31 Temmuz 2008 Perşembe

Ne çıkar?

Sevimli bir insan tanımıştım yıllar önce. Aynı foruma yazardık. Netten tanıdığınız insanlarda şöyle bir durum olur genelde. Adını bilmeyebilirsiniz, neye benzediğini bilmeyebilirsiniz ama zevklerini her gün gördüğünüz insanlardan daha iyi bilebilirsiniz.
O sevimli insana dair hatırladığım az sayıda şey arasında Tagore şiirlerine olan sevgisi. Az önce bir Tagore şiirine rastlayınca anımsadım. Hatta okuyunca şiiri de hatırladım. Diğerlerine benzemeyen kız modellerim vardır benim. Hayatta en önemli şey alışveriş değildir, hayatına dahil olmuş erkek sayısı da değildir vs.. Birkaç kriter var galiba bunlara benzer. İşte böyle düşünen, diğerlerine benzemeyen kız modellerinden biriydi benim için kendisi. Meğer ne çok şey paylaşmışız fark etmeden...

İlk okuduğumdan bu yana epey zaman geçmiş.
Epey değişmişim.
Şiir daha bir anlamlı geldi şimdi.
Bir kitap, bir yazı, bir şiir bu yüzden 1 kez okunup bırakılmamalı işte! Ya da bir film bu yüzden tekrar izlenmeli. Ne zaman ne hissettireceğini bilemezsiniz ki...

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi

düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
naif yönlerimizin keşfedilmesi,
cesaretsizliğimizin anlaşılması,
korkularımızın paylaşılması
sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
kabuklarımızın altında
kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
ıstiridyeler, deniz minareleri, midyeler. kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk?
kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
yoksa zarar mi veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?
duygularimizi bastırıyor,
el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
ne çıkar ateşböceği sansalar beni?
belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçucu,
masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz?
güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi,
korkaklığımı, sevgi isteğimi
en insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem
bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
bir kuş gibi uçacağım özgürce.
anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım
karşımdakine.
o da çözülecek belki.
samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
oysa bir görebilsek bunu.
kalmadı böyle insanlar demesek.
güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
kırılmaktan korkmasak.
incinsek, yaralansak.
ne olur bir darbe daha alsak.
yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu.
denesek.
risk alsak.
yanılsak.
fark etmez.
tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
ve kucaklaşsak yeniden.
tıpkı eskisi gibi.
ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
o zaman fark edeceğiz.
ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
neler biriktirdiğimizi,
kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.
beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
yaşadığımız cografya zor, şartları ağır.
yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
sevgiye çok ihtiyacımız var.
ufukta kara bir kış görünüyor.
ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. kurtulun bu yükten.
korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
hem hepimiz bir yıldızız.
ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Çöp eve doğru!

Efenim eşyaları karıştırdım baktım, hatta bir kısmının fotoğrafını çektim =)

Aşağıda gördüğünüz fotoğraf Erdal Hocamın yaptığı son quiz'e ait. Yani lise hayatımın son quizi. Yalnız bendeki bana ait değil, sıra arkadaşımınki bu, üzerinde kendisinin yazdığı notlar var. Benim kağıdım da üzerinde benim yazdığım notlarla birlikte sıra arkadaşımdaydı. Eminim saklamıyordur =)
9.Sınıfta en sevdiğim ders Edebiyattı. Hocanın etkisi büyük! Marta hocamın dillere destan sınavlarından birini şu anda aşağıda görmektesiniz. Sinema, tiyatro, konser, maç, müze vs. her şeye ait bilet bulabilirsiniz aralarında =) Handecim taaa Ankaralardan yazıp bana yollamış =)
Dünyanın çeşitli köşelerinden, yüzlerini hiç görmediğim insanlar tarafından yollanmış kartlar =)
Lise yıllarında her sınıf fiş çalmıştır, her sınıf imza taklit etmiştir değil mi? Bu hocanın imzaladığı fiş, Hülyanın imzaladığı fişse İbrahim hocamın odasına gitmişti :p
Osman Hoca müthiş sakin bir insandır. Sınavda aralarında fısıldaşan öğrencilere ses çıkarmaz. Ama kopya olayları abartılır, 1 kişi kitaptan bakar 4-5 kişiye yazdırır, üstelik bu işlem 20 kişilik bir sınıfta yapılır, yetmezmiş gibi renkli süslü kağıtlar verilir sınav kağıdı olarak (gördüğünüz gibi benimki mavi ) ve Osman Hoca çileden çıkar. Tüm kağıtları toplar, yere atar ve sınavı iptal eder. Herkes o muazzam günü yıllar sonra bile hatırlamak için kağıdını alır :) Hâlâ saklayan kaç kişi var bilmem ama ben saklıyorum =)
Efenim Hilmi'den kopya çekmeden geçmenin mümkün olmadığını daha önce de belirtmiştik. Buyrun bunlar asetat kopyalarımız:
Dilek'te otururken Büşranın canı bişeyler yazmak ister, peçeteyi alır yazmaya başlar. Sonra da al bunu sakla der. İnanmıyordun di mi saklayacağıma =)

Lise yıllarında Hande ve Denizle yaptığımız yazışmaların bir kısmı. Görünmemesi gereken şeyler olduğu için epey küçülttüm :p
Lise hazırlık hiç bitmeyecekmiş gibi gelmektedir. Buna dayanamayan kızlar gün saymaya başlarlar. Her gün dersten sonra o günün üzeri çizilir, kalan gün sayısı hesaplanır. Buyrun, o defterden bir sayfa:
Lise hazırlığın final sınavının sözlü bölümünde en korktuğum konu bana denk gelir. (90 öğrenci-90 konu var, korktuğum tek konunun bana gelmesi nasıl açıklanabilir?) Bir de yetmezmiş gibi sevgili hocamız bana komplo kurar, beni dinlemesi için yanlarına bir de müdür yardımcısını alırlar. Hâlâ neden beni dinlemek istedi bilmiyorum. Kazasız belasız atlattık. Üstüne bir de en yüksek notu aldık:p Bu da sıramı beklerken karaladığım kağıt:
Yıllık yazıları =)

Biri Mehmet Akif Ersoy İlköğretim okulundan biri Mecidiyeköy Lisesinden =)

Ayy bunlar Handecimin tokaları =) Sanırım ben ona kütüphane giriş kartımı vermiştim hatıra olarak, o da bana bunları vermişti =)
Hilmi sınavı için hazırlanmış fakat çekilememiş kopyacıklar. Selda elleriyle yazmış, biz sadece fotokopi çektirdik :p
İstiklalde sevimli bir abi vermişti yıllar önce, kendisini yolda görsem tanımam, ama bu hâlâ duruyor =)
Orta okul yıllarında pek bir çevreciydik :p




Ben (3)

*Bazen insanlar öyle kibar oluyor ki eziliyorum! Çünkü uzun bir süredir leylayım. İnsanların doğumgünlerini unutuyorum, söylemem gereken şeyleri unutuyorum, sürekli unutuyorum!
Onların düşünceli halleri karşısında da acayip eziliyorum!

*Bu bahsi geçen leyla, Leyla ve Mecnun'un Leylası mı bilmiyorum. Üniversiteye dair sevimli hayalleri olan minik bir yavrucakken, diğer bir deyişle dershaneye giderken gramer dersine gelen hocamız Leyla derdi dalgın olduğumuzda bize. Bana da ondan kaldı. Ama neden Leyla dediğimizi şu ana kadar düşünmemiştim.

*Yıllar sonra tv'de "çöp ev" haberi görürseniz ekrana iyice yaklaşıp bakın. Merhaba! Ekranda gördüğünüz benim!
Ne yapayım seviyorum. Hatırası olan herşeyi seviyorum. Sinema biletleri, konser biletleri, tiyatro biletleri, müze biletleri, söyleşi duyuruları, şenlik kağıtları vs. vs. vs.
Üzerinde tarih yazdığı için mi seviyorum bilmiyorum. Ama saklamayı çok seviyorum.
Hepsi bir kutunun içinde duruyor. Zaman zaman bakıyorum. Onunla şu gün şu filmi izlemişiz, şununla şu gün şu konserdeymişiz vs.
Hı hı normal değilim biliyorum. İlkokul yıllarına kadar uzanıyor bazı şeylerin geçmişi =) Bir ara fotoğraflarını mı çeksem 8-)

*Oturduğu yerde ve hatta yattığı yerde kendini incitmeyi daha doğrusu sakatlamayı becerebilen süper yetenekli bir insanım ben.

