yürüyoruz
Başka insanlara aynı yalanı söylüyoruz
"Ne kadar mutluyuz değil mi?"
Aynı okyanusa dalıyoruz farklı kıyılardan
ve boğulacağız aynı incinin peşinde besbelli
Farklı odalara kapanıp gündüzler boyunca
Her gece aynı yıldıza dikiyoruz gözlerimizi
Başka dillerde aynı yalanı söylüyoruz
"Ne kadar mutluyuz değil mi?"
Aynı Tanrıya tapıyoruz farklı mabetlerde
Aynı düşe kurşun sıkıyoruz başka silahlarla
ve öldüğünden emin olunca da oturup
Aynı hayalin ardından ağlıyoruz farklı mezarlar başında
Başka aynalara aynı yalanı söylüyoruz
"Ne kadar mutluyuz değil mi?"
Başka insanlara aynı yalanı söylüyoruz
Başka dillerde aynı yalanı söylüyoruz
Başka aynalara aynı yalanı söylüyoruz
"Ne kadar mutluyuz değil mi?"
...
Öle işte..
Dilime takıldı akşam akşam.
Seviyorum ama ders çalışmam gerek, kafamın dağılmaması gerek bla bla bla.
Başka şarkıya takılalım dedim, winamp karşıma şunu çıkardı:
"Senden kalan herşey dökülür karanlığa
Dökülür karanlığa yağdığın yağmurlar
Bir yanın kalmalı ıslanmayan
Gölgesinde bekler durur sanki eski bir masal
Mavi bir kuş kanadında..."
Şaka olmalı :)
Galiba ders çalışırken müzik dinlememeliyim ben. Müziği kapatıp "au bonheur des dames"a dönelim bakalım neler demiş Emile Zola :/
(yok artık, kesin şaka, "evde yoklar" başladı... arkasından da kumdan kaleler geliyor 8-)
...
ve sanki tüm bunlar birer masal gibi,
Maskelerini kuşandı insanlar,
Rüzgara savruldu sesim
Yarım kalmış bir sayfadan
Suskunluğu öğrendi insanlar..
Belki sen, belki ben, belki de biz ve onlar,
Kumdan kaleler kuran denize doğru,
Bakarsın çoğalırız bu oyunda,
Cemresi oluruz yarınların...
Meraklısına not: ilk şarkı Bad Trip'in. hidden track hesabı bişey. iki ve üçüncü Kumdan Kaleler'e ait...