30 Kasım 2008 Pazar

Gözden ırak olan

Gönülden ırak falan olmaz efendim!

Siz bahsi geçeni kalbinizden uzak tutmak istemediğiniz sürece çok önemli midir sahiden gözden uzak olması?

Hı?

Değildir. Mesafe sadece bahane olabilir. Dünyanın öteki ucunda da olsa, aylar boyunca görülmese de fark etmez. Gözden uzak olabilir sadece...

Her saniye aklınızdaysa biri, çok mu önemlidir kilometreler?

I ıh.
Değil.

29 Kasım 2008 Cumartesi

aşk dörtgeni, beşgeni hatta altıgeni

Sanırım HSBC benden hoşlanıyor!
Son 3 saat içinde 3 tane mail attı, cevap vermedim.
Bir de sabah uyanır uyanmaz mesaj gönderen Vodafone var, güne beni düşünerek başlıyor sanırım.
Gece yarısı içip içip mesajlar atan Boyner'e yüz vermiyorum, birbirimiz için uygun değiliz. Boşu boşuna heyecan yapıyorum bu saatte kim mesaj atmış olabilir diye. -Takdir edersiniz ki o saatlerde normal mesajlar gelmez pek 8-) - Açıyorum mesajı, ezeli ve ebedi sapığım boyner back-up hizmeti!

Avea çok cool, sadece "kontör yükleyeli bir ay oldu, 2 ay daha yüklemezsen hattın kapanır" tadında mesajlar gönderiyor, ve 500-5000 mesajım bitince "doya doya mesajlaştın, yeter artık" içerikli mesajlar gönderiyor. Ama Patlıcan aynı derecede cool değil. "Hey patlican genci" diye mesajlar gönderip duruyor.
Gnctrkcll ne tür mesajlar atıyor bilemiyorum zira turkcell hattım çoğunlukla kapalı.

Kariyer enstitüsü gibi bir şeyler var bir de ama mesajlarını okumadan sildiğim için nelerden bahsettiklerini bilmiyorum.

Hayatım çok karışık, biriyle ilgilensem diğeri kıskanıyor, ne yapmalıyım bilmiyorum! Arada kaldım.

(tek bildiğim yalnız olmadığım. Bakın bu da Erdil Yaşaroğlu'nun şikayeti.)

pi es: ömrümü yediniz mesajlarınızla, maillerinizle beee!!!

Hemen hissetti boyner kendisinden bahsedildiğini. 30 Kasım'da görüşelim diyor, kelebekli ürünlerde indirimli fiyatlar üzerinden %5o indirim varmış. Üstelik 6 taksitten 1o taksite varan ödeme avantajlarıyla! Olmaz yavrum, gelemem aaaaaaaa...

Gayret et...

Uzuuun bir yazı yazdım ruh halim üzerine, elim "kaydı yayınla"ya gitmedi. Saat sabahın ya da gecenin 3'ü, her ne haltsa. Sabahın 5'inde de bilgisayar başında olacağımı hissediyorum. Gecenin şarkısı bu:

gitmem gerek bu şehirden
bir rüya oldun sevdamın gergefinde
neden çocuklar beni gösteriyor
yağmur yağsa güneşin yerine
ha gayret güzelim gayret
biter elbet bu yağmur sabret
sensizlikten olsa gerek
çekilmez oldu buralar
hep benle beraber bulamadıklarım
bak cesaretim yok artık
geç oldu yorgunum
yine deli oldum sayende
saçında rüzgar
ha gayret güzelim gayret
biter elbet bu yağmur sabret
ayrılıktan olsa gerek
gecikiyor sabahlar
hep benle beraber unuttuklarım
dönmüyor epeydir başım
denizler yalan
sevmek ateş olurmuş derler
yanmak yalan
şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar
yanlış bir öyküdeyim beni yeniden yaz
bir çoçuktum sevmiştim
avuçlarımda aynalar
gayret et güzelim elini uzat
ha gayret güzelim gayret
biter elbet bu yağmur sabret


hı hı, ağlak zırlak sinir krizi gecelerinden biri işte.
Hem sabaha ne kaldı ki şurda...

Yağmur ıslak mazeretler yükleyecek büyüyen yangınıma,
her kaçış kendini yakalayacak, benim kaçamadığım şeyler var olmaya devam edecek,
yolların bana aşk olacak
her şey benden önce olacak (bense senden sonra) vs. vs.

gece uzun...

Yakinimdaki...

Geçenlerde Sevgili Naturelgs'nin blogunda bir mim gördüm. Anladığım kadarıyla gördükçe yazıyoruz, mimi geriye doğru takip ettiğimde kimsenin kimseyi mimlemediğini fark ettim çünkü :)

Konu:"En Yakınımdaki kitap"
Yazmak istedim :)

Şu an okuduğum kitaplar yatağımın yanında olduğu için ve "en yakınımda" olmadıkları için onları es geçtim. Yerimden kalkıp kitap yığınımın en üstündeki kitaba uzandım. Aslında en alttaki bana en yakın olandı tabi ama elimi uzattığımda en kolay ulaşabildiğimi seçtim.

"Hayatı Sorgulamak" geldi elime, Tolstoy'dan...

Tolstoy'un öykülerinden oluşan bir kitap "Hayatı sorgulamak"

Açtım bahsi geçen sayfayı. cümlem şu:

"kaybettiysek bulmalıyız" diye karşılık verdi ve ayağa kalktı, pençeleri içeriye doğru eğilmiş ayakkabılarıyla yavaş yavaş adım atarak karın içinde yürümeye başladı.

Takıldığım yer elbet "kaybettiysek bulmalıyız" kısmı oldu.
Bulabilsek kaybettiklerimizi diye geçirdim içimden, öyküde kaybedilen "yol"du. Yolum kayıp mı emin olamadım, ben de bulmayı istediklerimi geçirdim aklımdan...

Bunlar oyunun kuralları:
* Kendinize en yakın kitabı alın.
* Sayfa 56yı açın. Beşinci cümleyi bulun.
* Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
* En sevdiğiniz, en moda veya en entelektüel kitabı seçmeyin: en yakınınızdakini alın.


Katılmak isteyen böyle buyursun...

28 Kasım 2008 Cuma

İstiklal'in delisi


Günlerdir sinir bozan şeyler yoluna girer.
İş-güç bahane edilir, kişiler soluğu İstiklal'de alır.

Yağmur yağar.
Hava serin ve şahane!

Yürünür, yürünür...

Yürüdükçe özlenir.
Özledikçe yürünür.

Yolda dönerken pilsiz kalındığı için müzik dinlenemez.
Ama aslında müzik susmaz...

Birden susturdum tüm dünyayı sen konuş diye...
Nasıl sağırsın kendine...


27 Kasım 2008 Perşembe

Sanırım her şeyim garip benim..

Mim gelmiş Kuzu&Serzenişten :) "Garip huylar" denmiş mim konusuna, normal huylar dense daha kısa bir listem mi olurdu diye düşünmüyor değilim :) Bakalım bakalım neymiş benim garipliklerim...

*Evden çıkmadan önce çantamın içinde en az 5 kez yoklama yaparım. Telefon burada, mp3 player burada, cüzdan burada, gözlük burada, şemsiye burada, o burada, bu burada... diyip çantayı kapatırım. 2 saniye sonra içim rahat etmez açıp bir daha bakarım. Bir gün bana cevap verebilirlerse her şeyin daha güzel olacağını sanıyorum :)

*Eğer o gün teslim edilecek bir ödev varsa en az 5 kez de onu kontrol ederim, çantama koyduğuma bir türlü emin olamam. Acaba koyarım diye düşündüm de koymuşum gibi mi hatırlıyorum diye düşünürüm düşünürüm. Bakarım olacak gibi değil açarım çantayı bir daha bakarım.

*Hava durumu kıtadan kıtaya değişir zaman zaman. (bir yakada yağmur yağar birinde yağmaz vs.) "Burada yağmıyor ama karşıda yağıyor olabilir" diye düşünerek şemsiyemi yaz ayları haricinde hep yanımda taşırım. Bununla birlikte çok şiddetli yağmadığı sürece şemsiyeyi açmam, ıslanmayı tercih ederim.

*Çantamın içinde özel hiçbir şey olmasa da çantamın karıştırılmasından hoşlanmam.

*Aynı şekilde başkası çantasından bir şey vermemi istediğinde direkt çantasını uzatmayı tercih ederim, çünkü başkasının çantasını karıştırmaktan da rahatsızlık duyarım.

*Kendime güzel güzel defterler alırım, sonra kullanmaya kıyamam.

*Şu yazımda bahsettiğim gibi bir kutunun içinde anısı olan bir çok şey saklarım. Onların karıştırılmasından da hoşlanmam. Onlarca bilet, ilkokuldan kalma öğrenci kimliği, kapının altından atılmış kim tarafından yazıldığı hala bilinmeyen bir aşk mektubu, kafe mönüsü, gittiğim bazı tiyatro oyunlarının broşürleri, liseden kalma sınav kağıtları, lise arkadaşlarımın yazdığı yıllık yazıları, öss giriş belgesi ve hatta anadolu liseleri sınavı (bizim zamanımızda öyleydi) giriş belgesi, hilmi sınavı kopyaları, kalemler, ipler, üzeri yazılı selpak mendiller, yazılmış ama okutulamamış bir takım yazılar vs. vs. bir sürü şey var. Bunları saklamanın bana bir katkısı olmayacağı muhakkak... Ama seviyorum..

*Geçmişteki olayları yıllarına göre hatırlayamam. "Bu ne zaman olmuştu" diye soranlara, "ben o zaman şu sınıftaydım" diye cevap veririm, ordan yılı buluruz.

