31 Ağustos 2008 Pazar

Küçük şeyler...

İnsan hayatını güzel yapanın küçük şeyler olduğunu okuyarak, duyarak, görerek yaşamış olsam da bugüne kadar, ara ara düşünmüyor değilim gerçekten bu küçük şeylerde mi bütün hikmet diye.



Daha doğrusu asıl sorulması gereken soru küçük dediğimiz o şeylerin gerçekten küçük olup olmadıkları.



Berbat hissettiğiniz anlardan birinde yanınızdan geçerken size bakıp gülümseyen küçük çocuğun yaptığı şey küçük bir şey midir mesela? "Küçük bir çocuk yanımdan geçerken baktı güldü, manyak mıdır nedir anlamadım" mantığıyla yaklaşan için küçüktür elbet.

Ama kendimi o berbat hissettiğim anları bile aydınlatabilen gülümsemeler hatırlıyorum ben. Hiçbir şey hissetmediğim insanları bir anda sevmeye başlamama sebep olan gülümsemeler...



Ya da bazen nereye gideceğini düşünmeden söylediğimiz sözler vardır. Basit kelimeler... Sözlük anlamına bakarsınız, çok da ağır şeyler ifade etmezler. Ama nerelere kadar gidebildiklerini gördüğünüzde inanamazsınız.



Aslında öylesine söylenmiş ya da o an içinden geldiği için söylenmiş basit kelimeler vardır bazen. Küçük... Söylediğini bile unutursun aradan 10 dakika geçince. Sonra bir gün o kelime(ler) döner dolaşır hayal bile edemeyeceğin yerlere getirebilir seni.

Bazen çok sevdiğin birrilerini alır uzaklara götürür, bazen senin için çok değerli olan bir dostluğu sarsar ya da yıkar, güveni zedeler vesaire.



Ya da karşındakinin zerre kadar önemsemeden söylediği sözler vardır, onun için küçüktür onlar, çok küçük, yarım saat geçmeden unutur onları, inkar bile edebilir söylediğini, zerre kadar umursamamıştır çünkü. Sen umursadığını sanmışsındır. Küçük gördüğü o sözleri ederken senin onları ne kadar ciddiye aldığını, önemsediğini fark etmez bile belki. Ya da fark eder ama böylesi eğlencelidir...



Bilsek zamanında o küçük şeylerin başımıza neler açmaya muktedir olduğunu. Bilebilsek...



Çok fazla "böyle olacağını bilseydim" diye başlayan cümlem var. "..... yapmazdım" diye bitiyorlar tabi. Belki bir şeyleri küçük görmemden...



Yıllar yıllar önce bir hocam bir kitap hediye etmişti. Millet harıl harıl test çözerken benim kitap okumama kızması gerekirken ödüllendirmişti sanırım beni.

Bu satırları yazarken aklıma o kitap geldi.

Diyordu ki:
"küçük şey yoktur"

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Şiirler, tesadüf olmayan tesadüfler, İlhan Berk...

İnsanlar kendi kendilerine şarkı söylerler ya hani, benim beynime zaman zaman şarkılar yerine şiirler takılıyor, sabah uyanır uyanmaz bir şiiri düşünmek tuhaf biliyorum. Ama oluyor işte, ne yapabilirim ki...
Bazen birkaç gün tekrarlıyorum içimden sevdiğim dizeleri, sonra epey zaman unutuyorum, sonra bir sabah yine...

Geçtiğimiz günlerde de "aşk" diye bir şiir takılmıştı öyle. Orta okul yıllarımdan hatırladığım bir şiir.

aşk

sen varken kötü diye birşey bilmiyorduk
mutsuzluklar,bu karalar yaşamda yoktu
sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
nicedir bir pencereden deniz güzel değil
nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.
sen gel bizi yeni vakitlere çıkar

Şiirin peşime takılmasından 2 gün sonra da şairinin vefat haberini aldık işte...
Bir anlam yüklenmemeli elbet ama hiçbir şeyin tesadüf olduğuna da inanmıyorum bu hayatta.
Tuhaf...

"Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz" dermiş İlhan Berk. Ben sonuna kadar katılıyorum ama katılmak istemeyenlere de bir şey diyemeyiz elbet. Herkes aynı şeyi düşünmek zorunda değil...

Her bir dizesini ayrı ayrı sevdiğim o şiir birkaç gün daha peşimde olacak muhtemelen.

Hayat mı çok tuhaf yoksa ben mi bu ara hep tuhaf olan yüzüyle muhattap oluyorum? Aslında hayat hiç olmadığı kadar sakin bu günlerde... Hayattan ziyade karışık olan şey kafam. Yapılacaklar, yapılması gerekenler, yapmak istenmeyenler, doğrular, yanlışlar, neden böyle oldular, isyanlar, kabullenişler, kabullenemeyişler, bir yerlere sürüklenişler, kendini anlatamama sıkıntıları, hayatına müdahale etmek isteyen herkesten nefret etmeler, asla karşılayamayacağını bildiğin beklentiler, gelecekteki hayal kırıklıkları falan filan.

"ne yaptıysam, dünyada yaşamayı öğretemedim kendime. dünyayla aramda hep sorunlar oldu. rahat bir adam olmayı istedim hep. ama işte sokağa çıkıp rahatça yürüyemiyorum. öylece bakıp duruyorum sokağa, onu yazmak istiyorum. bir kadının yüzü ilgilendiriyor beni. cehennem diyorum ya hani, böyle bir şey işte." demiş Üstat. Mekanı cennet olsun...

"Sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu
Bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm."

bir şiir daha:

UZUN KARANLIK

Neydi o güneş o sular güneşi çıkı çıkıveriyoruz
Ben seni alıyorum seni cumartesi çocuğu soyuyorum
Birden bir yerlere gidiyoruz bir yerlerden geliyoruz
Bungun, karası, bak diyorum bak acunsuzluk önün diyorum
Hiç yokken böyle diyorum böyle güzel diye diyorum
Sonra birdenbire sen yoksun işte birdenbire yoksun
Bakıyorum Amerikan bir gök sıkılıyorum kalkıyorum
Sen yoksun ya seninle binlerce yerim yok.

Bir sabah uyandım bütün dörtleri beş yaptım.
Çıktım bir bir camları, caddeleri indirdim ses yok.
İnsan böyle n’apar bilmem seni hele bak hiç bilmem
Gidip ağaçları tutuyorum, çocukları çocukları öpüyorum
Durdum bir yerden göğü, sokakları hep sokakları dinledim
Evlerini deniz yıkayan bir kıyıdan bağırıyorsun bana
Bir soluksuzluk bir duvarlar bir duvarlar duyamıyorum
Böyle bir uzun karanlıktan bağırıyorum bağırıyorum

...

..

Ntv'nin sabah haberlerinde Ümit'in iyi olduğunu söyledi, birkaç gün daha testler yapılacakmış.
Sunucu bir an önce iyileşip yeşil sahalara dönmesini diledi.
Yemişim yeşil sahasını!
Babamla aynı anda sözleşmiş gibi aynı tepkiyi verdik.
"iyileşsin de boşver yeşil sahayı!"
İyi ol kaptan :(

(hangi akla hizmet açıp bir de video izlersin sen yaa? hem de kendini kötü hissettiğin bir gece yarısı. Uffffff, gözümün önünden gitmiyor o görüntüler :( gözlerim doluyor aklıma geldikçe...)

who's gonna win? who's gonna lose?



1-2 gündür dünyadan kopma sebebim olan şarkı yine the climb'dan. Geçtiğimiz günlerde "Gone"ı anlatmıştım, bu kez "candy"

Diyor ki;

who's gonna win?

who's gonna lose?

score is always zero

so why am i still trying?

who's gonna pay?

who's gonna play?

they say, time heals all old wounds

so why am i still dying?

Gerçekten var mı bir yerde kazanan birileri? "Ben mutluyum" diyebilen. (gerçekten içinden gelerek, inanarak tabi.) Elimize geçecek olan koca bir hiçse eğer, ne için debeleniyoruz bu kadar? Ne için bunca çaba, bunca sıkıntı?

"Zaman herşeyin ilacı" diyorlar ya hani, zaman hiçbir şeyin ilacı değil efendim! Koskoca bir yalan o. Evet bir yerden sonra alışmayı öğreniyor olabilirsin ama zaman hiçbir yarayı geçirmez... Geçirmiyor.

Zaman çizelgesi yapmışlardı bana, "2 hafta sonra şu olacak, 1 ay sonra şu, 2 ay sonra şu. En fazla 3 ay sonra atlatıyorsun yaşadığın sıkıntı her neyse." Hı hı diyip geçmiştim, artık mücadele etmiyorum çünkü kimseyle. Kendimi yormaktan başka bir işe yaramayacağını biliyorsam konuşmanın, ağzımı bile açmıyorum, hı hı diyorum sadece...

Hani sigarayı bıraktıktan 1 saat sonra, 3 gün sonra, 5 ay sonra akciğerlerinizin ne gibi değişimler geçireceğini anlatırlar ya. Onun gibi tıpkı... Kimse kimseyi teselli etmeye çalışmamalı galiba.

Eğer herhangi bir şeyi hayatınızdan atmak istiyorsanız gerçekten, ama kendinizi kandırırsanız olmaz, gerçekten istemelisiniz, işte o durumda zamana falan ihtiyacınız yoktur. Bitti dersiniz biter. (tecrübeyle sabit)

Ancak, hayatınızdan atmak istemiyorsanız herhangi bir şeyi, ne olursa olsun, inat ediyorsanız her şeye rağmen aklınızda, kalbinizde vs. tutmaya, işte o zaman kaç yıl geçerse geçsin fark yapmaz. O şey her neyse, orda kalır. (bu da tecrübeyle sabit.)

Yani hayattaki herşey gibi bunun da temelinde insanın isteyip istememesi var.

Ama dediğim gibi zaman tek başına hiçbir şeyi çözmüyor. Sadece çözmek isterseniz siz çözüyorsunuz.

Canımın sıkkın olduğu belli oluyor di mi? Bazı günler dünyanın en mutsuz insanı benmişim gibi hissediyorum. Bunun yaşadıklarınla ilgisi yok, "millet neler yaşıyor, sen şükredeceğine nankörlük ediyorsun" cümlesi şu durumda söylenmemeli bir insana. Herkes kendini bazen en dipte hisseder. Sonra geçer. Bu gün o günlerden biri işte. Sebebi var tabi, ama anlatılır mı ki?

Upuzun bir playlist yaptım yine kendime, ders çalışmam gerektiği aklımda sürekli ama bu gece müzik var, bir de edebiyat var. Biraz dinleyelim, biraz okuyalım...

Playlist'ten seçme bir bölüm:

11o-kayıp kentin insanları, Bon jovi-santa fe (bulursanız bir dinleyin derim ben, hepiniz değil), The Climb-candy, Zardanadam-Seyyah, DD-yarına kadar, DD-acı nefes, Francis Cabrel-je l'aime à mourir, Gren-ma(bunu da), Kül-derin, Karapaks-yarın cennet olacak, Ars Longa-Gözyaşı Şişesi, Kiss- I was made for loving you, Rogue wave-Eyes(bunu da), Kırkaltı-güz bulutları, Kurban-Rüya, Noir Désir-à ton étoile, Peyk-uyku ol, Pi-Yağmur Öncesi(bu da), Zardanadam-Hepsi hepsi hayat nasıl olsa(bu zararlı!), Zardanadam-Bırak işini, Zardanadam-Kaçacağım...

Dahası da var :) Bakınca korkuyorum, tek tek seçtim hepsini 8-)

Yazının başındaki "yorgun melek" de itinayla seçildi her zamanki gibi. Yorgun bir melek fikri hoşuma gitti...

Öyle işte.

(neşelenmeye çalışsan da olmuyor ki bazen.. Can sıkıcı haberler, bilmem neler. Oooooooof, kaptanım geçmiş olsun, iyi ol en kısa zamanda, üzme bizi :(

Onun şokunu atlatamadan bu kez İlhan Berk'in vefat haberi... Hayatımda tanıdığım en "başka" adamlardan biri sayesinde girmişti üstad hayatımıza. O kadar seviyordu ki oğlunun ismini bile İlhan Berk koymuştu.

Nur içinde yat Üstad! Allah rahmet eylesin :( )

29 Ağustos 2008 Cuma

İyi ki doooooğduuuuuun sRknnnnnnnn!!!!!!!!!!!!!

29 Ağustos..
Önemli bir gün bugün!
Aslında yaşadığımız her gün önemli elbet ama bazı günler diğerlerinden daha önemli.
İlklerin yaşandığı günler, güzel insanlarla paylaşılmış güzel günler, hatta bazen sonların yaşandığı günler vs. vs. (önemli demek her zaman iyi demek değil.)
Bir de önemli insanların doğum günleri var!
İşte 29 Ağustos o önemli insanlardan birinin doğum günü =)
Canım arkadaşım Serkancım doğmuş yıllar önce bugün.
Sonra bir yaz günü Kadıköy'de karşılaşmışız bir şekilde, kendisi için biriktirdiğim ön yargılar yıkılmış o gün. (diyorum ya o adamın faydaları da oldu, ne güzel insanlar kazandık 8-) )

"Aaa bu adam sitede uyuz davranıyordu herkese ama öyle değilmiş bee"
Yıllar sonra bir baktım ki ben de uyuz davranmaya başlamışım herkese, o zaman anladım seni :)
Hak edene hak ettiği muamele :P (bunu ben söylüyorum, hiç inanılası değil...)

