30 Eylül 2008 Salı

Blog yazmanın rüyalar üzerindeki etkisi!

İki gecedir yazdığım şeylerle ilgili rüyalar görüyorum. Yazmadan önce ve yazarken epey bir düşünüyorum ya o konu üzerine, herhalde onun etkileri bunlar...

Güzel olandan başlayalım. Gidiyordum efendim. Şu an kimle olduğunu elbet yazmayacağım buraya, o kadar geniş bir insan değilim :) Ama gidiyorduk! Gitmeyi en çok istediğim iki ülkeye hem de... Önce birine, sonra diğerine gidiyorduK..

Gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşünürken uyandım :-/
Yüzümdeki gülümseme bir anda yerini somurtmaya bıraktı tabi.

"Ufff yine rüyaymış yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!"

Bu rüya sobelendikten sonra yazdığım yazıdan hemen sonra görüldü.

Ardından evde kalma geyikleri yaptık, kısmet açan çiğköfteleri yazdık. Bu kez bir kabus geldi!

Tanımadığım birileri geliyor rüyamda bize, beni babamdan istemeye!
Anneme yalvarıyorum gelmesinler diye. Bir-iki saat içinde bizde olacaklar, gelmeyin de diyemiyoruz. Çok sevdiğimiz akrabalarımızdan rica etmişler bunlar, akrabalarımız da toplayıp getiriyorlar bizim damat adayını ve ailesini.

Ben banyoda planlar yapıyorum ne yapsam da kaçırsam diye. Midem bulanıyor ama heyecandan değil. (bunu gerçekten hissediyorum) Türlü türlü planlar yapıyorum, kaçırabilecek hiçbir şey bulamıyorum.

Anneme ağlıyorum "anne yaaaa 22 yaşındayım ben ne evlenmesi yaaa, hem de tanımadığım biriyle uffff çok iğrenç, anne niye gelsinler dedin yaaaa, istemiyorum anne nooolur gelmesinleeeeeeer."

Kızıyorum kendime, cümle aynen şu "tabi kadına hiç bişeyini anlatmazsan böyle olur, ne bilsin başka birisini seviyorsun diye gelenleri istemediğini" (aynen böyle dedim rüyamda kendime.)

Şimdi anlatırken gülüyorum ama acayip bir stres yaşadım gece :)

İnsan önce çocuklar görüşsün der ben de anlatırım istemediğimi onlar da gelmezler yaaa diye kızıyorum.

Bir yandan da düşünüyorum, şimdi bana sorduklarında istemiyorum derim hallolur ama ya babam "selin'e soralım" demez de "hıı olur tabi, verdik gitti" falan derse diye. Allahım o zaman ne yaparım yaaaaaaaaaa?!

Banyoda ayna karşısında ağlıyorum, pijamalarımı çıkarmıyorum, "bana ne böyle görsünler beni, anlasınlar onları önemsemediğimi" diyorum, "simsiyah makyaj yapsam, simsiyah giyinsem kaçarlar mı?" diye düşünüyorum (alakayı sormayın, çok çaresizdim :D normalde de simsiyah giyinmiyor musun diyecek olanlara sevgiler sunuyorum, belki "anam rockermış lan bu" der kaçarlar dedim herhalde :D emo çocuklar gibi 7/24 simsiyah dolaşmıyorum tabii :D ama siyah en çok tercih ettiğim renktir. )

Evde çaresiz çaresiz dolaşıp yapılabilecek şeyleri düşündüm, ağladım, zırladım...

Balkona kaçtım elimde laptopla, msni açtım, kim var diye baktım, nasıl olacağını bilmesem de beni kurtaracak birini aradım :) Yoktu tabi. Biri gelip beni onların elinden kurtarsa bunun adı kabus olmazdı di mi :)

Sağlam stres yaşadım, neticede gelenlerin kim olduklarını göremeden uyandım, belki Türk filmlerindeki gibi bana oyun oynuyorlardı, gelenlerin kim olduğunu görünce çok sevinecektim :p Orasını bilemem. ama feci bir sıkıntıydı.
"ohhhh be rüyaymış" diye uyandım :)

Heroes haberleri..


Lost'tan ses seda yok, başlamaya niyeti de yok, heroes'a sardım ben de.. Lost'umun yerini tutmasa da :(((( ahh ahhh gelsin şu şubat ayı artık :(

buyrun haberler:

(Her bir yanı spoilerdır, benim yazdığım parantez içindeki kısımlar 3. sezonun ilk iki bölümüyle ilgili spoiler içerebilir.)

1) İyi Kötü Olacak‚ Kötü İyi Olacak : Milo Ventimiglia bu konu hakkında "Kimin iyi ve kimin kötü olacağını bilmek zor ama bence birçok kişi bu sezon kötü olacak." demişti. (bol bol kötümüz olacağını gördük zaten bu sezonun ilk iki bölümünde.)

2) Linderman Geri Dönecek ve Kötü Olacak : Malcolm McDowell'ın canlandırdığı hayatı kontrol eden güçlü Linderman Geri dönecek. Onu ilk Nathan görecek. Malcolm McDowell çekimler sırasında Angela Petrelli'yi canlandıran Cristine Rose ve Daphne'yi canlandıran Brea Grant ile çalıştığını söylemiş. Ayrıca Arthur Petrelli'yi canlandıran Robert Forster ile de çalışmış fakat Arthur Petrelli ile gelecek bölümlerde mi yoksa flashbacklerde mi çalıştığı bilmiyoruz. (onun da geldiğini gördük :) Sevdiğim bir oyuncu kendisi, dizideki rolünü sevmesem de. A Clockwork Orange'da epey etkilenmiştik kendisinden, aradan geçen yıllar sebebiyle Heroes'da ilk görüşümde tanıyamadım. Yıllar sadece görünüşünü değiştirmiş tabi, oyunculuk konusunda bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum, gerçi çok fazla izlemeyemedik kendisini ama bakışları yeter be! :) )

3) Hiro Hafızasını Silecek : Gelecek bölümlerde Hiroya göre Ando 10 yaşındayken hem dünyayı kurtarmak zorunda hem de bebek pusetinde oturmak zorunda.

4) Peter ve Sylar Birlikte Çalışacak : Bu sene Sylar ve Peter birlikte çalışacak ama kendilerini değiştirmeyecekler. "Ying Yang gibi olacaklar" diyor Milo Ventimiglia. Bakalım neler olacak? (güzel olur güzel :) insanlar heyecanla peter sylar karşılaşması bekliyordu, duruma bakılırsa beklediğimiz gibi bir karşılaşma olmayacak ama birlikte çalışmaları da epey ilginç olur.)

5) Çocuk Servisi : Sylar'ın gelecekte çocuğu olacak.Bu çocuk ona değişik yollarla verilmiş ve ilk adı Noah. Annesi ise açıklanmamış ama eminiz ki adını duyduğunuzda çok sevineceksiniz. (Sylar'ın çocuğunun annesi bizi nasıl sevindirebilir? Claire'in babasının adı Noah, aynı diziye iki Noah fazla değil midir? Durumun diğer Noah'la ilgisi var mıdır? Yoksa Claire Syler'ın torunu mudur :D Eğer Lost olsaydı böyle bir şeye şaşırmazdık :p Claire'in evlatlık olduğunu biliyorum, babasının Noah olmadığını da biliyorum, hatırlatmanıza gerek yok :p )

6) Noah Bennet Yine Kötü Bir Adam : Merak etmeyin geç de olsa karşımızda iyi bir HRG göreceğiz. Jack Coleman bunun için bize söz veriyor. Belki bu dönüş gelecek bölümlerle Sylarla birlikte olacağı içindir.
(Noah Bennet iyi mi kötü mü olduğuna karar vermeyi bir türlü başaramadığım karakterlerden biri, ne tam iyi ne tam kötü, tuhaf bi adam.)

7) Yakında Yeni Bir Tutulma Var : James Kyson Lee gelecek bölümlerde bir tutulma göreceğimizi ve bu tutulmanın 1. sezona göre daha çabuk olacağını söyledi. Bu tutulmayla beraber Hiro gücünü kullanamayacak ve bu sadece Hiroyla sınırlı kalmayacak. Herkesi etkileyecek. (uvvv kötü bir şey ama bu 8-) )

8) Speedster Gelecekte Bir Eş ve Anne Olacak : Daphneyi canlandıran Brea Grant çocuğunun babası hakkında Bu kişi çok sevdiğiniz ve bildiğiniz biri diyor.Sylarda da bu olayın olması akıllarda bir sürü soru oluşturuyor. Fakat bildiğiniz gibi Syların bebeğine başka anne adayları da var. (ilginç şeyler mi olacak ne.. Daphne'yle Hiro'nun birlikte çalışacağını okumuştuk, belki bunun yanı sıra birlikte bir de çocuk yaparlar :) :p )

9) Maya Dünyayı Değiştirecek : Dania Ramirez "En sonunda Mayanın neden bu diziye dahil olduğunu anlayacaksınız. Mohinderın Mayaya nasıl yardım ettiğini‚ hayatını nasıl değiştirdiğini ve başkalarının hayatlarını nasıl değiştireceğini göreceksiniz" açıklamasında bulundu. (Maya'yı sevmiyorum.)

10) Haitilinin Ailesi ve Sırları : Bu sezonda Haitilinin erkek kardeşiyle tanışacağız. Haitilinin kardeşinin gelmesi iyi olacak çünkü Haitili hakkında yeni bilgiler öğreneceğiz. Çizgiromanları takip edenler Haitiliyi iyi bilir. (Haitili tuhaf ve gizemli bir karakter, öğrenelim bakalım kimin nesiymiş.)

(sezon 3 bölüm 3'ü izledikten sonra gelen edit:
son dönemlerde geçirdiğim en sıkıcı 40 dakika az önce şükürler olsun ki bitti. Bırakanlar kervanına katılmama az kaldı galiba. Birkaç bölüm birden izleyince biri sıkıcı da olsa diğeri telafi ediyor, idare ediliyor ama az önce sıkıntıdan patlama aşamasına geldim. Ocağa kadar Lost teorilerine bulaşmayacağım demiştim ama galiba bulaşacağım bu gidişle :-/ Başka türlü geçmiyor zaman :( )

İyi bayramlar!

Küçükken Ramazan ayından sonra annem ve halamın "ne çabuk bitti ramazan, hiçbir şey anlamadık" dediklerini duyardım da anlam veremezdim. 1 ay nasıl göz açıp kapayıncaya kadar bitebilirdi ki? Göz açıp kapayıncaya kadar 1 saniye geçebilir en fazla, 1 ay nasıl biter?!

Bitermiş!

Küçükken aylar daha uzundu sanki, büyüdükçe zaman daha hızlı akmaya başladı. Aylar da geçiyor göz açıp kapayıncaya kadar yıllar da...

"Ne çabuk bitti bu sene Ramazan" diye düşündükçe bir zamanlar bu cümlenin bana nasıl tuhaf geldiğini düşünüyorum, büyüdüm mü ne?

Kırmızı ağacımıza yazdığım temennileri yineleyeyim. Bayramlara hâlâ önem veren insanlardansanız o özlediğiniz bayramlar tadında bir bayram geçirirsiniz dilerim... Kimi seviyorsanız, kimi özlüyorsanız, kimi yanınızda görmek istiyorsanız hepsi yanınızda olsun bu bayram ve daima! (benim deeee :((( )

Ramazan bayramınız mübarek olsun...