*Yazgı'yı izliyordum geçenlerde. Doğal olarak aklıma L'étranger'i okuduğum işkence dolu günler geldi. Düşündüm biraz meursault'u, tuhaflıklarını, "yabancı"lığını. Evet kesinlikle tuhaf bir adam. Daha kitabın ilk cümlesinden anlıyorsunuz tuhaf olduğunu. Ama tuhaf olmayan kaç tane erkek tanıyorum ki bu dünya üzerinde zaten? Lafa gelince kadınlar karmaşık, kadınlar anlaşılmaz. Sanki kendiniz çok basitmişsiniz gibi.

*Kafamın içindeki bütün kelimeleri anlatmak istiyorum bazen. Benim kelimelerimi, başkalarının kelimelerini...

*İnsanları düşünüyorum. Olmayan ahlak anlayışlarını, hâlâ oturtamadıkları değer yargılarını. Herkes aynı değil elbet! İyilerle kötüleri karşılaştırıyorum, kafamda tuhaf sınıflandırmalar yapıyorum. Bir yandan da düşünüp kızıyorum. "Sana ne bee! herkesin hayatı kendine!"
Aslında bunun doğru tarafları olduğunu da düşünüyorum. Çünkü öyle insanlar var ki kendilerine ayırılacak 5 dk.yı bile hak etmiyorlar. (uff büyük laf ettim bak) Düşünüyorum...

*Yazdıklarımı yanlış insanların üzerine alınma ihtimalini düşünüp üzülüyorum 8-) Genel konuşsam bile çevremdeki insanlar güzel deyişimiz "kızım sana söylüyorum gelinim sen anla"nın ışığında bahsi geçen kişileri çevremde arıyorlar. Tabi ki gördüğüm şeylere sinirlenip yazıyorum çoğunu. Ama hepsini değil.
Diğer taraftan yaptıklarının farkında olup da üzerine alınanlar da var tabi. Onların faydalandığı güzide deyişimiz: "Yarası olan gocunur"
Hakkında zerre kadar kötü şey düşünmediğim insanlar var. İşte bu insanların bu durumu bilmeyip (evet her bi haltı kendisine saklayan uyuz bir insanım ben!) kötü şeyleri üstlerine alındıklarını hissediyorum/biliyorum. İşte canımı sıkan şey bu!

*Sıradaki deyişimiz Oscar Wilde'dan kendisi olmayı beceremeyip sürekli başkalarına benzemeye çalışan özenti beyinlere gelsin:
"Be yourself, everyone else is already taken"

*Sevdiğim insanların benim yüzümden kırılma ihtimallerini düşünmek beni hasta ediyor! Her daim uyuz davranan bir insanım ve onları sevdiğimi bilmeyen insan sayısı çok fazla. Bazı hareketlerimden onları sevmediğim sonuçlarına varıyorlar biliyorum, ama gerçekten çok fazla sevdiğim insanlar var :$ Uff ne can sıkıcı.

*Sanırım yeni tanıdığım insanlara kılavuz vermeliyim :) Kolay anlaşılabilen biri değilim, beni çok iyi tanıdıklarını sananlara da yanıldıklarını garanti edebilirim ;) "Şöyle yapıyorsam anlamı şudur, böyle demişsem şu yüzden demişimdir" gibi açıklamalar içeren bir kılavuz hazırlamalıyım :D

*Bazı şeyler var, anlatamıyorum. Zorluyorum ama olmuyor. Çok tuhaf. Kendime dair bazı şeyleri açıklayamıyorum. Yaptığım aptalca şeyler, söylediğim aptalca sözler yüzünden aklımdan şu ankilerden çok farklı şeyler geçtiğini sananlar var ve bunun için onları suçlayamıyorum. Bunun bütün sebebi benim! Ama susmak, hiçbir şey yokmuş gibi davranmak canımı yakıyor...

*Ben göremedim sen söyle, yarın var mı?

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Uyuz insan!

Uyuzum bugün!
Çok.
Gerçi hep öyleyim.
Tahammülüm yok yine hiçbir şeye.
Eh insanların da bana tahammülü yok elbet.
Bir sebep mi var hem bunun için?

Gitsem.
Hatırlamasa kimse beni.

"Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere... "

demiş Orhan Veli.

Bekleyen?

Atabilsek kendimizi denize? (bikini giyip yüzmek için denize atlamak değil elbet bahsi geçen.)

Pfffffff
Herşey sinirimi bozuyor yine.

Alanis Morisette ironic'te diyor ki:

"Life has a funny way of sneaking up on you when you think everything's okay and everything's going right. And life has a funny way of helping you out when you think everything's gone wrong and everything blows up in your face."

Hımm, birinci cümlede anlatılanı daha evvel görmüş idik. Fakat ikinci cümlenin gerçekliğine inanmalı mıyız bilmem...

Duvarlarımın arasına saklanıp aylarca, yıllarca orada kalmayı istiyorum!

25 Temmuz 2008 Cuma

Sevgi Pıtırcığıma :)

Dün evde boş boş oturuyordum, canım fena halde sıkkın. Zaten bu ara hep sıkkın. Efenim içinde önemli minik şeyleri sakladığım bir kutu var. Arkadaşların yazdığı küçük notlar bu kutunun içerisindeki önemli şeylerden bazıları. Kutuda bir şey ararken özel bir dostun yazdığı özel bir not çıktı karşıma.

2006 mayısında Edacım bana sevimli bir melek almış, pakete de bir not iliştirmiş. O gün doğumgünü ya da özel bir gün değilmiş. Sadece bunu yapmak içinden gelmiş. Öyle yazmış kağıda.

Öyle bir anda karşıma çıktı ki kağıt, gülümsedim ister istemez.
Bir de itiraf edeyim gözlerim doldu biraz.

Hep bir sihirli değneğimiz olsun istedik :)
Dünyayı daha iyi bir yer yapabilmek için, ya da en azından çevremizi düzeltebilmek için. Belki insanların birbirini sevmesini sağlamak daha kolay olurdu öyle.

Tamam altıgende geçirdiğimiz günler hataydı, ama hatalar da lazım di mi :) Çok şey öğrendik o günlerden. Beşiktaşlardan, mc donaldslardan, 128'lerden :D Neyse gereksiz konulara girmeyelim :p

Tanıdığın en düşünceli insanlar kim deseler ilk söyleyeceğim isimlerden biridir Eda. Senin sevincinle sevinebilir ya da senin heyecanın onun da heyecanı olabilir. Önüme gelen herkese söylediğim gibi okul bir gün bittiğinde görüşeceğime kesinlikle emin olduğum insanlardan biridir. Bana bu güveni veren az sayıda insandan biri...