*Salata yaparken marulları doğrarım, gider ellerimi yıkarım, havuç rendelerim, gider ellerimi yıkarım, domates doğrarım, gider ellerimi yıkarım, salatalık doğrarım, gider ellerimi yıkarım vs. Arka arkaya iki şey doğradığım görülmedi bugüne kadar. Ellerim kirlenmiş gibi hissediyorum, arada muhakkak ellerimi yıkıyorum. Kek vs. yaparken de öyle. Yumurta kırıyorum, ellerimi yıkıyorum, şeker atıyorum, ellerimi yıkıyorum, ikisini çırpıyorum, sonra eklenecek her şeyin arasında yine ellerimi yıkıyorum. Sadece mikseri tutuyorum, o arada ellerime yumurta, un vs. bulaşmış olsa ne olur olmasa ne olur halbuki...

*Kitaplarımı başkalarına vermekten nefret ederim.

*Filmlerimi de...

*Ama dur yaa, bu konuda adam seçiyorum sanki...

*Batıl inancım olmasa da totemlerim boldur.

*Maç günleri maçtan önce dilime marş dolanırsa anında unutmaya çalışırım, katiyen söylemem, maçtan önce formayla, sweatle, atkıyla vs. katiyen dolaşmam.

*Bir maçta üzerimdeki herhangi bir şeyin uğur getirdiğine inanırsam bir sonraki maça kadar onu yıkatıp kuruturum, maç gününe kadar temiz saklarım. Maç günü giyerim.

*Maç izlerken her pozisyonda kafaya çıkarım, bacağımı uzatırım vs. Her topa ben vururum yani oturduğum yerden. Bunun sonucunda da her maçtan sonra kaslarım ağrır.

*Otobüse bindiğimde eğer cam tarafındaki bütün koltuklar doluysa yanına oturacağım insanı özenle seçerim. Öncelikle kitap okuyan insanlar, elinde penguen ya da uykusuz olanlar, tikky olmayan düzgün görünümlü kızlar ve Fenerbahçe atkısı, montu, rozeti vs.ye sahip olan insanları seçerim.

*Cam tarafına oturduysam kapıdan girdiği an kıl olduğum kişi muhakkak yanıma oturacak diye düşünür, uyuz olurum. Tahminlerimde hiç yanılmadım..

*Yeni girdiğim bir ortamda insanlardan hoşlanmadıysam ağzımı kapatır tek kelime etmeden işkencenin bitmesini beklerim. "sLn niye konuşmuyorsun" diyenlere kafa atmak isterim. "Sizi sevmedim de ondan" diyemem, içimde kalır. Ama tanıştığım insanları sevmişsem durmadan konuşurum, sonra da peşlerini bırakmam, onlar da benim peşimi bırakmaz zaten. Bu böyle gider :)

*Yazmaya başladım mı yazının sonu gelmez, konuşmaya başladığımda da böyle olur zaman zaman.

*Aileden gelen bir özelliğimdir, hızlı konuşurum. Zaman zaman bütün kelimeleri birleşikmiş gibi söylerim, karşıdakiler bir şey anlamaz. Bazen konuşurken nefessiz kalabilirim.

*Yağmur yağdığında muhakkak balkona çıkar yağmuru izlerim.

*Fransızcadan Türkçeye çeviri yaparken zorlandığımda cümlenin İngilizcesini düşünürüm, İngilizceden Türkçeye çeviririm.

*Fransızca sınavlarında hatırlamaya çalıştığım kelimenin İngilizcesi gelir aklıma, İngilizce sınavlarında da Fransızcası.

*Her şey bu kadar kötü giderken bile kocaman mucizeler beklerim ama küçücük olanları da beni mutlu edebilir. (umutlu olabilmek başlı başına bir gariplik.)

*Bir yere giderken nerede yemek yenilecek, neler yapılacak her şeyi planlamış olmayı isterim. İnsanlara 40 kez hatırlatırım yapmaları gerekenleri. Çocuğummuş gibi davranırım bazen insanlara, "yemeğini yedin mi, ödevin bitti mi". Evham konusunda üstüme yoktur. Attığım mesaja ilk yarım saat cevap beklerim, sonra gelsin felaket senaryoları!

*Telefonu duymadığı için bana cevap veremeyen insanların benden artık nefret ettiklerini ve telefonuma çıkmak istemediklerini düşündüğüm olmuştur, itiraf etmeliyim.

*Tabi herkes için değil bu, çok değer verdiğim biriyse bahsi geçen, o zaman düşünürüm.

*Kar yağmur fark etmez her türlü havada vapurda dışarıdayımdır, sonuç olarak 3 haftada bir hasta olurum.

*Kolaya asla hayır demem, zaman zaman bağımlılar gibi krize girerim. "Yaa benim Kola içmem lazııım". Kola bağımlısı olunuyorsa ben bağımlıyım.

*Vişneli sodada mutluluk veren bir şey var mı bilmiyorum ama içtikten sonra sarhoş gibi davranıyorum. Her şeye gülüyorum, neşem tavan yapıyor falan. (Alkol asla kullanmam.) En güzel tarafı sabah kalktığımda yaptığım her şeyi hatırlıyor oluşum :)

*Arka arkaya birkaç kez kitapçıda aynı kitap dikkatimi çekerse, girer girmez 10'larca kitap arasından gözüme hep o takılırsa, o kitabı muhakkak alırım. Hayatımın en önemli kitaplarının büyük kısmı böyle alınmıştır. Böyle aldığım kitapların sadece birinden nefret ettim.

*Evden saçlarımı toplayıp çıktığım görülmemiştir. Evde dağınık saçtan dışarıda toplu saçtan rahatsız olurum.

*İnsanların diline şarkı dolanır ya, banaysa zaman zaman şiir takılır. Şiir beynimde döner durur..

*Maç izlerken penaltı atıyorsak ölürüm de bakamam. Gözlerimi kapatırım, kafamı yastığa gömerim, kulaklarımı tıkarım vs. Aynı şekilde rakip takım penaltı atarken de bakamam. Babam biz penaltı atarken "tüh yaaaaa" diyerek beni bol bol kandırmıştır şu ana kadar.

*Yukarıdaki cümlede olduğu gibi "biz" demem zaman zaman garip karşılanır insanlar tarafından. Ben gariplik göremiyorum ama...

*Dergilerimi atmamam da garipmiş, kardeşim öyle dedi. Uykusuz'un çıktığından beri bütün sayılarını alıp, sonra toplu ciltlerini alıp, hepsini birden saklamam bana da garip geliyor zaman zaman ama onun dışındakiler garip değil bee :))

*Bütün içeceklerin yeri ayrıdır, susadığımda kola, soda vs. içmem. Onları canım istediğinde içerim. Susadığımda sadece su içerim. Kolamın yarısında bir bardak su içip tekrar kolaya devam ettiğim olmuştur.

*Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer.
(Orhan Veli)

Mim nerelere gidiyor bakalıııııım...

gitti mim...

Dileyen yazsın...

Bir mürebbiye adayının güncesi (5)-devam-

Yazıyı sonuna kadar okuyanlar için şarkı eklemeyi unuttum :(

Yazıyı düzenlersem bir de bir yerlere "düzenledim yazıyı aloo" yazmam gerek, yeni yazı daha mantıklı geldi...

Şarkımız yine Francis Cabrel'den. Aralık ayına girmek üzereyken "ekim" adında bir şarkı göndermemde mantık aramaya gerek yok, benim yapıyor olmam kâfi mantık aranmaması için.

Şarkımız octobre

26 Kasım 2008 Çarşamba

Bir mürebbiye adayının güncesi (5)

Vizeler dolayısıyla verdiğimiz 2 haftalık aradan sonra staj mekanımıza geri döndük, her şey bıraktığımız gibi. Sadece ben geçen 2 haftada staja gitmemeye öyle güzel alışmışım ki bugün çok yadırgadım.

Şimdi efendim benim evim Avrupa yakasında, okulumsa Anadolu yakasında. (milyon kere yazdım.) Okula gitmek için kullanabileceğim iki yol var.
1-ev-Mecidiyeköy-Göztepe
2-ev-Eminönü-Kadıköy-Göztepe

1,5-2 saat civarı sürüyor okula gitmem iki türlü de. Ama daha rahat olduğu için Eminönü'nden gitmeyi tercih ediyorum bir süredir. Sabah 8.30'da dersim olduğunda, 6.50'de evden çıkıp çok şahane bir şekilde dersime yetişebiliyorum. Staj yaptığım okulda dersler 8.00'de başlıyor. Ben yetişebilmek için 6.30'da evden çıkmak zorunda kalıyorum, nasıl iş anlamadım :s Lisem de Mecidiyeköydeydi, 7.40'ta evden çıkıp 8.30'daki derse çok rahat yetişirdim. (10 dakika kadar da yürürdüm.) Sinir oluyorum sabahın o saatinde evden çıkmaya. Çok uzağa gitsem neyse..

Sabah saatler henüz 6'yı gösteremeden attık kendimizi yataktan dışarı. Şeklen öğretmene benzer benzemez de kendimizi yollara attık. Sabahın o saatinde otobüsler feci kalabalık ve yollardaki kadın sayısı epey az. ("bayan" kelimesine kıl olduğumu bir kez daha dile getirmek istedim şu an.) En süslü halimle sabahın o saatinde yollarda yürümekten hem nefret ediyorum hem de açık söyleyeyim tırsıyorum.

Neyse efendim gittik okula, normalde bu dönem gözlem stajı yaptığımız için hocalar istemedikçe ders anlatma durumumuz olmuyor. Daha doğrusu birinci sınıfın gözlem stajında sınav hazırlamış ve değerlendirmiş bir insan olarak şunu söyleyebilirim, stajda başınıza neler gelebileceğini sadece Allah bilir. Hocanız manyaksa bırakın kaçın.

Staj okulumuz yabancı dil eğitimine epey fazla önem veren ve bu alanda epey isim yapmış bir okul olduğundan hocalar her işi bizim başımıza yıkmıyorlar. O açıdan şanslıyız.