29 Eylül 2008 Pazartesi

cnbc-e bayram programı:)


hizmette sınır yok :))

cnbc-e bayram programı:

Salı:

13.oo The Simpsons
13.3o The New Adventures Of Old Christine
14:oo The King of Queens x 2
15:oo Smallville
16:oo Gossip Girl
17:oo Terminator
18:oo Chuck
19:oo Las Vegas x 3

Çarşamba

13:oo The Simpsons
13:3o The New Adventures Of Old Christine
14:ooThe Big Bang Theory x 2
15:oo Smallville
16:oo Gossip Girl
17:oo Terminator
18:oo Chuck
19:oo Without A Trace x 3

Perşembe

13:oo The Simpsons
13:3o The New Adventures Of Old Christine
14:oo According To Jim x 2
15:oo Side Order Of Life x 3
18:oo Chuck
19:oo Terminator x 3

Cuma

13:oo Ekonomi :))
17:3o Sponge Bob
18:oo Smallville
19:oo Gossip Girl x 3

Cumartesi

14:oo Prison Break x 13 (yanlış yazmadım efenim, "Prison Break" maratonu adıyla sunuyorlar zaten, 13 bölüm arka arkaya yayınlanacak 3. sezondan :s izlemeyen tek insan ben mi kaldım anlamıyorum ki... tek insan olarak kalsam da izlemeyi düşünmüyorum şimdilik tabii :) )

Side Order Of Life'la tanışmak için güzel bir fırsat olacak benim için, tabi benim tv izlemeyi planladığım saatlerde genelde ev misafir akınına uğruyor ama olsun :-/

Ne zaman dizilerden bahsetsem bir türlü başlamayan Lost'um geliyor aklıma :( Arka plana sakladığın ayrıntılarını özledim, felsefeni özledim, desmond'ı özledim, aaaah ahhhh :(((((

Kırmızı ağaçta mavi elma!

http://kirmiziagactamavielma.blogspot.com/

tek başımıza yazıyoruz, eğleniyoruz, bir de birlikte deneyelim dedik bakalım neler olacak :)

e.d. ve Red Pharos'la birlikte oluşturduğumuz yepyeni blogumuz Kirmizi Ağaçta Mavi Elma..

Ben sığamadım tek bloga, biraz da başka yerlere yazmak istiyorum :)

Oraya da bekleriz ;)


Bu da bir reklamdır :)

Bu bir reklamdır!

:)
Arkadaşlarımın çalışmasını paylaşmak da bir tür reklamdır
değil mi?
Efenim Cenk çok güzel bir şarkı yapmış kendi çalmış
kendi söylemiş, Sinan da animasyon kliple eşlik
etmiş kendisine, ortaya pek güzel şeyler
çıkmış :)) (kayıt kalitesi mikrofondan dolayı çok
iyi değil, dedik ya kendi çalmış kendi söylemiş diye,
ayrıca kaydı da kendisi yapmış :)) elinden her
iş geliyor maşallah :p )

Şarkının ismi Sensiz İstanbul. Ben çok beğendim,
sık sık dinliyorum ;)

Cenkcim ve Sinancımın ortak çalışması için bkz:

İlgili aramalar: cenk - burak - aksoy - sinan - asci


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları perdelerini açıyor!



İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2oo8-2oo9 sezonunu 1 Ekim itibariyle açıyor :)
Benim için oldukça sevindirici bir haber, yaz aylarında pek bi özlüyorum kendilerini :)

Bu sezon oynanacak oyunları görmek için buradan
Programı görmek için buradan
Sahneler hakkındaki bilgiler için buradan
Online bilet satış için de buradan lütfen :)

Ben ilk oyunumun biletini aldım bile :)))

ösym'den nefret etmeye devam!

Kasım ayında KPDS'ye girilecektir, aylar öncesinden ösym sitesinden takibe başlanır, sık sık bakılır, başvuru tarihleri bir türlü yazılmaz siteye.

Günlerden bir gün siteye girilir bir de bakılır ki başvuru başlamış ve bitmiş!
Başvuru süresi epey kısaymış zaten, muhtemelen başlamadan 1-2 gün önce yazdılar tarihi :@ Takip eden bir dünya insan vardı, hiçbirinin görmemiş olmasına imkan yok..

Kasım ayında KPDS'ye girme planı yalan oldu!!!!

Sinirden delirmek üzereyim, mayıstan beri takip ediyorum siteyi yaaaa, olacak iş mi bu :@
Tarih duyurusu yapmak çok zor bir iş midir? Niye adam gibi erkenden yapılmaz bu duyuru?!

Sınav Mayıs'a kaldı artık...

Oooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooofffffffffffffffff!!!!!!!!!!!!!

28 Eylül 2008 Pazar

Ramazan Gönderisi 3

Çeşitli sebeplerden dolayı Ramazan gönderisi 2'de bir şey yazmamıştım, DarKneSS yazmış, günün en önemli anından bahsettiği kısmı copy-paste yapayım hemen:

"ve ondan önceki olanlar..feshanede oturduk yanımızda da bi kadın ve küçük renkli gözlü sarı bukleleri olan şirin bir kız çocuğu..belli en azından bir 5 senelik evliliği var..ve beklenen an.. eşi geldi...hayatımda gördüğm en mutlu aile tablolarından biriydi..hala birbirlerine tatlım hayatım diyen bir çift...ne kadar harika aslında..bazı şeylerden sıkılmamak hergün sölemekten çekinmemek ertelememek hep yaşamak yeniden yaşamak aynı heyecanla...eşine yıllar sora bile tatlım diyebilmek hayatım diyebilmek...ne kadar harika birşey aslında..

fotoğraflarını çekmemi rica ettiler..çektim..ve ölümsüz bir an:) o karedeki mutlulukları bozulmaz inş. ve bir blogda konu olup aslında istersek aşkın hiç bitmeyeceğini ve o sözcüklerin ölmeyeceğini gösterdikleri için ayrıyeten teşekkürler sarı bukleli renkli gözlü kız çocugunun anne ve babası, birbirlerinin de hayatı olan 2 bünyeye:) Allah bozmasın..ve tabi bize de nasip etsin valla çok şey istemiyorum:D

nerden nereye değil mi blog okuru...neler neler anlatabiliyor bu bünye kafasına esince bir ordan bi burdan ortaya karışık bi hikaye işte...=)

dipnot:langırtta selinle yendiğimiz seray ile canana selam olsun..:)"

Kısmet açar!

Öğlen saatlerinde evden çıktık kardeşimle birlikte Beşiktaş'a gitmek için. Otobüs durağına doğru yürüyoruz. İftara daha epey zaman olduğundan sağa sola fazla bakmamayı tercih ediyoruz zira geçtiğimiz yerde bol bol yiyecek var :)

Kebapçının önünde bir masada çiğköfte yapıyorlardı, tam biz geçerken satan arkadaş bize bakarak şöyle bir cümle kurdu:

"Bu çiğköfteyi yiyenin kısmeti açılır"

"Sen bana evde kalmış mı diyorsun terbiyesiz" diye dönmedim efenim merak etmeyin, devam ettim yürümeye :)
Sormayı istedim mi?
Evet istedim ama sormadım :)

Dışarıdan bakınca evde kalmış gibi mi görünüyorum?
Ben çiğköfteyi alınca seninle bir muhabbete gireceğiz ister istemez, eh bu bir tür tanışmak sayılır. Kısmetimin açılması bu mudur yani? Seninle mi evleneceğiz, anlamadım ben!

Okulu bitmek üzere olduğu için depresyona giren hayatta nereye gideceğine henüz karar verememiş 22 yaşında bir insana evde kaldığını ima etmek ayıptır, günahtır, cehennemde yanarsınız, zebaniler kovalar maazallah!

Google'dan en iştah açıcı çiğköfte fotoğrafını özenle seçtim, günlerden bir gün bu fotoğrafa blogumda denk geldiğimde, saat de dışarı çıkmak için çok geçse kendime küfredeceğimi hissediyorum.

Siz sevgili çiğköftesever okuyucular;
siz fotoğrafa bakıp bana sövedurun ben gidip çiğköfte alacağım! (kısmet açan cinsinden.)

Günlerden bir gün 2 (o günden geriye kalan asabiyet.)

Geçtiğimiz günlerden birinde istiklalin kalabalık mekanlarından birinde yemek yemekteydik. Yan masamızdaki gençlerin seslerini ayarlayamamaları sebebiyle bütün konuşmayı duyduk, dinlemedik, duyduk. Mekandaki herkes de duydu...

16-17 yaşlarından büyük göstermeyen bir çiftimiz ve 18 yaşında olduğunu iddia eden ama o yaştaki gençlerin büyük çoğunluğu gibi yaşını büyük göstermeye çalıştığını hissettiğim bir kız arkadaşları oturmuş, bağırışıyorlar efendim. (hepimiz o dönemden geçtik, doğum günlerimi iple çekerdim bir yaş daha büyüyebilmek için.)

Bir şey feci halde dikkatimi çekti. Çiftimiz kavga etmişler, diğer kız da arabulucu misyonunu üstlenmiş. Arabulucu denen insanların tamamının yaptığı gibi ara bozmaktan başka işe yaramıyor elbet. Neyse oraya sonra geleceğim.

Efenim kızımız diyor ki "ben bütün gün gezemiyorum, ailem izin vermiyor, o zaman o da gezmesin, ben yokken kızlarla zaman geçiriyor bunu istemiyorum" vs. Ben gezemiyorum o da gezmesin gibi bir mantık elbet yanlış. Kızlarla ne şekilde zaman geçirdiğini bilemeyeceğim için o noktayla ilgili de yorum yapamıyorum.

Tuhaf olan kısım şu:

Arabulucu olan kızımız "ama o erkek tabi yapıcak" diyor :s

Böyle düşünme nedenini de şu şekilde açıklıyor:

"Şimdi yapmazsa ileride siz evlendiğinizde yapacak, o daha kötü, bırak şimdi dolaşsın kızlarla"

Erkek kişisi de "evett yaa tabii" şeklinde sadece kafa sallıyor. (dolaşmak derken neyi kastettiklerini ben bilmem)

Tamam hastalıklı düşünceleriniz olmasını normal karşılayabiliyorum, haa o yaşlarda da normaldik bir çoğumuz ama herkes bir değil.

Konuşmalarını dinleseniz dersiniz ki bunların 3 çocuğu var, adam kadını aldatıyor, diğeri de aralarını düzeltmeye çalışıyor boşanmasınlar diye. Kızımız 3 kelime söyleyip ağlama krizlerine giriyor. Yau siz 16 yaşındasınız! Bilemedin 17. Bu kadar abartmak niye? Muhtemelen 3 ay sonra birbirinizin yüzüne bakmayacaksınız.

Anlam veremediğim esas nokta "o erkek, yapar o" mantığı. Ya sonuçta iki taraf da insandır di mi? Birbirlerine aynı derecede sadık olmak durumundalardır. Kız evden çıkmasın, nefes almasın, yaşamasın, o çocuk dışında bir hayatı olmasın (çocuğumuz böyle düşünüyor) ama erkek yapsın, o erkek!

Bir de direkt olarak "kaşar" sıfatıyla bahsedilen diğer kızlar var, ki zerre kadar günahları olmayabilir bu durumda. İleride çocuğumuz karısını aldatmasın diye şimdi kızlarla takılıyor ve birileri ileride mutlu bir evlilik yapsın diye başka birileri kaşar sıfatı ediniyor, kullanılıyor vs.

Arabulucu kızımızın mantığı komik her şeyden önce "şimdi yapsın ki ileride yapmasın"

Ya biz de bu kadar saftık da ben mi hatırlamıyorum?

Hayatında bir kişi varken birileri daha olsun diye çabalayan, çabasının karşılığını alan insan kişilerinden istisnasız tiksiniyorum zaten. Yaşları kaç olursa olsun, yok böyle bir dünya efendim. Her şeyden önce o insanlara haksızlık ediyorsun, ihanet ediyorsun, kendini düşürüyorsun, hele bir de kılıf falan uydurmaya çalışanlar var ki asıl tiksinilesi olanlar onlar...

İnsanlardan bahsederken "iğrenç, mide bulandırıcı,tiksinmek" vb. kelimeleri normal şartlar altında kullanmasam da bence bunlar sonuna kadar hak ediyorlar!

Az önce yarım bıraktığım arabulucuların aslında ara bozması mevzusu var. Efendim bazıları kasıtlı yapıyor bazıları bilmeden yapıyor bunu kabul ediyorum ama iki kişilik herhangi bir ilişkiye (arkadaşlık ve hatta kardeşlik gibi şeyler de dahil) üçüncü bir kişi arabulucu sıfatıyla girdiğinde bütün ortalığı karıştırıyor.

Vakti zamanında insanın biri birşey sordu, hiç bir yanlış anlama gelmeyecek bir şey söyledim kendisine cevap olarak ve diğer tarafa ilettiği şeklini duyduğumda yemin ederim kusmak istedim okur kişisi. İnsanlardan nefret etme adetim yoktur pek, etsem de geçer ama ona olan asla geçmeyecek! (bu kadar da büyük konuşuyorum. birikti çünkü sebepler...)