İnsanın iyi dostlara bazen her zamankinden fazla ihtiyacı olabiliyor ve o günlerde her zamanki düşünceli halleriyle yanımdan ayrılmayıp bana tahammül eden güzel insana ben nasıl teşekkür etsem bilmem ki :)

23 yıl önce bugün varlığıyla dünyayı renklendirmiş bu güzel insan. E biz de kutlayalım o vakit :)

İyi ki doğmuş Edacım. İyi ki mecidiyeköy caddelerinde şemsiyemle yürürken bana musallat olmuş :p Hayır çok uğraştım saklanmak için ama nafile :P

Hala basınca "sLn, venez au tableau" diyen bir adet Mezune hoca oyuncağı ve bir adet cep Johnny'si sözün var bana, aklıma gelmişken hatırlatayım didim :p

Umarım bir daha bunalım cümlelerimle başını şişirmem. Sevgi pıtırcığı olduğumuz, her saniye mutlu olmak için bir sebep bulduğumuz günlere geri döneriz en kısa zamanda :)

En büyük temennim yine bir gün "Edaaaaaaaaaaaa mutluyum ben beeee"
"Edaaaa çok fena heyecan yaptım yaaaa midem bulanıyooooooo" şeklinde cümlelerimle seni yine taciz etmek :D

O kadar güzel bir kalbin var ki pıtırcım. Herşeyin çok çok ii olmasını hak ediyorsun. Umarım hak ettiğin kadar güzel olur hayat bir gün. O güzel hayallerin var ya, umarım hepsi bir gün gerçek olur.
Pastaneye musallat olucam, ben gelince kepenkleri kapatıp içeride yokmuş numarası yapmak zorunda kalacaksın, bütün pastaları ben yiycem nihahoha :D
Neyse şimdiden korkutmayayım, yoksa adresi vermek istemeyebilirsin :) Vermek istemezsen seni anlarım aslında :p

Cnm,
Seni çok seviyorum.
Senin gibi bir dosta sahip olmak çok güzel!

İyi ki doğdun bebek :)
Nice, nice mutlu yıllara...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

İkiz misiniz?

Efenim bilen bilir benden 1,5 yaş küçük bir adet kardeşim var. Biz birbirimize çok fazla benzemediğimizi düşünüyoruz. Yakınlarımız ve sürekli görüştüğümüz insanlar da öyle düşündüklerine göre gerçekten fazla bir benzerliğimiz yok demektir. Ama hayatımız boyunca "Siz ikiz misiniz" sorusuyla sık sık muhattap olduk. Hayır anlamadığımız şey ikiz olsak ne olacak? Çok tuhaf bir şey midir ikiz olmak? İnsanlar üçüz, dördüz, beşiz doğuruyor. İnsanların ikiz olmasında böyle hayretle karşılanacak ne var? Kaldı ki ikiz de değiliz :) Ben daha yaşlıyım.

Bugün uzun bir aradan sonra yine aynı soruyla karşılaştık da ordan aklıma geldi yine.

Kendime göz kalemi arıyorum, o sırada görevli kız uçarak geldi "yardımcı olabilir miyim" diye. Bir süre konuştuktan sonra "ikiz misiniz" sorusu geldi.
Yok değiliz, değiliiiiiiiz, değiliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiz, benzemiyoruz bileeee.

Yaş farkımız az olduğu için annem birbirimizi kıskanmamızı engellemek amacıyla birimize aldığını muhakkak diğerimize de alırmış. O yüzden küçükken hep aynı giyinirdik. O zamanlar yadırgamıyorduk bu soruyu. Gerçi o zamanlar benim boyum fark edilir derecede uzundu Canan'dan. Ama şimdi alakamız yok beeee :s (Artık o benden uzun ayrıca :D Ablaların ve abilerin kaderidir zaten en kısa olarak kalmak)

Lise yıllarımızda yolumuzun üzerindeki pastanenin önünden geçerken bütün ahali kendine yiyecek bir şeyler alırdı, okulda kahvaltı niyetine yerdik. Sabah doğal olarak kardeşimle birlikte gidiyoruz okula. Pastanenin sahibi olan abi düzenli aralıklarla ikiz olup olmadığımızı sorardı :s İkiz olsak ne değişecek bilmem ki...

Mecidiyeköy Lisesi'nde hazırlık sınıfını bitirdim, 1'inci sınıfa başlayacağım gün kardeşim hazırlığa başlayacaktı. Neyse efenim gittik okula. Kapıdan önce kardeşim girdi. Arkasından ben girdim. Sınıf arkadaşlarım tam karşıda oturuyorlarmış. Şaşkın şaşkın yüzüme bakan bir grup insan!
Ben de "bir şey mi oldu size" diye yanlarına gidince şaşırdıkları şeyin "biz" olduğumuzu öğrendik efenim. (Tamamen abartı, gerçekten benzemiyoruz.) Canan'ı ben sanmışlar, arkasından ben girince şaşırmışlar peeeeeeeeeh :D

En fecisi de lisedeki biyoloji öğretmenimizdi. Bir yıl benim dersime geldi, arkasından bir yıl kardeşimin dersine. Bir gün kapıda ikimizi gördü. Şöyle bir tepki verdi:
"Ben ikinizi tek kişi sanıyordum"
İçimizden "oha" desek de "he he he" diyip geçiştirdik.

Girdiğimiz herhangi bir ortamda bir insan sırayla bir ona bir bana bakıyorsa anlıyoruz ki "ikiz misiniz" sorusu yolda.

İkiz arkadaşlarımı düşünüyorum, tanıdığım bildiğim ikizler çok küçük farklar dışında tamamen aynılar. Bizimse her halimizden belli benim yaş olarak daha büyük olduğum. Ayrıca ikiz olsak ne olacak. Çok mu tuhaf?

Genelde uyuz uyuz cevaplar veririz, sormanızı tavsiye etmem ayrıca :p

Lisede ismi lazım değil bir edebiyat hocam vardı, sadece bizim dersimize geliyordu, kardeşimin dersine gitmemesine rağmen yolda ne zaman karşılaşsalar çok benzediğimi söylüyormuş. Canan da hoş (!) cevaplar veriyormuş kendisine :D
Bizim derse geldiğinde "sLn yaa Canan bana yine kızdı" derdi :p

Soruya kızmakla birlikte birbirimize karıştırılmaya alışkınız, o yüzden isimlerimizi karıştıranlara fazla tepki vermiyoruz :p (kim olduğu önemli tabii. yaşlı akrabalar, az görüşülen insanlar vs karıştırınca problem yok, ama kızılacak insanlar da olabilir :p )

22 Temmuz 2008 Salı

Ben (2)

*Orta okulun ilk dönemlerinde berbat kompozisyonlar yazardım. Genelde atasözleri verilirdi açıklamamız için. Benim gibi bir çok çocuğun hayatının bir döneminde yaptığı gibi "Bu söz çok doğrudur, çünkü..." diye başlardım yazmaya :D Sonra bir yaz feci gaza geldim. Bütün yaz durmadan yazdım, okudum. Güzel konuşma yazma kitabı düşmüyordu elimden. Neyse efenim okula başladık tekrar. Yazın yaptıklarım sayesinde baya bir gelişmiş benim yazım ama ben farkında değilim tabi.
Günlerden bir gün koridorda bir şey sormak için Türkçe hocamın peşinden koşuyorum. Yakaladım, tam bir şey söyleyecektim ki o benden önce davrandı. Bir gün önce okuması için kendisine verdiğim bir yazının ilk cümlesini kelime kelime ezbere söyledi. "Bir hata bulmak için çok inceledim. Kusursuz bir cümle olmuş, ben daha iyisini kuramazdım" dedi. Kendi yazdığım cümleyi hatırlamıyorum ama onun söylediği cümleyi hiç unutmadım :) Sanırım yazı yazma konusunda kendime güvenmeye başladığım an o an olmuştur 8-) Başınıza bela olmamın sebebi o adamdır. Yakalarsanız benden selam falan söylemeyin ona, gerek yok :p

*3-4 satırlık cümleler kurmaya da o zaman başlamıştım herhalde. Upuzun bir cümleydi, ben de yanılmıyorsam 14 yaşındayım o zaman. Hoca da zaten tam olarak bu yüzden o kadar kastırmış hata bulmak için :D

*"Kendinden bahsetsene" kadar beni kasan çok fazla cümle yoktur. Bir de karşımdaki "hobilerin neler" dediğinde uçarak kafa atmak istiyorum!

*"Bir şey söyleyeceğim sana"
"Sana bir şey söylemem gerek."
"Bir şey sorabilir miyim?"
vb. cümlelerden de acayip tırsmaktayım. Karşımdaki bu tür bir cümle kurduğunda sorusunu sorana kadar aklımdan 5oo tane felaket senaryosu geçer.
"Sana bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın" ya da "sana bir şey soracağım ama korkuyorum" cümleleri karşısında neler hissettiğimi anlatmama imkan yok.