Ama hocalar da insan, bazen acil işleri çıkabiliyor ve kabus anı!
Çocuklarla başbaşayız!

Lise çocuklarını disipline vermekle tehdit edip korkmalarını sağlayabilirsiniz çok azıttıklarında ama bahsi geçenler ilkokul ikinci sınıflar olunca bu da mümkün olmuyor.

Hocanın bıraktığı alıştırmaları yaptıracağız ama çocukları yerinde tutabilene aşk olsun!

Bir önceki ders yapılanların kontrolünü çok güzel şekilde yaptık. Sessiz-sakin. Tahtaya gelip yazmak için birbirlerini ezdiler ama olsun.

Sonra yeni kağıtları dağıttık ve sorular başladı.

Sınıfın yarısı "abla" diyor yarısı "öğretmenim". Hepsine yanıt veriyoruz. Birinci sınıf stajımda "hocam" dediklerinde dönüp bakmazdım, hatta Dilara'yla şaşkın şaşkın birbirimize bakıp "bize mi diyor" diye sorduğumuz gün hâlâ aklımda. Şimdi "öğretmeniiiim" diye bağıranlara dönüp "efendim çocuğum" demeyi öğrenmişim, bugün onu gördüm :)

Yanyana oturan iki canavara alıştırmalarını yapmalarını defalarca söyledim. Her defasında "tamam öğretmenim" dediler, ama yanlarına her dönüşümde bomboş kağıtlarla karşılaştım. Yetmiyormuş gibi birbirlerini sandalyeden itip düşürmeye çalışıyorlar falan. En son Eda'ya "ya şunları susturmanın yolunu bul ya da ben fena şeyler yapıcam" dediğimi hatırlıyorum :D Eda haklarından geldi :D

Ön tarafta bir canavar kağıdını bitirdi, çantadan yoyo çıkardı, "koy onu çantana" diyorum, "ama bitirdim yaaa onlar bitirene kadar oyniiim" diyor. Kızlar daha akıllı davranıyor. Yerlerinden kalkmak için izin alıyorlar vs. Kağıtları kestikten sonra "est-ce que je peux aller à la poubelle de papier" seramonisi başlıyor. Atılacak kağıtları kağıt kutusuna atıyorlar bu soruya "oui" cevabı aldıklarında. (sınıfta çöp kutusu ayrı, kağıt kutusu ayrı.)

Biri "ikiye kessem olur mu?" diye soruyor, diğeri "bitirdim, boyamaya başlayabilir miyim?" diye soruyor, biri ortasından katlayıp "böyle yapıştırsam olur mu?" diye soruyor... Durmadan soru geliyor.

Öndeki yoyolu canavar elinde kağıtla yaklaşık 5 kez yanıma geldi, aynı soruyu sordu, gitti. En son "daha kaç kere soracaksın?" dedim, gülmeye başlayıp kaçtı. Arkadaşlarına şov yapıyor şeker şey.

Arka tarafta çalışkan bir grup var, onlar genelde "örtmeniiiim bu un müüü olucak une müüü", "örtmenim bunu doğru mu yazdıııım" diye soruyorlar her yakaladıklarında. (article'lere karar veremiyorlar, gerçi ben de karar veremiyorum tabi zaman zaman.)

Kağıttaki iki resimde olan nesnelerin ismini hatırlayamadım, Eda'ya sordum, o da benimle aynı durumdaymış. Sınıfta sözlük aradık, bulamadık. Sonra sınıfta kağıt kontrolü yaparken çalışkan olduğunu tahmin ettiğim öğrencilerin kağıtlarından kopya çektim :D Utanmıyorum, yine olsa yine yaparım. Öğretmenler her şeyi bilmek zorunda değildir, "bana sormayın sözlük kullanmaya alışın" diyen öğretmen yüksek olasılıkla kelimeyi bilmiyordur :D

O nesnelerin ne olduğunu yazıp kendimi rezil edeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz..
:D

Öndeki yoyolu canavardan yine sesler gelmeye başlayınca gittim yanına, arkasında oturan kız arkadaşının ağzını bantlamaya çalışıyormuş. Kız "örtmeniiiim ağzımı bantlamaya çalışıyo bu yaaa" dedi. 
"Dur ben onu sandalyesine bantlayayım, bir daha kalkamasın da görsün gününü" dedim. gülüşmeye başladılar. Öndeki yoyoludan şöyle bir isyan geldi. 
"Yaa bu kızlar hep böyle yaaaa, yalan söylüyorlar yaaaaa"
8 yaşında çocuk kızlar hakkında tespitler yapmış, üstüne genelleme yapıyor ve isyan ediyor :D Çok dertli çoook.. Şaka gibi...

Başka çocuk olsa ne olduğunu öğrenmeye çalışacağım ama bizim yoyolu canavar bir vukuatın içindeyse kesin iş onun başının altından çıkıyordur. Akla zarar bir çocuk. 

Tombul yanaklarından tuttum, "peki bu erkekler niye böyle hiç susmuyorlar" dedim. Cevabı "he he he" oldu. Daha büyük olsa "peki bu erkekler niye böyle" diye başlayan bir cümleyi çok çeşitli şekillerde devam ettirebilirdim ama 8 yaşında çocuğun kafasına şimdiden böyle şeyler sokmaya gerek yok.
Gerçi o 8 yaşında değil, içinde kocaman bir adam var onun.

Tahtaya kaldırmadığım için küsenler mi ararsınız, "örtmenim çok sıkıştım tuvalete gidebilir miyiiim" diye zıplayarak yanıma gelenler mi... Sınıfın en sessiz kızlarından biri geldi önce, yalan söylemez nasılsa diye gönderdim, ardından rahat durmayan, Edayı üstlerine yolladığım canavarlardan biri geldi "tuvalete gidiim miiii" diye. "Olmaz arkadaşın gelmeden gidemezsin" dedim. "Ama o kızlar tuvaletindeee, ben erkekler tuvaletine gidiceem" dedi, "Arkadaşın sınıfa gelsin sonra göndereceğim, biri dışardayken gönderemem" dedim. "ama siz hep kızları tutuyosunuuuuz" diye bir cevap geldi :s

Biri notlarını gösterir, diğeri sevimlilik yapmaya çalışır, biri alakasız bir şeyler anlatır... Biri içinde büyük bir fransız saklıyormuş gibi uzun uzun cümleler kurmaya çalışır. İçine Fransız sakladığını düşünme sebebim cümlelerin doğru olması :))

Birinin yaptıklarını kontrol ettikten sonra "aferin sana" diyip yanağını sıktım, mutlu oldu. Dönüp arkadaşına "gördün mü olum naaptı bana örtmen" dedi, benim duymadığımı sanarak. Gülme krizine girmemek için zor tuttum kendimi :D

İçlerinde minik canavarlar saklasalar da sevimliler, küçükler neticede. Kızıp bağıramıyorsun, yaramazlık yapıp arkasından maymunluk yapmaya başlıyorlar. İçerde bir yerlerdeki o feci çocuk sevgisi anında ortaya çıkıyor, sen de maymunluk yapmaya başlıyorsun :D Mesela yerinde duramayan bir velete asabi asabi baktım önce, yanaklarını şişirip suratını şekilden şekile sokmaya başladı, son hatırladığım ben kafasını tutmuş sağa sola sallıyordum, o da gülüyordu :D

Staj okulumuzun gülü Antoine'a gelinceee, Fransadan böyle bir adam çıkmayacağına kanaat getirdik, kesin kanda İtalyanlık var. Hatta bu hafta kendimizi aştık, gayet sakin selam bile verebildik. İşin tuhaf tarafı 4'ümüz de gayet ciddi tipleriz, öyle ona buna asılma durumlarımız olmaz, zira hepimiz takıntı yapmışız, kalmışız bir yerlerde ;) İşin diğer tuhaf yanı da birimizin beğendiğini diğerimiz kolay kolay beğenmez. Ama staj için gittiğin okulda eli yüzü fiziği her bir tarafı düzgün bir insan evladıyla karşılaşınca insan ister istemez şaşırıyor :p İnsan evladı dedim ama biz onun insan olmadığı konusunda hemfikiriz. Hatta zaman zaman duymayacağı şekilde arkasından laf attığımız oluyor: "Sen insan mısın beee" diye. Yakın zamanda okul önünde çekirdeklerimizle bekleyip çıkınca asılmayı düşünüyoruz :P Bu hafta bonjour'una bonjour'la karşılık verebildik bu bir gelişmedir :D

(Antoine konusu tamamen şakadır, nşa "yakışıklı bir adam ama ben böyle tiplerden hoşlanmıyorum yau" diyeceğim bir insandır, hoşlanmadığım tiplere benzese de yiğidi vurup hakkını yemediğim ve cümleye "yakışıklı ama" diye başladığım dikkatten kaçmamalıdır. Ciddiye alınmasın lütfen yani :D )

2.sınıfların hayat bilgisi kitaplarını açınca karşılaştığım "Elife Gündoğan" ismi beni geçmişe götürdü, tanıdık bir isim. İlkokul kitaplarımın çoğunda imzası olan bir isim. Duygulandım bir an :s

Bir staj gününü daha bitirdik böylece. 

24 Kasım 2008 Pazartesi

aşk-ilaç-alerji üçgeni

İlaç prospektüslerini okumayı pek bi seviyorum galiba. Alerji ilacımın prospektüsünü okurken sevimli sevimli şeyler gördüm içim açıldı.
Hani bu ilaçların yan etkileri vardır ya, o yan etkilerde "nadiren görülür" diye yazarlar ya, işte onların görüldüğü nadir anlar hep bana denk geliyor. Hepsi birden görünüyor ne hikmetse. Bünyemle ilgili bir problem olsa gerek...

