31 Ocak 2009 Cumartesi

kalan...


Bildiğim bütün kelimelerle anlatmak istiyorum bazen.

Kalan bütün kelimelerimle.

Korkuyorum sonra.

Susuyorum...

30 Ocak 2009 Cuma

heyyyy doktoooooooooorrrrrr!!!!!!!!!

Söyleyin doktor yaşayacak mıyım?

Sabahın 4.30'unda oturmuş aşktan meşkten bahseden yazılar yazıyor oluşum hayra alamet midir? (görmeyeceksiniz yazıları, fazla açılmışım yazarken, sildim hepsini. 4-5 tane yazmıştım.)

Kendimi sokaklara atıp "seviyorum ulannnn" diye bağırma ihtimalim var mı? Varsa söyleyin de şimdiden kendimi imha edeyim.

Yazar kişisi kafayı sıyırdı iyice, bulaşıcı mıdır bilmiyorum ama siz yine de temkinli olun.

Biri beni durdursun artık...

OyuN

Tuhaf bir oyun oynuyoruz sanki. Belki de ben başlattım, emin değilim.
Kurallar neler bilmiyorum, kazanmak için ne yapılmalı onu da bilmiyorum.
Ya da bu oyun kazanılır mı, bir fikrim yok...

Nefret ediyormuş gibi yapıyoruz, biri diğerini eline geçirse bir kaşık suda boğabilirmiş gibi.
Nedenini bilmiyorum dedim ya.
Aslında öyle hissetmediğimi çok iyi biliyorum ama...
Aslında herkes de biliyor galiba.
Kimseyi inandıramıyoruz, kimse inanmıyor, kimsenin inanmasına gerek de yok zaten...
İşin tuhaf tarafı kendimizi kandırmaya da çalışmıyoruz.
E o zaman ne yapıyoruz biz?
Bilmiyorum işte, bilmiyorum!
Kasıtlı olarak karşıdakini kızdıracak adımlar atıyoruz, kızıp kızmadığını bilmiyoruz, sadece kızma ihtimali olduğu için yapıyoruz belki...
Yokmuşuz gibi davranıyoruz.
Hiçbir şey olmamış numarası yapıyoruz.
Sayıp sövüyoruz bazen, ama kimse duymuyor, görmüyor, bilmiyor.
Biz de üzerine gitmiyoruz zaten.
Bir gün önceki sözleri söyleyenler başkalarıymış gibi devam ediyoruz hayatlarımıza.
Dedim ya bir oyun bu, neden oynandığını, nasıl oynandığını ya da nasıl kazanılacağını bilmediğim, açıkçası merak de etmediğim bir oyun.
Kazanan olmak istemiyorum ben bu oyunda. Hava karardığında, eve gitme zamanı geldiğinde ertesi gün yeniden sokağa çıkmak için sabırsızlanmayı istiyorum. Eve gülümseyerek girmeyi istiyorum.
O kadar...

29 Ocak 2009 Perşembe

İğneli mesaj

İğnelerimi yaptırdığım hastanede yıllar önce bir kez daha iğne yaptırmıştım, daha doğrusu 10 tane yaptırmıştım. Geçen gün iğne olmaya giderken aklıma geldi.

Ruh hastası bir adam vardı, zaten pennicillin oluyorum ve feci şekilde yakıyor. İğneye ağrı kesici eklemiyor, "neden eklemiyorsun ulan canım yanıyor burda benim" dediğinde de "gerek duymuyorum" diyor.Bir de birbirimize biraz kıl oluyoruz, dart oynar gibi iğneyi uzaktan fırlattığını tahmin ediyorum. Bir iğnenin başka türlü bu kadar can yakmasına imkan yok çünkü.

Aynı hastanede bir de bir doktor var, nöbet saatlerinde işi yoksa gelenlere iğne de yapıyor. Diğeriyle aynı iğneyi yapmasına rağmen iğne yaptığını bile hissetmiyorsun. Ben sabahın 7'sinde kalkıyorum onun nöbeti bitmeden hastanede olmak için. Bir de ya akşam başka biri vardı böyle böyle canım yandı diye şikayet ediyorum kendisine :P

Geçen sabah yine aynı hastaneye gidiyorum iğne olmak için, 5 sene önceki o iki adamı hatırladım. Manyak yine orda mıdır diye korktum, "2-3 yıl önce hastanenin bütün kadrosu değişti onu da göndermişlerdir herhalde" diye kendimi teselli etmeye çalıştım, sonra da duaya başladım "Allahım ne olur göndermiş olsunlar".

Görürsem kaçmak için yüzünü gözümün önüne getirmeye çalıştım, hatırlamam 5 saniye bile sürmedi. Sevdiğim doktor abinin yüzünü hatırlamaya çalıştım, 1 hafta oldu hâlâ hatırlayamıyorum.

Ruh hastasının yüzünü anında hatırlayınca kendi kendime yaptığım yorumu paylaşmak için bunca şey anlattım. Yorum şu:
"Eh insan canını yakanları kolay kolay unutmuyor tabi. Bak iyi davranan adamı hatırlayamıyorum"

Beni bırakın siz devam edin! Yok yok ısrar etmeyin kalacağım burada ben.