Arkadaş olmuşuz sonra, bütün uyuzluklarımı, sızlanmalarımı gıkını çıkarmadan dinlemiş.
Sonra tayfayı genişletmişiz. (aslında emin değilim, bir tayfa vardı da Serkan sonradan mı dahil oldu, ya da tayfanın ayrı taraflarındaydık da sonra mı bir araya geldik, yoksa asıl tayfayı birlikte mi yaptık. sanırım esas başlangıç noktası soğuk bir kış günü müptelada okey oynayan tayfa oldu. Ben, sen, Arif ve Ahu)
Hep beraber eg için oralara buralara gitmişiz sorgusuz sualsiz, sonra aynı gün nefret etmişiz kendisinden. (bir program öncesi, yer: nevizade)
Yapılacak her türlü organizasyon bir şekilde başımıza kalmış, çok kızmışız ama yine de "bak bu son, bi dahakine valla yokum ben" diye diye sakinleşmişiz, bir dahaki organizasyonu yine biz yapmışız =)
sLn: insanlara söz verdik abi, son anda cayanların kendi ayıbı, ben o kadar insanı orda bırakamam!
sRknn: sen gidersen ben de gelirim!
şeklinde konuşmalar sonucu kendimizi yine organisasyonun içinde bulmuşuz :) (bkz: görev bilinci :p daha doğrusu sorumluluk kavramı!)

sabahın 4'ünde arayan manyaklar mı ararsın, gece gece musallat olanlar mı, seni menajer sananlar mı...

Belki bilerek belki bilmeyerek zor anlarımda inanılmaz şekilde destek olmuş, sahnede o adam şarkı söylerken mesela... (sen bilirsin ne zamandan bahsettiğimi :) )

Anlatmak için uygun sıfatı bir türlü bulamadığım ama hayatımın sonuna kadar unutmayacağıma emin olduğum o ortaköy akşamı, sonrasında sabaha kadar kalınan taksim, yapı kredinin önünde o adamın şiirlerini okuyup duran can sıkıcı kız (ki bu ben oluyorum), sabaha kadar 5 karış suratla depresyonun dibine vuran bir adet sLn, bir adet ilkay, bir adet elif. Bu kadar deliye tahammül eden bir adet sRknn... Öyle salak bir haldeyiz ki birinin sakinliğini koruması gerek ve aramızdaki tek soğukkanlı insan sendin. (ben hayatın boyunca her doğum gününde o günü anlatıcam, öyle hissediyorum)

Kaldırımlar benim meskenim, acı tatlı geçer günlerim :D

Dostum oldukları için şükrettiğim çok az insan kaldı hayatımda, biri de sensin hajım!
Konser tayfamın değişmez elemanı :D
Bu ara fazla asosyal mi oldum nedir bilmem, ama keşke bir toplansaydık şöyle, kutlasaydık doğumgününü hep birlikte, Emre bize gitar çalsaydı, biz brutal vokal yapsaydık. En rocker halimizle başladığımız gece en arabesk halimizle bitseydi :D Emrah, ankara havası, roman havası ne ararsan :D
Bunca zaman saçma sapan bir dünya şey için organizasyon yaptık, bir tane de mantıklı bir iş için yapsaydık yaa :(
Zaten diyorum ya asosyalim bu ara diye, hiç birinizle görüşemedik ne zamandır, özledim ben herkesi. (gülme :D herkes diyorsam herkes :p tamam yaa 2 kişi hariç :p haha)
Bu doğum gününden başlasın artık hayat karşına güzel şeyler çıkarmaya, artık şikayet etmeyelim bu hayattan. (gerçi hep ben ediyorum di mi?)
Kendimi de işin içine katarak bir şey dilemek istiyorum :) Yeni yaşında manyak çoluk çocuk tayfasıyla uğraşmak zorunda kalmayalım :D
Doğum günün kutlu olsun!
Hayatın kimi nereye götüreceğini bilmiyorum ama 50 yaşına geldiğimizde de konserlere gidelim beee!
Rock alemi ne yapar bizsiz :p

(yaşlandık falan diye canını sıkmayacağım, bir de bir isteğim var, o adamın o şarkısını dinleme bu gece :) ben dinlerdim senin yerine ama ona dair herşeyi sildim, gerçi albümler var tabi de olsun :) hayatımda eg istemiyorum artık:p sadece adamı ağlatmaya yarıyor o şarkı 8-) Hem o şarkıdaki gibi bi sevgi de yok, yalan onlar! ;) )

28 Ağustos 2008 Perşembe

CL


Grup budur.
Hayırlısı olsun.
D-zmart'tan kurtulup star tv'ye geçmek güzel :)
d-zmart işkencesi çektiğimiz günlerde bizi yalnız bırakmayan justin.tv'ye ne kadar teşekkür etsek az :)
Konuşmaya gerek yok galiba yaa, ortada herşey.
Başarılar Fenerbahçeme :)

Günün sorusu

"Başkası olmak daha mı keyifli kendimiz olmaktan?"

O, bu filmi beğenmiş ben de izlemeliyim, hatta herkese de göstermeliyim izlediğimi, suyunu çıkarana kadar hem de!
O, bu kitabı okumuş ben de okumalıyım!
O, bu grubu dinliyor ben de dinlemeliyim!
O, iletisine şunu yazmış ben de yazayım hemen!
O, msnine şu resmi koymuş, dur kaydedip ben de koyayım! O, şu anki ruh halini ifade ettiği için o resmi seçmiş, onun ruh hali benim ruh halim! Onu ifade ediyorsa beni de eder!
Halbuki hayatımı onun zevkleri üzerine kurmak yerine kendi zevklerim olsa, insanlar neyi sevdiğimi sorduklarında onun cümleleri yerine kendiminkileri söyleyebilsem, bu değil midir güzel olan?

Komik buluyorum.
Belli bir yaşa kadar eyvallah, kendi kişiliğini oturtana kadar başkalarına benzemeye çalışır gençlerin bir kısmı (ablalar, abiler, yaşça büyük kuzenler, öğretmenler vs. taklit edilir. Sanırım etrafımda hiç böyle bir model olmadı, taklit edemedim hiçbirini :) ama birilerinden yoğun şekilde etkilenen çok arkadaşım oldu) ama bir yaşı geçtikten sonra da komik oluyor be! Hem kaç kişi kendinden yaşça küçükleri taklit eder ki?
("o benden yaşça küçük ama o kadar aşmış bir insan ki ister istemez onun gibi olmaya çalışıyorum, şu yaşa geldim hâlâ beceremiyorum kendim olmayı!" bahsettiğim şeyin birinin zevklerine güvenip onun tavsiyelerine uymakla ilgisi yok, onu hepimiz zaman zaman yapıyoruz, o çok normal bir şey; bahsettiğim şey başka biri olmaya çalışmak. Her şeyinle... İki tarafı da tanıyınca izlemek daha da komik oluyor.)

Evet merak etmeye devam ediyorum başkası olmaya çalışmak bu kadar mı keyifli diye...
"O" olmuyorsunuz, herkes biliyor kimin ne olduğunu, en fazla "komik" oluyorsunuz...

(birilerine hitap eder gibi yazdım, 2. çoğul şahısla. ama üstüne alınmaması gerekenler zaten bilir, alınması gerekenler de alınmaz. Şarkı Kafein'den geliyor "aaaaaah bu hayat böyleeee")

Yazı kâfi



Bir kitaptan bir bölüm paylaşmak istedim, sebepsiz. Yazıya ekleyecek resim bulmak için resimlerim klasörünü kurcalarken "bi dakika yaaa, en sevdiğimi eklemeliyim bu yazıya" dedim, bunun da bir sebebi yok, içimden öyle geldi sadece...
Alıntı Elif Şafak'tan. Araf'ından. Devamını merak eden olursa 269. sayfadan bakabilir :)
"Kendimdeki değişimi seyrediyorum. Aşık olmanın bir mucizeye inanmaya benzediğini düşünmeye başladım. Aşk da beklentiler ve inançlarla ilgili. İnsan kendisi için hâlâ kurtuluş ümidi olduğuna ve günün birinde özel birinin bunu mümkün kılacağına inanıyor. Bir mucize özlemi değil mi bu? Bu dünyadan fazla bir şey beklememen gerektiğini bilsen de içindeki bir şey diretiyor... Umut etmeyi sürdürüyor... Sevdiğin kişinin seni seveceğini umut etmeyi."
Hâlâ inanıyorum o kurtuluş ümidinin olduğuna galiba... İnatla...
"Eee sıradan bir paragraf, Elif Şafak daha buna benzer onlarca güzel paragraf yazmış, hatta daha güzellerini" demek isteyen olabilir. Güzel dediğimiz şey her şeyden önce değişiyor kişiden kişiye. Bu kelimeleri benim için büyüleyici yapan şeyin ne olduğunu anlatabilmeyi isterdim ama bazen korkuyorum, girsem çıkamayacağım, başlasam bitiremeyeceğim konular var. Emin değilim anlatmayı başarabileceğimden... O yazıyor, söyleyemediklerimi yazıyor zaman zaman, benim de kafamdan geçenleri benden kat kat güzel anlatıyor, ben o zaman susuyorum, o yazıyor, ben okuyorum...
Öyle işte.

26 Ağustos 2008 Salı

Anlarsın..

Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

insanlardan buz gibi soğudum,
işte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

Cahit Külebi'nin bir şiiri. İsmi "dost". Neden bilmiyorum bana dostluktan çok aşka yakın gibi geldi anlatılan şey. Tek bir kelime bile farklı insanlarda farklı çağrışımlar yapabiliyorsa şiir de yapabilir elbet. Edebiyatın, daha doğrusu sanatın güzelliği de burda değil midir zaten? Her neyse.

"Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın"

Tek kelime dahi etmeden birinin neler hissettiğini anlayacağını bilmek dünyanın en güzel hislerinden biri olsa gerek. "Biz" olmak diyorlar hani. Şu anlatmadan anlayabilme hali herkesin yapabileceği iş değil ama... Yine de o kadar "bütün" olabilmek, "tek" olabilmek güzel olsa gerek.

"İnsanlardan buz gibi soğudum
işte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın."

Her türlü acıyı yaşamış, insanlardan tiksinmiş canlı tribi yapamam. Böyle bir şeyi kimsenin de yapabileceğini sanmıyorum. Dünyadaki bütün kötü şeylerin senin başına gelmesine gerek yok tabi karanlıklara gömülmek için...
Sanırım insanlardan soğumanın ne demek olduğunu biliyorum. Bazılarından şartlar dolayısıyla, karşıdakinin çabalarından ötürü soğuyorsun, bazense başka sebepler dünyadaki herkesten nefret etmene yol açabiliyor. Hani biz insanlar kendi başımıza gelenleri abartmayı seviyoruz yaa, en büyük acılar bizimki ya hani... İşte o dünyanın en büyük acısı sandığımız şeylerin daha çok taze olduğu anlar kimseye tahammülü kalmayabiliyor insanın. Gerçi sonra geçiyordur sanırım. Yani elbet geçiyordur bir yerde..

Düşündüğüm şeyleri yeterince iyi anlatamıyorum sanırım şu an.
Ama insanlardan soğumanın nasıl olduğunu gerçekten biliyorum!
Bir de soğuman beklenirken soğuyamamak aksine daha çok bağlanmak durumu söz konusudur ki o konuda yorum yapmak saatler alır, başlı başına birkaç yazı çıkar ordan.

Herkesten soğuyup tek kişiye tutunma hali aslında can sıkıcı olsa da bir yandan güzel bir tarafı var. Tabi böyle düşünen tek kişi olma ihtimalim yüksek. Yine de herkesten soğuduğunda tutunabilecek biri varsa sırf bunun için bile mutlu olabilmeli insan. O herkesten soğuduğun anda "işte yalnız sen varsın" dediğin insanın da senden uzakta bir yerlerde var olması, uzandığında yetişemeyeceğini bilmek dünyanın en sevimsiz hislerinden biri. (benim için) Zamanı geldiğinde ulaşabileceğini bilmek biraz çıkarmaya yarar belki seni karanlığından... Biliyorsan tabi. (örnek vermeyince net olmuyor gibi geliyor ama örnek verince de hoş olmayacak sanki.)

Neyse...

"Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın"

Anlarsın..

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Ara ara...

Mekanlar ve insanlar arasında bağ kurarım bazen. Ya da hayatımın değişik dönemleri arasında...
Hayatımda kocaman yeri olan biriyle bir kez gittiğim bir yer daha sonra defalarca gitmiş olsam da o önemli olanı hatırlatır mesela bana direkt.
Hatta sadece bu yüzden gitmekten kaçtığım yerler de vardır. Sanki gitmemek çözümmüş gibi...

Mesela liseye giderken yürüdüğüm yoldan yürümeye devam ediyorum hâlâ. 4 yıldır. Ama o yol bana üniversiteyle ilgili hiçbir şeyi çağrıştırmıyor. O yol benim için Mecidiyeköy Lisesi'nin yolu. Okula gitmek amaçlı olsun olmasın ordan her geçişimde istisnasız her gün o yoldan daha önce geçtiğim zamanları düşünüyorum. Bana bu etkiyi yapan çok fazla şey de yok galiba... Orda bir tuhaflık var ama du bakalım, bir gün anlarız.

An itibarıyla uzağımdaysa o yerlerle bağ kurduğum insanlar, içimi ister istemez feci bir hüzün hali kaplıyor. Elbet vardır birçok insanda böyle şeyler.
Yolda yürürken sağı solu gösterip bak şurda şu olmuştu diye diye çıldırttığım insan sayısı hiç de az değil.

Hüzünlenecek yer aradığımı düşünüyor olabilirsiniz, belki haklısınız bilmiyorum. Kendimi çözmeye çalışmayı bırakalı çok uzun zaman oldu. Bu kendimle ilgili hiçbir şey düşünmediğim anlamına gelmiyor. Aksine yaptığım en ufak hareketi bile yeri geliyor günlerce düşünüyorum. Yine de anlamaya çalışmıyorum bazı şeyleri... Ya da kendimi kandırıyorum.