İlacımın en sık görünen yan etkisi "uykusuzluk"muş. Pek yabancı olmadığım bir kavram uykusuzluk. İlacın yan etkisi insanı uyutmaksa mesela, ben ilacı kullanmayı bırakana kadar uyuyorum. Uykusuzluğa sebep olan bir ilaç beni ne hale getirir bilmem. Zaten sık sık şikayet ettiğim gibi uykusuzluk problemiyle uğraşmaktayım. Üzerine bir de bu, şahane oldu!
(ilacı almaya başladığımdan beri yerimde duramıyorum, bir enerji bir enerji sorma gitsin, sanırım bu durumun sorumlusu da o.)

Sinirlilik varmış, eh buna da alışkınım. İlaca gerek yok, sinirlilik hep var.

Ajitasyon varmış. "Ajitasyon=duygu sömürüsü, nasıl yaa" diyebilirsiniz, çok doğal. Ben de ilk okuduğumda dedim. Tdk'ya sordum, tıpta ajitasyonun karşılığı "çırpıntı"ymış. Yok yok çarpıntı değil çırpıntı. Nedir bilemem.

İştahsızlık, bulantı, sersemlik, baş ağrısı vb. yan etkileri var.

Ayrıca ilacın hızla bırakılması depresyona neden olabilmekteymiş!

Aklınıza ne geldi?
Aynı şeyi düşündük mü bakalım?

Aşk gibi.
Yan etkileri: uykusuzluk, bulantı, sersemlik.
Aşk da uyku problemleri yaratıyor çokça, herkes aynı olmayabilir tabi.
Bulantı da aşkın belirtileri arasında malumunuz.
Sersemlik konusundaysa bir şey yazmama bilmem gerek var mı :D

Hızla bırakınca depresyona sebep oluyormuş, aşkta da tamamen aynı durum söz konusu 8-)

Kullandığım ilaçla aşk arasında ya gerçekten ciddi benzerlikler var ya da ben kafayı iyice sıyırdım.

Nerede benim deli gömleğim?

Nereye gidiyoruz?!

Öğretmenler günü üzerine bir şeyler yazmalı mıyım yazmamalı mıyım diye düşünürken önce blogrollümde neler var bakayım, sonra yazarım dedim, iyi ki demişim.

İlkokul öğretmenimi neden sevmediğimi anlatacaktım, beni bugünkü sLn haline getiren lise öğretmenlerime teşekkür edecektim milyonlarca kez, beni bir öğretmen haline getirmeye çalışan ama kendileri olamayan üniversite hocalarıma sövecektim. Muhtemelen yazıyı 1 sene sonra elinde öğretmenlik diplomasıyla dolaşacak olan ama eğitimini aldığı alanda öğretmenlik yapmayı zerre kadar istemeyen bir insan olarak hissettiklerimle bitirecektim.

Blogrollde dolaşırken önce Sevgili Nily'nin şu yazısını okudum. Ardından da Sevgili Beenmaya'nın şu yazısını.

Belki hiçbir şey birkaç yıl önceki gibi değil, sonumuzun yaklaştığını gösteren belirtiler günden güne arttıkça hem basın hem insanlar daha bir ilgilenir oldu küresel olarak ısınmamızla. 2 yıl önce "sera gazı ne beee" "ısınalım işte ne güzel, bütün yıl güneş ohhh" (onu anlıyorlardı küresel ısınmadan, kızmamak gerek.) diyenlerin artık kyoto protokolünü imzalamayan ülkelere kızmasına sevinmeli mi üzülmeli mi bilmem. Keşke bu duruma gelmeseydik de insanlar bilmeselerdi, ne olurdu ki.. Ama madem sona bu kadar yaklaştık herkes elinden geleni yapmak zorunda artık... Serbest Yazarlar Platformu'nda Arzu yazmış bir kaç gün önce bu yazıyı .

Videoyu ekleyelim, 11 dakika civarı süren bir video ama emin olun zaman kaybı değil! Günde 11 dakikanızı nelere harcamıyorsunuz ki hem?!


Blogunuza da eklerseniz daha bir şahane olur. Hepimiz birbirimizi okuyoruz neredeyse ama birini okuyup başka birini okumayan birileri muhakkak vardır...

Ayrıca,
"3 ay tatil, haftasonları çalışmıyorsun, tatilde de maaşını alıyorsun, hem yarım gün çalışıyorsun, ohhh missss" mantığıyla bu işe girmemiş olan, çocuklarını daha faydalı bireyler haline getirmeye çalışan, kitaptakileri ezberletmenin ötesinde çocuklarına düşünebilmeyi öğreten vs. vs. bütün öğretmenlerin öğretmenler günü de kutlu olsun!
Hadi benimki de olsun bakalım.

23 Kasım 2008 Pazar

Lost'a doğru

Yeni bir Lost videosu geldi abc'den. Kızmıştım bu kadar uzun ara verilmesine, ilgilenmeyecektim başlayana kadar güya ama yine aklım fikrim orda tabii :p Videoda şahane şeyler var :-/ pfffff başla artık!



Bu da 5.sezona aitmiş, ama kesin olmama ihtimali de var :) Çok büyük olduğu için açık koymuyorum fotoğrafı. Buyrun bakın:
http://img237.imageshack.us/img237/6435/resim001iu4.jpg

Videoları izlerken özlediğimi fark ediyorum, tuhaf di mi? Dizi özlenir mi bee! Özleniyor işte :(
Ben galiba yeniden başlayacağım izlemeye, 5.sezon başlamadan :-/ Vakit bol, uğraşacak daha önemli bir iş yok. (okul mu, o da ne?) Hem bu ara yine feci şekilde ihtiyaç duyuyorum kafa dağıtmaya. Yok, yok olanlar zerre kadar umrumda değil bu sefer! Geçti bitti, doğru zamanda uyanıldı ve hepimiz bir aradayız. Daha ne derdim olsun ki? Daha önemli sıkıntılarım var... Lost'a başlamama da aynı şey sebep olmuştu zaten.
Offfff.
Sustum.
Özledim bee.
Hadi artık!
Hadi...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Ortaya Karışık XI

*Eylül'den beri ortaya karışık yapmamışız, yapalım o vakit.

*İlk önce fasulye modumuzu devreye sokan olaydan bahsedelim :) (fasulye modu ne ki diyenler için "kendini fasulye gibi nimetten saymak" deyişinden geldiğini söyleyeyim, sanırım yeterince açıklayıcı olacaktır...) Blogmania ahalisi benim zırvalarıma yer vermişler bloglarında, ne kadar teşekkür etsem az :)) buyrun link=> http://blogeditoru.blogspot.com/2008/11/voodoo-girl.html

*İlkokul öğretmenim eğitim konusunda pek parlak bir kişilik değildi, daha çok müzik alanıyla ilgiliydi, içinde kalmış herhalde. İlkokul hayatım boyunca pek parlak şeyler katmamış olabilir bana ama her yıl, her bayramda koro çalışmasına girmiştik sınıf olarak, dolayısıyla bol bol çocuk şarkısı bilirim. Geçenlerde aklıma geldi, fotoğrafları aramaya üşendim, sonra bugün başka bir şey ararken tekrar aklıma geldi. Hemen bulup scanledim. Fotoğraf bir 23 Nisan'a ait. İlkokul birdeydim o zaman. "pırıl pırıl mavi gök, aydın yüzlü çocuklar" diye şarkı söyleyen (ki en sevdiğim 23 Nisan şarkısıydı:) ) gelinlikli kızlar göreceksiniz fotoğrafta :D 23 Nisan çocuk korosu yapılıyor, kılık kıyafete bakın :)) En arka köşede olan benim ve evet gelinlik giymişim :D Boyum diğer çocuklardan uzun olduğu için bu tür şeylerde arkaya geçerdim ve geçmekten nefret ederdim. "seliiin gel kızım arkaya sen, boyun arkadaşlarından daha uzun ya seni arkaya koyalım" :(( Lise hayatım bitene kadar bunu yaşadım, sonra üniversiteye başlayınca fotoğrafların orta boylu insanı oluverdim :D Uzunlarım sağolun varolun! Fotoğrafta "koro şefi" edasıyla el kol sallayan adam ilkokul öğretmenim. Yanındaki bıyıklı adam başka bir sınıfın öğretmeni, sanırım epey zaman onun sınıfında olmayı istemiştim. En arka köşedeki gelinlikli sarı saçlı minik benim, önümdeki de sıra arkadaşım Tuğba. Onun önündeki de diğer sıra arkadaşım Gülnur. Tuğba en son evlendi çoluğa çocuğa karıştı sanırım. Gülnur da trip yapıyor herkese ama neden bilmiyorum :D Selamlaşmıyoruz yani artık.