Bir yerden sonra kendimi sorgulamaya başladım "acaba ben bu anlama gelecek bir şey mi söyledim" diye. Sonra baktım ki o böyle biri. Benim ne söylediğim önemli değil. O gidip benim şikayetçi olduğumu söylemek istemiş (zerre kadar şikayetçi olmamama rağmen) ve söylemiş...

Gerçi onun yaptıkları bununla bitmiyor ama neyse.

Bazı insanlar insanları birbirine düşürmekten keyif alıyor, hele bir de iyilik yaptıklarını iddia ederek bunu yapıyorlarsa ben o saniye siliyorum kendilerini hayatımdan. Çok keyifli oluyor... (oğlak burcunun özelliklerinden biri.)

Bak sinirlendim şimdi. Bir gün delirip ağzıma geleni sayıp dökeceğim kendisine ama muhattap almaya değmeyecek karakterde insanlar vardır ya, işte bahsi geçen tam onlardan biri...

Neyse, hakkında 2 kelime yazmaya bile değmez, ben örnek vermek istedim sadece, arabulmak diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum, aramızın bozuk olduğu herhangi biriyle aramızı düzeltmeye çalışan herkese de feci tepkiler vermişimdir bugüne kadar, iyi niyetli olduklarında bile aynı tepkiyi aldılar. Evet bazılarına haksızlık ettim biliyorum ama kimse başkalarının arasını düzeltemez ki yaa, burnunu sokma çabası niye?

(yaa acayip sinirlendim, aklıma her geldiğinde feci halde sinirleniyorum, bu yazı da bu kadar olsun, sonuca bağlayamayacağım...)

(ağustos ayında yazılmış bir yazı, taslak olarak kaydetmişim ve unutmuşum...)

27 Eylül 2008 Cumartesi

Ortaya Kari$ik X

"Converse kişinin bireyselliğini yansıtır" demiş bir converse tasarımcısı. Sanırım Türkiyeye gelip "beyaz converse" çılgınlığını kendisi henüz görmedi. (kenarındaki çizgilerin biri kırmızı olacak biri mavi.) Bireyselliği mi kaldı bu işin sorarım sana? Yolda yürürken yanımızdan geçen, belli yaş grubuna dahil kişilerin %83'ü aynı şeyi giyiyor. (araştırma yapmadım, how I met your mother izleyicileri anlayacaklardır %83'ün esprisini :) Barney Stinson istatistikleri ;) ) Converse bireysellik yansıtır, onu katılıyorum ama beyaz converse'i ayrı tutuyorum bu genellemeden.
(3 ay kadar önce benzer bir şey yazmıştım, tekrar yazmaya gerek yok, sadece aklıma geldi yazıyı görünce.)

***

Neye yanıyorum biliyor musunuz? Yakın zamanda beyaz üzerine siyah yazıları olan bir converse beğenmiştim, kırmızı-mavi çizgileri de yoktu, ama biraz uzaktan bakıldığında (benim gibi miyop insanlar tarafından) bembeyaz göründüğünü fark ettim ve almaktan vazgeçtim, ama feci şekilde içimde kaldı. Ne güzel yazılar vardı her bir yanında :-/

***

Geçen günlerden birinde okuduğum bir yazıda yazar kitap okuyucularını 3'e ayırmış. Çok kitabı olan ama hiçbirine elini sürmeyen, sadece gösteriş için alan sözde okuyucular; çok fazla kitabı olan ama çok azı okunmuş olan okuyucular; az ya da çok kitabı olan ama her bir kitapları yırtılmış, her tarafı çizilmiş, işaretlenmiş durumda olan okuyucular. Gerçek okuyucular bu son grupmuş. Kesinlikle subjektif olan bir yorumu böyle bir genellemeye çevirmek tuhaf. İngilizce testlerinde çok sık olur böyle parçalar, sanırım testi hazırlayanların kendilerini tatmin yöntemi bu :)
Efenim benim kitaplarım çok değerlidir, her biri özeldir benim için, üzerine tek bir nokta koymam, bunun sebebi hem özel olmaları hem de kitap/defter konusunda titiz bir insan oluşum :)
Kitabın kapağına post-it yapıştırıp üzerine notlar alırım, sayfa numaraları yazarım, kitap bittikten sonra hoşuma giden cümleleri defterime aktarırım. Sadece alıntılar yazdığım bir defterim var. Hafızam o tür şeyler konusunda iyi değildir, yazmazsam unuturum.
Kapakların ve sayfaların kıvrılmamasına da ayrıca özen gösteririm, bu yüzdendir ki "kitaba para vermem ben" diyen tayfadan biri "aaa sen oku sonra ben okuyayım" diyerek salça olduğunda sinirli bakışlar atarım kendisine. (kitaba para verilmezcilerle kitabın değerini anlayanları birbirinden ayırıyorum, yanlış anlaşılma olmasın. bazıları var ki kendileri asla almazlar ama başkalarının elinde gördükleri bütün kitaplara salça olurlar, alınca da büyük ihtimalle geri getirmezler, işte bahsettiğim bunlar..) Bir de Freudiyem var "bana kitap verme" diyen :))) Misal e.d'cim kitaba gözü gibi bakar, bitirince de geri verir, hacı yapmaz :D Ona kitap verilir ama herkese verilmez...

Kitaplara iyi davranma konusunda yalnız mıyım acaba?

***

Yiğit Özgür'den ne zaman bahsedeceksem cümleye kendisinin deli gibi hayranı olduğumu söyleyerek başlıyorum, bu kez yapmayayım :)
Efenim çarşamba günü aldım Penguenimi Uykusuzumu bindim vapura, Yiğit'i okuyorum. İlk karikatürde kopuyorum, ikincide de, üçte de, dörtte de, en son dergiyle yüzümü kapatıyorum ki tek başıma deli gibi güldüğümü insanlar görmesin :) Çok sık yaşadığım bir durumdur bu, yine oldu :)

***

Bazı insanlar var, yazdıklarını okuyunca bazı şeylerin bizden başka insanların da başına gelebildiğini idrak etmeye yardımcı oluyorlar. Hani herşey yalnız bizim başımıza geliyor, en büyük sıkıntılar bizimki vs. ya, öyle değil işte :)
Bir örnek verelim, Ersin Karabulut.
Uykusuz'un bu haftaki sayısını okursanız ne demek istediğimi sanıyorum anlayacaksınız. Bir şeyden şikayet edersiniz mesela, konumuz yalan olsun, diyelim yalan söyleyen insanlardan şikayet ediyorum, o dönem söylediği yalanlarla benim canımı sıkan herhangi bir insan varsa o yazıyı yazma ya da o konuşmayı yapma sebebim büyük ölçüde o oluyor. Bu yalan söyleyen insan ben daha sözümü bitirmeden "evet haklısın ben de nefret ediyorum yalan söyleyenlerden" diye başlayıp lafımı ağzıma tıkıyor. Ya da ne bileyim rahatsız olduğum herhangi bir insan davranışından bahsediyorum, o hareketi en çok yapanlardan biri "evet yaa ben de uyuz oluyorum" diye atlıyor herkesten önce.

"E canım, güzelim senin diğerlerinden farkın yok ki! En çok sen yapıyorsun o hareketi!"
demek istiyorsun ama diyemiyorsun, çünkü hiç birimiz kendimizi görmüyoruz. (ben de dahilim, sen de dahilsin, hayatın gerçekleri!) Başkası yaptığında rahatsız olduğumuz şeyleri bol bol yapıyoruz, biri bunu bize söylemeye kalktığında ya savunmaya geçiyoruz, karşıdakinin yalan söylediğini ima ediyoruz ya da daha beteri küçük çocuklar gibi karşı saldırıya geçiyoruz...

İşte Ersin Karabulut bu hafta tam buna benzer bir konuyla başlamış, yazıp çizdiklerinde kendi hayatımdan bir şeyler buldukça daha bir fanatik okuyucusu oluyorum.

***

Bazen karşıdakinin asla farkına varmadığına emin olduğum şeyler oluyor, o güçlü bağı fark ediyorsun yeniden, "bir kere de şaşırt beni :)" demek istiyorsun, diyemiyorsun, aslında memnunsun da bu durumdan :) Diyememekten değil, şaşırmamaktan. Yoksa diyememek her daim rahatsız ediyor zaten. Şartların istemediğin gibi oluşu seni üzüyor bir kere daha. Yine de gülümsetiyor seni o küçük şey yine, gülümsüyorsun sayesinde, farkındaymış ya da değilmiş ne fark eder...

Etmez di mi?
Eder 8-)

Bayram Tatili

Uzuuuun bayram tatilimize başlamış bulunuyorum efenim. Perşembe günü Füsun hocamın dersini bitirdiği saniye başladı güzel tatil :) Okul açılalı iki hafta olmuştu ben bu iki hafta süresince sadece 5 gün okula gittim ama acilen 1 gün de olsa tatile ihtiyacım vardı. Sorun bakalım "neden" diye. Uykuyla arası iyi olan bir insan değilimdir ama son bir hafta içinde gerçekten çok abarttım. Sabaha karşı 4-5 civarı uyuyup 7'de kalkıyorum ve okula gidiyorum. Akşam bir yere gitmeyeceksek eve gelince iftardan önce 1 saat kadar uyuyorum. Yani 24 saat içindeki uyku sürem en iyi ihtimalle 4 saat. 1-2 gün idare edebiliyorum ama hafta boyunca aynı şeyi yapmak epey yorucu oldu, zorun neydi derseniz verebileceğim tek cevap: "hiiiiç"

Neyse efenim başladı tatil, şeniz, şenlikliyiz, kim tutar bizi! (z.k.c. der öyle)

9 günlük kocaman tatil için yapılacaklar listem var elbet her zamanki gibi. Ama sorun şu ki ben bir şey hakkında konuştuğumda genelde olumsuz şeyler olur. Anlatmak için doğru ifadeyi bulamadım ama örnek verdiğimde anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Son vukuatımı anlatayım önce, feci şekilde daralmış olma neticesinde haftasonunu İstanbul dışında geçirmeye karar verdik, her türlü hazırlık yapıldı, 2 gün önce ben yine yataklara düştüm.

Son doğum günümde tüm plan yapıldı, mekan ayarlandı, insanlar davet edildi, sabaha karşı 7 sularında kendimi hastanede buldum.

Bu akşam bu ödevi muhakkak yapacağım dersem o akşam kesin bir şeyler olur ve ben o ödevi yapamam, birine tatilde muhakkak görüşelim dersem bir bakarız tatil bitmiş görüşememişiz. Sadece planlar konusunda değil, biriyle konuşurken "x çok iyi bir insan, geçen gün böyle yaptı" diye anlatırsam 3 güne kalmaz x'ten sağlam bir kazık yeriz. "x en yakın arkadaşım" dersem muhakkak kendisiyle kavga ederiz vs. Nedenini bilmiyorum ama o kadar sık başıma geliyor ki ister istemez dikkatimi çekiyor bu durum...

Yine de tatilde yapacaklarım konusunda fikirlerim var. Şimdi yazalım bakalım, belki yapabiliriz bir kısmını, bunu da bir gelişme sayabiliriz :)

*Bayram gelmeden önce muhakkak bu oda toplanacak! Dağınık bir insan değilimdir, toplamak derken bahsettiğim şey daha farklı, kışlıkları ulaşılabilecek yerlere getirip yazlıkları ortalıktan kaldırmalıyım ve bu işten nefret ediyorum. Kalın giysilerden haz etmiyorum :-/

*Ramazandan önce colayla olan ilişkimizi gözden geçirmiş ve bir süre boyunca az görüşmeye karar vermiştik, sonra Ramazan ayıyla birlikte yine biraraya geldik, ben iftardan sahura kadar olan saatleri elimde cola bardağıyla geçirmeye başladım, sağlıksız biliyorum. Ramazandan sonra eve bir süre cola, meyve suyu vb. almamaları konusunda ev ahalisini uyardım. Bir süre ayrı yaşayacağız yine kendisiyle.

*Okunacaklar listem epey uzun, elime aldığım kitabı bitirmeden bırakmayı sevmiyorum. 1-2 gün içinde sürekli okuyup bitirmek daha keyifli. Tatiller de bunun için en uygun zaman. Okul ve uykusuzluk sebebiyle henüz bitiremediğim 3 kitap var, önce onlar bitecek, sonra da okul açılmadan bitirmeyi istediklerim var, onlar bitecek mi bilmem :)

*Kelimelerine aşık olduğum kadının (Elif Şafak) okumadığım tek bir kitabı kalmıştı, o da okunacak.