Liseye ilk başladığım yıllar, yanımda büyük biri olmadan semt dışına arkadaşlarımla dolaşmaya gitmeye yeni başladığım zamanlar, izin alabilmek için feci halde karın ağrıları çektiğim zamanlar :)

Okulumuz Profilo Alışveriş Merkezi'ne pek bi yakın. Alışveriş yapmak, sinemaya gitmek vs. gibi aktivitelerde ilk tercihimiz orası oluyor doğal olarak.

Şu an onlarca kez yemek yediğim, film izlediğim yerler herhangi bir duygu yaratmıyor (özel insanlarla bağ kurmadıkça) ama yeni yeni açılmaya başladığımız, büyümenin o ilk yıllarına denk gelen her saniye hatırlanıyor...

Profilonun yemek katında dolaşırken topluca dondurma yediğimiz bir gün geldi aklıma, mekan Burger King. Oturduğumuz yer bile aklıma geldi de bakınca gözlerim doldu...
O zamanki kaygısız halimi, rahatlığımı özlediğimi fark ettim yine. O zaman her santimetresini ezbere bildiğim yer bir an gözüme çok yabancı gözüktü.
Her daim yanyana olduğun insanların ya da çok fazla zaman geçirdiğin yerlerin bir zaman sonra yabancılaşması hali feci halde canımı sıkıyor...
Bazen fazla duygusal oluyorum ya da herşeyi çok büyütüyorum. Hangisi olduğundan emin değilim.
Yüzlerimizde kocaman bir gülümsemeyle oralarda yürüdüğümüz günleri özledim. O zaman da hayattan çok büyük beklentilerim yoktu, hiçbir zaman olmadı. Yine de biraz daha umutluydum sanırım... Heyecanla anlatacak şeylerim vardı, artık yok.

Hüzünlendim öyle bi işte...

24 Ağustos 2008 Pazar

hı hımm

Saçma olduğunu bile bile kendimi anlatma çabasına giriyorum bazen. Yorulduğunla kalıyorsun aslında ve değmiyor gösterdiğin çabaya...
Misal bazıları var, kendi karakter zayıflıklarını örtmek için sürekli başkalarına laf söyleme derdindeler. Aslında çoğu kez yüzüne de söylemeyi beceremez bunlar. Arkadan konuşmak kolay ne de olsa...
Sana sorsalar neyi neden yaptığını açıklayacaksın, ama atıp tutmak daha keyifli. Hem birinin arkasından atıp tutmak beni daha yüce insan yapıyor insanların gözünde. (o nasıl oluyor bilmem ki) Başkalarını ayıpladığımda erdemli insan oluyorum ben. Aslında erdem kelimesinin anlamını bile bilmiyorum ama olsun...
(Hayatımın çeşitli dönemlerinde birkaç kişinin samimiyetine inanıp rahatsızlık duyduğum şeyleri dile getirmeye kalktım, sonradan fark ettim ki "aa ben kaldırırım, kendimi biliyorum" demek kolay ama uygulamak zormuş. Herkes hazmedemiyor bir şeylerin yüzüne söylenmesini. Bazı insanların yüzüne bir şeyleri söylemeye imkan yok, bir yerden sonra umursamayı bırakıyorsun o insanların yaptıklarını. Hala becerebildiğim ölçüde, kırıcı olmadan söylemeye çalışıyorum. Bazılarını umursamadığım için ne arkasından ne de yüzüne karşı hiçbir şey söylemek istemiyorum vs. Ama bu başka bir olay. Benim söylemek istediğim yüzüne söylememe olayı bunu huy edinip herkesin arkasından konuşmakla alakalı. Tabi ki arkadan konuştuktan sonra yüzüne gelince ah canıııım diye sarılmak da şart!)
Bazıları var ki gerçekten tek kelime etmeye bile değmiyorlar.
Ama ciddiye aldığım o 3-5 insanın beni yanlış anlama ihtimalini düşünmek bile beni hasta ediyor!
Kendimizi karşıdakinin yerine koymayı pek beceremediğimizden olsa gerek, algılayamıyoruz neyi neden yaptıklarını.
Ben kendim için doğru olduğuna inandığım şeyi yapıyorum, yapmam gerektiğini düşündüklerimi... Sonra aklı evvelin biri gelip bunun aptalca olduğunu söylediğinde ne yapmalıyım mesela. Aklı evvel olduğunu yüzüne mi haykırmalıyım? Hani bu aklı evveller konu başkası olduğunda "o kim oluyor da bana akıl veriyor" havalarına giriyorlar yaa, ben de "sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun" mu demeliyim yoksa? (örnek olsun diye verdim, uydurma bir olaydır efenim)
Erkekler arasında da var mıdır bilmiyorum ama kızlarda şöyle bir durum vardır (hepsinde olmasa da bir kısmında) eğer ortama kendilerinden daha güzel bir kız gelirse tipine laf atmak zorunda hisseder kızlar kendilerini, (halbuki güzellik görecelidir ama karakter bozuklukları herkese göre bozukluktur tabi ne bilsinler...) her tarafını ayrı ayrı incelerler, illa ki bir yamuk bulunacaktır, bulunamazsa karakterine laf atılır. Yapılır bir şeyler. Eğer daha zeki bir kız varsa ortamda ya da daha kültürlü falansa bu hatun kişi o zaman da açık yakalamaya çalışır bizim aklı evvel tayfa. Açık yakalayamazsa "aaa ben de ilgileniyorum o konuyla" diye atlanır, çünkü ortamda erkek varsa ve o erkeklerin tamamı bahsi geçen kızla ilgileniyorsa olaya hemen el konmalıdır. Girilen ortamlarda ilgi çekmek önemlidir. En azından bazıları için. Yeri gelir bilmediğin konularda ortaya atlar kendini rezil edersin, yeri gelir depresif hatun rollerine girer insanların ilgisini çekmeye çalışırsın, birşeyler yaparsın işte...

Şimdi efenim kimse kusura bakmasın ama konu her ne olursa olsun bu aklı evvelleri ciddiye alamam ki ben :) Ukalalıksa ukalalık deyin! Bir şekilde hayatımdaki insanları sınıflandırıp hak ettikleri yerlere koymak zorundayım...

Neyse dağıldı yine konu.

Düşüncelerini çok ciddiye aldığım 3-5 kişi var. Ya da abarttım daha az da olabilirler. Neyse. İşte bu insanlara anlatabilmek istiyorum bazen kendimi. Bilsinler istiyorum kafamdan geçenleri. Ara ara da iyice artıyor bu istek. Az önce yine aklıma geldi mesela...

Tuhafım her zamanki gibi.
Sıcaktandır sıcaktan...

("acaba ben miyim bu aklı evvel kız" triplerine girme ihtimali olan arkadaşlarım için bir not:
Freudiye zamanında okuduğu bir yazıdan sonra demişti ki acaba ben miyim diye düşündüm sonra da dedim ki bu kızın bizim dışımızda da arkadaşları var. nokta. Ayrıca bir konuda yazabilmek için illa ki başıma gelmesi gerekmiyor, biz insanlar gözlem yapabilen, değerlendirme yeteneği olan varlıklarız. Çoğumuz yani)

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Günlerden bir gün 2

Efenim hepiniz bilirsiniz, özellikle düğünlerde bolca bulunur oğluna evlenecek kız arayan teyzeler. Anneme musallat olurlar zaman zaman, cnm annem onlara sert davranır eve gelince anlatır anlatır güler :D

Yadırgamıyorum o durumu, çünkü iddialarına göre kendi yetiştirdikleri oğulları birer melek ve kötü kızlarla (kötülük de göreceli aslında ya neyse) evlenmelerini istemezler tabi, kim ister. Savunmalarına bakınca "tabi yaa anne işte, kıyamıyor çocuğuna" diyorsun. Düğünlerde görülen akrabanın akrabası olan o kızların iyi olduğunu nerden anlıyorlar? O kızın iyi olduğunu söyleyen kişi onunla ne kadar zamanını birlikte geçirmiş olabilir? Evde çıkıp gülümseyerek hoşgeldin diyen ve sonra ortadan kaybolan kız hakkında kötü bir şey tabi düşünmezsin, ne gördün ki? Bu durum onun iyi olduğu anlamına gelir mi? Sorulacak en önemli soru da aileler neden çocuklarının hayatına burunlarını bu kadar sokma çabasındadır? Niye onun da bir hayatı olduğu kabul edilmez, hep müdahale edilir? (genelleme yapmayalım ama çoğu ailede var bu durum benim gözlemlediğim kadarıyla) Misal kardeşlere benzer isim koyarız ya hani, alakasız olursa "aaa niye ablasının/abisinin ismine benzer bir isim koymamışlar" diye yadırgar yurdum insanı. Onu da anlamıyorum işte ben. O insanlar sizin oyuncak bebekleriniz değiller. Şimdilik size bağımlılar evet ama ileride birbirlerinden bağımsız hayatlar kuracak o insanlar, oyuncak bebeğe ya da ev hayvanına isim koymuyoruz ki canım. Bırak birbirlerine benzemesin isimleri. İki ayrı birey onlar.. "Ayrı"

Her neyse konu bu değil.

Geçtiğimiz günlerde otobüste başımdan geçen bir durumu anlatacağım size.

Efenim otobüse bindim, gittim cam kenarına oturdum. Kulaklıklar her zamanki gibi kulağımda, Alanis Morisette hayatın ironisinden bahsederken ben de içimden eşlik ediyorum ona, dünyada değilim yani. (merak eden olursa şarkının adı "ironic")

İki durak sonra yeni insanlar bindi. Yanlarında bol bol minik çocuk olan ve çocuklardan daha büyük çantalar taşıyan teyzeler vardır, bütün otobüsü birbirine katarlar, işte binenler onlar. Teyzelerin biri çocuklarını çaprazımızdaki koltuğa oturttu, kendisi benim yanıma oturdu. Arada çantasıyla çarpıyor ama elleri o kadar dolu ki ben de ses etmiyorum, yerleşince nasılsa çantalara yer bulacak diyerek. O ara baktım eğildi önüme doğru bir şey söyledi. Muhtemelen çarptığı için özür diliyordur dedim kafa salladım baktım devam ediyor çıkardım kulaklıkları, "ah ben de sen duyuyorsun diye konuşuyorum" diyip baştan aldı söylediklerini.

Buyrun diyalog başlıyor:

Teyze: Ben de sen duyuyorsun diye konuşuyorum, kulaklık varmış, çok çanta var, çarptım kusura bakma, eltim var izmitte de oraya gidiyoruz.
sLn: Önemli değil.
Teyze: Ayyy sen benim yeğenime benziyorsun, o da böyle senin gibi güzel.
(iç ses: offf yandık şimdi)
Sahte, sevimsiz bi gülümseme, benden cevap yok.
Teyze: Nişanlı mısın?
(iç ses, yuhhh nerden çıktı şimdi bu, nerden geldik bu konuya :s O ara yüzük parmağına yüzük takmayan bir insan olmama rağmen elime şöyle bir baktım acaba yüzük mü var diye. Baş parmağımdan hiç çıkarmadığım bir yüzüğüm vardı ama artık onu bile takmıyorum, ve yine de baktım.)
sLn: hıı, yooo.
Teyze: ayy güzel güzel. Kaç yaşındasın?
(iç ses: Allahım neydi günahım)
sLn: 22
(Kabalık yapmak istemiyorum ama muhabbetin gidişatı canımı sıkıyor, sevimsiz bi surat ifadesiyle kafa sallıyorum sadece)
Teyze: Benim de oğlum var 3 tane.
(iç ses: anlaşıldı derdi.)
Teyze:Geçenlerde trende iki tane kızla konuştum ikizlermiş, aynı senin gibi güzeldi onlar da. Telefon numaralarını almadığıma pişman oldum, istesem verecek gibilerdi, belli ilgilendi onlar da. Seninkini alayım bari.
(iç ses: oha yuh vs. Şaka yapıyor di mi?)
Teyze devam eder: Oğullarımı ben çok iyi yetiştirdim, o yüzden çok korkuyorum yanlış birilerini bulmasınlar diye. İstiyorum ki kendim de seveyim kızları. Bak seni çok sevdim mesela.
(iç ses: hah ben bu konuyu ama önemli olan çocuklarınızın sevmesi değil mi diye girip başka yere bağlarım, bana uyuz olur, beni rahat bırakır)
Teyze hâlâ konuşuyor: Eve gidince anlattım o kızları oğluma, oğlum kızdı.
(heh tamam, bu cümleyi de bi bitir he he he)
Teyze cümleyi bitirir: Niye almadın kızların numarasını dedi.
(iç ses: ohaaa bunlar ailece manyak :s Allahım kurtar beni.)
O sırada karşı koltukta oturan küçük eltiye (ki kendisi çorumlu, aynı binada oturuyorlar, sessiz ama çok iyi biri. Yol boyu aklınıza gelebilecek her şeyi anlattı bana, ben şu an size benim dahil olduğum kısmı anlatıyorum sadece. 45 dakika susmadan konuştu.) işaret etti:
Teyze: Bak bak oğluma kız buldum.
aynı anda sevgi gösterisine başladı, ben cama yapışmayı diledim o an.
Teyze: Evlenmeyi düşünüyor musun sen?
sLn: hayır okuyorum ben.
Teyze: hııı.
(vee zayıf nokta bulunurr :D )
Teyze: Ben oğullarımı okutmayı çok istedim, durumumuz da iyi, okuturduk ama istemediler, çalışmak istediler. Büyük oğlum şurda çalışıyor şu kadar maaş alıyor, ortanca oğlum şu kadar maaş alıyor...
(sonrasını hatırlamıyorum kulak asmadım, bir yerden sonra sadece kafa sallama moduna geçtim.)
Teyze: Benim bilmem neyim üniversite mezunu, mühendis, gitti ilkokul mezunu bir kızla evlendi, çok da mutlular, isteseydi kendine üniversite mezunu bulurdu ama istemedi. Senin için önemli mi okumuş olması?
(iç ses: Tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır teyzecim ama ben bunu sana söyleyecek miyim? Hayır söylemeyeceğim. Gerçi en son okuduğu kitabın Cin Ali olmasıyla övünen insanların eğitimlilere b.k atmak için bu sözü kullanmalarından da rahatsızım. O adam hâlâ eşek belki ama cehaletinden kurtulmayı başarmış, sen hem cahilsin hem eşek demezler mi adama? Her neyse iğrenç olma zamanı!)
sLn: Önemli tabii, kültürlü-eğitimli olmasını tabi ki isterim, ben okuyorum, o da okumuş olsun.
(iç ses ha ha ha ha ha ve bilimum kahkaha efektleri :D )
Teyze o sırada konuyu değiştirir.
Aradan biraz zaman geçer ve hayatımın sorusu gelir. Bir de teyze her saniye iltifat etmese daha mutlu olacağım ya neyse.
Teyze: eh bu kadar güzel kızsın, konuştuğun vardır şimdi senin.
(iç ses bu sırada gülmekten boğuldu, hatta dışarı da yansıdı bir kısmı, cevap veremedim gülmekten, verebilseydim evett teyze konuştuğum var, çıkıyoruz (!) hatta biz diyecektim :D O ne demek istediğimi belki anlamayacaktı ama olsun. Şimdi efenim ben çok şükür konuşma yeteneğine herkes kadar sahip bir insanım ve zaman zaman insanlarla konuşuyorum. Ben onlarla konuşurken onlar dinleyici konumunda oluyorlar ve pekâlâ "konuştuğum insan" tamlamasını kullanabiliyorum onlar için. Sonra insanı düşürüyoruz, adlaşıyor bizim sıfat falan filan, türkçe dersi vermeye gerek yok şu an :) Demek istediğim şudur ki konuştuğum onlarca insan var :) ama teyzenin kullandığı anlamda değil.)
Benim gülmeye başlamamı "evet var ama bahsetmeye utanıyorum" olarak algılayan teyzeye algılamasının yanlış olduğunu söyler miyim hiç :D Varsın utanıyorum sansın.
Teyze: Okuyor mu o da senin gibi?
(iç ses: işte kilit soru, kaçırma bu fırsatı, tek kurtuluşun bu!)
sLn: Hı hı evett tabi.
(iç ses hâlâ tuhaf sesler çıkararak gülüyor bu sırada :D )
Teyze: Nerelisin kızım sen?
sLn: istanbul ama aslen Makedonya.
Teyze: hııı ne güzel. Benim beyim Zonguldaklı, ben Balıkesirliyim. biliyor musun Balıkesir'i?
sLn: hıııı
Teyze: O nereli peki?
sLn: hı?
Teyze: Konuştuğun nereli?
(iç ses, dış ses hep birlikte koparlar :D )
Teyze telefon numarası için bastırmaya devam eder, konuştuğun var mı dediğinde benim gülmekten boğulmamı evet cevabı olarak alması onu yıldıramaz. Okul mevzusunda yaptığım uyuzluk biraz sarstı kendisini ama yıkamadı! Çok tuhaf değil mi? Birine aşık olmamla zerre kadar ilgilenmiyor, okumuş olsun tabi dememle ilgileniyor. Bu arada insanları iyi kalpli-kötü kalpli, dürüst-yalancı gibi şekillerde haddim olmayarak sınıflandırıyor olabilirim kendi kafamda. Aslında bi dakika bunu yapmalıyım zaten, hayatımda kimin nerede olacağına karar verebilmek için yapmam gerek bunu! Ama insanlığın diplomayla alakalı olmadığını, okumamış insanların okumuşlardan çok daha ileride olabilme ihtimallerinin var olduğunu çok şükür biliyorum. Yanlış anlaşılma olmasın...
(iç ses: salak niye demedin "hıı konuştuğum (!) var teyze, evlenicez biz" diye. Baksana bunun vazgeçmeye niyeti yok)
Detaylarını hatırlamadığım uzun konuşmalar geçti arada. Daha doğrusu o konuştu ben dinliyor gibi yaptım.
Teyze: Kardeşin var mı peki?
sLn: hı hı.
Teyze: o da güzel mi böyle senin gibi?
(ya kardeşim erkekse? Bu soruya "yok ben daha güzelim" diye cevap verecek insanlar tanıyor olmakla birlikte ben böyle bir soruya cevap verebilecek insan değilim. Şu yaşıma geldim hâlâ iltifat edilince utanıyorum sanki utanılacak bir şey varmış gibi. Böyle bir itiraf olsun bu da. Cevap verecek insanlar vardır ama ben veremem böyle bir soruya.)
Güldüm sadece, o zaten ben gülünce istediği anlamı çıkarmaya alıştı.
Teyze: O napıyor, kaç yaşında?
sLn: Okuyor o da, 21 yaşında.
Teyze: Üniversite mi?
sLn: hı hı.
Teyze: tüh yaa o da okumuş ister şimdi di mi?
(iç ses: ya sabırrrrrrrrrrr)
Karaköy'de ineceğim durağı gördüğüme hiç bu kadar çok sevinmemiştim efenim! Arkama bakmadan kaçtım!
Şu an ismini bile bilmediğim insanların aileleriyle ilgili bir sürü şey biliyorum, unutmaya çalışıyorum. Nereli oldukları, akrabaları, 30 senelik evli olmalarına rağmen eşiyle bir kez bile kavga etmedikleri ki ben bunu pek yemedim... Sevimsizleşmeyi sevmiyorum, tamam normalde de sevimli bir insan değilim ama kaba davranmayı sevmiyorum ve keşke bazen mecbur kalmasam. Otobüste kızlardan telefon numarası istemek nedir yaa? Oğlunun bulacağı, tanıyıp seveceği kızdan daha iyi olduğumu kim garanti edebilir? Her iki durumda da aynı risk var.
Evet evlendikten sonra ailesinin yüzüne bakmayan erkekler kadar kadınların da bu konuda suçlu olduğunu ben de düşünüyorum, o kısmı kabul. Büyük konuşmaktan korkmakla birlikte sevdiği insanı ailesinden ayırmaya çalışmanın nasıl bir mantığın ürünü olabileceğini de algılayamıyorum. Ama "oğlum bulamaz şimdi ben bulayım, bakar bakmaz anlarım nasıl biri olduğunu" diye de bir mantık yok! Bazı insanlara aşk, uyum vs. gibi şeylerden de bahsedemiyorsunuz. (o konu iyice karışık, bir gün girmeyi düşünüyorum ama çıkabilir miyim onu bilmiyorum. "Çıkan" insanlar "yalnız kalmaktan korkma, hıı güzel/yakışıklı/zengin takılalım o zaman psikolojisi, biri olsun da kim olursa olsun düşüncesi" gibi şeylere "aşk" diyorken, ben demek istemiyorum. Böyle de ukalayım! EG'nin bir şiiri geldi tam şu an aklıma, kurcalamadım.

Birşeylerden anlamayacak insanlar var ve onlara onu anlatmanın mantığı yok, kendimi neden yorayım diye düşünüyorum bir süredir ve ona göre davranıyorum. Küçük görme değil bu, karşındaki bazen o kadar dar görüşlü oluyor ki saatlerce konuşman sonucunda sadece yorulmuş oluyorsun, başka hiçbir şey olmuyor.

"Ben görücü usulü evlendim, mutluyum" diye deli gibi savunan insana birini tanımaya çalışmanın, o dönemde geçirilen eğlenceli zamanların keyfini anlatamazsın ki!
Birilerinin "al bunu sev" diye sana zorla dayatmasının nesini savunursun bilmiyorum zaten. Tamamen kendin istediğin için sevdiğin biriyle geçirdiğin zamanın güzelliğini anlattığında içten içe haklı olduğunu o da bilir ama sana büyük ihtimalle diğerini savunmaya devam eder, çünkü biz insanlar haklısın demeyi kaybetmek olarak görüyoruz. (bu arada "kendi isteğinle sevdiğin" kısmında bir yanlışlık yok, ben sevmek de dahil neredeyse herşeyin temelinde istemenin olduğuna inanıyorum.)

Koşarak otobüsten inip Karaköy-Kadıköy vapuruna attım kendimi. Teyze yüzünden kapattığım mp3 player'i tekrar açtım, koltuğa gömüldüm. Konunun üzerine mp3 player her zamanki gibi uygun bir şarkı seçti:
DD-Aşktan öte..
Varsa sen söyle...

(Yine büyük konuşmuş olmaktan korkuyorum. hayat beni nereye götürecek bilmiyorum, o yüzden korkuyorum büyük laflar etmekten. Alıntı yapalım cnm arkadaşımdan "Tövbe büyük sözüme" diyerek. Dalga falan geçtiğimi sanma sakın dememe gerek yok, sanırım sen benim içimi biliyorsun :) )

22 Ağustos 2008 Cuma

Gone

Anlatacaklarım vardı bugün ama neden bilmiyorum hiç halim yok, canım da istemiyor sanırım...

Aylarca bilgisayarımda duran, dinlenmemiş şarkılardan birini daha keşfettim az önce. Orada olduğunu biliyordum tabi ama dinlememiştim hiç. Grubun diğer şarkılarını sürekli dinlememe rağmen o gözümden mi kaçmış ne olmuş anlamadım.

Her neyse.
Günün şarkısı gibi bir şey olsun, (günün yemeği, bugün doğan çocuklara verilecek isimler falan olmayacak ama, şarkı kafi.)

Şarkımız şahane müzik yapan güzel rock insanlarına ait.

Grubun ismi The Climb. Şarkı "Gone"

blend my plastic cold skin
with your sweat on my tongue
paint my mind it only feeds my grimness
thanks, you gave me your pain
thanks, you gave me your shame
thanks, i will never be the same again

life is empty but my heart is full of you
i can't close my eyes i'm just here now
i know i'm here now but i think i'm already gone

blend my plastic cold skin
with your sweat on my tongue
paint my mind, it overwhelms my dreams
thanks, you gave me your pain
thanks, you gave me your shame
thanks, i will never be the same again

life is empty but my heart is full of you
i can't close my eyes i'm just here now
i know i'm here now
but i think i'm already gone

21 Ağustos 2008 Perşembe

Şizofrenik zırvalar III

-Bak ne buldum. 5.5.2oo4. sLn Marmara'nın kapısından ilk kez girer ve burada okumak istiyorum der. Ne bilsin 2-3 ay sonra orayı kazanacağını ve her gün küfrederek gideceğini. Ama tebrik ediyorum yine de, kafana koydun ve yaptın.
-Dalga geçmesene!
-Tamam tamam. 2oo5'te bitiyor yazılar, devamı senin elindeki defterde. Bir saattir saklamaya çalışıyorsun, görmediğimi sanma, nasılsa alırım bir ara.
-Bırak yaa boşver. Daha hazır değilim sonraki döneme yorum yapmana belki, olamaz mı yani? Öncesi benim hayatım değilmiş gibi, sanki başkası yaşamış gibi anlatabiliyorum, ama sonrası biraz farklı... Eee yazdıklarımı okuyup gelmiştin sen, hadi yap bakalım ne yorum yapacaksan.
-Hımm anladım, yine konu değiştirmeye çalışıyorsun sen, peki istediğin gibi olsun bakalım. Dinle o zaman. İnsanların okuyacak olma ihtimalinin stresiyle kasıyorsun, kapatıyorsun kendini. İnsanlar derken bahsettiğim bütün insanlar, özel birkaç kişiden bahsetmiyorum. Herkesten korkuyorsun. İçinde 10 şey varsa ya birini yazıyorsun ya hiç yazmıyorsun. Evet anlattıklarında riya yok ama eksik. İçinde sakladıkların bu kadar az değil. Çok daha fazlası var. Diyorum ya hâlâ korkutuyor bazı kelimeler seni...
-Anlatamam ki...
-Korkuyor musun?
-Bilmem, gücüm yok belki.
-Sen pes etmezdin eskiden, hep inatçıydın konu ne olursa olsun.
-Ettirildim belki :)
-Haa bak ona sözüm yok. Yine de diyorum ki sıkmasan bu kadar kendini. Söylesen kafandan geçen her şeyi...
-Yapamam diyorum anlamıyor musun? Yapamıyorum...
-Değişiyorsun. Seni hiç bu kadar kendinden vazgeçmiş görmemiştim ve bu kadar...
-Tamam sus! İşin gücün yok mu senin gitsene artık.
-Benim tek işim sensin unuttun galiba, sen varsın diye varım, sen yok olduğunda ben de...
-İyi, tamam.
-Gidiyorum ben. Sen de çık şu yataktan artık. Bak hava günlük güneşlik, git biraz hava al.
-14 yaşımdan beri güneşli havaları sevmem, bilirsin.
-Bilmez miyim... Yağmur aşığı melankolik hatun tripleri. Bak ne diyeceğim, sana radyoda program ayarlasak, geceleri bir yandan şiir okursun bir yandan ağlarsın, olmaz mı? Tam senlik yaa, ben de dinler dinler gülerim sana.
-Aman yaa yüz verince hemen cıvıyorsun sen de.
-Tamam be, şaka yapmaya da gelmiyor buna, gidiyorum, ama yine geleceğim biliyorsun. Geldiğimde daha iyi ol, olur mu?
-Umarım.

(Küçükken boyumuzdan büyük laflar ederdik bir çoğumuz. Asla diye başlayan ne çok cümlem olduğunu hatırlıyorum da... Sonra büyüdük, dünya değişti, hayat değişti, en önemlisi biz değiştik. Şimdi peşimi bırakmıyor o zamanki sözlerim, durduk yere insanın aklına gelir mi yıllar önce söyledikleri? Geliyormuş. Sonra o zamanki sLn'le bu zamanki sLn arasındaki farklar başlıyor beynimde dönmeye. O zamanki inatçı sLn, şimdiki yılgın sLn, güçsüz sLn, korkak sLn... Bu kadar kurcalamak iyi değil belki ama... "the little scratch on the roof of your mouth that would heal if only you could stop tonguing it, but you can't" diye bir alıntı yapalım önemli filmlerin birinden...
Uykusuz ve sinir bozucu bir gecenin sabahında yazılmıştı bunlar. Fazla uzun olunca hepsini birden yazmayayım dedim. Böyle oldu. Şimdilik bitti. Bir daha gelirse, devam eder...)