*Etiketleri toparladım, kendini etiket bulutu sanan bir şey ekledim bloga. İlk sırayı "sıkıntı" ve "serzeniş" paylaşınca tırstım kendimden. Sinema konusunda atağa geçmeyi düşünüyorum. diğer ikisinin önüne geçmek gerek :-/

*Dünyanın her tarafından kartlar geliyor, ağzım kulaklarıma varıyor her kart gelişinde :) Bugün de Paris'ten bir kart geldi, "le théâtre de l'opera"ya ait bir fotoğraf. O kadar güzel bir kart ki "çıkın hayatımdan Fransızlaaaaaar" diye bağırmadım bu kez :))

*İlkokul çocukları gibi hesaplara giriştim, "bu hafta Murat hoca gelmese, bizim sunum bir hafta kaysa da bayramdan sonraya kalsaaaa" diye :D İlkokul ya da üniversite fark etmiyor. Hocanın derse gelmemesi şahane bir mutluluk kaynağı! (muhteşem şeyler öğrensek derslerde ya da ne bileyim hocanın bir hafta gelmemesi bize bir şeyler kaybettirse böyle düşünmem elbet ama gelse de bir, gelmese de bir. O zaman gelmesin :D )

*Dün Balık Pazarı'ndaki sahafları dolaştık, (pasajın adını unuttum, sanırım pasajın adının altında bir de "sahaflar çarşısı" yazıyordu, sahaflar çarşısı diyelim yani.) sunum için bir kitaba ihtiyacımız vardı, bulduk mu? Bulamadık. Ama dolaşmaktan öyle keyif aldık ki :)) Kitapçı amcanın "kitapları alın yaa, işinize yaramazsa getirirsiniz ne olacak" ısrarlarını mı anlatsam, başka birinin "üniversitede ilk seneniz mi, aaa son mu, ama çok genç gözüküyorsunuz" diyişini mi anlatsam, çok eski bir İbrahim Tatlıses plağının bizi soktuğu gülme krizini mi anlatsam, eski kitapların o büyüleyici kokusunu mu anlatsam, içerideki herkesin birbirinden güleryüzlü olmasını mı anlatsam.. Alışkın değiliz gülümseyen insanlar görmeye, arka arkaya bu kadar çok görünce iyice şaşırdık. Bir gün boş olduğum bir zamanda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, o kitapların arasında kaybolmak istiyorum! Uzun zamandır bu kadar çok "insan"ı bir arada görmemiştim galiba.. Sağolun be!

*Hayat tuhaf di mi? Yıllarca İstiklal'de havalara bakarak dolaştım, tam adresi biliyordum ama pasajın nerede olduğunu bilmediğim için bulma umuduyla sürekli yukarılara baktım. Oraya kadar yürümediğimiz için yıllarca bulamadım yerini. Aradan yıllaaar geçti, çok uzun zaman oldu İstiklal'de havalara bakmayı bırakalı. Şimdi sağıma soluma bakıyorum. Ben sağıma soluma bakarken bir de bakıyorum ki geçiveriyorsun yanımdan. Ama artık umursamıyorum ki... Her şey zamanında güzelmiş be abim :) O zamanlar geçseymişsin keşke... Seni hâlâ çok severken...
(Her defasında İstiklal'in aynı noktasında karşılaşıyoruz bu ara, hayırdır inşallah..)

*Dün akşam Selda'yla bir şarkıdan bahsederken aklıma bir yerlerde Yeşilçam Şarkıları diye bir albüm olduğu geldi, hemen buldum ve dün gece oturup onları dinledim :) En çok nesini seviyorum biliyor musunuz? O şarkılarda bahsedilen her duygu o kadar saf ki... Senede bir falan aklıma geliyor böyle, oturup dinliyorum :) Dün gece de Selda'yla karşılıklı dinledik. "Hayat bu mu", "buruk acı", "senede bir gün", "kulakların çınlasın", "senden vazgeçemem" vs. Tuhaf olduk be :) Senede bir günün başında Ediz Hun'la Hülya Koçyiğit'in bir diyalogu var, dinle, sonra da otur ağla, öyle bir şey :(

*Sonra da bugün oturdum eski fotoğraflarıma baktım, baktım, baktım, baktım... Ruh halim tahmin edersiniz ki çok iyi değil :)

*Alanis Morisette-Uninvited, Anathema-One Last Goodbye, Asfalt Dünya-Bu Akşam Olmayacak, Apocalyptica&Till Lindemann-Helden gibi şarkılardan oluşan bir playlist yaptım şimdi de kendime. Şu an Alanis'le birlikte Ironic'i söylüyoruz. Aslı'dan Uykumda Gel istedim bir de, tam şu saniye. O da gelsin bakalım...

21 Kasım 2008 Cuma

Fareler ve İnsanlar

Yok, yok Steinbeck'in muhteşem klasiği "Of Mice and Men"den bahsetmeyeceğim. En sevdiğim kitaplardan biridir ama kitapla ilgisi yok yazacaklarımın.

Rüya anlatacağım yine :)
100'lerce fare vardı, her yanımda. Rahatsız da olmuyorum işin tuhaf tarafı, "yok bee ne yapacaklar bana" diyorum "gelsene buraya, ne işin var farelerin arasında" diyenlere... Dar ve uzun bir koridorda yürüyorum, açtığım her kapının ardından yeni yeni fareler çıkıyor önüme. Öyle az buz değil, sanki bir şeyin içine doldurmuşlar da önüme atıyorlarmış gibi...

Sonra geniş bir alana geliyorum, 2 arkadaşım oraya getiriyor daha doğrusu beni. Arkadaşlarım oturuyor orda. Sahiden arkadaşlarım ama, arkadaş kelimesinin hakkını verenlerden...
Yazmayacağım isimlerini, ben biliyorum ya, yeter..
Gidip yanlarına oturuyorum. Birkaç tanesinin orada olması normaldi ama bir kaçı uzun zamandır ihmal edilenlerdendi. Hatta şaşırır gibi oldum orada olmalarına.

Sonra oturdum yanlarına. Gelmek üzere olan biri daha vardı, içimden "hıh ben de onu bekliyordum" dedim ama sesimi çıkaramadım. Haber vermişti "geliyorum" diye, "yoldadır, birazdan burda olur" dediler. Gülümsedim. O da gelince tam olacaktı yanımda görmeyi istediklerim...

Oturduk bekledik biraz, etrafıma baktıkça iyi hissettim kendimi. O da gelsin, tam olacaktı her şey. Geldi mi hatırlayamıyorum, uyandım sonra. Ama "geleceğim" demişti ya "yoldayım geliyorum" diye haber vermişti ya, yeter de artardı be!

Çok fazla inanırım ben rüyalara.. Neye yorarsan öyle çıkacağını da düşünürüm, o yüzden pek işim olmaz rüya tabirleriyle. Zira bir şeyin hem iyi hem kötü anlamı olduğunu söylerler, yine sana kalır yorumlaması. Öyleyse okumadan, hiç içimi karartmadan iyiye yorup geçmek daha iyi diye düşünürüm.

Ama bu defa o kadar fareyi bir arada görünce merak ettim, bir bakayım dedim. Yazdım gugıl'a rüya tabirleri diye, hoşuma giden ilk adrese tıkladım. Kutucuğa "fare" yazdım, arattım. Şu açıklamayı görünce rüyada her şey yerli yerine oturdu..

"fare bilmediginiz çok kötu bir dusman demektir. bu dusman butun hareketlerinizi takip ederek sizi alt etmek için fırsat kolluyor demektir."

Rüyalar için "bilinçaltına attıklarımız işte" diyip geçer misiniz yoksa benim gibi kurcalamayı sever misiniz bilmem. Ama bir daha gördüm ki rüyalar "amaaan altı üstü rüya bee" diyip geçilmeyecek kadar önemli...

20 Kasım 2008 Perşembe

Tekrar Çal Sam!

Casablanca filminin en önemli repliği sanılmakla birlikte aslında Casablanca filminde hiç kurulmamış bir cümle..
"Tekrar Çal Sam"
("Play it again Sam" ya da "Replay Sam" gibi cümleler var internet sitelerinde ama filmde yok.)

2oo8'in şubatından beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından oynanan Woody Allen'ın oyununun ismi aynı zamanda.. Bahsi geçen şubat ayından beri izlemek istiyorduk, geçtiğimiz pazar gününe kısmetmiş...

Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnemiz kapandığından beri yeni mekanımız Kağıthane Sadabat Sahnesi. Sadabat "as time goes by"la karşıladı bizi bu hafta, herhalde oyundan dedik. Sonra The Beatles'tan "Let it be" geldi, ardından Cat Stevens "Wild World", Bob Marley "No Woman No Cry", şu an hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir Sting şarkısı, sanırım "Shape of my heart"tı.. Keyifli anlar geçirdik oyunu beklerken yani.

Oyun Casablanca'nın ayrılık sahnesiyle başladı. Rick Blaine'in şu sözleri söylediği sahneyle:
"If that plane leaves the ground and you're not with him, you'll regret it. Maybe not today. Maybe not tomorrow, but soon and for the rest of your life. "

Biraz değişiklik yapmışlar çevirirken. Demişler ki:

"Onun yanında olmazsan pişmanlık duyacaksın... Belki bu gün değil, belki yarın değil... Ama bir gün mutlaka..."

Oyunu Woody Allen yazmış. Yalnız bir adam oyunun baş karakteri Allan Felix, karışık bir adam. Nancy'nin gidişinin bıraktığı boşluğu nasıl dolduracağını bilemeyen bir adam. Yeni kadınlarla tanışmayı beceremeyen, ilk dakikadan her şeyi eline yüzüne bulaştıran bir adam.

Allan rolünde Arda Aydın'ı izledik. Arda Aydın'ı oyuncu olarak bilir misiniz bilmem ama sesini duyduğunuz saniye tanıyacağınızdan eminim. Şu ara Lost'umun Hurley'sini seslendirmekte kendisi, Hurley'nin dude'larının "moruk" olarak çevrilmesi tabi ki onun suçu değil :) Şehir Tiyatroları'nda şu ana dek kötü bir oyuncuya rastlamadığım için oyunculukları şöyle böyle diye anlatmayacağım, zaten haddime düşmez :) Arda Aydın diyince "yaa sesi çok güzel" diyorum otomatiğe bağlamış gibi, o yüzden bu konudan bahsetmek istedim.. (şarkı söylerken sesi güzel olan insan çok ama hem güzel şarkı söyleyen, hem de aynı derecede etkileyici konuşan kaç insan tanıyorsunuz?)

Woody Allen'ın oyununda olmayan "Evin Perisi" var, ağzını açıp tek kelime etmiyor. Ama eklenmesi pek şık olmuş...

Humphrey Bogart rolüyle Sezai Aydın'ı izledik, Arda Aydın'ın sesini kimden aldığı belli :) Rol için şahane bir tercih...