Sosyal mesajımı da vereyim, değerli olmak ya da unutulmamak istiyorsanız can yakacaksınız efendim, başka yolu yoktur, varsa da ben bilmiyorum :)

Bakın bir iğneden nerelere geldim yine, hadi nefret edin benden :)

Hoşça kal Hilmi!

İnsan birkaç gün yazmayınca bir daha yazması epey zor oluyormuş, yeniden görmüş oldum.
İğnelerimi yedikten sonra ateşim bir daha çıkmadı, öksürük dışında da bir şikayetim kalmadı. "1 ay bile sürebilir öksürüğün" dedi doktor, aynı öksürük şurubundan bir şişe daha verdi, bol bol bitki çayı içmemi söyledi. Eh bitki çayını ne kadar sevdiğim düşünülürse bu durumdan şikayetçi olmadığım da anlaşılabilir.

Hissizleştim bu ara iyice. Hilmi defterini 93'le kapattık, tüm sınıf kopya çektiği için insan aldığı notu da umursayamıyor tabi. Kopyadan geçirdik aldık işte :)

Ben yüzsüzlüğü iyice abarttım, en son hatırladığım şey kopya kağıtlarımı masanın üzerine koyduğum. Bir yıl sonra "öğretmen" sıfatı alacak bir insan için (öğretmenlik yapsa da yapmasa da...) bu şekilde kopya çekmek gerçekten utanç verici ama bizi bunu yapmak zorunda bırakan utansın...

Fotoğrafta kopyaların bir kısmını görüyorsunuz, arkalarında da var, ikişer, üçer, dörder birbirine yapıştırdık. Artık nasıl denk geldiyse. Yazdırdığı her bir noktayı aynen istediği için başka çaremiz yok. 93 aldım yazdım ya, bir soruda virgül unutmuşumdur en fazla, daha fazla hata olmasına imkan yok. Bir virgülün 10 puana kadar götürme kudreti var. (Kısa bir soruysa ve virgülü koymadığınızda Hilmican'ın istediği anlamı vermiyorsa 10 puanlık sorudan 0 puan verir.)

Bir sınıfın neredeyse bütün öğrencileri aynı gün ya şallarla dolaşıyorlarsa ya da cepli sweatshirtler giymişlerse anlayın ki o sınıfta kopya hazırlığı var :D

Dediğim gibi sınavlardan geçmek, yüksek not alarak geçmek, bir şeylerin başlaması ya da bitmesi beni bir süredir heyecanlandırmıyor. Neden böyle olduğum konusunda fikrim yok. Açıklanmayan iki finalim kaldı, hep birlikte dua edelim de bir dönemi daha bütünlemesiz kapatayım olur mu :)

Hilmi için de birkaç kelime yazmalı galiba. Bu blogun en önemli kişiliklerinden biri Hilmi Hoca...
Canımıza okudun be adam! 1 sene boyunca her sabah daha sokaklar bomboşken yollara düştüm senin yüzünden. Okula gelince dersine mi girdim? Tabi ki hayır. İmza attıracağın son saniyeye kadar kantinde bekledim, olsun :)
4 saatlik derste 4 imza alan tuhaf adam, gereksiz bilgileriyle, konudan konuya atlamasıyla bizi boğan tuhaf adam...
Saat 13,00'teki sınav için yer tutmak amacıyla sabah 6'da okulda olunmasının tek sebebi, 5 senede bu sınıfı birbirine düşürebilen olmadı senden başka.
Öyle ya da böyle bitti bu da.
Can sıkıcı durumlar öyle ya da böyle bitiyor. (ikinci dönem bir sürpriz yapmasa bari...)
Bakarsın bir gün Buenos Aires'te karşılaşırız, belli mi olur?
Dünya küçük!

25 Ocak 2009 Pazar

Yaşıyorum!

Teşekkür ederim merak edip "nerelerdesin" diye soranlara, yaşıyorum efendim :)
Sadece son yılların en ağır hastalık haliyle mücadele ediyorum, daha önemli bir şey yok.

Sadece öksürükle başladı, gripmiş gibi yaptı, en son anjin olmaya karar verdi kendisi.
Geçtiğimiz salı günü doktora gittim, gripmiş gibi göründüğü için ona göre ilaçlar verdi, bir kutu antibiyotik bitti, bana mısın demedi bizimki.

Ateş içinde ve bilinçsiz sayılabilecek bir durumda yatıyorum, uyanıkken de pek algılamıyorum dışarıda olan biteni, arada sınava gidip geliyorum, yine yatıyorum, yine ateşim çıkıyor. Böyle salak bir döngü bu.

Antibiyotiğim bittikten sonra yine iyileşemeyince ve ateşim de düşmek istemeyince kendimizi yeniden hastanede bulduk. Doktor boğazıma baktı "oo kötü olmuş" dedi, ki bu tepkiye çocukluğumdan beri alışkınım. İşin tuhaf tarafı doktorlar genelde büyük tepkiler vermezler, hastayı korkutmamak için mi yoksa benzer şeyleri sürekli gördükleri için mi bilemem ama genelde soğuk kanlıdırlar. Bana her defasında 3 aylık ömrüm kalmış gibi baktıklarını düşününce sahiden durumun vahim olduğunu düşünüyorum.