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Şizofrenik zırvalar II

-Düzenli olarak "dünyadaki bütün erkeklerden nefret ediyorum" derdin hatırlıyor musun?
-Hem de ortada hiçbir sebep yokken di mi:)
-Evet, feminist olacaksın başıma diye çok korktum ne yalan söyleyeyim.
-Olmadım ama bak, hem olsam daha iyiydi belki..
-Oooooof saçmalama yaa. Hadi konuyu değiştirelim. Mecidiyeköy Lisesi'ne gitmem diye kaç gün ağladın hatırlıyorsun di mi?Arkadaşlarının gittiği o salak liseye gitmek için kendini paralamıştın. Daha düzgün bir eğitim yerine arkadaşlarını seçmek istemiştin. "biliyorum Mecidiyeköy kat kat daha iyi ama ben arkadaşlarımı istiyorum" diye ağlamaya başladın mı susturamazdık seni. Hep varmış bak dengesizliklerin.
-Dengesizlik demeyelim. Tamam o mantıksızdı kabul ediyorum. Nerden bilebilirdim Mecidiyeköy'de kat kat iyi dostlar edineceğimi? Evet o mantıksız ama bazen bazı şeyler geçebiliyor hayatındaki her şeyin önüne. Yapacak bir şey yok.
-Neden bahsettiğini sanırım biliyorum.
-Tamam kapat konuyu.
-Haha bak bu çok komik. "Doğru dürüst zevkleri olmayan, neyi sevdiğini neyi savunduğunu bilmeyen insanlar benim sevdiğim şeylere laf söyleyip akıllarınca kendilerini kanıtlıyorlar. Aslında komik duruma düşüyorlar."
"Ben X'i çok seviyorum ama Y kendini benim en yakın arkadaşım olarak görüyor ve X'i kıskanıyor. Ne yapıcam ben bununla yaa. Aralarında kalıyorum"
"X kişisi sınav notları konusunda durmadan benimle yarışmaya çalışıyor, ben onun rakibi değilim ki arkadaşıyım!"
sene 2ooo. Tanıdık mı bu sözler?
-Sene 2oo8. Hâlâ zaman zaman şikayet ediyorum benzer şeylerden di mi? Hele ilk cümleden hâlâ kuruyorum bol bol.
-Evet.
-Düşündüğüm gibi kocaman bir değişim barındırmıyor belki hayat içinde ne dersin? Aradan geçen 8 yıla rağmen şikayetlerim aynı. Belki 18 yıl geçince de aynı olacak.
-Kesinlikle! Aaa bak değişmediğine bir örnek daha. 2ooo'de yazmışsın bunu yine.
"İstanbul'da gitmeyi en çok sevdiğim yer Taksim"
-Ha ha hep böyleymişim bak ben. Hâlâ kendimi en çok orda mutlu hissediyorum. Aitlik hissi gibi.
-Bütün hüzünleri ikinci bir emre kadar erteleyen yaşlı adamı hatırlar mısın?
-Nasıl unuturum..
-Şimdi bakıyorum da ertelemeye çalışmıyorsun o hüzünleri. Bir parçan gibiler adeta.
-O zaman daha kolaydı hayattan kaçmak. Şimdi istesem de kaçamıyorum. Hem isteyip istemediğimi de bilmiyorum.
-Hayatındaki ya da hayatımızdaki bir bölümü düşündükçe gülüyorum. Yazdıklarını oku bak, sen de gülersin. Yakıp yıkıyorsun ortalığı.
-Haha, anladım tamam bahsettiğin zamanı. Kapat o konuyu. "Kayıtsız"ım artık o zamana.
-Sanki hiç olmamış gibi di mi?
-Evet.
-Daha derinini, daha büyüğünü yaşayınca...
-Tamam kapat konuyu, yok o zamana dair hiçbir şey hayatımda. Silindi, bitti, gitti. Öncesi yok.
-Ne diyordu o sevdiğin şarkıda adam? "Senden öncesi silindi gitti"
-Susacak mısın?
-Tamam, tamam, tamam, çok sinirli oldun farkındasın di mi? Bak bu baktığım sayfadakiler seni mutlu edecek :)
-Oku bakalım ne yazmışım.
-Marta Hocanın bir gün sana telefonda söylediklerini hatırlıyor musun?
-Hımm hayır.
-Hepinizi seviyorum ama senin yerin çok ayrı demiş. Ne kadar mutlu olmuştun, nasıl unutursun? Çok önem verirdin ona. İnsanları çok seviyorsun ve onlar da seni aynı şekilde sevsinler... Aman yaaa, gözleri doldu yine, gülümsemeliydin burayı okuyunca!
-Tamam sakinim tamam...
-Bak insanların dürüstlüklerini, samimiyetlerini sorguluyormuşsun o zaman da. Hep "acaba"ların varmış, hâlâ aynı yerdesin, bir adım bile ileri gidememişsin..
-Hep açık olmayan insanlara mı denk geliyorum sence?
-Belki sen de yeteri kadar açık değildin. Her şeyi anlattığını sandın. Ama senden ve benden başka kimse bilmedi çoğu kez o insanları anlatabildiğinden çok daha fazla sevdiğini.
-Bu kadarına gücüm yetiyor, zorlasam da değişemiyorum.
-Haklısın belki. ama bir gün...
-O bir gün hiç gelmeyecek!
-Karamsarlık sana yakışmıyor biliyor musun? Nerde o inatçı sLn?
-Keşke bilsem...
-Eskisi kadar güçlü değilsin, o inatçı, kararlı sLn'i göremiyorum sana baktığımda. Yorgunsun. Çok şey yapmak istiyorsun ama yapmıyorsun.
-Hayat böyle. Yaşananlar değiştiriyor insanı. Bazen de şartlar böyle olmaya zorluyor.
-Neyse, susalım yoksa ağlarsın yine sen. Aaa bak 2oo2'de rock grubu kuruyordunuz ne oldu?
-Hahahahahahahaha, unutmuşum o geyiği ben yaaa :) Solist de bendim di mi?
-"dağları deldim tek başımaaa çölleri aştım bir tek ben erleri yendiim kız başımaa sende yıkılmaaaam"
-Ne kötü günlermiş :) Elimizde elektro gitarla balkonda playback yapardık. Dinleyiciler karşıdaki iş hanının bütün çalışanları ve yolun kenarında bankta oturanlar :)
-Alt taraftaki kuyumcu dükkanlarını unuttun herhalde?
-Aaa unutur muyum :)
-Nothing else matters çalmaya çalışıp beceremezdiniz. Cranberries olayı ayrı bir komediydi zaten.
-Ufff sorma, kızlar gitarları alıp show yaparlardı ben milleti izleyip gülerdim. Ne günlerdi yaaa. Bu arada iyi karıştırdın günlüğümü sen de hee.
-Karıştırsam ne olur? Yazarken yanında değil miydim? Aaa bak ne buldum. sLn birden tiyatrocu olmaya karar verir, Şehir tiyatrosu kadrosunun yarısı seferber olur.
-Abartma be yarısı değil.
-Provayı izle, gel provaya katıl, konservatuar sınavlarına kayıt yaptıralım.
-Hahaha bıkmışlardı di mi benden?
-Muhtemelen. O zaman daha mücadeleciydin. Kafana bir şey koydun mu elinden gelen her şeyi yapardın.
-Elimden gelen artık yetmiyor. Bıraktım hayatı kendi haline, birileri tutup beni çeker, bir yerlere götürür diye bekliyorum.
-Eski sLn'i daha çok seviyordum ben.
-Ben de...

19 Ağustos 2008 Salı

şizofrenik zırvalar I

Gözümü açtığımda yanı başımda oturmuş uyanmamı bekliyordu. Gözlerimi kapatıp tekrar açsam "oh be rüyaymış" desem, burda olmasa diye geçirdim içimden. Ama rüya değil farkındayım!
Yüzünde o sinirimi bozan gülümsemesiyle "günaydın" dedi.

-Daha aydınlık bir gün hayal edemiyorum doğrusu!
-Ne dedin?
-Yok, yok bir şey. Neden geldin? Rüyanda mı gördün beni sabah sabah?
-Aaa kalbimi kırıyorsun, özlemedin mi beni?
-Özlemez olur muyum hiç? Gözlerim yollarda kalmıştı, hasretle bekliyordum günümü zindan etmeye geleceğin zamanı.
-Ben senin için uğraşıp didineyim, senin söylediğin şeye bak!
-Yaa söyler misin artık ne istediğini!
-Konuşmak istedim, olamaz mı yani?
-Olur, olur tabi. Olmaz mı hiç!
-Hadiiii asma yüzünü, hayatında olan biten her şeyin sorumlusu benmişim gibi neden her defasında bana çatıyorsun?
-Canımı sıktığın için olabilir mi?
-Daha çok sıkayım o zaman. Her şeyi kendi kendine yapıyorsun sen!
-Sağol..
-Yazdıklarınla ilgili konuşmaya geldim.
-Yeterince bıkmış hayattan, fırsatı kaçırmayayım, biraz da ben üstüne gideyim dedin yani.
-Haha. Beni hiç tanımamışsın sen. Senin kötülüğünü ister miyim hiç? Bunca yıl hep senin yanında olmadım mı?
-Ee ne diyeceksin? Söyle de git artık..
-İlkokuldan beri günlük tutan kız sonunda düşüncelerini benden başka birileriyle de paylaşmaya başlamış, bu bir ilerleme bence, gurur duydum seninle güzelim.
-Seninle paylaşıyor muydum yoksa sen zorla mı dahil oluyordun?
-Hadi amaaa, günlüğüne ikinci tekil şahıs olarak hitap ettiğin günlerde o defterin seni anlayacağını düşünmüyordun değil mi? Camın önünde yıldızlara bakıp konuşurken sahiden onlara mı anlatıyordun derdini? Yoksa bana mı? Bir ara da bir oyuncak ayın vardı hatırlar mısın?
Sıra arkadaşının hediyesi. Onunla da konuşurdun. Ya da onunla konuşur gibi yapıp bana anlatırdın mı demeliyim?
-Tamam kes.
-Büyümüşsün sen, onu fark ettim. Sıkıntıların daha gerçek. Yaraların daha derin. Hâlâ güçlü numarası yapıyorsun küçükken olduğu gibi. O zaman da ağlamazdın kimsenin yanında hatırlar mısın? Sana dair hiçbir şeyi bilmesinler isterdin. Hep kontrol manyağıydın yani. O zaman yaşadığını sandığın şeyler yakardı canını, şimdi gerçekten yaşadıkların yakıyor ve sanırım bu defa canın daha fazla yanıyor.
-Büyümek mi diyorlar buna?
-Hı hı. Bak sene 99. 1 Temmuz. Sövüp durmuşsun başkalarına benzemeye çalışanlara. Hâlâ anlatamadın di mi bunun kötü olduğunu insanlara? Bakıyorum da hâlâ benzer şeyler yazıyorsun.
-Hâlâ aynı yerde sayıyorsun desene şuna.
-Haklısın, o da olur. Eskiden kızdığında eski yazdıklarının üzerini karalardın. Baksana şu sayfalara, tek bir kelime bile okunmuyor. Şimdi ne yapacaksın?
-Karalama şansım yok, yazdıktan sonra silmek özellikle zaman geçtikten sonra silmek çözüm olur mu bilmem. Yapacak bir şeyim yok senin anlayacağın. Kontrollü olmaya çalışıyorum.
-Neden şaşırmadım?
-Beni tanıdığın için olsa gerek.
-Kontrol manyağı sLn!
-Sağol.
-Bak yine 99'da günlüğüne bir alıntı yazmışsın: "Ama riskler alınmalıdır, çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır." Şimdi ileride olacakları, insanları vs düşünüp yazmaya tırsıyorsun. Çelişki değil mi bu? Hani alınmalıydı bütün riskler?
-Tırsmak demesek.
-Ya ne desek?
-Deme bir şey boşver. Ne demek istediğini anladım zaten. Galiba bu da büyümekle ilgili... Büyüdükçe korkaklaşıyorum.
-Aaa bak, 9 Nisan. İlk konser. O zamanlar çocuk heyecanıyla anlatırdın mutlu olduğun günleri. Şimdi o adamdan aynı heyecanla bahsetmiyorsun. Hatta nefret dolu gibisin. Ama bir şey söyleyeyim mi şimdi daha samimi anlatıyorsun önemli günleri. Bir şeyler yaşamış, hayata o zamankinden daha farklı bakan bir kız gibi.
-Sağol, eksik olma.
-Gelelim asıl konuya. Bak tarih 24 Haziran. Süper gururlu sLn asla yapmayacağı şeyleri anlatıyor! 14 yaşındayken atıp tutmak kolaydı di mi? Şimdi ne oldu, nerede o gururun, o güçlü boyun eğmeyen tavırların?
-İnsanın bazen gurur denen şeyden çok daha fazla önem verdiği şeyler oluyormuş hayatta. Tecrübeyle sabit! Yemişim gururunu bilmem nesini diyorsun bir yerden sonra. Hiçbir şey daha önemli değil diyorsun...
-Önem vermek derken bahsettiğin şeyin "çok sevmek" olduğunu ben biliyorum ama başkaları bilmiyor biliyorsun değil mi? Hâlâ ödünü koparıyor bazı kelimeleri kullanmak. Ayrıca bunları anlatman gereken kişi ben değilim onu da biliyorsun, ben zaten biliyorum bunları.
-Hı hı. Bu da mı büyümekle ilgili?
-Bilmem...