Allan'ın en yakın arkadaşı Dick rolünden bahsetmezsem çatlarım. Zira Dick rolünde ailece hayranı olduğumuz, şehir tiyatrolarında rol aldığı oyunların çoğunu izlediğimiz Emrah Özertem vardı :) Yine seslendirmeleriyle anlatayım bilmeyenlere. Yüzüklerin Efendisinin Frodo'su, Ratatouille filminin sakar aşçısı Linguini desem hatırlanır muhtemelen.

Dick'in her türlü sinirsel hastalığa sahip karısı Linda rolünde Sevtap Çapan'ı, Sharon, Gina, Vanessa, Entel Kız, Eskimo Kız, Betty ve Barbara rollerinin hepsinde birden Sevinç Erbulak'ı izledik.

Nancy'nin hayatından bir anda çıkmasıyla ne yapacağını şaşıran Allan Felix'in yaşadıklarına çoğu zaman güldük ara ara oturup ağlamak istedik. Yönetmene göre oyun kadın, erkek, aşk, sevgi, dostluk, güven, güvensizlik, aldatma, bunalım, ilaç, psikiyatri, karı, koca, seks, alkol, uyuşturucu, hayal ve gerçekten söz ediyor. Hepsinden aynı anda. Bir yandan Allan'ın karmakarışık hayatını izlerken bir yandan kendi hayatımızı sorguluyoruz, bir yandan da Allan'ın yaşadıkları başıma gelse, Linda'nın yerinde olsam, ya Dick'e olanlar bana olsa gibi sorular dönüyor beynimizde...

2 hafta içinde 12 kez Casablanca'yı izleyen Allan'ı yadırgayamıyoruz. Bir filmi hayatının merkezine böylesine yerleştirmesi hiç tuhaf gelmiyor. Rick Blaine'in filmin sonunda kurduğu cümleyi bir kadına kurabilmenin hayaliyle yaşamasını saçma bulamıyoruz. Ya da Humphrey Bogart gibi olma hayalleri kurmasını...

Müzik sussa bile aynı şarkı hep çalıyor beynimizde. "As time goes by".. Oyunu izleyeli günler oldu, hâlâ müzik durmuyor...
Durdukça "play it, Sam. Play, as time goes by" diyoruz. Sonuna "for old times' sake" eklemeyi unutmuyoruz...

Gelmiş geçmiş en etkileyici aşk hikayelerinden birinin tiyatro sahnesindeki ve bir adamın yaşamındaki yansımasını izliyoruz, aklımızın bir köşesi filmde...

Pazar günü izledim, bugün perşembe, aklımda tek bir şarkı, Rick'in geride kalışı, Ilsa'nın iyi mi kötü mü yaptığına bir türlü karar veremeyişim, "ben olsam Rick'le kalırdım" diye durmadan büyük konuşmam, Allen'ın Nancy'nin gidişini kabullenemeyişi, boşluğunu dolduramayışı, umursamaz Dick'in aklının Linda'yı kaybetmeye yaklaşınca başına gelişi...

Günlerdir masamın üzerinde duran broşürün arka kapağındaki kelimeler...

"Onun yanında olmazsan pişmanlık duyacaksın... Belki bugün değil, belki yarın değil... Ama bir gün mutlaka"
Ardından çeviriye eklenmemiş kelimeleri ben ekliyorum..
".. and for the rest of your life"

Filmden görüntülerle yapılmış bir klip:


Youtube'a tunnellerden girenler için: http://www.youtube.com/watch?v=F_bMFVDu9yo

Filmden bir sahne:


Yine youtube'a tunnellerden girenler için: http://www.youtube.com/watch?v=q_904RjfdhQ

Bir de benden önce bahsi geçen günü anlatan sevgili kardeşimin yazısı :) http://chucky129.blogspot.com/2008/11/play-itplay-as-time-goes-by.html

19 Kasım 2008 Çarşamba

Ben (5)

*Okuldan gayet keyifli çıkıyorum. Hayır efendim okulda çok eğlendiğim için falan değil, bir günü daha bitirmiş olduğumuz için keyifli oluyorum. Kadıköy'den vapura biniyorum, denizi, martıları izliyorum. Müzik dinliyorum vs. Melankolik bir moda geçiyorum ve sonra asabileşiyorum. Takdir edersiniz ki uyuz bir oğlak olarak melankolik takılamam çok fazla, direkt sinir yaparım. Sonra da bütün gece sinirli oluyorum işte.

*Yolum hiç trafik olmazsa 1,5 saat civarı sürüyor ve benimle aynı yerde oturan kimse olmadığından yalnız başıma gidip geliyorum. Yol boyunca;
"pardon, geçebilir miyim"
"teşekkür ederim"
"bir uykusuz bir penguen alabilir miyim" (sadece çarşambaları tabi, evet İstanbul'da çarşamba çıkıyor dergiler :D )
cümleleri dışında herhangi bir konuşma durumu söz konusu olmuyor bende. (nşa) Ağzımı kapatıp oturdukça bir halsizlik çöküyor, eve geldiğimde de konuşmak istemiyorum sonra. (çok yalnızım beeee :-/ ) Sanırım otobüs şöförleriyle arkadaş olmalıyım..

*Eşyalarımla duygusal bağlar kurmayı hep sevmişimdir ama hiçbiri telefonla olan bağımız kadar olamadı sanırım. Bırakamıyorum kendisini. Bozulunca, açılmamaya başlayınca da bırakamayacağım.

*Ben Fırat Fırat diye çıldırmaktayım birkaç haftadır. Uğur Gürsoy'un Uykusuz'da çizdiği veletten bahsediyorum. Hayatımın son 4 yılında beni tanıyan herkes nasıl bir Yiğit Özgür hayranı ve takipçisi olduğumu iyi bilir, ama ben haftalardır dergiyi okumaya ortadan başlıyorum. Elime alır almaz Fırat'ı okuyorum, sonra Uğur'un köşesini okuyorum, ordaki favorim Faik! Sonra derginin başına dönüyorum, baştan okuyorum hepsini. Koca kafalı adamlarını hep sevmişimdir ama bu aralar Uğur Gürsoy fanı oldum çıktım. Bir de Fıratımın albümünü yapacakmış, toplayacakmış bir yere hepsini. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin he :D

*Fırat'a daldık Faik'i unuttuk. 1 ytl için 40 maymunluk yapıyor da kimse vermiyor ya içim parçalanıyor. Neden kırıyorsunuz çocuğu yaa, biriniz bir iş verin işte, sattığı abuk sabuk şeyleri alın, verin 1 ytlsini, mutlu olsun. Kıyamıyorum :( Karşıma çık be Faik'im, bırak 1 ytlyi 5 ytl vereceğim sana söz :( (Faik'im diyince Safiye geldi aklıma; oysa ki benimki sadece sevimli bir çizim.. Safiye-Faik Faik-Safiye ooooof oooooof)

*Faik'i görünce Yiğit'in eski bir karikatürü geliyor aklıma, bilgisayarda kesin vardır ama aramaya üşenmekteyim, karikatür anlatılmaz ama ben anlatacağım. Bilenler hatırlar hem. Aynı Faik gibi kafası olan bir karakter vardır karikatürde, diğeri gider "abi saçında bir şey var" der, 2. balonda ölürüm biterim gülmekten. Bizimki der ki: "aa pardon kafanmış". İşte Faik'e bakınca onu görüyorum :D

*Bu aralar aldığım haberlere genel olarak şu tepkileri veriyorum:
"yok artık"
"hadi canım"
"yok daha neler"
vb.
"Asla olmaz" gözüyle bakılan o kadar çok şey oldu ki şu son birkaç hafta içinde... Üzücü şeyler oluyor ve canımız sıkılıyor tabi ama arada beklenmedik güzel şeyler görünce içten içe umutlanıyorum be hayata dair... Şartlar doğru şekilde bir araya geldikten sonra her şey mümkün...

*Vizeleri bitirdim. İyi ya da kötü bilmiyorum ama bitirdim. İzlenmeyi bekleyen filmlerim var, yarım kalan kitaplarım da var, kasım ayının sonu geldi ben dergilerimi bile okuyamadım henüz, ders çalışmasam da kafam yoğun olunca kendimi veremiyorum ve öyleyken okumamayı tercih ediyorum... Heroes'un her bölümünü günü gününe indiriyorum, 3 hafta sonra ancak izliyorum. Yoğunluktan değil, arka arkaya birkaç bölüm öyle sıkıcıydı ki içimden gelmiyor izlemek bir süredir.. Müsait bir zamanda onları da bitirsem fena olmaz.

*Gerçi 2 hafta sonra Murat insanına sunum yapacağım, hazırlık yapmalıyım. Dersine girdiğim 2. sınıfların (ilkokul 2) ajandaları var, günü gününe herşeylerini yazıyorlar. Ben 22 yaşındayım, bir ajandam yok, hiç olmadı. Ajandam oldu tabi ama ajanda olarak kullanamadım hiç. Yazı yazdım her taraflarına, ilk günlüğüm bir ajandaydı mesela..
Zaten kafamda milyon tane şey var, bir türlü belli bir yere odaklanamıyorum.. Not defteri kullanmaya başladım. 2oo9'la birlikte belki bir ajandam olur, olmaz mı? Olsun artık... (2oo9 diyince tuhaf oldum, zamanla alakam olmadığı için çok ilgilenmiyorum günler, aylar ve yıllarla. Böyle düşününce de tuhaf geliyor sonra...)