*Üşenmezsem kitaplar hakkında 2-3 kelime yazılacak.

*Zamanında yazdığım ve taslak olarak kaydettiğim ama yayınlama cesaretini bulamadığım yazılar eğer cesaret bulursam yayınlanacak.

*How I Met Your Mother izlenecek birkaç bölüm. Bitecek mi bilmem.

*Şu ara vizyonda olan filmler beni pek açmıyor, eskilerden bir şeyler izlenebilir pekâlâ. Bugün canım iñarritu filmi çekti mesela.

*Ciciler giyilecek, bayram ziyaretlerine gidilecek :) Anneanne tatlıları yenecek ;)

*Birkaç blog var her yazısını okumayı istediğim, zaman bulunursa neden olmasın ;)

*Antu'nun "Osmanlı ve Dünya tarihinden ilgi çekici olaylar" topici okunup bitirilecek, sakin kafayla okumaya çalışıyorum ama bu ara kafam pek sakin olamıyor.

falan filan...
Kocaman bir "inşallah" ekliyorum cümlelerimin hepsinin sonuna.

Bakalım ne olacak :)


26 Eylül 2008 Cuma

Oğlak kadını!

Evet, o benim :)
Her türlü özelliğini de barındırırım bünyemde :p
Canımın çok sıkkın olduğu, parçalayacak şeyler aradığım bir anda karşıma çıkmış ve beni güldürmüş bir şeyi sizlerle de paylaşmak istedim :)
Uyarı mahiyetinde değil he, aman yanlış anlaşılma olmasın :)


İnsanlar iyi gözlem yapıyor, bazılarını okurken cidden yaptığım şeyler olduğunu fark ettim :)

Yakın arkadaşlar olmaya ilk adım attığımız saniye, daha doğrusu selamlaşmaktan öteye geçtiğimiz ilk saniye yaptığım bir hareket üzerine "oğlak mısın" diyen freudiyeme selam, özellikle sen oku bebeem :D

25 Eylül 2008 Perşembe

Sobeeeee :)

diamandi beni sobelemiş, yazıyorum hemen :)

İsminiz?
Selin

Nerelisiniz?
Doğum yerim İstanbul ama hem anne hem baba tarafım zamanın Yugoslavyasından kalkmış gelmişler İstanbul'a. "Doğum yerim İstanbul ama aslen nerelisin derseniz Makedonya " diyorum bu sorunun cevabına :) Şehir olarak da burası (hizmette sınır yok!)

Yaşadığınız yer?
İstanbul :)

Mesleğiniz?
Öğrenci ama ha bitti ha bitecek.. Bittikten sonra "mesleğiniz?" sorusuna ne cevap vereceğim konusunda fikrim yok maalesef. Bir yandan Fransızca öğretmenliği bir yandan dış ticaret okuyorum ve diğer bir yandan da İngilizce öğretmenliği sertifika şeysi için hazırlık yaptığımı sanıyorum, ileride ne olacak bilmiyorum.

Hobileriniz?
En sevdiğim sorulardan biri işte bu :) Hobilerim arasında ilk sırada "hobileriniz?" sorusuna cevap vermek var efenim. (yazmış olmalıyım sayfanın sağında, solunda, dört bir yanında. "Bu benim hobim" dememişimdir muhakkak ama yazmışımdır.)

Evli misiniz?
Şimdilik hayır. (:p bugün hocalarımızdan biri psikolojik olarak çökertti bizi bu konuda, o bakımdan dokunmayın, fena şeyler olabilir :) )

Kaç çocuğunuz var?
Şimdilik "0"

En sevdiğiniz yemek?
Ama, ama, amaaaaa ayıramam ki birbirinden şimdi :( Yemeyi çok sevdiğim bir dünya şey var. Gerçi iftarda yemeği fazla kaçırdığım için şu an yemek düşünmek bile midemi bulandırıyor :s

Sevdiğiniz müzik türü?
Rock. (sayfamın her bir tarafında yazmakta zaten.)

Nerelere gitmek istersiniz?
Ülke ülke yazayım, şehir şehir yazarsam sabaha kadar burda otururum :)
İtalya'yı görmeyi herşeyden çok istiyorum efenim. (abarttık bak yine, herşeyden çok değil. Ama birçoğundan daha fazla.)
İspanya'yı görmeyi istiyorum.
dünyada görmeyi en çok istediğim yerlerden biri olan Louvre müzesi görmeyi zerre kadar istemediğim Fransa sınırları dahilinde yer aldığı için kafam karışıyor biraz :) Direkt Louvre'un bahçesinden uçak seferi yapılmaya başlandığı gün tereddütlerim yok olacak sanırım :) Aman cam piramite dikkat!
İngiltere'yi de görmek istiyorum.
Annemin çocukluğunun geçtiği yerleri görmek için Makedonya'ya gitmek istiyorum. (italya'yla birlikte görmeyi en çok istediğim yer hatta.) Eski Yugoslavya'dan ayrılan diğer ülkeleri de dolaşabilirim aslında, ama hepsini değil. Bosna Hersek, Kosova ve belki Hırvatistan kâfi.
Brezilya ve Finlandiya da görülebilir.

diyorum ve Red'im pharos'umu sobeliyorum :)

Red Pharos'tan sonra bir de MeLeBekk'i sobeliyorum :)


sobeeeeeeeeeeeeeee

Gece haberleri :)

beni ilgilendiren müzik haberleri ;) sizi ne kadar ilgilendirir bilmem.

Queen’den Yeni Albüm!..
Yaptığı işlerle dünyayı kendine hayran bırakan unutulmaz İngiliz grup Queen, yepyeni bir çalışmayla geri döndü. Efsanevi İngiliz rock topluluğu Queen, grubun vokali ve simge ismi Freddy Mercury’nin 1991’de hayatını yitirmesinin ardından ilk albüm’’The Cosmos Rock’’ 18 Eylül 2008’de ülkemizde piyasaya verildi. Albümdeki şarkılar Rodgers, Brian May ve Roger Taylor tarafından yazıldı. Geçen yıl Dünya Aids gününde yayınlanan Say It’s Not True parçası da albümde yer alan şarkılar arasında.


"The Cosmos Rocks" Şarkı Listesi:

01. Cosmos Rockin’
02. Time To Shine
03. Still Burnin’
04. Small
05. Warboys
06. We Believe
07. Call Me
08. Voodoo
09. Some Things That Glitter
10. C-lebrity
11. Through The Night
12. Say It’s Not True
13. Surf’s Up . . . School’s Out!
14. (small reprise)


Whisky Geri Geliyor...

Türk hard rock müziği denince akla gelen en önemli birkaç gruptan biri olan Whisky, 10 yıllık bir suskunluktan sonra bir "maxi single" ile bizlere geri dönüyor. Aslında 2 sene önce Rock Station Festivali’nde headliner olarak Ankara Saklıkent’te sahne almaları bir nevi bu dönüşün sinyali gibi yorumlanmıştı.

Geçen bu süre zarfında kadrosunu oturtup bir başka dönüş konserini Shaft Blues Bar’ da veren grup aynı zamanda yeni bir albümün tohumlarını da yeşertmeye başlamışlardı. Albüm öncesi ısınma turlarını bir maxi single’la atmaya karar veren grup, bu çalışmada yer alacak 2 şarkıyı hazır hale getirmiş durumda.Whisky grubunun Maxi single çalışması kesinlikle müzik marketlerde yer almayacak; aynı gün grubun yasal sitesi http://www.whisky-tr.com adresinde ücretsiz paylaşıma açılacaktır.

Bu çalışmayı arşivlerine katıp kolleksiyon yapmak isteyecek hayranlarına ise özel tasarım bir basımla ücreti karşılığında ulaştırılacaktır. Muhtemelen bayram sonrası çıkacak bu çalışmanın görsel malzemesi için grup tarafından bir yarışma tertiplendi. Maxi single’ın kapak çalışması,grubun hayranlarından gelecek tasarımlar arasından seçilecek. Üstelik tasarım sahibi kişi, grup üyeleri tarafından imzalanmış kolleksiyon değeri yüksek bir elektro gitarın da sahibi olacak.


haberler www.anatolianrock.com 'dan alıntıdır..

24 Eylül 2008 Çarşamba

Ramazan gönderisi 2

bugünden 3 fotoğraf paylaşmak istiyorum.
Birincisi bir kızılderili çadırı. (ne alaka diye soracak olanlar için cvp: vardır bi alakası..)
ikincisi iftara birkaç dakika kala feshane binasından bir görüntü.
3.sü cadde üzerindeki ışıklandırma.



yazı yazmaya halim yok pek şu an.
öyle yani.

kabus!

Öyle bir üniversite kantini hâyâl edin ki kapısından içeri girdiğinizde Serdar Ortaç insanın içine fenalıklar geitren şarkılarıyla karşılasın sizleri.
O bitsin arkasından Demet Akalın başlasın güzide şarkılarından birine, kantin kızları topluca eşlik etsinler şarkılara. sevgilimizi kolumuza takıp bebekte 3-5 tur atalım.
O bitsin Gülşenle devam etsin eğlence.
Ceza'nın 3 şarkısı döne döne çalınsın.
Candan Erçetin "aaaaaaaaah ada sahillerindeee bekliyoruuuum" söylesin ara ara.
Yalın'ın birbirinden ayırmayı başaramadığım şarkılarından biri gelsin ardından. (bence o adamın bi tane şarkısı var, diğerleri onun varyasyonları)
Bitti mi?
Bitmedi!
Emre Aydın söylesin, biz eşlik edelim. (rock müziğin popüler tarafını oluşturan Emre Aydın, Şebnem Ferah, MVÖ, Duman ve Teoman ara ara geliyor ziyaretimize, ama rock müziğin rock tarafından gelen giden yok!)
Rober Hatemosuz olur mu?
Olmaz!
O da olsun.
Cengiz Kurtoğlu girsin hemen araya, son ses.
O bitsin Ebru Gündeş başlasın.
"Seni sevmeyen ölsüüün ölsüüüün seni sevmeyen ölsüüüün"
Hemen ardından
"dertler beniiiim çile beniiiiiim hayat senin olsuuuuun" diye devam etsin.

Burası Marmara üniversitesinin Marmara Cafe'si.
İlköğretim öğretmenlikleriyle yabancı dil öğretmenliklerinin ortak kullanımındaki kantin.
İleride çocuklarınızı emanet aldığımızda müzik derslerinde demet akalından şarkılar öğretirsek korkmayın olur mu?
(gerçi ben ilköğretim bölümünde değilim ama hayat bu! Kendimi nerede bulacağımı kim bilebilir?)
Arada nefes almayı başarabildiğim yegâne anlar kantincimizin sevgili yeğeninin Nirvana, Three Doors down ve Oasis çaldığı anlar.
O anlar da olmasa çoktan jiletlemiştim kendimi.
Seni sevmeyen ölsüüün ölsüüüün seni sevmeyen ölsüüüüüüün hobaaaaaaaaaaaaaaaaaaa

Bir MFÖ, bir Bülent Ortaçgil sesi duymadık o kantinde şu ana kadar.

(juke box denen zerzevattan var bir tane, okul arkadaşlarım önünde kuyruklar oluşturup bu şarkıları seçiyorlar bizler için, eksik olmasınlar... arkadaşlarım dediğim aynı okulda bulunduğumuz insanlar yani, kelime gerçek anlamıyla kullanılmadı)

ve heroes geri döner...

ikisi de birbirinden güzel iki bölümle hem de...
anlatmayacağım korkmayın heroes severler :) ama şunu söylemek istiyorum, cnbc-e'yi falan beklemeyin, bir an önce izlenmeli bu bölümler.
iki bölüme de bayıldım.
ikinci bölümün ismine daha bir bayıldım.
"The Butterfly Effect"
...

son bilgilere göre Lost şubat'ın ilk haftası bu arada. yıllar sonra yeniden dizi takip etmemi sağlayan Lost hâlâ birinci sırada tabi benim için ama Lost manyağı isminin hakkını bir süredir veremiyorum, o kadar zaman geçti ki unutmaya başladım :s aklıma gelmişken bir daha söyleyeyim bu kadar ara verilmesine sebep olan o güzel insanların hepsinden nefret ettiğimi!