*"Özlemek" bence çok samimi bir duygu. (Bana samimi gelmeyenleri anlatmayayım şimdi) İnsanları özlemektense yanımda olmalarını isterim tabi ama bazı durumlarda özlemek bile güzel olabiliyor be! (Gerçekten özlediğim insan sayısının azlığı da çelişkili durumlarımdan birini oluşturuyor olabilir. Şu noktada kesmeşeker'den gelsin. "Gerçekten özleyince")

*Ne zaman colayı azaltma kararı alsam aynı günün akşamı fazla cola içmekten midemin ağrımasına ne demeli bilmiyorum. Her akşam cola içmemeye karar veriyorum çektiğim mide ağrısı üzerine, her sabah verilen kararı unutuyorum. Düzenli bir mide ağrısı edindim dostlar kendime. Her akşam beraberiz.

*Geçenlerde tvde kadınların alkol ve sigara kullanımıyla ilgili yorum yapan iki ablaya denk geldim. Benimle aynı şeyleri düşünmeleri açık söyleyeyim tuhaf geldi. Ben alkol ve sigarayı herşeyi geçin görüntü olarak bile yakıştıramıyorum bir hatun kişisine. Onlar da önce sağlık, güzellik konusunda zararlarından bahsettiler, sonra da görüntü olarak nasıl hoş olmadığı kısmına girdiler, takdirimi kazandılar :p
Bir de durumla övünen hatun kişileri tanıyorum ki "no comment". Herkesin kendi tercihidir tabi, bana ne. Ama ben aklıma gelmişken fikrimi belirteyim dedim :)

*İnsan isimlerini aklımda tutamıyorum! Grup elemanları, dizi kahramanları, yeni tanışılmış arkadaşlar vs. vs... Hatırlayamıyorum! Bununla birlikte geçmiş olayları en ince ayrıntısına kadar hatırlayabiliyorum. Hatta hatırladıklarımdan bazıları öyle gereksiz ki kendime kızıyorum hatırladığım için. Galiba insanları unutup olayları hatırlıyorum. (İnsanlar derken yeni tanıştıklarımdan bahsediyorum. Bir de ilkokul-ortaokul arkadaşlarımdan çok azını hatırlıyorum) Hafıza konusunda fil ve balık arasında gidip gelmekteyim yani :-/

*Takvimde Temmuz ayını Henry IIX'e ayıran cnbc-e ailesine ne kadar teşekkür etsem az :) Masama güzellik katıyor be :p Ama en güzeli aralıkta ;) Homer Simpson :D

(devam edecek:P)

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Ben

Şu sıra yazmaya çalıştığımda pek sevimli kelimeler çıkmıyor, sürekli şikayet etmeyi de sevmiyorum. Bugün kahvaltı ederken tv'ye takıldım biraz, izlediğim dizide durmadan kendini acındırmak için ağlayan bir kadın vardı. Onun gibi olmak da istemem doğrusu :)

Ama oyalanmaya da ihtiyacım var. O vakit saçmalayalım!

*Ben söylediğim bir çok şey için pişmanım. Bu söylediğime pişman olduğum şeylerin büyük çoğunluğu olumsuz şeyler. "Oha be onu da nasıl söyledim" cümlesini sık sık kurmaktayım kendi kendime. İnsanların psikolojik durumuma vermelerini umuyorum bazı şeyleri. Söylediğime pişman olduğum tek olumlu cümle "sen benim iyi arkadaşımsın"dır muhtemelen. Hak etmeyenlere de söylediğimiz olmuş zaman zaman.

*Bir de zamanında söylemediğim için pişman olduklarım var tabi. Soğuk bir insan kişisi olduğum için iyi şeyler söyleyemiyorum, sonra da pişman oluyorum.

*İnsanların bana neden yaptığımı sormadan herhangi bir hareketime anlam yüklemelerine ya da ne bileyim kafalarında alakasız yargılar oluşturmalarına acayip kılım!

*Kolay kolay iyi şeyler söylemeyi beceremem, bu huyumu yenmeye çok çalıştım ama henüz başarılı olamadım. Bazen istiyorum ki insanlar benim müthiş anlamlar yüklediğim küçücük hareketlerimi yakalasınlar ve onları ne kadar sevdiğimi fark etsinler. Bunun için "ben" olmaları gerek farkındayım ama anlasalar keşke...

*Yukarıdaki iki maddenin birbiriyle çeliştiğinin farkındayım. ama farklı durumlarda geçerli bu ikisi.

*Fransızcayı sevmiyorum ama bunu daha önce söylemiştim di mi?

*Bazen ev hanımı olmayı hayal ediyorum! Gülme yaa, ediyorum işte :)
Evde annem olmadığında direkt anne moduna geçebilmem bence bu konuda potansiyelimin yüksek olduğunu gösteriyor :p Bulaşık yıkamayı seviyorum, örgü örmek dünyada beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Çocuklara da bayılıyorum. (her zaman değil ve hepsine değil.) İzdivaç programlarına ne kadar tahammül edebilirim bilmiyorum ama 7/24 desperate housewives izleyebilirim :) (Susan ve Mike'ı seviyorum!) Evett, evett bazen ev hanımı olma fikri çok hoş geliyor :p

*Bir de turist rehberi olma fikri hoşuma gidiyor bu ara.

*Kitaplarıma bakıp "bunların hepsini okudun mu?" dediklerinde "evett" cevabını verirken sanki dünyayı kurtardığımı söylüyormuşum gibi gururlanıyorum bazen :) Acayip mutlu oluyorum :p Hatta demek istiyorum ki: "Aslında daha çok okudum, kütüphanelerden vs. aldıklarım var, arkadaşlarımdan aldıklarım var, okuduktan sonra bir arkadaşıma verdiklerim ve geri gelmedikleri için orada göremediklerin var." Ama diyemiyorum tabi. Denir mi öyle yaa, ayıp! Yine deiçimden geçmiyor dersem yalan olur :p Ne yapayım ya muhteşem değilim! Kimse değil. (Başkası olsa söyler di mi? Hatta okumasa da okumuş gibi yapar :-/ Var, var öyleleri.)

*Gece yatınca uzun bir süre uyuyamıyorum. O sırada aklımdan bir dünya şey geçiyor. Yazmak istiyorum. Hatta kafamda yazının bütün taslağını oluşturuyorum. Ama yataktan kalkarsam uyuma şansımın tamamen yok olacağını bildiğimden kalkmak istemiyorum. Sabah yazarım diyorum, sabah uyandığımda da akşam aklımdan geçenleri unutmuş oluyorum. Kapkalın kitap olmuştu şimdiye kadar yazsaydım be :p

(Devamı yarın ;) )

18 Temmuz 2008 Cuma

Zaman...

"They say when you meet the love of your life, time stops and that's true. What they don't tell you is that once time starts again, it moves extra fast to catch up."

Görünce aklıma geldi:

"Slow, love, slow.
Time's so fast.
Now goes quickly, see
Now it's past!

Soon will come,
Soon will last.
Wait.

Don't you know,
Silly man?
Half the fun is to
Plan the plan!
All good things
Come to those who can
Wait."

Zaman hızlı...
Bir süredir daha bir hızlı.
Can sıkıcı...
Bekle diyor Mrs. Lowett.
Bütün iyi şeyler bekleyebilenlere gelirmiş...
Öyle diyor.
Öyle mi sahi?

15 Temmuz 2008 Salı

Biraz Demir Demirkan, yanına bolca DSS ve farklı insanlardan "önemli" şarkılar bir araya getirilir, winamp'a atılır.
Harakiri başlasın!

Sabah uyanır tv'yi açarsın, karşına çıkan ilk şarkı günün nasıl gideceğini gösterir sana az çok. Arkasından eski bir not defteri geçer eline. İlk sayfada yazan cümle günün ikinci darbesidir.
Diline bir şarkı takılır, söylediğin şarkının ne olduğunu fark ettiğin an da ayrı bir güzeldir (!)Başladığı gibi de gider gün.

Oyalanmak için saçma sapan işlere sardırırsın.
Kaçış yolu bulamadığını fark edince yine dönersin kendine.