*Hani bir şarkıdan ben başka bir şey anlıyorum, sen başka bir şey anlıyorsun ya işte bunu seviyorum. (mc donalds reklamı gibi oldu "I'm lovin' it", "ce tout ce que j'aime" .) Ama bazen benim anladığım şeyi anlamanı istiyorum. Hepimiz her şeyi aynı şekilde algılasak dünya nasıl bir yer olurdu diye düşündüm, tahmin yürütemedim. Ama galiba farklı algılamamız daha güzel bir şey. Bazı insanlarla çok farklı algılamayı seviyorum mesela dünyayı. (herkes onunla aynı fikirdeyse yanılmış olmaktan korkan bir adam vardı hani tarihte, hatırladın mı?) Sonra aynı yerden bakabildiğimiz insanları seviyorum. Tamamen aynı noktadan bakabildiğimi daha çok seviyorum. Bu ara yazıların hepsinde dönüp dönüp aynı yere gelmeme kıl oluyorum ben bile. Fazla düşünüyorum herhalde bu ara. Sanki normalde az düşünüyorumuşum gibi...Neyse.

*İnsanların süper taktikleri var kendilerini şahane göstermek için. Bugün biri bir şey anlattı saygı duydum, bahsi geçen kişinin rol yeteneğine saygı duydum her şeyden önce. Aynı anda hem ortalık karmakarışık edilmiş, hem kişimiz kendisinin şahane olduğunu anlatmış anlatmış durmuş, hem karşıdakini hem de diğer insanları küçümsemiş bol bol. Vay anasını dedim yaa, biz olamayız böyle :D Yetenek meselesi. Gerçi öyle yetenek olmaz olsun tabi... İnsanların hayatlarında da bizimkilere benzer şeyler olduğunu dinlemek keyifli oluyor. "Bütün manyaklıklar beni mi bulur?" sorusunun cevabını alıyorsun.
"Hayır"
Bütün belaları çekiyorum, en kötü hayat benimki ıdı vıdı diye kendini yemene gerek kalmıyor, dinlemenin keyifli tarafı o, yoksa milletin başına gelenlere bakıp neden keyif alalım yahu?

*"4.sınıfta hocalar çok yardımcı oluyor, en kolay sene 4. sınıf" falan diyenler oluyor ya, bakmayın onlara! Herkesin bölümü aynı mı canım!? Bizimkiler bu sene bir azıttı bir azıttı sormayın gitsin. "4.sınıf çok kolay, buraya kadar dersin kalmadıysa bu sene hiç kalmaz" diyenlere sevgilerimi sunuyorum!

*Ben 24 saat çikolata yemek istiyorum bu ara! bir de kek..

*Laf arasına "ben de blog yazıyorum işte, dergide yazmak istiyorum, kitap yazmayı istiyorum vs. bir baksana yazdıklarıma" tarzı cümleler sıkıştıran gençler varmış. Özellikle kızların yaptığını yazmış Ersin bu hafta Uykusuz'da. Ama eminim sadece kızların yaptığı bir şey değildir bu.. Ben kendi arkadaşlarıma yazdığımı söylesem mi söylemesem mi diye bile bir dünya stres çekmış bir insanım. Bu insanlardaki nasıl bir kendine güvendir diye merak ettim bugün. "Bak ne güzel yazıyorum" diye insanlara yazdıklarımı gösterdiğimi hâyâl ettim, düşüncesinden bile tırstım. İşin tuhaf tarafı sessiz sessiz yazan ve şahane yazıları olan insanların bloglarına denk geliyorum, takibe alıyorum falan; ama böyle "ben yazar olacaaaaam" havasındakilerin ciddi bir bölümünü okumaya dayanamıyorum :s Ben yazar olacaaaaam demeleriyle sorunum yok, iyi yazıyorsan ol tabi. Ama msn diliyle mi yazacaksın kitabını da bebeğim?

*Geçen gün kantinin önünden geçerken içeriden Rashit duydum ya artık ölsem de gözüm açık gitmem! Gerçi söz-müzik Teoman albümündeki şarkıydı tabi, yok ne olacaktı başka? Güzel şarkı, bir de Teoman şarkıyı yapmış etmiş sağolsun ama Rashit versiyonu daha şahane be!
Son kez inan yalan olsa da
Bazen bir rüya yeter
Kendimi kandırabilirim
İkimiz de görürsek eğer!

*Öğlen eve feci yorgun bir halde geldim, annem kardeşin gelince ilgilenirsin dedi, 2.anne görevinde olduğum için yemek falan hazırlayacağım işte. Annem gitti, ben daha çok var gelmesine dedim, uykusuzdum da, yattım biraz. Uzun uğraşlar sonucu uyumuşum. Rüyamda babamın kuzeni bize gelmiş, babam kapıyı açmış. Bizim kapıda konuşuyorlar ama biri hâlâ zile basıyor. Ya açtık işte kapıyı yaa niye hâlâ zile basıyorsun dedim babamın kuzenine, sonra yataktan "Serayyyyy" diye sıçradım. Bizim ufaklık gelmiş, zile basıyormuş 5 dakikadır :-/ Dışarıdan duyduğun ses hemen rüyanın bir parçası oluyor da uyanamıyorsun ya hem kıl oluyorum hem de çok gülüyorum o duruma. Bilimsel açıklaması nedir bu durumun bir ara kurcalayayım bakalım. Uykum hafiftir, yanımdan insan geçse uyanırım ama dış sesler rüyama dahil olunca uyanamıyorum böyle işte :((

*2 haftadır evde sevgili kardeşim Mischief'le birlikte (mischief oldun iyice hee :D ) Yeliz'den "bu ne dünya kardeşim" şarkısını söyleyerek dolaşıyoruz. 1 gece boyunca youtube'tan dinledim durdum, sonra ares sağolsun edindik şarkıyı hemen. Mutlu oluyorum dinlerken bee. sıkıldığınız bir an deneyin dinlemeyi;)

Ne bir kürk ister bu şen gönlüm
Ne bir han ne de saray
Ye iç eğlen çok kısa ömrün
Sev çünkü sevmek en kolay!

:)

18 Kasım 2008 Salı

Tekrar...


Korkuyorum insanlardan bak yine. Olan bitene anlam veremiyorum. Çok güvenmeyeceksin kimseye demişti zamanında biri..

Alakasız insanlar abuk sabuk şekillerde üzerine alınıyor yazdıklarımı, farkındayım. Ama sana yazıyorum ben, sadece sana!

Bak nefret ettim yine bütün olandan bitenden!
"Başka kimse anlamıyor" demeyi istedim, olana bitene sinirlendiğim için ortalığı yıktığımı, ağlayıp zırladığımı sanırken baktım konu sen olmuşsun yine..

Çok fazla önemseyemiyorum artık insanları biliyor musun..
Zorlamıyorum da kendimi.

Yanlış insanlar için mücadele etmeye dalıp seni geride bırakmaktan korktum sanki.. Sen daha önemliyken niye boş şeyler peşindeyim ki hem? Bir an ne yapıyorum dedim, sonra baktım ki her şey apayrı yerlerdeymiş zaten.

Gelip anlatmak istedim uzun uzun. Yapamadım.. Ama anladın biliyorum!

"as time goes by" çalıyor 3 gündür kafamın içinde. Bittikçe "play it once Sam, for old times' sake" diyorum Ilsa gibi, bir daha başlıyoruz.

Şunları yazarken de aynı sesleri duyuyorum beynimde... Bir de dışarıdan gelen yağmur sesi var işte...

Biraz yağmur, biraz "as time goes by", biraz ben, biraz sen...
Düzelttiğimi sandığım ve daha doğrusu umduğum yamukluklar, yamuk olduğunu bunca zaman göremediklerim falan filan..
Bir de kahve iyi giderdi şimdi ama geçen hafta kahve yüzünden yaşadıklarımdan sonra bir süre kahveden uzak durmaya karar verdim, onun yerine yeşil çay eşlik ediyor yazarken bana.
Biliyorum kahvenin yerini tutmuyor ama...

Öyle işte ya...
Play it, Sam. play as time goes by...

not1: Tekrar çal Sam ve Casablanca üzerine uzun bir yazı yazmayı istiyorum bu ara ama psikolojim henüz müsait değil. Saçma sapan şeyler var beynimde...

not2: "nefret ettim bütün olandan bitenden" second'dan bir cümle.

gugıl analitiks 2

yeni gugıl analitiks kayıtlarıyla karşınızdayız. Ben bu işi çok seviyorum :D Eğlenmeye ihtiyacım vardı azıcık, 9 kasımda yazmışım gerçi bunu, öyle kalmış. Buyrun okuyun isterseniz.

*"Girl" yazan gelmiş, the Beatles'ın Girl diye güzel bir şarkısı var onu aradınız di mi efenim? Önce "kız" yazıp çıkan kız resimlerine bakıp, sonra da "du bi de ingilizce arayalım" diyerek "girl" yazmadınız yani? Ayy içim fesat benim bakmayın siz bana. Dinleyeyim ben şarkıyı yau, canım dinlemek istedi şimdi.

*"Kısmet açan dualar"
"kısmet açıcı dualar"
vs.
arkadaşlar, sadece kısmet açan çiğköfteyi biliyorum ben, başka da bir şey bilmiyorum. O çiğköfte de kısmet falan açmaz zaten. "Kısmet açan kitaplar" diye aradığınızda "bilsem ben kullanırım" demedim mi?

*"aşk tutulması totem"
ne tür totemler olduğunu soruyorsan anlatayım ama filmi izlemek için sinemaya gitmelisin.

*"disco kralı hangi gün"
cumartesi.

*"magnum çikolata josh holloway reklamda kullanılan müzik"
"josh holloway"
"magnum çikolata izle"
ve benzeri onlarca arama. Magnumun çikolatasına çok bayılmamakla birlikte bademli dondurmasına hayır dediğimi tarih yazmaz. dondurmayla arası iyi olmayan bir insan olmama rağmen hem de. Josh holloway yakışıklının ötesinde bir adamdır, lostumun sawyer'ı olması sebebiyle de kalbimdeki yeri büyüktür. Buna rağmen her ikisinden de çok fazla bahsettiğimi sanmıyorum. Neden bütün aramalar bana geliyor? (30'a yakın arama var magnumla ilgili)

*"şizofren mizah dergisi"
ben kötüledim yaa, beni okumasaydın keşke. Bu hafta da kapağında kocaman kafalı bir adam görür gibi oldum ama biraz uzaktaydım emin olamadım. Uğur sahte bir isimle çizmiş olabilir..