23 Eylül 2008 Salı

Ramazan gönderisi

"ha şimdi ha sonra" diye diye Ramazan ayının sonuna geldik ben daha yazamadan..

22 yaşındayım, yaşlıların anlattığı eski ramazanlar vardır ya o anlatılanların hiçbirine tanık olmadım. Şükürler olsun ki en azından hâlâ ramazan geleneklerini sürdüren insanlarız, eskilerin anlattıklarına benzemese bile çok severim Ramazan aylarını...

Ama büyüdükçe, farklı ortamlara girip çıktıkça ben ramazanlardan misal 5 yıl öncesiyle aynı keyfi alamamaya başladım...
Neden diyecek misiniz bilmem ama ben anlatmaya niyetliyim.

Dediğim gibi ramazan geleneklerini sürdürmeye devam eden bir aileyiz. Benim tanıdığım bütün arnavut kökenli insanlarda olduğu gibi bizde de normal insanların akrabadan saymadıkları uzaklıktakiler bizde birinci bilemedin ikinci dereceden akraba gibidir. Sıklıkla gidilir, gelinir. (benim çok yakın akrabalık olarak algıladığım şeyin insanlara tuhaf gelmesini epey bir zaman yadırgadım evet, ama bir zaman sonra alıştım :) )
Ramazan ayında iftarlara gidilir, giderken ramazan hediyeleri alır falan filan. Gayet keyifli zamanlardır.

Tabi bu işin eve geldikten sonraki kısmı. Dışarıdaykense ben Ramazan olduğunu hissedemiyorum. Herkesin inancı kendisini bağlar, beni elbet ilgilendirmez ama lise hayatımın sonuna kadarki arkadaşlarımın çok büyük çoğunluğu Ramazan'ın ne demek olduğunu bilen insanlardı, hep birlikte oruç tutulur, iftar edilirdi. "Oruç tutmak=aç kalmak" olarak bakılmazdı. Nşa inanmayan ve inananlarla sıklıkla dini tartışmalarına giren arkadaşlarım Ramazan ayında oruç tutanlara saygı duyar, yemeklerini dışarıda yerlerdi. Aynı fikirde olmamanın ya da aynı şeye inanmamanın bize diğerine saygısızlık yapma hakkı vermediğini daha o yaşlarda idrak edebilmişiz demek ki...

Hâlâ birçoğuyla arkadaşız ve belli konulara aynı yerden bakmayı başarabildiğimiz yeni yeni arkadaşlar da edindim tabi ama eskisi gibi hissedemiyorum.
Daha sevimliydi o yıllar her şey. Başka hiçbir konuda böyle değilim ama bu konuda değiştiremeyeceğim şeyleri kabullendim. Değiştiremediğim şeylerden biri de başkalarına küçük görünen şeylerin etkisinde çok fazla kalıyor oluşum...

Geçtiğimiz günlerden birinde de Sultanahmet'te yapalım dedik iftarımızı. Ramazan ayı için düzenlenmiş bir ortamda Ramazan'a ya da oruç tutanlara zerre kadar saygısı olmayan, ezana yarım saat kala bütün yemek yenilen yerleri işgal eden ve insanların önünde yemek yiyen yurdum kişilerine olan sinirimden dolayı bu ara epey bir doluyum yine. Aslında her Ramazan doluyorum böyle bir süredir...

İnanmak ya da oruç tutmak herkesin kendi bileceği iştir, kimse kimseyi zorlayamaz ama konu saygı olduğunda mangalda kül bırakmayan şahsiyetler kendileri için bekledikleri saygıyı başkalarına göstermeyi becerebilseler hayat daha güzel olmaz mıydı sevgili okur kişisi?

Misal o benim orucuma saygı göstermez, oruç tutmuyor yesin yemeğini bana ne, ama ramazan dolayısıyla düzenlenmiş bir ortamdayız, Ramazan'ı önemsemiyorsan oraya da gelme, git nerde yiyorsan ye yemeğini, çok mu önemli senin için o ortamın manevi güzelliği? Sanmıyorum! Oruçlu insanlar ezan vakti oturacak yer bulamadılar birilerinin sayesinde.. Ben gitsem "ya bak arkadaşım şu insanlar oruçlu bu ortam da Ramazan için düzenlenmiş bir ortam, yemeğini bir 10 dakika sonra yesen olmaz mı" desem benim yaptığım "saygısızlık" olur değil mi? Son günlerin moda tabiriyle mahalle baskısı bile olur!

Offf canımı sıkıyor bazı şeyler!

Neyse güzel şeyler anlatayım. Ramazanı önemli gören insanlardan biriyseniz hâlâ, bir gün muhakkak orucunuzu Sultanahmet'te açmalısınız. Ben 22 yıldır İstanbul'da yaşıyorum, Sultanahmet İstanbul içinde en sevdiğim yerlerden biridir ama iftar etmek bu seneye kısmetmiş. Pişman oldum daha önce gitmediğime...

Hatta kapalı yerlerde de yemeyin, ben öyle bir hata yaptım siz yapmayın, alın yemeğinizi elinize, yanınıza sevdiğiniz birilerini muhakkak alın ama, Ramazan'ın tadı sevilen insanlarla daha bir güzel çıkıyor çünkü... Şu üst taraftaki fotoğrafı çekerken oturduğum yerde oturun, öyle yiyin.. Bir tarafınızda Sultanahmet bir tarafınızda Ayasofya... İstanbul denen yer aslında sur içidir bilirsiniz. Fatih'in fethettiği İstanbul orasıdır. Işıklı panoları falan görmezden gelin, kendinizi o dönemlerde hissedin bir kaç dakikalığına. Benim çok sık hissettiğim bir şey, müthiş de keyifli bir şey. Size de tavsiye etmek istedim :)

Sultanahmet biliyorsunuz 6 tane minaresi olmasıyla ünlüdür, fakat fotoğrafta 4 minare görüyorsunuz, bunun sebebi diğer 2 minarenin önündeki (yani oturduğum yere göre önünde) ışığın fotoğrafı mahvetmesidir. Işık sorununu çözebilmek için o iki minareyi almadım.
Ardından arkamı döndüm bir de Ayasofya fotoğrafı alayım dedim, o sırada karşımda duran ve Sultanahmet'i çekmeye çalışan bir ablayla birbirimizin fotoğrafını çekmiş gibi olduk, komik oldu :)

Ertesi gün de turist rehberi modunda gittim Sultanahmet'e. Dolaştırdığım "turist"ler aile fertlerimdi ama :) Kendilerine etraftaki her şeyin tarihini anlattım, anlattıkça mutlu oldum :) Rehbere ihtiyacınız olursa çekinmeyin :D

Çarşamba akşamı da orucumuzu açmak için mekan olarak Eyüp'ü seçtik kendimize, canım semtim Eyüp'te iftar ayrı bir keyiflidir, tavsiye edilir. (kalabalıktan yer bulursanız.)
Ayrıntılarla tekrar karşınızda olacağımı sanıyorum.
Sevgiler.

Alone

Shutter'ın yönetmeninden 2oo7 yapımı bir film Alone. imdb'ye bakalım
Bir filmini beğendiğim yönetmenin diğer filmlerinin peşine takılma huyum var bir süredir. Yine yapıyoruz. Henüz yeni sayılacak bir film olduğu için Hollywood tarafından el atılmadığını sanıyorum kendisine. En azından ben farklı bir versiyonuna rastlamadım. Shutter'dan daha etkileyici buldum ben bunu. Daha az "böö" yapıyor, konu daha derin, gerilim dozu daha yüksek, biraz daha şaşırtıcı.
Feci bir halsizlik durumu söz konusu, filmle ilgili detaylı bilgi verme konusunu MiScHiEF'e paslıyorum bu kez, pasladım. Tembellik yapmayı bırakırsa anlatır kendisi :)


Hilmicim


Efsane kaldığı yerden devam ediyor!

Hilmi kim ola ki diyenler için özet geçeyim ama Hilmi'yi anlatmaya kelimeler yetmez! Yine de deneyelim bakalım. Fotoğrafta kırmızıyla etrafını çizdiğim adam tontonum Hilmicanımdır, aynı fotoğrafta diğer tontonum olan Hüseyin hocayı görmeniz mümkündür. Hilmi'nin daha net fotoğrafını maalesef bulamadım. Üzerine tıklarsanız büyür bu fotoğraf :)

Hilmi bölüm içerisinde hiçbir öğrencinin ne işe yaradığını ya da ne anlatıldığını bilmediğine emin olduğum dersleri veren hocacığımızdır. Derslerinin adıyla içeriğinin ilgisi yoktur. Kendisi iğne batırdığımızda patlayacakmış hissini verir bize, zira tuhaf bir şişmanlıktır onunki. Sanırım hacıyatmaz şekli demek uygun olur, ön tarafa doğru düşürsek göbeği iter, arkaya düşürsek poposu iter ve o her halükarda ayağa kalkmayı başarır. Masmavi gözleri, kırmızı yanakları vardır, bir torunun seveceği dede modelidir. Kırmızı giydirilirse pekâlâ noel baba olabilir, sonra size noel baba anılarını anlatmaya başlar, eminim tanışmışlardır, kurtulamazsınız elinden.
Dünya üzerinde tanımadığı kimse yoktur, bütün önemli profesörleri bilir, İsmet paşayı evinde ziyaret etmiştir, İsmet Paşa bizimkine fotoğrafını hediye etmiştir, bence yaşlılığın verdiği bir durumdur, Hilmican hayallerle gerçekleri karıştırmaktadır.

Sabahın köründe eşiyle kol kola dışarıda görürsünüz, hallerine özenirsiniz, biraz da gözleriniz dolar "acaba bir gün... yok canım saçmalama!" dersiniz, bir anda Hilmi'nin okuldaki kimliğini anımsarsınız, sevgi pıtırcığı haliniz yalan olur.

Sınavlar için 20-30 civarı soru verir, bazıları yazıldığında yarım sayfadan fazla tutar. Yazdıkları çok önemli şeylerdir, tek kelime ve hatta tek virgül çıkartırsanız bütün anlam kaybolur. Tam olarak bu sebepten ötürü 10 puanlık soruyu kelimesi kelimesine aynı yazdığınızda eksik olan bir virgülden dolayı o sorudan sıfır alırsınız. İtiraz edemezsiniz öyle çok konuşur ki sana kalsın 10 puan der, kapıyı çarpar çıkarsınız. Dersinden geçmenin tek yolu kopya çekmektir, kopya çektirmemeleriyle ünlü olan hocalar öğrencilerin durumuna acıdıkları için onun sınavlarında gözetmen olmak istemezler, olmazlar da. Gözetmen olan hocalar da kopyanızın göründüğüne dair sizi uyarmaktan başka bir şey yapmaz. Aklı başında hocalar düzenli olarak yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya çalışmakta ama başarılı olamamaktalardır.

Üniversitede derslerin düzensiz olduğunu söyleyen varsa Hilmi'yle kesinlikle tanışmamış demektir. Ders 8,30'daysa 8,30'da başlanır. 50 dakika ders yapılır, 10 dakika ara verilir, saniye şaşmaz. Ders 12,30'da bitmeliyse programa göre, o ders 12.30'da biter, 12.35 olabilir duruma göre ama katiyen 12.25 olmaz. "ooo daha 5 dakikamız varmış 5 dakika x şehriyle y şehri arasındaki uçuş mesafesi" diye başlar konuşmaya.

Durmadan anılarını anlatır, kazara gözgöze geldiyseniz yandınız demektir, ders sonuna kadar yanınızdan ayrılmaz, tüm sınıf geyik yaparken siz onun anlattıklarına kafa sallarsınız. Her konuyla ilgili anlatacak şeyi vardır, her kelimeden yola çıkarak sizin kurmayı başaramadığınız bağlantılar kurar, anlatır da anlatır...

Öyle çok şey var ki ona dair söylenecek. Ama şu an halim yok. Ben bugünden bahsedeceğim.

Bir önceki dersine geç kalır sLn, e.d. ve sena kişileri, Hilmi ses etmez. Ara verilir, Hilmi koridorda sinsice arkadan yaklaşır ve der ki:
"Tenefüsler 1o dakika biliyorsunuz di mi?"