Böyle yaşamaya alışmalı belki.

Geçen gün yazdıklarıma bir göz attım, fazla açılmışım ara ara. "Ne yapmışım ben yaaaa" dedim okurken ama bu saatten sonra silmenin de faydası yok tabi.

Korkutuyor bazı kelimeler beni.
Çok fazla...

Buna takıldım yaklaşık yarım saattir:

Koru beni yağmurlardan
O simsiyah bulutlardan
Yarım kalmış anılardan
Koru beni
Acımasız sonbahardan
İçimdeki korkulardan
Paramparça sevdalardan
Koru beni...

13 Temmuz 2008 Pazar

Ortaya karışık VIII

"Bugün ya da yarın" feci bir şarkı :(


***

Kişilik bozukluklarıyla ilgili bir yazı okuyordum az önce. 4 temel bozukluktan 3 tanesinin belirtileri bana epey tanıdık geldi :-/ Tırstım bak yine :)

***

Efenim puzzle bitti :) İyi ki seray var. O nasıl bir sabırdır ben anlamadım :s
Ama bitince şunu öğrendik.
Yapıştırması yapmasından daha da sinir bozucu :s
pfff :-/
Bitmiş halinin fotoğrafını da en kısa zamanda ekleyeceğim. (unutmazsam)

***

dün gece 4'e kadar yazdım :s
Sanırım kafayı yiyorum!

***

tüm hayallerimiz,kazandıklarımız,
yitirdiklerimiz,dostlarımız.

gezdiğimiz şehirler,dokunduğumuz hayatlar,
seviştiğimiz sahiller,birleştirdiğimiz yıldızlar.

dolunaylar,şafaklar,
islandığımız yağmurlar.

sarkılar,filmler,
bütün güzellikler sende artık.
yaşat dünyayı sevgilim!
gözüm arkada kalmasın...

cidden fena yaaa :-/

(yazmaya üşenip copy paste yaptım :-/ )

***

Canım evden dışarı çıkmak istemiyor, hiçbir şey yapmak istemiyor daralıyorum, bunalıyorum la la la
çok sıkıldım!
Aslında bugünkü sıkıntımın nedenini de biliyorum, içim içimi yiyor, hiçbir şey yapamıyorum, bir şey söyleyemiyorum...

***

Bugün ya da yarın'ın sözlerini ararken sinir bozucu bir sözlük çıktı karşıma. İticilikte son nokta yani!
Her neyse.
Yan taraftan "bir kadının yanında ağlamak" diye başlık gördüm, tıklamış bulundum. 1-2 gün önce bu ağlama muhabbetini sevgili kardeşimle yaptığımız için görünce ilgimi çekti.
7 entrynin 7'si de birbirinden sinir bozucu. Pardon şimdi bir daha baktım biri normalmiş. Uyuz oldum birden bak. "ben muhteşemim süperim yaaa, küçük dağları zaten ben yarattım, e büyük dağların yaratılmasında da payım büyük" triplerindeki insanlara ister erkek olsun ister kadın olsun uyuz oluyorum!
Erkek adam güçlü olurmuş,ağlamazmış peeeeeeeeeeeeeh!

***

Yarı sarhoş, tam aşık
yaşasak hiç ölmesek!
(diyor DD)

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Yalanlar yalanlar aaaaah yalanlar yalanlar

Hiç üzülme sen "sen" değilsin,
Nasıl olsa burada her şey yalan!

Koskocaman bir yalan var bir yerde. Hayatımın bir yerinde. Hayır hayır söyleyen ben değilim. Ama bir yerde koskoca bir yalanın varlığını hissediyorum bir süredir.

Sanki biri çıksa, "şu, şu, şu doğru; şunlarsa yalan" dese herşey çözülüverecekmiş gibi geliyor bazen. Yine de çözülmesinin beni mutlu edip etmeyeceğinden de emin değilim galiba...

Her şeye rağmen beynimi yiyor işte bir şeyler! Eğer olanların biri doğruysa diğeri yalan olmak zorunda, mümkün değil ikisinin de doğru olması.

Aslında bir sürü yalan var şu sıra sağımda solumda. Ama ya o "sağ-sol" önemini yitirdi ya da benim umursama yeteneğim yok bir süredir. Umursayamıyorum bazılarını. Ufff neyse "arkadaşlık" konusunu kurcalamayacaktım di mi artık ben?

Sanki Dan Brown romanı gibi.

Evet, elimde bir şeyler var ama bir araya doğru şekilde getirmeyi başaramıyorum. Kafamın her yanında dağınık kelimeler ve cümleler var. Hareketler, davranışlar falan filan.

Olumlular ve olumsuzlar...

Mutlu edenler ve can sıkanlar...

Çarpışmaya başlıyorlar zaman zaman. Her kötü bir iyiyi alıp götürüyor. Yine de en sona kalanlar iyiler oluyor. Epey fazla o iyiler kötülerden. Hayır, pollyanna modu falan değil! Ben o çarpışma halini uzaktan izliyorum zaten, herhangi bir etkim yok.

Henüz o Dan Brown romanının giriş kısmındayım. Elimdekiler ancak konuya girebilmeme yetiyor. Bu kurgunun bir de gelişme bölümü olmalı artık...

ve tabi ki sürpriz bir son!

Rastgele!

10 Temmuz 2008 Perşembe

Yakışmış, yakışmış :)


hoşgelmiş :)
***
bir şeyler okuyorum bu ara sürekli.
Buyrun şimdi okudum bunu da, daha önce okumuş muydum emin değilim.
hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
hiç vaktiniz yok, "fast live", "fast food", "fast music", "fast love"...
dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen birpencere ardında bitecek hepsi .
dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum! hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...
içinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?...
ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman? doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını.ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında ?...
koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?.. bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
müşfik kenter
Güzel bir film izledikten sonra ya da keyifli bir kitap okuduktan sonraki o mutluluk hali var ya, bayılıyorum ona :)
Yaa evet herkesin bildiği bir şey olmayabilir bu. Kitap okumayanlar ve her türlü filmden etkilenenler vs. var di mi 8-)

Msni bir süredir "yaşam belirtisi" olarak kullanıyorum yine. Öldüm mü kaldım mı diye merak edenler vardır belki ya, vardır di mi :-/ Film izliyorum efenim, kitap okuyorum, (bunları yapmadığın tek bir zaman göstersene cümlenize cevap vermeyeceğim :) ) insanlar bir şeyler yazıyor, görmüyorum. Bazen bilgisayarım sinirimi bozmak için elinden geleni yapıyor, resetlemek durumunda kalıyorum. O sırada insanlar bir şeyler yazmış oluyor, ben kimin yazdığını ve ne yazdığını göremiyorum falan filan.
Neyse...
Dün gece uzun bir aradan sonra yüzümde kocaman bir gülümsemeyle bir kitabın arka kapağını kapattım. İşte o anın keyfi inanılmaz. Kahramanla birlikte yaşadın, sıkıntı çektin ve mutlu son!
Tabi bu hissi veren kitap sayısı az. O yüzden bu kadar güzel zaten...

Benzer bir his de filmin sonundaki "the end" yazısına bakarken gülümsediğinde oluşuyor.

Başka hiçbir şey düşünemeyecek duruma getiren filmleri seviyorum. Aklın başka yere kayarsa muhteşem bir replik kaçırma ihtimali ya da inanılmaz bir performansı görememe ihtimalini düşünüp tüm aklını filme vermek ve başka hiçbir şey düşünememek çok güzel bee :)

O muhteşem filmlerden birini yaklaşık 3o dakika önce bitirdim. Sonra kim ne yazmış diye küçük bir araştırma yaptım ve gördüm ki yalnız değilmişim :)

Aylar önce almama rağmen izlemek için neden bu kadar zaman beklemişim bilmiyorum.

Ama ihtiyacım varmış "içimi ısıtacak" bişilere.
İyi geldi...

Dedi ki filmde:
"Düşünmek iyidir. Bizi mercimekten ve aşk şarkısı gibi kitaplar okuyanlardan ayıran budur!"