(dvm eder yine.)

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Heroes'u da bitirdim :(

22 Eylülde başlayacak yeni sezona az bir zaman kala bitirmeyi düşünüyordum, ama dayanamadım :-/
Ne güzel izliyorduk be :(
Allahtan yakın zamanda başlıyor yeni sezon, bir de ne zaman bittiğini unuttuğum ve ne zaman başlayacağı hâlâ belli olmayan bir dizim daha var benim 8-)
Oyuncular daha önce başka yerlerde izlediğimiz, gördüğümüz, bildiğimiz insanlar olmasalar diyeceğim ki: "bu insanlar rol yapmayı beceremiyor, o yüzden aylar sürüyor 40 dakikalık bir bölümün çekimi."
Lost'un en sevdiğim yanı sürekli çözülemeyen şeylerle uğraşmak, acaba o mudur bu mudur diye kafa yormak, Heroes'da öyle bir şey yok ama heyecan falan gayet güzel gidiyor. Aslında biraz da karmaşık tarafı var. Kimin iyi kimin kötü olduğuna ben hâlâ emin değilim mesela. Sylar kötü onu biliyoruz ama ailelere kesin iyi de diyemiyorsunuz kesin kötü de. Keza Adam da öyle.
İlk sezonun sonunda aramızdan ayrılan Isaac Mendez favori karakterlerimden biriydi, şanssız bir kişiliğim ben :) Sevdiğim herkes gidiyor diye ağlarmışım :D
Durumu belli olmayan Nathan Petrelli bir diğer favorim, ama ben söyleyeyim fazla yaşamaz o :) Seviyorum ya ben :D
Nathan'in elinden her iş gelen sevgili kardeşi Peter'ı da seviyorum. Hiro'yu sevmeyen zaten yok sanırım. Mohinder, Matt falan seviyorum bunları.
Öyle işte.
Daha önce dağınık şekilde izlemiştim, her bölümden 10-15 dakika, arada atlanan bölümler vs. gibi .Sonunda toparlamış olduk, şimdi bir ay beklemek kaldı geriye yeni sezon için.
Bu sene Lost'u beklemiyorum, yapımcılara karşı inanılmaz nefret doluyum bildiğiniz gibi değil :D Bir diziye 9 ay ara vermek nasıl bir mantığın ürünüdür?
İnsanlar bağımlı oldu, hadi işkence yapalım, onlar acı çeksin biz keyif alalım!?
Bu mudur?
Deli gibi forum gezip Lost topicleri okumak, spoiler peşinde koşmak gibi şeylerle bu yaz uğraşmıyorum, böylesi daha keyifli!
Haa başlayınca yine manyak olacağımın farkındayım ama şu an düşünmüyor olmanın tadını çıkarayım azcık :)
Heroes'un düşünce okuyan polisi Matt Parkman'ın flight 815'in pilotu olduğu günlerden bir görüntü:

:)
Hani bir kaşık suda boğmak istediğiniz adamlar vardır ya, yüzüne bakınca sinirin tepene çıkar, işte onlardan biri "Sylar".
Ama Adam biraz Benjamin Linus gibi. Evet kötü olduğunu hissediyorsun, ama o konuştuğunda "bi dk. yaa bu adamkötü değil bence diğerleri kötü" demeye başlayabiliyorsun. Ben'den nefret ettiğim kadar da seviyorum onu. (tuhaf bi aşk bizimki :D ) Adam da öyle. Kötü adam olduğuna inanmaya çalışıyorum, ama Adam'a bakıp "yok bee aileler de bir sürü şey yapmış, adamı 30 yıl esir etmişler" demeye başlıyorum.
Bu tür kötü adam figürünü seviyorum. Değişik bir karizması var Adam'ın. Ama Sylar'ı elime verseler :D
En son mezarda gördüğümüz Adam'ın dizide kalması kesinleşmiş ve 3. sezonda 12 kötü adam daha eklenecekmiş diziye. Umarım onların da güçleri vardır da Sylar onları da azaltır. Herolar sanırım bölünerek çoğalıyor, durmadan yenileri çıkıyor, dünyadaki herkesin böyle güçleri varsa benim neden yok bee :D
İyi ki Sylar var da popülasyonun fazla artmasına engel oluyor :)
Elle'i sevmedim. Claire'i karakter olarak seviyorum ama dizi yorumu yerine "Claire çok güzel abiiii" msjlarını okuya okuya midem de bulandı açıkçası. Ortalıkta salınan Nikki diye bir hatun varken yolda yürürken benzerlerini ve hatta daha güzellerini rahatlıkla görebileceğiniz 18 yaşında bi kıza bayılmak tuhaf geliyor bana. (çocuk gibi bee :s konuya erkek gözünden ve kadın gözünden bakınca görünenler epey farklı oluyor tabi.)
3o'unu geçmiş Nikki insanının hâlâ bu kadar bakımlı olması karşısında 3o yaşında ne halde olacağımı düşünüyorum ve korkuyorum :D
Genelde hatun kişileri bunu düşünür ama dile getirmezler, ben rahat bir insanım, dile de getiririm, yüzü pek güzel olmamakla birlikte ablamızın kıskanılacak bir fiziği var, yolda görsem yanında durmam, kaçarım o kadar söyleyeyim :D
3.sezon hakkında bir şeyler yazıp bitirelim yazımızı:
*Yeni sezon toplam 25 bölümden oluşacak ve ilk 13ü Villains olacak Sezon 1 gibi hareketli olacak bu sezonda (25 bölüm olması güzel. imdb'de 23 gözüküyor ama 23 de iyi.)
*3.sezon 1.sezon modeline dönecek fakat 1.sezona göre daha hızlı başlayacak. Yani olayların gelişimi ve aksiyon yönünden.
*Mohinder Sureshi bu sezon çok önemli şeyler ve gerilimli dakikalar bekleyecek. (Mohinder dizideki en önemli adamlardan biri, sık görmek güzel olur.)
*Angela Petrellinin gücü ortaya çıkacak ve dizide çok önemli bir konuma gelecek. (bakalım anne neler yapıyor)
*Kahramanlar bu sezonda dünyayı 2 önemli olaydan kurtaracak. (kıskanıyorum yaa, insanlar dünyayı kurtarsın ben okula gidip geleyim haksızlık bu :D )
*Bu sezonda kahramanların güçlerinin gelişimi hakkında daha detaylı bilgiler yer alacak. (bu güzel bak.)
*Geri dönecek olan ölmüş karakterler mevcut ancak bunların gerçekten ölü olup olmadıkları bir soru işareti. (isaac gelsin lütfen, lütfen, lütfen, lütfennnnn...)
*3. sezonun ilk bölümü Nathan'ın vurulmasının öncesinde başlayacak ama dört yıl gelecekte geçecek. (zaman ve mekanda yer değiştirmeleri seviyorum:) )
*Isaac benzer bir stili olan ve benzer bir konuyu işleyen yeni bir sanatçıyla tanışacağız. (benzeri değil kendisi gelsin :( )
*Geçen sezon Şirketin kurucularını anlatan 1977 adlı bir bölümü çekilecek ve bu bölüm Angela ve Arthur hakkında olacaktı ama grev izin vermedi. (hay ben bu grevin)
*Virüsün yok edildiği küçük odayı hatırlıyor musunuz?İşte oradaki eşyaları flashbackler ve hikaye içinde bol bol göreceğiz.
*Kristin Bell yani Elle tekrar dönecekmiş ama düzenli olarak değil. (fanlarının ısrarı üzerine tutmaya karar vermişler diye bir şey okudum, bu kadar itici bir insanın fanları olması tuhaf 8-) zevkler ve renkler di mi? )
*Bu sezon 25 bölüm olacak Noah ve Syları aynı karede görebiliriz.
*Clarie'in annesi‚ Meredith‚ kızını Sylara karşı korumak için geri dönüp onu eğitmeye başlayacakmış. (o kadın bana güven vermiyor 8-) )
*Future Clarie'nin kötü olduğunu görecekmişiz.
*Hiro babasından kalan büyük iş imparatorluğunu devralacakmış.Ve Hiro bir yardımcıya aynı Batmanin Jokere sahip olması gibi bir yardımcıya sahip olacakmış.Kızın adı Daphne ve sanırım süper hızı olan hero değiştirilmiş eskiden başkasıydı artık Daphne. Oyanayan aktris ise Brea Grant.
Fan baskısı sebebiyle Nathan'ı da dizide tutabilirlermiş, fanım, gerekirse baskı da yaparım, gitme Nathan Petrelli :D
Bu kadar Heroes yeter, ben azcık spor yapayım, malum 3o'a 8 kaldı 8-)
(hiç dersten bahsetmiyorum, beynimi meşgul ediyor evett ama küçük çocuk gibiyim, biraz daha film izliyim valla yarın çok çalışıcam anneeee modundayım.)

17 Ağustos 2008 Pazar

Gitme

Efenim bugün yazmayı aslında düşünmüyordum, sabahtan beri asabi, tatsız, tuzsuz bi insan olarak dolaşıyorum ortalıkta. Başlığa bakınca da depresif bir şey gelecek sandın ama öyle değil :)

Son yarım saatimi gülerek geçirdim ve anlatmak istedim :) (öyle böyle bir gülmek değil kahkaha filan atıyorum kendi kendime deli gibi)
3 ya da 4 senedir Ersin Karabulut okuyucusu olduğumu, kendisini pek bir sevdiğimi çeşitli şekillerde anlatmış olmalıyım ya da anlatmamışsam da anlatmış olayım. Ailece ilgiyle okuyoruz efenim kendisini.
"Sandık içi" kitabını okumak bir türlü kısmet olmamıştı, hep "bir ara alırım yaa" deyip geçiştirmiştim, daha doğrusu kafam sürekli dağınık olduğu için unutmuştum, sonunda aldım. "Tamam bu kadar yeter bugünlük" diyip kapatıyorum, 5 dakika sonra bakıyorum tekrar açmışım. İlk bölümler okumadığım döneme ait oldukları için daha da keyifli oluyor :)
(overdose :D bir günde 66 sayfa sandık içi :) hem bir an önce hepsini okumak istiyorum hem de hiç bitmesin istiyorum :) )

Neyse efendim, Ersinciğimiz 22 yaşındayken çizmiş şu an okuduğum bölümleri, geçmişteki aşklarını anlatıyor.
Zamanın birinde aşık olmuş bir kıza. Kız bunu bırakıp Foça'ya gitmiş, kız için bir resim çizmiş Ersin ama bu kızı durdurmaya yetmemiş tabi. (o resme ben olsam ben de durmam hatta gitme isteğim artar :D )

Aşıkken arabesk modlara girebiliyor tabi insan. Saygı duyarım.

Sonra efenim bir cafenin bilgisayarında unutulmuş bu resim, gel zaman git zaman resim yayılmış, bütün arabesk forwardlarla birlikte mail box'larımıza düşer olmuş. Ersin'e aynı resmi kendileri için çizmesini teklif edenler olmuş. (kız sarı saçlı olsun, tabela Adana'yı göstersin gibi) Resmi ben çizdim diye sevgilisine gönderenler olmuş, "benim arkadaşım çizdi, amcamın oğlu çizdi vs." diye diye şehir efsanesine çevirenler de cabası.

Ersin resmi anlatırken "benim arabesk resmim" diye bir ifade kullanmış çizimde, "haksızlık etme" denecek gibi değil, bildiğin arabesk :D

Ama insanoğlunun yeri geldiğinde neler yapabileceğini, kendi olmaktan ne kadar uzaklaşabileceğini bilen bir insan müsvettesi olarak (bahsi geçen müsvette benim, cümlenin ucu açık gibi geldi, Ersin'e müsvette demem :) ) Ersin'e gülemiyorum "huhahahaha bu arabesk şeyi Ersin mi çizmiş" diye. Ersin'in yorumuna gülüyorum:

"sonra ordan burdan çok duydum bu resmi, ama herkesin ya sevgilisi ya da bir arkadaşı falan çizmiş oluyordu. benim kıçıkırık boktan çizimim hem de mal gibi kalbi sağda çizdiğim halde kamuoyuna mal olmuştu"

Hani şu kalbin sağda olduğu, arabesklikte en son nokta olarak gördüğüm için beni gülme krizine sokan, ama insanları hüzünlendiren o tuhaf resim var ya, işte o Ersin Karabulut'unmuş ve ben bunu şu an öğreniyorum :D Böyle de bir hayranım işte ben 8-) (bilmemek değil öğrenmemek ayıp tamam mı!)

Hala hangi resim olduğunu anlamayan varsa bir zahmet google images'a girip "gitme" yazıp aratsın, ilk sayfada çıkan tek çizim bu resim zaten ;)

Foça tabelası gözükmüyor, duruma uygun olsun diye kesmiş gençler onu.

Ersin sen beni güldürdün Allah da seni güldürsün daha ne diyiim :D

16 Ağustos 2008 Cumartesi

One Flew Over The Cuckoo's Nest



Yıllar yıllar önce yarım yamalak izleyip bırakmışım "one flew over the cuckoo's nest"i. İzlediğimi bile unutmuştum, filmi izlerken ilk yarısının epey tanıdık gelmesi üzerine hatırladım. Yaş baya küçüktü herhalde o zamanlar, yoksa asla yarım bırakmazdım 8-)

Jack Nicholson'ın dünyada yaşayan en büyük manyaklardan biri olduğuna dair inancım her izlediğim filmden sonra biraz daha artıyor.

İzlenmesi gereken filmler listemdeydi, sırasını bekliyordu uzun süredir, zamanı geldi, alındı, izlendi. İyi ki izlendi.

Hani bazı günler vardır, ağlamak için yer arar insan, öyle bir güne denk geldi bu da. ama gelmeseydi de film bittiğinde aynı durumda olacaktım büyük ihtimalle.