Yine laf sokmuştur ama Hilmiyle dalaşmanın sinirlere yaptığı etki bilindiği için kızlar ses çıkarmaz.

Bir sonraki derse yine geç kalınır. Hilmi ders boyu bu üçlüyü kilitler. sLn ve Sena durmadan kafa sallarken e.d ıslanmamak için kendini korumaktadır. (coşkulu konuşmalarda her tarafa tükürükler saçabilmektedir hocamız)

Kızlar yapabilecekleri bir şey olmadığını anlayınca kendilerini Hilmi'nin ellerine teslim ederler, Hilmi uçakların özelliklerini anlatır onlar kafa sallar. Tahtaya yazılanları önce sLn sesli olarak okur, sonra Sena okur. Hilmi der ki:
"Niye bu arkadaşlarınıza okutuyorum biliyor musunuz?"

sLn'in iç sesi: "geçen ders geç geldiler, bu ders geç gelmeyin dedim yine geç geldiler, sorumluluk öğrenmeleri gerek, öğrenci olduklarının farkına varsınlar diye okutuyorum vs. diyecek şimdi"

Hilmi devam eder:
"Çünkü bu üçü öğrencilik sorumluluğunun bilincinde olan arkadaşlarınız"

Gerisini kimse duyamaz çünkü tüm sınıf masalara vura vura, tepine tepine gülmektedir, Sena büyük bir sabırla kafa sallamaya devam eder, sLn arka masaya yapışmış vaziyette kahkaha atmaktadır.

Hilmi'yle bir gün daha böyle geçer...

22 Eylül 2008 Pazartesi

Dogrusu neymi$ bilelim ögrenelim.


Yazdığım itici başlıkla gurur duyuyorum :) Utanmadan yazı dizisine çeviririm ben bunu :p
(Faideli bilgiler verme konusunda Delikanlı'dan ilham aldığımı eklemeliyim.)

Günün faideli bilgisi Cahillikler Kitabı'ndan.
Konu telefonun icadı.
(elektrik konusunda tüm dünya kahraman olarak Edison'u bilir ama asıl dâhi Tesla'dır ya hani, bu olay bana onu hatırlattı. İçerikleri benzer değil ama yanlış insanı kahraman ilan etme noktasında benzeşiyorlar.)

Kitabımız diyor ki telefonu Alexander Graham Bell değil Antonio Meucci icat etti.

ABD'de o sırada uygulanan caveat sistemine göre mucit icadının kısa bir tanımını yolluyor ve başka bir mucidin aynı konuda başvuru yapması durumunda kendisine danışılma hakkını elde ediyordu. Caveat başvurusunun geçerlilik süresi 1 yılmış ve süre dolduğunda yenileyebilmek için yıllık 1o dolar ödenmesi gerekmekteymiş.

Meucci, Graham Bell'in telefon patentini almasından 5 yıl önce caveat başvurusunda bulunmuş. Meucci aynı yıl geçirdiği kaza sonucu ciddi şekilde yaralanmış, işsiz olduğu için de gerekli 1o doları gönderememiş ve süreyi uzatamamış.

Meucci çalışmasının krokilerini Western Union laboratuvarına yollamış ve tesadüfe (!) bakın ki Bell de burada çalışmaktaymış ve krokiler esrarengiz bir biçimde kaybolmuş!
Meucci bunun üzerine dava açmış fakat davasının sonucunu göremeden ölmüş. Bunun üzerine icadın sahibi Bell olmuş.

2oo2 yılına geldiğimizde ise ABD temsilciler meclisi Meucci'nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi kararını almış.

Bu arada telefon demişken telefonla ilgili yanlış bildiğimiz bir şey daha var hemen onu da paylaşalım. (Ben de yanlış bilenlerden biriydim :) )

"Alo" kelimesi Alexander Graham Bell'in sevgilisi Alessandra Lolita Oswaldo'nun isminin baş harfleriyle elde edilmiş bir kısaltma değilmiş efendim. (gitti güzelim romantik hikaye :) )
İngilizcedeki "Hello" kelimesi Fransızcaya "Allo" olarak geçmiş, Türkçeye de Fransızcadan "Alo" olarak geçmiştir.

21 Eylül 2008 Pazar

Toplu blog hareketi

Blogculardan 15 Ekim’de yoksulluk hareketi
15 Ekim “Blog Hareket Günü”nde dünyadaki tüm blog yazarlarının, podcast ve videocast yayıncılarının aynı konuda birleşerek, farklı görüş ve fikirlere odaklanarak, çözüm önerileri bulması amaçlanıyor.

“Blog Hareket Günü”nün bu yılki ortak konusu yoksulluk. Eylemde yer alacak katılımcıların, yoksullukla ilgili bir yazı, podcast ya da video göndermesi gerekiyor. Kullanıcılar ayrıca isterlerse sitelerinin o günkü gelirini yoksulluk ile ilgili yardım kurumlarına bağışlayabilecekler.

“Blog Hareket Günü”ne katılımcı olmak isteyen kullanıcıların öncelikle web sitesi ya da blogunu 15 Ekim tarihine kadarhttp://blogactionday.org/TR sitesine kayıt ettirmesi gerekiyor.

Site sahiplerinin yazıların, sitenin hedef kitlesine uygun olması ve farklı açılardan yaklaşılabilmesi için genel temalarına uygun olması isteniyor. Blogundan bağış, reklam ve ürün satışı gibi şekillerde para kazanan kullanıcılar, yoksullukla ilgili yardım kurumlarına resmi sitede belirtilen yollarla, güvenilir bir şekilde bağışları ulaştırma konusunda güven vererek, teşvik ediyor.

“Blog Hareket Günü”nün desteklediği yapılan bağışlar için destekledikleri kuruluşlar arasında; AIDS, tüberküloz ve sıtma gibi hastalıklara karşı mücadele eden “The Global Fund” ve insanların gelişmekte olan ülkelerdeki girişimcilere direkt olarak borç verebilmelerini sağlayan “kiva.org” sitesi bulunuyor.


haberiniz olsun ;)

Yazıyorum, yazıyorsun, yazıyoruz. Okuyorum, okuyorsun, ama o okuyor mu bilmem..

Kendimi bildim bileli hep yazıyorum...
Okuma yazmayı ilk öğrendiğimde okula başlamama bir kaç yıl varmış henüz. Yaşıtlarım "oyuncak al" diye ağlarken annelerine, ben "kitap al" diye ağlarmışım anneme. Yapmak istemediğim bir şey olduğunda hep aynı şekilde kandırılırmışım.

"Yaparsan kitap alıcam sana"

Defter sayfalarına kelimeleri aklımdan yazmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Futbolcu isimleri yazardım mesela. Süper kahramanım Rıdvan o dönem. Yazıyorum da yazıyorum.

Okula başlıyorum sonra. Tüm sınıf ders boyunca düz çizgi çizmeye uğraşıyorken ben çizgilerimi hemen çizip kitap okuyorum. Tenefüslerde tüm sınıf çevreme toplanıyor, çok sevdiğim 3 tane kitabım var, Ezop (Aisopos) masalları, Andersen Masalları (Hans Christian Andersen) ve İcatların öykülerini anlatan bir kitap. Onun yazarını anımsayamıyorum. Hikaye seçiliyor, ben okuyorum.

İlk tepkiler komik, "okuyabiliyor musun" diye soruyorlar, ben onların okuyamamalarına şaşırıyorum çünkü ben hep okurdum, harfleri öğrendiğim dönemi hatırlamam mesela, hatırlayabildiğim tek şey yazmaya çalıştığım futbolcu isimleri. Bütün çocuklar da öyle sanırdım. "eveeeet" diyorum şaşkın şaşkın. İnanmıyorlar, cümleler gösteriyorlar kitaptan, okuyorum, şaşırıyorlar. Seviyorum aslında insanların böyle ilgilenmesini o dönem. Ukalalık da bulaşmamış henüz kanıma :) (sonradan oldu ne olduysa :) ), okur musun diyorlar, işi gücü bırakıp kitap okuyorum onlara..

Sonra bir gün öğretmenimiz günlük tutmaktan bahsediyor. 4. sınıftayım. Türkçe kitaplarında yazan her şeyi okuyorum. Orda da yazıyor aynı şey, faydalıymış, tutmalıymışız.

Lacivert bir ajanda alıyorum, başlıyorum yazmaya..

"Sevgili günlük, bugün sabah okula gittim, ders yaptık, bedene çıktık, eve geldim, tv izledim, zeynep geldi ödev yaptık."

Her gün aşağı yukarı aynı şeyler oluyor, ama ben azimle yazıyorum.
5. sınıftan sonra cümleler uzamaya başlıyor, o gün Power Rangers'ta ne olduğunu anlatıyorum bazen, bazen hâyâllerimi anlatıyorum. Defter yine lacivert.

2 senelik bir boşluk, sonra yeniden kapkalın lacivert bir defter. En yakın arkadaşım diyor ki "boşver günlüğü, bu çok güzel bir defter, söz falan yazarsın ya da hatıra yazdırırsın"
Olmaz diyorum, "bu günlük olacak"

99'da başlıyorum yazmaya o lacivert deftere. 2oo4'te bitiyor.
17 Mayıs 2oo5, yeni bir defterin ilk günü, renk yine lacivert. Hâlâ aynı deftere yazmaya devam ediyorum. Şu anki bir tür günlük değil aslında. Karalamalarım var içinde diyeyim siz anlayın :)

3 nisan 2oo8'de Freudiye'nin bloguna yorum yazabilmek için bloggerda oturum açıyorum ve diyorum ki:
"bi dk. yaa ben neden yazmıyorum ki?"

İlk defa okumasına izin veriyorum insanların yazdıklarımı.

Yazmak benim için terapi oldu hep. Hâlâ da öyle. Rahatlamak için yazıyordum, kimseye ulaşmak falan değil amaç. Uff işte Büşra okur, Eda okur, aa Dilara'nın blogu varmış e o da okur.. Kim niye okusun ki başka yazdıklarımı?!

Sonra zaman geçiyor, tanımadığım insanlar yorumlar yazmaya başlıyor, seviniyorum içten içe. İade-i ziyaret yapıyorum bloglarına, insanların yazılarından karakterlerini çözmeye çalışmak, psikolojilerini anlamaya çalışmak oldum olası sevdiğim bir şeydir. Yine onu yapıyorum, okuyorum, duymadığım şeyler öğreniyorum bazen, seviyorum insanları okumayı. Blogunu okuyup "hıı mantıklı bir insan" dediğim insanlar yazdıklarımı okumak için zaman ayırıp bir de yorum yaptıklarında daha bir mutlu oluyorum.

Bazen mesaj kaygısı taşıyorum yazarken :) Mesajın yerine ulaştığını hissettiğimde daha bir mutlu oluyorum, bazen yanlış yerlere ulaşmasından korkuyorum, açık adres verememek canımı sıkıyor, ama vermeyi de aslında istemiyorum. Çoğunlukla kısıtlıyorum kendimi yazarken. "Hayatıma dair her şeyi herkesin bilmesine gerek yok neticede" diyorum.

Sonra günlerden bir gün, bazı şeylerin içinde tutamayacağın kadar yoğunlaştığı o anlardan birinde küçücük bir parça bahsediyorum bir şeylerden ve bir kaç saat sonra siteleri dolaşırken şöyle bir görüntüyle karşılaşıyorum:



"Ama, ama, ama beeen" diyip kalıyorum.

Okuyanlar 2 gün sonra unutur nasılsa, ben de yazınca bir nebze olsun rahatlarım diyip hissettiklerime dair 2-3 kelime yazdığım yazıyı normalde beni okuduğunu bildiğim insanlardan biraz daha fazla insan okuyor. Blogu orada görüp tıklayanları benim blog yazdığım 6 aylık dönem içerisinde kırıntı boyutunda da olsa cesaret gösterebildiğim 3-5 yazıdan biri karşılıyor. Aslında biraz utanıyorum. Siteye 4 gündür üyeyim, zerre kadar fikrim yok işleyiş konusunda, ama insanların zamanında epey tartışmış olmasına bakılırsa ortadaki mevzu büyük :) Bulaşmaya niyetim yok.

20 gün içinde 28 yazı yazdığımı fark ettim geçenlerde, kendimi biraz tanıyorsam bunun iyi bir şey olmadığını söyleyebilirim. Kendi durumumu irdelemeye karar vermiştim, kısmet bugüneymiş.