8 Temmuz 2008 Salı

Ortaya karışık VII

"İstiklalin delisi" sıfatını bazen kendime pek bir yakıştırıyorum sevgili okuyucu. (artık kim okuyosa :D )

Misal bugün hakkını verdik yine.

Sizlerden ricam akşam saatlerinde beni istiklalde gören olduysa lütfen gördüğünü unutsun :D



***



İstiklal'in rutinlerinden biri haline geldi saygıdeğer E.G.yle karşılaşmak...



(Yiğit'in rutine bindi karikatürünü şu noktada hatırlayıp gülümsüyoruz :) "sırat köprüsünden de rutine biner geçersin artık")



***



Efenim siz siz olun yolda "yaa nerde acabaa" diyen insanlara yaklaşıp "nereyi arıyorsunuz?" demeyin, aradıkları bir yer olmayabilir, bir tanıdık da olabilir pekâlâ. Size cevap verirken yakalanırlar, rezil olurlar millete, aaa olmaz ama canım.



***



Uykusuz camiası!

korkmayın abi manyak değiliz valla değiliz.

Ya bi dakika manyağız tamam, ama sapık değiliz.

Ayrıca siz siz olun limonlu cheesecake yemeyin özsütte :s

En iyisi vişneli soda ;)

Efenim sizi takdir ettim ayrıca, boş adamlar olmadığınızın bence kanıtıydı bugün yaptığınız bir hareket. Uff neyse, sanki bütün uykusuz ilgiyle beni takip ediyor hee :D



***



Yiğit Özgür hayranlığımı herkesin gözüne gözüne soktuğum için bilmeyen yoktur sanırım.

Karikatürlerinin büyük çoğunluğunu ezbere bilmekle birlikte her türlü muhabbetin içine de sokarım. "Aaaa hani Yiğit'in bi karikatürü vardı yaaa..." diye başlayan cümleler kurarım sık sık. (az önce yukarıda bir örneğini gördünüz) Çoğunlukla "bu ne diyo beee" tepkisi almakla birlikte istisnasız her söylediğimde neden bahsettiğimi anlayan insanların sadece sevgili kardeşlerim olması ailece manyak olduğumuzu gösterir mi bilmem.

Her neyse efenim.

Tatlı yemeye çalışıyoruz, yan masamızda Yiğit Özgür oturmakta, bir yandan muhabbet kurmayı istemekteyiz bir yandan da benim uyuzluklarım yüzünden kuramamaktayız. Bu sırada alışkanlık olduğu üzere "yaaa hani Yiğit'in bi karikatürü var yaaa" cümlemi kurmak üzereydim kiiiii Yiğitle aramızdaki 1 metrelik mesafeye bakıp sustum :D Söyleseydim dikkat çekmeye çalışıyormuşuz gibi sinir bozucu bir durum olacaktı. Halbuki muhabbet edip kanka olsaydık fena mı olurdu 8-)



***



Çizgi filmlerde çalıyla birlikte yürüyen, kahraman baktığında duran, kahraman başını çevirdiğinde tekrar yaklaşan kötü karakter var ya, işte biz bugün o olmak istedik!

Sandalye ve masamızı alıp yavaş yavaş yan masaya yaklaşmak istedik :-/



***



E'nin kız arkadaşı, sana sesleniyorum yavrum

Hala bir arada mısınız ne halt ediyorsunuz bilmiyorum.

Ama bu E sağa sola bakıyor, her kıza bakmıyor ama bakıyor işte yine de kızlara. (seçici E :D )

Haberin olsun dedim yivrucuğum.

Gel sen yol yakınken bırak bu E'yi.



İmza: bir dost.



***



Okulumuzun rastalı kişiliği, bu kez sana sesleniyorum.

İsmini buraya yazmayacağım, sen kim olduğunu biliyorsun.

Neden istanbulun her köşesinde karşımıza çıkmaktasın yavrum? Sultanahmet'e giderim sen, Taksim'e giderim sen, hatta gazeteyi açarım sen :s

Öyle manyak manyak bakacağına selam ver bari!



***



Kendisini seven bir insan değilim tamam ama sevdiğim bir şeyler var benim de kendimde.

Küçük şeylerle mutlu olabilmek gibi.

Şu an masamın üzerinden bana bakan Demir Demirkan albümü beni nasıl mutlu ediyor bilsen keşke canım okuyucu.

Evet bugün aldım :D



***



Dilara ve Nur birkaç gün sonra güzel güzel gezmeye çıkacaklar. O ülke senin bu ülke benim gezecekler.

Evet kıskanıyoruz, bir gün biz de gidebilsek diyoruz bol bol içimizden :)

İyi yolculuklar dileriz kendilerine :) Bekliyoruz Dilaradan güzel güzel fotoğraflar :)

(ben niye yine çoğul konuşmaya başladım, kaç kişiyim ben?)



***



"Stop crying your heart out" başladı bak..

Butterfly Effect'in o son sahnesi geldi yine gözümün önüne...



All of the stars are fading away,

just try not to worry,

you'll see them some day...

Geceden kalan...


(8 temmuz 2oo8, sabaha doğru...)


Onlarca, yüzlerce sLn var sanki beynimin içinde. Ne kadar zaman oldu onlar gelip oraya yerleşeli bilmiyorum. Ama son zamanlarda her daim huzursuzsam, gecenin şu saatinde hâlâ tavana bakıyorsam bütün sorumlusu onlar...


Başımı yastığa koymamla birlikte başlıyorlar hep bir ağızdan konuşmaya. Sustur susturabilirsen... Sadece "içimden gelen sesler" diyemiyorum onlara, başlı başına birey oldu her biri. Eskiden kendimi manyak sanırdım ama bana özgü bir durum değilmiş. Sevdiğim bir yazarın içindeki sesleri anlattığı kitabından sonra fark ettim bunun herkesin yaşadığı bir şey olduğunu.


Sanırım lise yıllarımda fark etmiştim varlıklarını. O zamandan beri de bırakmıyolar işte peşimi...


Uyumlu da sayılabilirler aslında. Nşa birinin sevdiğini hepsi sever, ama zaman zaman da beceremiyor o sesler anlaşmayı. Olan bana oluyor elbet. Onların anlaşmazlıkları bana uykusuzluk olarak geri dönüyor.


Hepsi aynı insanı severler sevmesine ama biri bana sus derken diğer konuş diye bağırır, bir diğeri olasılıkları gösterir, biri cesaret verir, diğeri korkutur... Sonuçsa koskocaman bir kafa bulanıklığı olur.


Susmuyorlar yine bir süredir. Ben susturmaya çalıştıkça azıtıyorlar.


En çok konuşmak istediğim anlarda daha çok susmak benim tuhaflığım olsa gerek.


Misal şu sıra binlerce kelime dönüp dolaşıyor her saniye beynimde. O sesler arttıkça ben suskunlaşıyorum. Halbuki susmam söyleyecek şeyim olmamasından değil, belki de o söyleneceklerin çok fazla olmasından...


Yine susuyorum, sustukça artıyor söyleyeceklerim...


Aslında öyle çok ki söylemek istediklerim. Söylemeyi asla beceremediklerim. Belki asla beceremeyeceklerim... (Tam şu saniye "hep böyle mi olur"u hatırladım)


Hiçbir şeyi zamanında yapmayı beceremedim ben. Her şey sonsuz sandım. Zaman sonsuz...


Belki ben söylemeden de insanlar anlar sandım.


Yüzlerce ses yükseliyor içimden. Her saniye... ve ben hiç olmadığım kadar suskunum galiba. Ağzımı açıp tek kelime edesim yok kimseye. Koskocaman duvarlarım olsun, arkasında beni kimse görmesin istiyorum. Kimse çabalamasın içeri gelmek için. Gelmesi gerekenin aşması gereken bir duvar olmaz zaten! (cümlede yamukluk yok, vermek istediğim anlam tam bu.)


Saat sabahın 4'ü. Yine beceremedim uyumayı bak!

Huzur vermiyor içimdeki sesler.

Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum...

Olmuyor...