Akademi şu anki gibi kafasına göre dağıtmıyormuş ödülleri sanırım 75'te. Bu insanlar hak etmiş!En iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen dalındaki ödülleri almak herhangi bir filmin harcı değil. Şu an mümkün gerçi..

McMurphy musluğu yerinden kaldıracağına dair iddiaya girer diğer delilerle. Uğraşır, kaldıramaz.. Kimseye bakmadan kapıya doğru yürür. Kapıya gelir, arkasını döner, insanlara bakar ve der ki:

"I tried, at least I did that"

Denedim, en azından bunu yaptım!

Her saniyesini ayrı ayrı anlatasım var, bütün Jack Nicholson filmleri bana bunu yapıyor.. Ama bugün hiçbir şey anlatacak gücüm yok.

İnsanlar yazmış bir sürü şey. Buyrun okuyun:

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=one+flew+over+the+cuckoo+s+nest&kw=&a=&all=&v=&p=1

imdb'nin en iyi filmler listesinde 8.sıradaymış, dark knight'ın bir anda o kadar filmi geçip 1. olmasından sonra biraz da olsa inancım sarsıldı ama o listeyi hala ciddiye alıyorum :)

İlginç bir not daha: 1975 yapımı olan film ülkemizde 1981'de gösterime girmiş...

Myspace, gwendolen, müzik, zırvalarım..

Birkaç gündür durmadan bloga bir şeyler ekleyip bir şeyler çıkarıyorum, günde iki kez yazıyorum... Bunu tek bir açıklaması var. Oyalanacak bir şeylere ihtiyacım var! Hava sıcak, günler can sıkıcı, ben kış çocuğuyum yaz aylarından haz etmem, özetle "sıkılıyorum"!

Sabah sabah myspace'e dadandım mesela. Aylar önce bir grubun fotoğraflarına bakmak için alınmış bir myspace üyeliğim var, hem de her zaman kullandığım adresimle almışım, insanlar beni aramış bulmuş. Ama ortada profil denen bir şey yok, 1 tane arkadaşım var, Tom, "Bu kim yaa" derken kendisini herkesin profilinde görünce uyandım mevzuya :) Her neyse, profili düzenlemeyi de düşünmüyorum, ama hesaba ihtiyacım var :) O yüzden o kalsın. (bir de netlog.fr'de ne zaman alındığını hatırlamadığım bir üyeliğim var, nerden sileceğimi de bulamadım. o hesapla ne kadar ilgilendiğimi size şöyle anlatayım. Network.fr yazmışım, yazıyı gönderdikten sonra tekrar okuyup kontrol ediyorum, network.fr gözüme tuhaf geldi, sonradan adresin yanlış olduğunu fark ettim. Bu derece ilgiliyim.)

Bir iki saçma sapan sitede üyeliğim vardı, kullanmadığım bir mail adresini verdiğim için gelen mailleri de görmüyordum, hayat güzeldi. Sonra birden aklıma geldi, fotoğraf yok ama zamanında yine can sıkıntısından yazıp doldurduğum profiller hala duruyor. Sonra toplu olarak sildim bütün üyelikleri, mutluyum.

Canım sıkıldığında saçma sapan işler yapabiliyorum, oyalanmak adına yaptığım bu işlerin ciddiye alınmamasını rica ediyorum.

Bu saçma sitelerin aslında eğlendirici tarafı da var. Gelen mesajların bazıları insanı saatlerce güldürme potansiyeline sahip :)
Profilime Freudiye tarafından yazılan "oğlak kadını" yorumundan sonra gelen
"Merhaba oğlak kadını ben oğlak erkeği, tanışabilir miyiz" mesajını hatırladıkça gülüyorum mesela :D
Resim olmamasına rağmen "böyle güzellik görmedim" şeklinde mesajlar atanlardan bahsetmiyorum bile, bir de kahinler var, resmin yok bu diğer kızlar gibi olmadığını gösterir, böyle bir profilin sahibi eminim çok güzel bir kızdır şeklinde abuk sabuk mesajlar almışlığımız var efenim zamanında :) Nostradamus hal etmiş, asıl kahinler burda!

Hele hayatları boyunca beni beklemiş, profilime tıklar tıklamaz aradığını bulmuş insanlar var ki... Neresiyle güleceğini şaşırıyor insan :D Var mı sahi bu tür mesajlara cevap yazan?
Sevdiğim grupların haberlerini Facebooktan duyurmalarına uyuz olmakla birlikte facebook almayı düşünmüyorum. Facebookçular aralarında anlaşmışlar sanırım, her birlikte aynı savunmayı yapıyorlar, "sıradan bir site değil, ilkokul arkadaşlarımı buldum!"
Bence diğerlerinden hiçbir farkı yok facebookun da. Ayrıca ilkokul arkadaşlarımı aramıyorum, bir çoğunu yolda gördüğümde kafamı çeviriyorum! (hayır ben iğrenç bir insan değilim, bunu yapmak için nedenlerim var :) )
Konuşulacak olanlarla zaten konuşuyorum, görüşmem gerektiğine inandığım, değer verdiğim arkadaşlarım hala hayatımdalar zaten. Gerisini bulmaya, bakın benim bu kadar çok arkadaşım var demeye, insanların resimlerine sahte methiyeler düzmeye gerek var mı?

Misal dün gece başımdan geçen bir şeyi anlatayım. Efenim eğitim hayatımın ilk 8 yılını evimin dibindeki okulda geçirdiğim için okul arkadaşlarımın pek çoğuyla günlük hayatımda karşılaşıyorum. Hiç biri taşınmadı, hiç biri evlenip gitmedi, hepsi hala sağımda solumda!

Eğitim hayatımın 3 senesini birlikte geçirdiğim, bununla birlikte yüzünü görmeye tahammül edemediğim bir insan kişisiyle karşılaştım dün gece. Aynı sınıftayken de pek konuşmazdık, şimdi de selamlaşmıyoruz kendisiyle. ("sınıfın salak kızı" vardır hani. çığlık ata ata dolaşır, tüm sınıf ahalisi bir kaşık suda boğmak ister onu falan. işte karşılaştığım insan tam olarak o!)

Sağ tarafımda birinin dikkatli dikkatli baktığını hissedip o tarafa döndüm, baktım bu. Yanından geçtiğim süre zarfında her bir yerimi ayrı ayrı inceledi. Böyle bir süzme şekli yok, olamaz :D "Gwendolen kompleksi" denen şeyden haberdar olmama vesile olan Altay Öktem'e saygılarımı sundum o öyle incelerken, güldüm ve geçtim. O gülüşün ne anlama geldiğini eminim anladı o :D Ya da anlamamış olabilir, hatırladığım kadarıyla zeka durumu pek parlak değildi.

Benim geçmişimde böyle tuhaf insanlar var, ben onları yeniden bulup ne yapayım, hem zaten çıkmıyorlar ki hayatımdan!

Myspace'e geri dönelim. Myspace amatör müzik gruplarıyla bizleri tanıştırdığı, kaynaştırdığı, kendilerini dinleme olanağı sunduğu için diğerlerinden ayrı gördüğüm bir platform. Yine de 16-17 yaşındaki kızların hepsi marla singer, hepsi nirvana'cı, hepsi emo, hepsi punk özentisi :) Biz de o yaşlardan geçtik yau, yeni nesil neden böyle tuhaf?
Neyse, bütün sitelerin üye profili aşağı yukarı aynı zaten, myspace'in farkı "müzik".

Bir de telefonla fotoğraf çekmeye çalışırken boynu tutulan sevimli minikler var, seviyorum hepsini :)
Umut Sarıkaya'nın o kızların peşine düşen ve tutulan boyunlarına bengay sürmeye çalışan bir kahramanı vardı, kendisini gülümseyerek andım şu an. (Sabahtan beri Umut Sarıkaya okuyorum :s )
Bu da kaybolan ilkokul arkadaşlarıyla ilgili bir karikatürü :) Yemişim facebooku :)



Sadece albümü olmayan grupların linkini ekleyecektim fakat daldım çıkamadım, bittikten sonra fark ettim ne çok link eklemiş olduğumu 8-) Olsun ziyanı yok.
Müzik tavsiyesi değildir efendim bu. Rock müzik icra eder o profillerin sahipleri, dinlemiyorsanız dinlemiyorsunuzdur, zorlamaya gerek yoktur.
Hani her istediğimi yapabilme özgürlüğüm var ya, her saniye kendimi anlatıp duruyorum ya, bir de dinlediklerimi ekleyeyim, tam olsun dedim. Sadece yurdumun müzisyenlerini eklememin bir nedeni yok, bir ara diğerlerini de eklerim bakarsınız...

Forever and ever...


Hürriyete Doğru
Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikce
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin,
Şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar,
Donanmalar mı?
Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun,
Her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...
*
Ders çalışmaya çalıştım, ama başarılı olamadım, hava almaya çıktım kafa dağıtmak için, işe yaramadı... Şiir okuyayım dedim biraz. İyice depresifleştiren bir kaç şiirin ardından beni neyin kurtaracağını bildiğim için Orhan Veli'ye sarıldım ve her daim gülümsetmeyi başarabilen bu güzel şiire...
Okurken winamp fon müziği olarak High Hopes'u seçti Pink Floyd'dan. İtiraz etmedim.
Buyrun sözleri:
Beyond the horizon of the place we lived when we were young
In a world of magnets and miracles
Our thoughts strayed constantly and without boundary
The ringing of the division bell had begun
Along the long road and on down the causeway
Do they still meet there by the cut
There was a ragged band that followed in our footsteps
Running before time took our dreams away
Leaving the myriad small creatures trying to tie us to the ground
To a life consumed by slow decay
The grass was greener
The light was brighter
With friends surrounded
The nights of wonder
Looking beyond the embers of bridges glowing behind us
To a glimpse of how green it was on the other side
Steps taken forwards but sleepwalking back again
Dragged by the force of some inner tide
At a higher altitude with flag unfurled
We reached the dizzy heights of that dreamed of world
Encumbered forever by desire and ambition
There's a hunger still unsatisfied
Our weary eyes still stray to the horizon
Though down this road we've been so many times
The grass was greener
The light was brighter
The taste was sweeter
The nights of wonder
With friends surrounded
The dawn mist glowing
The water flowing
The endless river
Forever and ever
...
Gece galiba uzun olacak.. Biraz da sevimsiz.
Olsun.

15 Ağustos 2008 Cuma

Oooooooooooooooof

İnsanların bloglarına çeşitli yollarla denk gelip şöyle bir göz gezdiriyorum bazen, ne güzel yazıyorlar bazıları be. Ama bazıları çok fena :p Süslü cümleler kuracağım diye kastırıyor kastırıyor, ne dediği anlaşılmıyor, kendince kelimeler uydurmaları da cabası :D tdk teşekkür plaketi yollamalı! Kasmayalım gençler, komik oluyoruz :)
Blog alemi pek bir eğlenceli!

2 Hafta içinde 0'dan iktisat, matematik ve muhasebe öğrenmeli bu insan kişisi. Ama o blog geziyor, wikipedia'da o başlık senin bu başlık benim gezerken kayboluyor, Heroes izliyor, kitaplar okuyor, filmler izliyor vs. "Yazın çalışırım yaaa" diyip sallamanın ne kadar kötü bir şey olduğunu bana bakıp görebilirsiniz canlar.

Benden zaman zaman ders çalışma konusunda tavsiye istiyor yaşça küçük insanlar. (ya da ebeveynleri) "Benim gibi olmayın yeter, ders çalışma konusunda iyi bir örnek değilim ben :)" demek istiyor fakat diyemiyorum. sLn abla sınavlara 1 gün kala çalışıyormuş, çoğu dersin sınavına bir kez bakıp öyle giriyormuş diyip bana benzemeye niyetleniyor cnm veletlerim, olmaz, kötü örnek olmamalıyız.

Bir gün önceden çalışınca da gereken notu alabiliyorum zaten, okul birincisi olmak, sağımda solumdaki insanlarla yarışmak, onları geçmeye çabalamak, insanlara "rakip" gözüyle bakmak gibi kötü alışkanlıklarım yok ki benim! 50'yle de geçiliyor, 90'la geçersem dünya daha yaşanılası hale gelmeyecek, yine bombok devam edecek bu hayat, o vakit bu kadar kasmak neden? Okuduğunu anlamak yetiyor, ezberlemek komik. Bildiklerini yazıp geçebildiğin dersler için ezber yapmak daha da komik, demezler mi insana okuduğunu anlayamıyor musun sen diye :p
(Hilmi genelleme dışıdır. O ezber ister.)

Ben tabi bir gece önce çalışmanın bana yetiyor olmasına güvenip rahata veriyorum kendimi. Bir gece önce okuduklarınla sınavlara girip hepsinden kalmak da akıllı insan işi değil. İnsan kendini bilmeli 8-) Bir de "çalışmıyorum ben" diyip, milleti "çalışmayalım fazla" diye gaza getirmeye çalışıp, kendisi harıl harıl çalışan tuhaf insan kişileri tanıdım hayatımda. Gizli gizli çalışıyor, feci hırslı :) Aman yani, çıkmasınlar bir daha karşıma! Okulla birlikte arkadaşlık ilişkimizi de bitirmiş olalım. Küçük hesaplar mide bulandırıcı! Küçük hesapları olan insanlar da...

Evet Fransızcaya haftalar öncesinden çalışmaya başlamak bence komik ama yıllarca matematikle hiç bir şekilde uğraşmamış, iktisat ve muhasebe derslerini ilk defa gören bir insan kişisi için bu kadar rahatlık hoş değil! İnsanların yıllarca kastırdıkları matematiği 1 gecede öğrenecek değilim ya di mi :-/

"Oğlak dişisi nasıl inatçı olur" konulu gösterimi sunmaktayım bir kaç saattir. Çekilmez olduğumu hissettim... Ama hak edilen durumlar var, ne yapabilirim yani...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Kadınlar,erkekler,listeler,maddeler,"the one thing I miss is in your eyes"...