Yazarken çok eğleniyorum, terapi işlevini hâlâ sürdürüyor yazmak benim için. Bir dönem yazılarım yoğunlaşmışsa, içerikleri her ne olursa olsun, bu, o dönemin sıkıntılı olduğu ve kendime beni oyalayacak şeyler aradığım anlamına geliyor galiba. En azından ben böyle hissediyorum.

Yazmak terapi etkisini sürdürdüğü müddetçe devam edeceğim. Bana tahammül etmeye kimler devam edebilecek işte ondan emin değilim :)

Bir de kendi geçmişime baktığımda şunu görüyorum, hayat iyi gittiği zaman konu ne olursa olsun yazmayı pek beceremiyorum. İyi şeyleri anlatmaktan biraz da korkuyorum galiba :) Neyse, girmeyeceğim o konuya şimdi. Belki bir gün hayat yine güzel olursa...

Öyle yani :)

Şuraya kadar okumaya tahammül eden insan,
kimsin bilmiyorum ama sağol be!
İnsanlar en yakın dostum dediklerini bile dinlemeye tahammül edemezken, adını bile bilmediğin insanları okumak, hatta yorum yapmak valla güzel bir şey!
Bak sevgi doldum tam şu an, sevgi pıtırcığı olmama ramak kaldı hatta, susayım di mi?
Peki.

18 Eylül 2008 Perşembe

ve de yaz geçer...


Bir yaz daha geçti ne olduğunu anlamadan..
Takvimdeki sayıların değişmesiyle uzun zamandır ilgilenmiyorum. Uzun zaman oldu mu onu da bilmiyorum. Daha doğrusu ne kadar zaman geçmesi gerekir "uzun zaman oldu" diyebilmek için işte ondan emin değilim. Uzun zaman olmuş gibi hissediyorum sadece...

Eylül ayı nşa "yaz bitti" demeye uygun bir zaman değil, biliyorum. Sonbahar oluyor artık. Ama takvimden ziyade hava durumuyla ölçmekteyseniz hayatı, eylülü yazdan sayabiliyorsunuz. Yağmurların başlangıcı sonbaharın, eldivenlerime ihtiyaç duyuşumsa kışın geldiğini gösteriyor bana.

Mecbur kalmadıkça evden çıkmamayı tercih ediyorum bir süredir. Hatta bazen öyle zamanlar oluyor ki balkona ya da pencereye dahi çıkmıyorum. Bu ara sık yaptığım bir şey bu. Sebebini bilmiyorum...

Dışarıda yağmur yağıyor birkaç saattir. Arada sesini duyuyorum. Bir de MSN iletileri var :) Meteorolojinin pabucu dama atıldı artık, hangi şehirde hava sıcak, nerede yağmur nerede kar var hepsini iletilerden öğrenmek mümkün ;) (Yadırgamak için söylemiyorum, ben de yapıyorum aynısını sık sık, kime ne demeye hakkım var?)

Yağmur...
Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim şeylerden biri...
Çok büyük ihtimalle hayatım boyunca da çok sevdiklerim arasında yer alacak şeylerden biri...

Şu an niye bilmiyorum korkuyorum yağmurdan. Pencereden bile bakamıyorum. Kendimi direkt altına atardım eskiden.

Masamın başına oturdum. Kağıdım, kalemim ve ben varız sadece. Yağmur yağmıyormuş gibi yapmaya çalışıyoruz ama ara sıra aklım kayıyor dışarıdan gelen sese.

Durumun açıklamasını yapamıyorum, hiç böyle olmamıştım. Çok sevdiğim bir şiirin en sevdiğim dizeleri dolaşıyor beynimde:

"Yağmuru unutsak da içimiz ıslak
her sözcükte ayrı bir özleyiş
bilmem ki bu nasıl konuşmak"
...

Sandalyeme iyice gömülüyorum. Küçücük hissediyorum kendimi yine. Nokta kadar. Aklımda binlerce şey. Kulağımda Zardanadam...

"Sen karşıma çıkan en güzel şeysin
bırak da sözlerim yüreğine değsin
yarın sensizlikle gelecekse
varsın ömrüm bugün bitsin"

Biraz daha küçülüyorum...
Söylediklerim, söyleyemediklerim, yapmayı beceremediklerim bir bir geçiyor aklımdan.

Yazmayı istediğim öyle çok şey var ki... Ama direniyor kelimeler bir araya gelmemek için konu "sen" olduğunda. Bir araya geldiklerinde de ödüm kopuyor başkası okuyacak diye yazdıklarımı.

Her gün bir öncekinden daha çoksun bende. Her saniye biraz daha fazla...
Anlatamıyorum bak yine. Zorluyorum, olmuyor. Galiba kimse bilmesin istiyorum...
Ben küçülüyorum, küçüldükçe seni büyütüyorum. Tüm varlığım "sen" oluyor bir yerden sonra...
Bir gün becerebilir miyim acaba anlatmayı? Uzun uzun... Beni durduran her neyse kurtarırım belki kendimi ondan. Yazarım günlerce...
Hâlâ yağmur yağıyor. Öyle çok seviyorum ki yağmuru... Bu durumdaki payın büyük!
Saat geç oldu. Sokaklar boş. Gidip yağmuru izlemeli biraz...

(18 eylül perşembe, saat 04.20)

not1: Başlık direc-t'imin "uğrunda yandım" şarkısından.
not2: bahsi geçen şiir Hüseyin Yurttaş'a ait, ismi "Dar Sokağın Aşığı"
not3:bahsi geçen Zardanadam şarkısı "sen", "kalbim yok" albümünden.
not4: yazan da benmişim, sLn, vudu görl her neysem işte sizin için :)

Jack Skellington


"jack skellington tisortuyle gezip filmden haberi olmayanlari dovelim ne dersiniz?" şeklinde bir teklif okudum bir yerde, ben gidiyorum :) Ordan burdan duyup/görüp sevmeye başlayan ama filmi izlememiş olanları da aradan çıkaralım başlamışken ama :D
Yaşasın şiddet!

(şakaaaaa :D ama teklif hoşuma gitmedi desem yalan olur :) Tim Burton'ı özentilerden kurtarmak için nasıl bir kampanya bulsak bilmem ki...)

17 Eylül 2008 Çarşamba

Shutter

Korku filmi anlatacağım bugün sizlere. Filmimizin ismi Shutter, alt yazı hazırlayan arkadaşımız Türkçe isim olarak "obtüratör"ü uygun görmüş. Filmiminizin 2oo8 yapımı bir hollywood versiyonu var, Türkiye'de "Resimdeki Hayalet" ismiyle vizyona girmişti, ama biz o kısımla ilgilenmiyoruz zira biliyoruz ki Hollywood aleminin en büyük zevkleri arasındadır çekik gözlü kardeşlerimizin çektiği filmleri alıp berbat versiyonlarını hazırlamak.

Bahsettiğimiz Shutter 2oo4 Tayland yapımı.

Önce antu'nun en iyi korku filmleri topicinde okuduğumuz övgüler daha sonra ekşisözlük yorumları vs. derken dün gece filmi indirdik. Ama hayat bize ne öğretti biliyor musunuz? Türü "korku" olan bir film asla ama asla gece izlenmez!
Gündüzü bekledik o yüzden.

12 yaşımdan beri korku filmi izliyorum ve pek çoklarının aksine Freddy ya da Chucky'le değil Evil Dead'le başladı benim korku filmi maceram. Evil Dead yazıp aratınca benim Evil Dead'i bulamadım, o yüzden hangisi olduğunu şu an ne yazık ki söyleyemiyorum :) Kapağında mavi gömlekli baltalı bir adam mevcut. Filmde pembe-beyaz elbiseli bir kız vardı ki yüzü hâlâ gitmiyor gözümün önünden :D

Neyse, diyeceğim odur ki yıllardır korku filmi izliyorum ve korku filmi klişelerine pek bir alışkınım. Hangi karede "bööö" yapacaklarını tahmin etmek zor olmuyor. Son zamanlarda yapılan çoğu korku filmini izlerken de korkamıyorum, bitse de gitsek modunda oturuyorum.
Kötü filmlerden bahsediyorum elbette. Misal 143 ülkede yasaklandığı iddia edilen Haute Tension filmi izlediğim en bayık filmler arasında ilk ona girer. Tür olarak korku olduğu iddia ediliyor ama bana pek öyle gelmedi. Filmin korkunç olan tek tarafı Fransızca oluşuydu benim için. (bilmeyenler için not: Marmara Fransızca öğretmenliği son sınıftayım :) )

Ya da ne bileyim yine şu Hollywood'un tuhaf uyarlamalarından biri olan the Grudge hayatımda izlediğim en kötü filmlerden biriydi her şeyiyle.

The Ring'in hollywood versiyonundan bile tırsarım, o yüzden japon versiyonunu izlemeyi düşünmüyorum mesela :) (Japon yapımı mıydı orijinali tam emin değilim, ama o diyarlardan yine.)

Son zamanlarda izlediğim en iyi korku filmlerinden biri "Dead Silence"tı, korku filmlerini severseniz onu izleyebilirsiniz mesela. Filmin afişinde o itici gülümsemesiyle bizlere bakan kuklayı görünce insan korkacağını hissediyor. Yönetmen koltuğundaki James Wan'ı görünce "oo kesin iyidir" de diyebilirsiniz "kesin kötüdür" de. Çünkü kendisi Saw I gibi bir efsaneye imza atmış, bu işin iyi kısmı. Kötü kısmı ise devam filmlerinde yine onun imzası olması :) Seçim sizin :)

Saw serisi bol kanlı gerilim filmlerinden oluşuyor, Dead Silence gerilim filminden ziyade bildiğiniz korku filmi :) Saw'la bir ilgisi ya da benzerliği yok yani. Sağlam korkutan sahneler de mevcut :) Gece gece nerden aklıma geldi şimdi bu film :D

Neyse dönelim shutter'a. Gündüz izleyip korkmuyorsunuz çok fazla belki ama gece olunca bilgisayarınızın başında bunları yazarken arada mutfak kapısında gölgeler gördüğünüzü sanıp o tarafa bakıyorsunuz, ki ben şu an onu yapıyorum :D

Korku filmlerinin amacı sadece korkutmak olur, ince mesajlar beklemezsiniz zaten o filmlerden. Ama bunda mevcut :) Yaptıklarınıza dikkat edin dönüp başınıza bela olabilirler(çoğu korku filminin ortam mesajıdır), filmdeki ayrıntılara ne kadar çok dikkat ederseniz filmin sonundan o kadar keyif alırsınız, trafik kazası yaparsanız dönüp ne olmuş diye bir bakın, kız arkadaşınızdan arkadaşlarınıza bahsedin, utanmayın, utanacaksanız da kızı rahat bırakın ne istiyorsunuz kızdan aaaaa... gibi mesajlar mevcut. Kız arkadaş kısmı işime yaramaz elbet ama diğer kısımlardan ders aldım :)

Fazla korku filmi izlemeyin, her şeyi tahmin edince keyfi kaçıyor ayrıca :D Bu da başka bir mesaj.

İzlemek isteyenler olabileceğini düşünerek fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, aslında başa "spoiler" yazıp sonra bütün filmi anlatasım var :D ama yapmayacağım..

4. kat olayından ve filmin sonundan çok hoşlandığımı belirtmek istiyorum.

Yatak sahnesi canıma okudu. Gece yorganım kımıldadıkça tırsacağımı hissediyorum :s

Merdiven sahnelerinden hep tırsarım, yine bir tane vardı yine tırstım. Bir kaç sahne Ring'te Samara'nın kuyuda sarışın ablamızı takip edip bizi tırstırdığı sahneye benziyordu ama epey daha korkutucusuydu.

Ben baya baya korkmuşum yalnız :)

Korku filminden fazla şey beklenmez, korkutması kâfidir, bu film beni korkuttu, son söyleyeceklerim bunlar :)

Sevgiler..

(youtube'tan görüntüler bulup paylaşmak istiyorum ama bütün ahali uykuda, ev karanlık ve ben tırsıyorum :) )

16 Eylül 2008 Salı

Richard Wright

Kanser olan Richard Wright’in, İngiltere’deki evinde 65 yaşında öldüğü bildirildi, ancak ayrıntı verilmedi.