(yazarken fonda 11o'dan özledim seni çaldığını hayal edelim hadi 8-) "söylenecek çok sözüm vardı, hepsi yarım kaldı, neler ummuştum hayattan, elimde ne kaldı..." sadece buraya değil şarkının her bir yanına takılmak serbest.)

6 Temmuz 2008 Pazar

Çıkan kısmın özeti

Ben, gelecek, soru işaretleri, belirsizlikler, o, özlemek, arkadaşlık, daha büyük soru işaretleri, insanların yalanları, bu konudaki ustalıkları, ikiyüzlülükleri, riyakarlıkları, çıkar ilişkileri, ara bozmaktan keyif almaları, yaptıklarından zerre kadar utanmamaları, mide bulantısı, her şeyden tiksinme hali, rüyalar, kabuslar, uykusuzluk, dualar, Demir Demirkan, kesmeşeker, işaretler, kumdan kaleler, matematik, eğitim bilimleri, iktisat, muhasebe, kpss, kpds, Pink Floyd, kaygılar, bi daha özlemek, deivid:( , can sıkıntısı, temmuz, kelimeler, yazılar, planlar, hayaller, yine soru işaretleri, "o", vs, vs, vs..

Beynim karmakarışık.
Ahlgren dışında beni oyalayan herhangi bir şey yok şu sıra. Kitaptan başka hiçbir şeye yoğunlaşamıyorum, dikkat sıfır.. 7o sayfa civarı bir şey kaldı, iyiydim aslında böyle kuantum, paralel evrenler vs. eğleniyorduk biz. Çevirmenin muhteşem çevirilerine gülüyorduk ara sıra :)

Ahlgren alıntı yapmış yine birilerinden.

Nathaniel Hawthorne demiş ki :

"Mutluluk kovalandığında asla kendini yakalatmayan bir kelebeğe benzer, ama sessizce oturup beklersen üzerine konabilir."

ve Kafka demiş ki:

"Odandan çıkmana gerek yok.
Masanda oturmaya devam et ve dinle.
Dinleme bile sadece bekle.
Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol.
Dünya özgürce sunacaktır kendini sana.
Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine."

Bazı filmler, bazı kitaplar, bazı cümleler,bazı kelimeler ve hatta bazı insanlar öyle anlarda çıkıyorlar ki karşıma...
Tesadüf diye bir şeyin olma imkanı yok!

Ersin isyan etmiş bu hafta. "bi yere gitmediler, zaten yoktular bi de hiçbi zaman kimse kimseye durduk yerde gofret vermedi, vermiycek de"
Evet "çıkar" birilerinin hayatında önemli ve kendilerine sorsan dünyanın en temiz kalpli insanlarıdırlar eminim. Kaç yaşına gelirsen gel ve daha önce ne kadar çok görmüş olursan ol kimsenin kimseye durduk yerde gofret vermeyeceğinin farkında olma hali can sıkıcı!

Ama "yine de..." diye başlayan cümleler var.
Hep vardı.
Diğerleriyle aynı kefeye konulamayan insanlar da var elbet. Sağlam karakterleriyle daha yukarılarda yer edinenler, "basit" insan olmayanlar, basit hareketlerle küçülmeyenler, aşağılarda olmayanlar...
Kimisi uzak kimisi yakın.
Ama var!
En azından "var". (öyle der ya zardanadam.. bugün varız, en azından varız, tamız farksız ama biraz azız..)

Kafka dedim de Gregor Samsa düştü aklıma gece gece.
"böcek" olmak...

not: "çıkan kısmın özeti" Yiğit'in bir karikatüründen...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

?

"Yalvarırım sana... Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış; kilitli odalar veya yabancı lisanlarda yazılmış kitaplar gibi. Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu, her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda, soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın."

diye bir alıntı yapmış şu an okuduğum kitapta yazar. Nereden alınmış bilmiyorum...

"işaret"leri anımsadım...

4 Temmuz 2008 Cuma

Hayatımda net olan tek şey belirsizlik!


Vedat Özdemiroğlu "hayatımda net olan tek şey belirsizlik" yazmış bu hafta.

Hah dedim evett bu.

BELİRSİZLİK!


Günlerdir milyonlarca şey dolaşıyor beynimde.

Sahi ne halt edicem ben?


Mezuniyete 1 yıl kala psikolojisi diye bir şey var mı bilmiyorum, herkes şu dönemde böyle bir sıkıntı içine giriyor mudur onu da bilmiyorum. Ama daraldım!


Hayatımın okuldan sonraki dönemi için istediğime emin olduğum tek şey fransızcasız bir hayat!

Ne hakkında büyük konuştuysam başıma gelmiştir, "urdu dili bile okurum yeter ki fransızca olmasın" dediğim günler dün gibi aklımda. Acaba deliler gibi fransızca öğretmeni olmak istiyorum dersem fransızcadan uzak bir hayatım olabilir mi?


Aöf diplomamın işe yaramasını (sanki aldım da :s ) herşeyden çok istiyorum. Tamam abarttım, daha çok istediğim şeyler var. Ama istiyorum işte.


Bir yandan kpds'ye girip 1 yıl daha okulda kalmak istiyorum, bir yandan da diplomama bu çocuk ingilizce biliyor yazacakları için o diplomayı gösterip öğretmenlik yapabiliyorum, sertifika alsam ne olur diyorum. Sonra yine öğretmen olma fikri midemi bulandırıyor. (o zaman ne işin var orda demeyin, hiç ösym'nin eline düşmediniz mi siz! Aslında benim durumumda İstanbul üni.nin de suçu var, 1 yıl önce açsalardı italyan dili edebiyatı bölümünü mutlu mutlu okuyor olacaktım şimdi! İtalyan dili fransızcadan daha düşük puanlı bir bölüm, rahat rahat girerdim yani. ama küçük bir zamanlama problemi oldu, ben fransızca hazırlığı bitirdim istanbul üni.de italyanca açıldı :s )


Bir de kpss'ye gireyim, baktım ki hiçbir şey olamıyorum, gider öğretmen olurum yaa naapiyim diyorum.


Zamanında ne istediğimi bilseydim de gidip tarih-coğrafya-arkeoloji bir şey okusaydım. Ya aslında arkeoloji hayalim orta okuldan beri vardı. ama lisede sosyal bölümünden mezun olmak gerekiyordu, ben de okulumuzun sosyal sınıfının öğrenci profiline bakınca pek yediremedim kendime orda olmayı :D

Bu da böyle bir itiraf olsun :p


Acaba fizik hocamı dinleyip fen bölümüne gitseydim daha mutlu olur muydum 8-) (bu konunun ucunun nereye çıktığını biliyorum ben o yüzden susuyorum :D )


Şu an okuduğum bölümde şikayetçi olmadığım tek şey eğitim dersleri. Pedagojik formasyon dediğimiz halt yani.

"Psikoloji" genel olarak uğraşmayı sevdiğim birşey. Rehber öğretmen falan olup çocukları iyice delirtsem olur mu acaba 8-)

Öğretmen dendiği saniye soğuyorum ama ben yaaaa :s


Önümüzdeki yıl yine öğretmencilik oynayacağız.

Topuklu ayakkabılar, cici kıyafetler, staj raporları bla bla bla


Ben şirketlerde fotokopi çekip staj dönemi geçiren insanlardan olmak istiyorum!


Dünya tarihinin en sancılı staj dönemini geçirmiştik 1. sınıfta Dilara'yla, tekrar benzer şeyler yaşanacağından tırsmaktayım..


Zaten müdür yardımcısının stajyerleri olunca tahmin etmeliydik başımıza gelecekleri.


Efenim bilen bilir ben bilmeyen için kısa bilgi vereyim. 1. sınıf stajı görünüşte bir stajdır ama aslında ortada yapılan hiçbir şey yoktur. Çoğu stajyer ilk hafta ve son hafta staj yaptığı okula uğrar, sonra da oturup bir staj raporu uydurur ve geçer. Zaten her gün gitseler bile yapacakları tek şey dersi izlemek olacaktır.


Biz Dilara'yla her hafta ikişer gün Kadıköy Lisesindeydik!