Kadın dergilerinin işi gücü yok efenim. Sürekli birbirine benzer listeler yapıp duruyorlar sanırım. Durmadan forward mail olarak geliyor listeleri. Yine bir tane geldi, "Kadınların erkekte nefret ettiği 20 kusur" başlığıyla, lakin bahsi geçen şeyleri tanımlamak için kullanılması gereken kelime bence "kusur" değil. Her neyse. Sorgulamamak lazım, hayatta kafa yorulacak daha önemli şeyler var :) Okunacak daha güzel dergiler de var ;) Efenim listeyi paylaşmak istiyorum sizinle yine de :D

Madde 1: Kirli tırnaklar (temizlik önemli tabi, bu noktada katılıyorum kendilerine. ama bu sadece erkekler için değil kadınlar için de geçerli. Ben uyuzumdur bakarım insanların ellerine :p İlkokul öğretmenimin hayatıma yaptığı tek katkı "temizlik" olmuştur. Uzun tırnak görüntüsüne bile dayanamam. Ojeden nefret etme sebebim de gözüme kirli bir görüntü vermesi.)

Madde 2:Burun kılı. (burnumda hamam böceği besliyorum diyen B.üstün'ü şu noktada sevgiyle selamlıyorum :) )

Madde 3:Uzun bıyık (bence bıyık çirkin bir görüntü evett, daha doğrusu bıyık tek başına çirkin bir görüntü. Yüze yakışan doğru dürüst kesilmiş sakalla birlikte gayet şık da olabiliyor. Ama kadınlar bıyıktan nefret eder demek yanlış, bayılan insanlar var. Zevkler ve renkler...)

Madde 4:Kulak kılı (taktı kıllara)

Madde 5:Sırt kılları (hala kıl diyor yaaa :) açıklamasına istisnasız bütün kadınlar bundan nefret ediyor demiş ama etmeyen insanlar olduğunu biliyorum :s Neyse o onların kendi sorunu.)

Madde 6:Slip mayo (sonuna kadar katılıyorum :D )

Madde 7:Sarı dişler (Uyuzluğumun ikinci noktasıdır, ya yapmamam gerek biliyorum ama konuşurken ister istemez gözüm takılıyor insanların dişlerine. Diş temizliği önemli bir şey. Kadınlar için de geçerli tabi bu. Ayda yılda bir diş fırçalayan hatun kişisi erkeklerin diş temizliğine dikkat ediyorum, benim için çok önemli derse ağzımızı bırakır muhtelif yerlerimizle güleriz kendisine değil mi?)

Madde 8:Pantolondan görünen çamaşır (düşük belli pantolondan görünen beyaz slip diye de açıklama yapmış :D )

Madde 9:Altın takı (erkeklere altın zincir yakışmıyor, kesinlikle yakışmıyor, gerçi hoş bence altın zincir görüntüsü kadınlarda da hoş olmuyor. Ben bir de erkeklerde yüzük sevmediğimi fark ettim :-/ Alyans dışında diyip tamamen duygusal bir yaklaşımda bulunabilirim ama :) Kalın, tuhaf yüzüklerden bahsediyorum yakışmıyor derken.)

Madde 10: Televizyon kumandası (nasıl yaa di mi? bence de nasıl yaa :D Efenim elinde kumandayla sürekli spor yayını arayan erkek görüntüsünden hoşlanmamaktaymış kadınlar. Genelleme yapmamak lazım :D Bizzat kendim aksi yönde bir örneğim bu konuya :D Sporla ilgilenen insanları severim ne yapayım :p )

Madde 11: Tespih (elinde tespihle volta atan adam alıp senin dergini okumaz zaten "du bakiyim bu kadınlar neyi seviyormuş, neyi sevmiyormuş" diye.)

Madde 12: Ucuz koku (tütün kolonyası kullanmayacakmışsınız efenim, öyle buyuruyorlar :) limon hakkında bir şey yazmamış :p )

Madde 13: Aşırı kaslı vücut (işte buna da katılıyorum.)

Madde 14: Lömbür göbek (Kime göre itici neye göre itici, ben seven insanlar tanıyorum :p şimdi burdan isim verip de ben kimseyi efendim öyle yapıyorlar diye yargılamam diyip Alpay cümlesi kuruyorum kendi çapımda ve devam ediyorum :) )

Madde 15: Ter kokusu (deodorant denen bir şey icat edilmiş zamanında. Kullanmak gerek. Kadın erkek fark yapmaz. Hepimiz kullanıyoruz, kullandırıyoruz.)

Madde 16: Beyaz pantolon (kadın-erkek fark yapmayan bir diğer madde de bu benim için. Beyaz pantolon ne itici bir şeydir Ya Rabbim!)

Madde 17: Yumurta topuk (benim bildiğim böyle ayakkabı giyen bir kişi kalmıştı en son :p )

Madde 18:Jöle yumağı saçlar (jöle çirkin bir şey. Eskiden modaydı, o zaman da iğrençti ama modayken iğrenç olduğunu nedense algılayamıyoruz biz insanlar. Yapış yapış saç kötü bir şey.)

Madde 19: Renkli lens (lens takan insanlar boş bakıyor iddiamda ısrarlıyım! Bahsettiğim renkli lens. Renksiz olanlar zaten anlaşılmıyor kolay kolay ama renkli lens takanlar boş boş bakıyor! Kendi göz renginiz daha çok yakışıyor emin olun, ne gerek var zorlamaya? Doğal olan güzeldir ;) )

20 madde demiş ama 19 madde yazmış, neden bilmiyorum :) Dokundu bir madde herhalde forwardçı arkadaşa :p

Bunları istemiyormuşuz, istediklerimiz için yazıyı okurken Alanis Morisette'ten dinleyin "21 things I want in a lover"ı. Ben öyle listeler yapma taraftarı değilim, bir "iyi adam/kadın" figürü vardır elbet herkesin kafasında ama liste yapmak da yanlış. Yine de yazarken aklıma geldi, fonda o çalsın. Zaten ablam da kesin olsun demiyor ki, olsa iyi olur diyor ;) :p

Kadın dergisine ait yazıyor mailde ama erkek dergisi için daha uygun bir araştırma değil mi bu 8-) Biz zaten nelerden hoşlanmadığımızı biliyoruz, maksat erkekleri bilgilendirmek değil midir? Ayrıca erkeklere salak muamelesi mi yapılmaktadır? Yazılan şeyler için özel bir araştırma yapmaya hacet yok, çok açık şeyler. "Durun siz bilmezsiniz şimdi ama kadınlar nefret ediyor bundan, dikkat edin bakayım" mesajı mıdır verilmek istenen? Ayrıca hangi erkek bunları okur "aa bi dakika kadınlar bunu sevmiyormuş vazgeçeyim o vakit" der. Tuhaf :) Bu arada sanırım kayıp maddeyi buldum! "Beyaz çorap" :D

Ben yazarken fonda Rogue Wave'den Eyes döndü durdu.
The one thing I miss is in your eyes...

Gece haberleri gibi

Ruanda, (Rwanda) ne yapmış biliyor musunuz?
Doğada erimeyen her şeyi yasaklamışlar!
Pet şişeleri, plastik torbaları...
Biz yapabilir miyiz?
Yapamayız.
Herhangi bir Avrupa ülkesi kolay kolay böyle bir harekette bulunmaz zaten.
Seviyorum Afrika ülkelerini...

Sağda solda pek göremedik, Genç Siviller Hürriyet'e karşı güzel bir protesto yaptı, hani bilirsiniz Hürriyet'in de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin de kabulünün 60. yılı ya, hani Hürriyet burdan kendine pay çıkarmaktaydı ya, hani Hürriyet insan haklarının en büyük savunucusu ya!
Ne olmuş, ne yapmış bu genç siviller sorusunun cevabı için bkz:
http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=79

Biliyorum artık bunu anlatmak için geç ama geçen hafta Uykusuz'da Memo Tembelçizer'in romantik komediler üzerine olan iddiasına sanırım katılıyorum, katıldım. Epey güldüm efenim kendisine. Ama biliyorum ki merak eden alsın okusun tavsiyesi yapmak için artık çok geç. Oysa ki aklımdaydı günlerdir. Yazmak için yeni sayının çıkacağı günü beklemişim gibi oldu :-/

Neyse efenim Memo diyor ki;
"İddia ediyorum, pornoyla romantik komedi aynı şeylerdir, romantik komedi pornodur"
Romantik komedi izleyip, hatta genel olarak romantik herhangi bir film izleyip bir gün benzer şeyler yaşamayı dilemenin zararı yoktur tabi ama bir de o filmleri izleyip "ahh ben de yaşasam" diye değil de "ahh ben de bu adamla/bu kadınla bunları yaşasam, bu insan benim sevgilim olsa" diye düşünenler var ki hakikaten düşününce sinir bozucu, olmaz kardeşim öyle şey!
Efenim siz bahsi geçen insanla gelecekte mutlu olmayı hayal ederken o film izleyip başroldeki insanla filmde geçen aşkı yaşamayı hayal ediyor.
Dayanılacak gibi değil.
(evett ben kıskanç bir yaratık olabilirim ama cidden sinir bozucu değil mi. )
Ayrıca burdan o filmleri izleyip iç geçiren bütün insanlara sesleniyorum (70 milyon bizi izliyor)
Yalan o filmler yalaaaaaaaaaaaan!
O gözümüze sokulan bütün aşk hikayeleri senin benim gibi insanların uydurması, hatta film dışında normal hayatta gördüklerimizin de çooook büyük bölümü öyle yalaaaaaaaaaaaaaan!

B.üstün'ün Hayvan'ına feci halde gülmekteyim, seviyorum kendisini.
"Gittin gideli bebek depresyona girdim, hava gazı musluğunu açıp intihar etmeyi dötüm yemedi"
Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen "İpek-Burak" geri dönmüş. Çarpışma ismiyle Oky çizmekte kendilerini Uykusuz'da. Ben merak ediyordum ne oldu bu çocuklara diye, döndüler, hala ayrılar, hala Burak depresyonda, İpek henüz ortada yok ama muhtemelen o da depresyonda, evet ben mizah dergisi okuyup hüzünlenebilen dengesiz bir manyağım!

Son olarak anlatmak istediğim bir şey var. Ben bir süre önce nasıl bir depresyona girdiysem durmadan tenis maçı izliyordum.
Depresyona girmiş olmalıyım çünkü normal bir insan böyle bir sıkıntıya dayanamaz ki!
Bugün aklıma geldi o halim, (sanki şu an daha normalmişim gibi) trtyi açıp karşısına oturuyorum, Roland Garros devam etmekte o sıra, ben yayınlanan bütün maçları müthiş bir dikkatle izliyorum. Sanki müthiş bir heyecan varmış gibi gözlerimi ayırmıyorum ekrandan, ne feci günlermiş :s günde 3-4 maç izlediğimi bilirim.
Allah kimseyi 24 saat tenis izleyecek kadar depresyona sokmasın efenim.
Sevgiler sunuyorum sizlere..

13 Ağustos 2008 Çarşamba

time's ticking...



Zaman denen şeyle ilgili ciddi problemlerim var. Herhangi bir şeyin üzerinden çok zaman geçmiş olmasıyla pek ilgilenmiyorum mesela. Ya da herhangi bir şey için henüz zamanımın olması onun bir an önce gerçekleşmesini istememe engel değil.

Galiba zaman diye bir şey gerçekten yok. Biz insanlar kendimizi oyalamak için, kandırmak için bir şeyler uydurmuşuz. Zaman da bunlardan biri.

Başkaları için "üzerinden çok zaman geçmiş" olan şeyler benim için "dün"den bile daha yakın. Sanki bir an öncesi gibi.

Geçmiş o kadar yakınken şu geçip bitmesini ve bir daha da hatırlamamayı dilediğim önümdeki 1 yıl (okulun son senesi) mümkün olabilecek en uzun zaman gibi görünüyor gözüme. Düşündükçe midemi bulandıran 1 yıl!

Okula gitmek istemeyen küçük çocuk triplerinde olmadım hiç bir zaman. Hayatımın her döneminde bir şekilde okulun sevilecek bir yanını bulmuşumdur. Ama artık yok! Görmek istemediğim yüzler, yollar, yerler... Bir şeyler daha farklı olabilseydi Fransızcadan bile şikayet etmeden yaşayabilirdim, kendimi tanıyorum. Ama can sıkıcı her bi halt.

Bugün çok tuhaf bir şekilde yüzyüze kaldım şu zaman konusuyla. Sonra her zaman yaptığım gibi insanları düşündüm. Lanet olsun neden bu kadar umrumda ki söyledikleri?! Kimsenin hakkımda hiçbir şey düşünmesini istemiyorum! Herkesin hayatı kendineyse eğer gerçekten, benim hayatım onları zerre kadar ilgilendirmez. Mümkünse yokmuşum gibi davransınlar!

Ne aylar, ne saatler, ne yıllar hiçbir şey umrumda değil. Takvim biraz daha farklı işliyor buralarda. Biraz daha can sıkıcı...

Bir gece gözlerimi kapatsam, açtığımda yıllar geçmiş olsa, daha sevimli bir hayata uyansam...

(edit:başlıkla ilgili açıklama yapmayı unuttuğumu fark ettim. Sevdiğim bir şarkıda geçen sevdiğim bir cümleyi yazacaktım. "Time's ticking" o cümlenin en başı. Sonra gerisini yazmak istemedim, benim düşündüğüm dışında anlamlara da gelebiliyor çünkü. Bazı cümleler yoruma fazla açık :) Time's ticking olarak kaldı başlık, ingilizce başlık atma sevdasından değil yani. Aynı şarkıda hiç şu anki kadar kalabalık ve yalnız olmadığımızdan bahsediyor bir de. Şimdi de aklıma orası takıldı. Hem kalabalığız, hem yalnız... İlk defa bu kadar çok!)