Richard Wright, Pink Floyd’un üyeleri Roger Waters ve Nick Mason ile okul yıllarında tanışmış ve Waters ile Mason’ın kurdukları Sigma 6 grubuna katılmıştı. Sigma 6 daha sonra Pink Floyd grubuna dönüşmüş, Wright grubun bazı önemli şarkılarına imza atmıştı.

Gruptan 1980 başlarında ayrılan Wright, 1987’de “A Momentary Lapse of Reason” albümü için yeniden gruba katılmıştı.

Gece gece sevimsiz haberler almaktan nefret ediyorum, üzerine bir de bir yerde okuduğum yazı iyice mahvetti beni bu saatte. Benim yazmak istediğimi yazmış biri, sonra tanıdık mı diye bakmak istedim, "aman beeee" diyip vazgeçtim. Nasıl anlatmaya çalışırsam çalışayım olmayacak, açık açık anlatsam o hiç olmaz. Baştan başlamam gerek her şeye ve hayatımda Pink Floyd'la bağlantılı olan tüm ayrıntıları anlatmam gerek. Offfffff... hayır ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı!

Syd Barrett'ı göndermiştik, şimdi de Richard Wright...

no one can replace richard wright. he was my musical partner and my friend.

in the welter of arguments about who or what was pink floyd, rick's enormous input was frequently forgotten.

he was gentle, unassuming and private but his soulful voice and playing were vital, magical components of our most recognised pink floyd sound.

i have never played with anyone quite like him. the blend of his and my voices and our musical telepathy reached their first major flowering in 1971 on 'echoes'. in my view all the greatest pf moments are the ones where he is in full flow. after all, without 'us and them' and 'the great gig in the sky', both of which he wrote, what would 'the dark side of the moon' have been? without his quiet touch the album 'wish you were here' would not quite have worked.

in our middle years, for many reasons he lost his way for a while, but in the early nineties, with 'the division bell', his vitality, spark and humour returned to him and then the audience reaction to his appearances on my tour in 2006 was hugely uplifting and it's a mark of his modesty that those standing ovations came as a huge surprise to him, (though not to the rest of us).

like rick, i don't find it easy to express my feelings in words, but i loved him and will miss him enormously.

david gilmour
monday 15th september 2008

Bebek patiği...

Bugün Edayla (siz onu e.d. olarak biliyorsunuz, ben de kimliğini deşifre ediyorum :p ) Kadıköydeki Nezihte kartlara bakıyoruz. Aradığımız gibi bir şey bulamıyoruz ama...

Küçük çocukların büyük çoğunluğuna deli olan ve her defasında iç geçirerek bakan bir insan kişisi olan ben üzerinde mavi bebek patikleri olan bir kart gördüm o sırada. Minik bebeğimiz hoş geldi tarzı şeyler yazıyordu üzerinde. Her zamanki yüzsüzlüğümle "Edaaaa bir gün çocuğum olursa bana bu karttan gönder tamam mı" dedim ve Eda'dan gelen cevap şu oldu:

"Sen çocuk doğur kartı boşver ben o patikten bile yaparım bebeğine"

Ne diyeyim ben ona bilmiyorum ki :) Bu sözü aldım ya ömür boyu bırakmam peşini. Bu sözün anlamı "senin çocuğun olucak da biz görücez peeeeh" değil, Edayı biraz tanıyorsam yapar o :) Canım benim yukarıdaki modeli de beğendim, kızım olursa bir gün aklında bulunsun tamam mı :)

Elin Fransasına gidip hayatını oralarda geçirme, git merakından kurtul gel, burda seni hep yanında görmek isteyen insanlar var. (bkz. ben)
Sevimli e.d. kişisi seni :)

Çocuklardan bahsetmişken aklıma geldi, bir süredir show tv reklamları başlarken ve biterken maymunlu, köpekli vs. kısa görüntüler gösteriyorlar. (bir ismi vardır muhakak ama ben bilmiyorum) İşte onlardan birinde kıvırcık saçlı, renkli gözlü bir bebek var, gördüğüm en sevimli yaratıklardan biri o. Ne zaman denk gelsem ekran karşısında eriyorum. Gördüğünüzde beni hatırlayın :) Sadece onu görmek için tv izlediğim saatlerde sık sık show tv'ye bakıyorum bu ara :) Bir de yudum reklamındaki güzellik var. Anladığınız üzere bol bol reklam izliyorum ben :D

avea reklamındaki zeka küpü (!) kızdan bir alıntı yaparak yazımı bitirmek istiyorum:

"İnanırsak olur benceeee"

(bkz. penguenciklerin kutuplarda üşümemesini isteyen akla zarar canlı :) )

15 Eylül 2008 Pazartesi

Okulun ilk günü...

Eğitim-öğretim hayatının ilk yıllarında yaşadığı "okulun ilk günü heyecanı"nı unutabilen var mıdır bilmem..

Kimi için arkadaşlara kavuşmadır ilk gün, 3 ay ayrı kalınmıştır, biz ilkokuldayken cep telefonu kullanan, arkadaşlarının telefonunu çaldırıp duran, arada abuk sabuk mesajlar atan (sevgi, aşk, dostluk üzerine arabesk sözler) nesilden değiliz, daha geç tanıştık telefonla ve bahsi geçen mesajlarla :) O yüzden bizim için 3 ay tatil demek evi uzak olan arkadaşları görmemek demekti.

Kimisi için işkencedir okulun ilk günü, tatil güzeldir, sokaklarda top oynamak, ip atlamak güzeldir. Okulun başlaması demek annenin "hadi eve gel, ders çalış" demeye başlamasıdır. (yine bizim nesilden bahsediyorum, şu an anneler "kalk o bilgisayarın başından dersini çalış" diyor)

Herkes için farklı bir şeyler ifade ederdi okulun ilk günü. Benim içinse bir koku okulun ilk gününün ifade ettiği şey... Hâlâ ne zaman duysam içimi tuhaf yapan bir koku. "Okulun ilk günü gibi kokuyor" cümlemi yakın çevremdekiler muhakkak duymuş ve "o ne demek bee" tepkisini vermiştir.

Kokulara hassas olduğumu yakın zamanda fark ettim aslında. İlkokul öğretmenimin parfümünü nerde duysam tanırım mesela, ki yaklaşık 11 yıldır görmüyorum kendisini. Annemin ben çocukken kullandığı parfüm, şu an tek tek saymayı istemediğim ama sevdiğim insanlarla aralarında bağ kurduğum kokular... Yolda bir anda durup başımı çevirmişsem bilin ki biri adımı söylediği için değil bir koku duyduğum için bakıyorumdur..

Okulun ilk günü kokusu dediğim de her duyduğumda çocukluğumu hatırlatan, biraz hüzünlendiren bir koku işte.

Koku nasıl tarif edilir bildiğimden emin değilim. Ama deneyelim bakalım.

Yeni alınmış çanta kokusunu bilir misiniz? Bütün çantalar öyle kokmaz ama okul çantaları öyle kokar, bir de spor çantalar. En çok o koku var bahsettiğim kokunun içinde. Sulukların yaydığı plastik kokusu vardır sonra, biraz da ondan. İlk kez giyilmiş giysilerin de kendine has bir kokusu vardır. Çok az da ondan ekleyin. Dediğim gibi koku nasıl anlatılır bilmem. Gül kokusu dediğinizde okuyanın zihninde bir şeyler canlanır ama okulun ilk günü nasıl kokar, duyduğunuz farklı kokuların karışımı neye benzer işte onu anlatması biraz zor. Ama az da olsa bir şeyler canlandı sanırım içeriğindeki kokuları söyleyince...

Okulun ilk günü deyince hep o koku gelir benim aklıma. Beslenme tenefüsünde yumurta kokusu karışır biraz o kokuya. Karmaşıktır, bir çok koku vardır yani içinde.

Bugün son eğitim-öğretim yılım olması muhtemel olan senenin ilk günüydü.

Ertesi gün okula gidecek olmanın heyecanıyla uyuyamadığım geceleri hatırladım. Dün gece de uyumadım, 3 saatlik uykuyla okula gittim ama sebebi heyecan değil, geç yatma alışkanlığı...

Birbirini özleyen insanlar yerine "merhaba" deyip "naber" diye devam etme gereği bile duymayan insanlar karşıladı bizi yine okulda. Bir de stresli yeniler var elbet. Hazırlıklar ya da birler. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsünde adettendir ilk günler bahçede kaybolmak. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle dolaşan birini görürseniz bilin ki yeni gelmiş.

Çığlık atan kızlar muhtemelen okulda ikinci senelerini yaşıyorlar, hâlâ lisenin etkisindeler ve üniversitedeki herşey hâlâ toz pembe onlar için.

Bir de okulun ilk günü en güzel halimle okulda olmalıyım kaygısı yaşanır, ilk izlenim önemlidir çünkü. Sanki bütün herkes kayıttaki kıyafetime dikkat etmiş gibi "yaa bu t-shirt'ü giymek istiyorum ama kayıtta da giymiştim olmaz giymeyeyim" dediğimi anımsıyorum üniversite hayatımın ilk günü :)

Çığlık atıp birbirine sarılan kızları kıskanmıştım içten içe. Ben tedirgin bir halde kayıtta tanıştığım kızlar nerde diye etrafıma bakınmaktaydım o saniyelerde çünkü. (3 kişiyle tanışmıştım ama aslında bir tanesini arıyordum, "i" sınıfında kendi ismimi gördükten sonra aradığım ilk isim de onunki olmuştu zaten)

Okulun ilk günü canından bezmiş bir halde, içinden durmadan küfür ettiği belli olan tipler vardır bir de. İşte kuvvetle muhtemeldir bu bahsi geçenlerin son sınıf olması. Kim gelmiş, kim yeniymiş, yeni tipler nasılmış, okul bu yıl nasıl olacakmış zerre kadar umrunda değildir bir çoğunun. (bu çoğunluğa ben de dahilim.) Okulun bitmesi gerekmektedir, nefret edilse de gelinecektir. Sadece dua edilir sakin ve huzurlu bir yıl olması için...

Üniversitedeki arkadaşlıkların maalesef büyük çoğunluğunun sahte olduğunu düşünüyorum. Şu ana kadar okuduğum okullardaki samimiyeti ya da okul dışında kurduğum arkadaşlıklardaki samimiyeti üniversitede bulamıyorum... (istisnalar var tabi ama kaide bozulmuyor.)

Yine bir ilk günü atlattık, geçti, bitti. Hilmicim sabahın köründe ilk günden başlamış yine ders yapmaya. Ama bu hafta derse tahammül edebilecek psikolojiye henüz giremedim. Hem dersler kaçmıyor ya, haftaya yine var... Gerçi devamsızlık konusunda bütün hocalarımız birbirinden takıntılı ama olsun.

Öyle bir şansım olsa çocukluğuma dönmek ister miydim bilmem ama bu yılın bir an önce bitmesini her şeyden çok istediğimi biliyorum...

Güllaç



Ramazan ayı bize hangi tatlıyı hatırlatır?
Evet, güllaç :)
Güzel bir Ramazan ayının ortasına gelmişken güllaç diyince aklıma gelen, aklıma geldiği an gülmeye başladığım, ara ara açıp okuduğum, okudukça güldüğüm güldükçe okuduğum bir Erdil Yaşaroğlu yazısı paylaşmak istiyorum sizinle. Size komik gelir mi gelmez mi bilmem ama ben her seferinde sanki ilk kez okuyormuş gibi gülüyorum :)

"Bayılıyom güllaça. O kadar çok bayılıyom ki,
küçülüp içine atlamak istiyorum.

Yumuşak yufkalar üzerinde yürümek, fındık kırıntılarını
avuçlamak, nar tanelerine tekme atmak istiyorum neşeyle.
Ara sıra da eğilip, bi parça güllacı avuçlayıp ağzıma
atmak ve yufkalardan taşan sütleri sıçrata sıçrata koşmak
istiyorum. Çok seviyorum güllacı çook.

Ama içine gül suyu koydukları zaman, sanki yufka,
süt, nar, fındık falan ölmüş de, mevlütüne
gitmiş gibi hissediyorum. Sıkılıyorum,
sevmiyorum güllacı…"

http://www.erdilyasaroglu.com/diyomki/index.php/gullac/#more-23