Müdür yardımcısı güzel insan bizi odasına kilitlemeye varıncaya kadar aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi yaptı bizlere sayın okuyucu!

Bahanesi de "kimse rahatsız etmesin diye kapıyı kilitliyorum kızlar üzerinize"

Sınav gözetmenliği yaptık, sınav kağıdı hazırladık, sınav okuduk, not verdik bla bla bla.

İlk stajında bunu yapan başka öğrenciler olduğunu sanmıyorum :D Asiye'nin eline düşenler hariç :p Gerçi o okula ilk kez öğrenci gönderiliyordu bildiğim kadarıyla ve başımıza gelenlerden sonra Kadıköy Lisesi staj okullarından çıkarıldı zaten. Füsun Hocacığım gibi öğrencilerin fikirlerine önem veren hocalar lazım bu dünyaya!


Dönelim belirsizlik haline.

efenim ben bu günlerin hiç gelmemesini umarak yaşadım yıllar boyu.

Ha bana göre hava hoş, hayatım boyunca öğrenci kalabilirim ama annem babam bana daha kaç yıl sabredebilirler?

Onlar da çocuklarının çalıştığını para kazandığını görmek isterler di mi?

Daha başka şeyler de istiyorlar ama oraya girmeyelim :s

En büyük çocuk olmak sinir bozucu, benden büyük biri olsaydı da neyin ne olduğunu görebilseydim erkenden pfffff


1118 sayfalık bir kpss

598 sayfalık bir başka kpss

898 sayfalık da bir kpds kitabı edindim bugün.

Aklım ales kitaplarında kalmadı desem yalan olur.

Anneme yüksek lisansa da başvurayım mı dedim. Şansımı deneyeyim en azından dedim. Yüklenme bu kadar kendine! cevabını aldım.

Freudiyem şu durumun pişikanalizini yapmıştı bana aöf okumaya başladığım zaman:

"Sen bütün sıkıntını böyle çıkarmaya çalışıyorsun" tarzı birkaç cümle hatırlıyorum.

Ama zaman bir türlü geçmeli!

Oyalanacak bir şeyler olmadığı zaman daha kötü oluyor!

Oyalanacak daha güzel şeyler var, iki bölüm okumakla uğraşırken bir de neden bu kadar çok sınava girmeye çalışıyorsun derseniz susarım o vakit... durum şudur: Bu insan fransızca öğretmenliği+dış ticaret okur, bir yandan kpds'ye bir yandan kpss'ye hazırlanır, daha başka planları da vardır ama bu insanın 1 günü sadece 24 saattir 8-) Einstein'ın da günü 24 saatti geyiğini yapmamanız konusunda şimdiden uyarmak isterim.


hadi artık bir tarafından düzelmeye başlasın bu hayat!

3 Temmuz 2008 Perşembe

Hey you!


Bütün ev uyuyor. Dışarıdan ara sıra gelen araba sesleri dışında çıt yok...

Yatağıma uzanmış saatlerdir aynı şarkıyı dinliyorum. Kaçıncı kez olduğu konusunda zerre kadar fikrim yok.

Bu şarkıyla kaçıncı kez sabahlıyorum onu da bilmiyorum.


Ara sıra dalıp gidiyorum, ara sıra gözlerim doluyor.

Sanırım sabaha kadar dinlemeye devam edebilirim.


Bazen müzik dinlerken kafam o kadar dağınık olur ki ne dinlediğimi sorsalar cevap veremem. Uzun zaman o dağınık anlarıma denk gelmiş bir şarkıydı "hey you" (leyla diyorum o anlarda kendime..)

Sonra bir gün tamamen dinlediğim müziğe yoğunlaştığım anlardan birinde winamp karşıma çıkardı tekrar:

"hey you"

Dinledim, bir daha dinledim, bir daha, bir daha...

O gün bugündür de dinliyorum...

Dinlerken bitiren şarkılardan... Yokluk hissini algılatanlardan... Dünyaya küfür ettirenlerden...

Şu an okuduğum kitapta diyor ki:

"Ben her şeyim, ben hiçim"

Onu düşünüyorum.

Her şey olmayı, hiç olmayı.

Bir an her şeyken bir anda hiç oluvermeyi... Belki de tam tersini. (hayatta olumlu şeyler de oluyordur bir yerlerde değil mi?)

Düşünüyorum, şarkı devam ediyor...

İlk dinleyişimde sarsan, dağıtan iki üç şarkıdan biridir "hey you"


Ya açıklaması da yoktur belki. Zaten ben konu sevgi olduğunda sevilen her ne olursa olsun açıklama yapılabileceğine de inanmıyorum.

Başkalarına tersini söylediğim olmuştur belki, bilmiyorum. Ama önemli olan kendime söylediklerim...

Seviyorum, o kadar...


Kafamdan milyon tane şey geçiyor şu saniye.

Söylenecek bir sürü şey.

Sanki cesaretim varmış gibi!

Hep Pink Floyd yüzünden bunlar!

Ben susayım Pink Floyd konuşsun!

Bugünlük son sözüm de "long live rock’n roll!" olsun...


Hey you, out there in the cold

Getting lonely, getting old

Can you feel me?

Hey you, standing in the aisles

With itchy feet and fading smiles

Can you feel me?

Hey you, dont help them to bury the light

Don't give in without a fight.


Hey you, out there on your own

Sitting naked by the phone

Would you touch me?

Hey you, with you ear against the wall

Waiting for someone to call out

Would you touch me?

Hey you, would you help me to carry the stone?

Open your heart, i'm coming home.


But it was only fantasy.

The wall was too high,as you can see.

No matter how he tried,

he could not break free.

And the worms ate into his brain.


Hey you, standing in the road

Always doing what you're told,

Can you help me?

Hey you, out there beyond the wall,

Breaking bottles in the hall,

Can you help me?

Hey you, don't tell me there's no hope at all

TOGETHER WE STAND, DIVIDED WE FALL!


(blogumu kimlerin okuduğunu bilmiyorum ama zamanında space'ime yaptığınız muameleyi yalvarırım yapmayın yine! yazdığım cümleler kendinize ileti seçmeniz için değil! ayrıca Pink floyd dinlemeyen birinin Pink Floyd şarkısından ileti yapması, Lost izlemeyen adamın iletisine Lost repliği yazması, adını bilmediği filmlerden replikler yazması falan gerçekten komik oluyor, güldürmeyin milleti kendinize... Herkese söylemiyorum tabi ama biliyor onlar kendilerini..)

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Gece vakti..

Bilgisayarımda hiç dinlemediğim şarkılar var. "Tümünü yürüt" seçeneğini pek fazla kullanmadığım için özellikle açmam gerek o şarkıları dinleyebilmek için. "Denk geldi dinledim"
olayı olmaz.

Müziğim klasörünü açmış winamp'a şarkı atarken yine bu hiç dinlemediklerimden biri takıldı gözüme, listeye attım.

Sanırım atmamalıydım.
Şarkı canıma okudu be!

Şarkıyı daha önce hiç dinlemediğime emin olmakla birlikte sözlerinin de tanıdık geldiğinden eminim. Kısa bir araştırma sonucu şiir olduğunu görünce şarkıyı hiç dinlemediğime emin oldum iyice ama şiirini daha önce çokça okumuş olduğumu fark ettim.

İlk dinlediğin saniye kendi hayatına dair bir şeylerle yüzleşip kendini "bok gibi" hissediyorsun. Sonra kendi hayatın ve orda anlatılan arasında farklar olduğunu görüyorsun. İkisi arasındaki ayırımı yapmaya çalışırken kafandan geçenler yüzünden ikinci kez "bok gibi" hissediyorsun...
Ama ben böyle düşünmedim, hayır hayır bunu istemedim diye kendi kendine konuşmaya başladığın an da üçüncüsü oluyor...

Öyle ya da böyle canıma okudu işte...

Git gide tuhaflaşıyorum.
Gel-gitler yoğunlaşıyor.
Altay Öktem'in dediği gibi:
"Boşluk dolmuyor, büyüyor yalnızca"
...