*"everything is something happen"
Ben ne demek istediğini hâlâ çözemedim Fatih Terim'in :p sen çözdüysen bana da anlat :D

*"9.sınıfta başlayan aşk hikayesi izle"
9. sınıfta başlayan aşk hikayelerinin "çocukluk" olduğu tecrübeyle sabittir, selamlar sevgiler.

*"akşam girl"
hö?

*"al"
bi daha hö?

*"anal"
yuh! blogrollün naneleri bunlar.

*"ars longa gözyaşı şişesi izle"
klip mi çekmişler?

*"atsam atılmıyor satsam satılmıyor dinle"
"atsam desem atılmıyor türküsü"
o ne ki?

*"aşk tutulması kaç saat"
aşk tutulması yazıp bir sinema sitesine gitsen kaç dakika olduğunu görürdün be güzelim :))

*"bedava digiturk"
hahahahahahah :D

*"ben-gay sırt ağrılarına iyi gelir mi?
Gelir.

*"benden yaşça büyük birine aşığım üstelik evli ne yapmalıyım"
Ben de yaşça büyük birine aşığım, 45 yaşında, annemden 3 yaş küçük, 2 çocuğu var, evli değil ama 1o yıldır aynı kadınla birlikte, evet sizin karayip korsanı olarak bildiğiniz adamdan bahsediyorum. Johnny Depp yani. Ben ne yapmalıyım?

*"blogspot lig tv koyma"
bilmiyorum :D

*"boyner back-up kartının kötü yanları"
Gece 2'de mesaj atıyor, boşu boşuna heyecanlanıyorsun.

*"Casillas"
pek severim :p

*"cümle çevirsene"
olur. Ne istiyorsan yaz çevireyim.

*"delirmek dedim"
iyi demişsin.

*"depresyon nasıl çıkılır"
internetten arayarak çıkılmaz.

*"deterjancı dükkanı açmak istiyorum"
aç.

*"dün gece sevgilim aradı netlog melodisi dinle"
anlamadım :s

*"erkek listeleri"
hahahaha :D bu ne beee :D

*"eyüp pierre loti nişan düğün için telefon numarası"
gidip isteyeyim mi numarayı, çok yakındayım. Ama nişan mı düğün mü ona karar ver. Ayrıca çok güzel bir tercih ;)

*farid farjat albümleri direkt"
bende yok be güzelim.

*"fransızca konuşmak blogspot"
fransızca konuşmak zordur, feci halde zordur hem de, öyle blogspottan arama yapmakla olmaz, git bir kursa.

*"heart of darkness açılmıyor"
lazım değil dediler ben de kapattım, hay Allah yaa, lazım olacağını bilsem kapatır mıydım :-/

*"hopidik"
peki.

*"iletime yazacağım kelime anlamı"
ah be güzelim kelimeyi yazsaydın daha kolay olmaz mıydı?

*"insanlarda dinlememe ve kendini anlatamama"
her ikisinden de muzdaribim şu ara, çözüm bulursan bana bir mail atar mısın?

*"iş kısmetim ve aşk kısmetimin açılması"
formülü bulayım, söz hemen paylaşacağım!

*"kadınların bıyıktan nefret etme nedenleri"
çirkin görünür, yemek yerken bulaşır daha da çirkin görünür ve öperken batar. daha sayayım mı?

*"kitap okuyorum okuduğumu aklımda tutamıyorum ne yapmam gerekir"
okurken kafan başka yerde olmasın yeter, bir de not alabilirsin.

*"köpek çiftleşme"
iyi düşünmek istiyorum, köpeğine eş arayan bir insan olduğuna inanmak istiyorum.

*"magnum reklamındaki johnny depp'i izle"
ben o zaman fark etmiştim dünyada böyle bir güzelliğin yaşadığını, yıllardır internette bu reklamı arıyorum ama bulamıyorum.

*"marmararock kulübü nerede"
marmara üniversitesinde desem yeterince açık olur mu? İstersen iletişim adreslerini de verebilirim.

*"mavi gözlü siyah saçlı emo girl"
mavi gözlü değilim, siyah saçlı değilim, emo girl hiç değilim. Yanlış geldin.

*"ne kadar mutluyuz değil mi"
yaa yaa di mi?

*"netlog üyeliğimi bitirmek istiyorum"
"netlog üyeliğimi sildim tekrar nasıl alırım"
bu kadar çabuk mu pişman oldun üyeliğini sildiğine?

*"ooooooooooooooof"
ne bulmayı ummuş acaba...

*"pastamıza azıcık umutta koyalım"
umut da koyun tabi pastanıza. Bu nasıl arama be, ne bu :s

*"porno bağımlısıyım bırakmak istiyorum"
Allah kurtarsın ama ben bir şey yapamam.

*blog adresimle birlikte abuk sabuk kelimeler yazan ve aratan insan; sevgilerimi gönderiyorum sana! ünlü oldun kız! "hanım koş bak vudu kız benden bahsediyor!"

*"side order of life izlemek istiyom"
izle.

*"uyuz insan"
buyrun benim

*"uyuz insanlar için yazılar"
hö?

*"voodoo arabası"
o ne be :s

*"şişli otobüsleri nerden var"
nerden binmek istediğini söyleseydin yardımcı olabilirdim biliyor musun. Yıllarımı orda geçirdim, gelen geçen her otobüsü de öğrendim :D

*"sübhaneke inşallah dinimiz amin"
fıraaaaaaaaaaaat hahahaha :D

*"ne kendimi anlatacak bir söz var. nede aradığım insanı anlatıcak bir cümlem. hep söylenir"
pekii :-/

*"Sinan Aşçı"
:s sahte kuzenim, kankam her bir şeyim olur kendisi. Niye lazımdı?

*"29 ekim günü mustafa sineması tamamını izlet"
?

*"3.sınıfın nedir"
nasıl yani :s

*"anne boleynin bedduası"
dedim beddua etme, döner seni bulur diye. ah anne ahhhh

*"aşk tutulması neye denir"
git filmde açıklıyor, ahh ahhhh bir daha izleyesim var :(

*"atlı köşk ulaşım"
vallahi yazmıştım :D nasıl ulaşılacağını ssm etiketini takip ederek bulabilirsiniz :D

*"aşk tutulması korsan"
netten ilk defa film indirecek belli :))

*"bad trip-kirli müzik 2008 blogspot"
ben hâlâ alamadım be güzelim, bir yerde satılsa sorun değil ama para gönder, mail at oooo uzun iş bee :-/

*"belirsizlik kötü şey"
di mi ama..

*"can sıkmak gibi garson şarkısının şarkı sözü"
hö?

*"cate stevens my lady darbanville"
cat stevens'ınkini biliyorum ama cate stevens cat abimin kardeşi ya da eşi mi oluyor?

*"dalgınlık sebebi"
herkesinki farklı.

*"değişik şeyler"
ne gibi?
*"dünya patikleri"
olur.

*"eda bebek patikleri"
Edaaaa bak bebeğime yapacağın patiklerden sonra işi ticarete dökmeni bekliyor insanlar, marka da hazır "eda bebek patikleri" :D (bebeğim derken tuhaf oldum bi an:s )

*"fransızca aşk üzerine kelimeler"
aşk=amour
sevmek=aimer
aşık=amoureux(amoureuse de féminin olanı.)
ağzını büze büze aşkııııım diyeceksen "amour" de "mon amour" de aman ne bileyim. yeter mi?

*"hobbits girl"
ben voodooyum yanlış geldin, orta dünyaya alalım seni :D

*"internet aşkımla aldatıyorum"
utanmadan bunu gelip bir de google'a anlatıyorsun!

*"karşındaki cami açmıyorsun sen onu yine de gör"
nerden tutsam elimde kalıyor bu cümle be, google da ne yapacağını bilememiş, bana yollamış.

*"kısmet duası blogu"
öyle bir şey mi var :s
(çiğköfte yazısını kaldıracağım böyle giderse, kısmet arayan bana geliyor be :s )

*"lost, jivago"
alt yazı arıyor bu :)

*"muz falan yere düşen öğretmen"
muza basıp yere düşen bir öğretmen videosu aradığını farz ediyorum. ama cümlede "falan" olmasa aradığını daha kolay bulamaz mıydı acaba :))

*"nişan düğün kına gecesi bunlar nasıl olur"
yeni başlayanlar için evlilik ve öncesi konulu yazı yazardım ama sadece gözlemlerim var biliyor musun, tecrübem 0.

*"porno anal seks filmlerini göster"
oha! memo tembelçizer yüzünden geliyor bu pornocular başıma :(
yazdık ya bir kere romantik komedi pornodur diye :(

*"rüyamda sevdiğim bana kızmıştı"
hayırlara çıksın inşallah.

*"show tv reklamlar başlarken köpek"
onun bebeklisi var ya ben de onu istiyorum!

*"side order of life'taki rick"
hah bak başladık yine :s unuttum bu hafta izlemeyi. hep böyle oluyor, bu yüzden tv'den dizi takip edemiyorum :( oooooof yaaaaaa. rick çok yakışıklı evet. side order of life yazımda onunla ilgili bir link var, ara, bul.

*"voodoo bebeği nerede bulunur"
olsa olsa istiklalde. Başka yerde arama.

*"yaşlanınca neye benzeyeceğim"
ben de merak ediyorum.

*"şehir tiyatroları yaşar ne yaşar ne yaşamaz 3 saat"
anlamadım. emin olmak için mi aramış? evet 3 saat sürüyor.

Bu ayın şekerlerini okudunuz efenim :)
Sevgiler...