Neyse, "boğazın çok kötü soğuk algınlığı değil bu" dedi, gözlerini kocaman açtı "anjin olmuşsun, anjin olmuşsun" diye tekrarlamaya başladı :D Verdiği tepkiye bakarsanız dünyada ilk anjin olan insan benim, tedavisini falan bilmiyor kimse dersiniz :D

30 kez "anjin olmuşsun" dedikten sonra iğnelerimi ve yeni ilaçlarımı yazdı, şimdi de onlara devam ediyoruz kaldığımız yerden. Bu sefer iyileşebilmeyi umuyorum. 3. iğnemi de yedim ve bir süredir ateşim çıkmıyor, buna da şükür..

Yaşıyorum yani, dönerim yakında :)

Sevgiler...

21 Ocak 2009 Çarşamba

Hak etmedi


İnsanların yaşamaktan nefret ettiği anlardan birini yaşıyorlardı sanırım, hani kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği o anlardan birini... Çıt çıkmıyordu ikisinden de, sadece uzaktan gelen belli belirsiz bir müzik sesi...

Akıllarından binlerce şey geçiyordu belki, kim bilir... Belki değil, kesinlikle öyle olmalı!
Ama öğrenememişler bak kimsenin düşündüklerinizi siz açıkça ifade etmezseniz bilemeyeceğini...

Canının yandığını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu da neden tek kelime bile etmediğini bilmek pek mümkün değildi. Şu an düşünüyorum da uzaktan gelen müzik sesinin de bir sebebi vardı, belki o anlatıyordu birinin söyleyemediklerini...

"Nolur sus ve dokun
Yüzümdeki çizgilere
İnandığım tüm yalanlar
Yaşamımdı.
Bu yüzden nefret ettim
Kendimle hep yüzleşmekten
Gerçekleri reddettim
Çünkü çok şey kaybettim"

Gerçekleri reddetmişti hep, yine reddediyordu, şarkıdaki gibi. Daha fazla kaybetmemek için...

Oysa ne çok inanmıştı biri değil mi? Tek kelime etmese bile yüzünden anlaşılıyor işte ne hissettiği. İkisinin de hissettikleri... Biri inanıyordu, bekliyordu, zaman zaman kendini kandırıyordu, gördüğü tüm olumsuzluklar için kılıflar uyduruyordu. Olur ya, belki ona öyle geliyordu...

"Her gün bekledim
Kendimin hançeriydim
Bu defa, bu veda
Ne içindi?
Hak ettim mi?"

Çaresizliğin son noktasına varılan anlar vardır bazen, biri galiba oraya çok yaklaşmıştı. İstiyordu sadece, en masum haliyle. Yanıbaşında... Yalan bile olsa...

Nasıl bir histir bilir misiniz?
Gururun 0'a indiği nokta.

"Nolur sus ve dokun
O sahte şefkatinle
Buna bile razıyken
Söylenecek ne var ki?"

Hâlâ tek kelime etmiyorlardı, ısrarla. Gözgöze gelmemeye dikkat ederek sağa, sola, yere, tavana, duvara, kapıya bakıyorlardı. Belki de nereye baktıklarının farkında bile olmadan.

Biri ağlamak üzere olduğunu hissetti. Başını diğer tarafa çevirdi. Görmesin diye...
Gururundan değil!
Çok başka sebepleri vardı ve haklıydı kendince...

"Git" dedi sonunda biri, diğerinin mücadele etmeye gücü yoktu. Biliyordu ki ne söylese ne yapsa boştu.
"Gidiyorum" dedi.
Diğeri "Git" dedi yine.

Biri gitti. Az önce izin vermemişti kendine ama bu defa engel olmaya çalışmadı ağlamasına. Eşlik etti şarkıya...

Biri kaldı. Tek kelime etmeden oturmaya devam etti olduğu yerde.
Aslında sadece o an için kalmak denirdi onunkine, geride kalan biri varsa o diğeriydi!

Gittiler bir yerlere, sonra birbirlerini yeniden buldular mı bilemem. Bulurlar mı? Onu da bilemem.
Bildiğim şey o şarkının hâlâ devam ettiği...

"Onurum kırık, gururum kırık
Hayal kırıklığı içinde hüznümü yutkundum
Bu defa, bu veda
Ne içindi?
Hak ettim mi?"

(Onlar kim bilmiyorum ama böyle bir an yaşadıklarından eminim. Şarkı Nem grubunun, ismi "hak ettim mi")

20 Ocak 2009 Salı

En büyük blogçu sensin!

Geçtiğimiz günlerde gazetelerden biri bloglara ayırmıştı bir sayfasını. Eski blog yazarlarına sormuşlar nedir ne değildir diye, blog nasıl kullanılır anlatmışlar vs.

Yorumunu istedikleri şahsiyetlerden bir tanesi blog yazarken keşfedilmiş, gazetenin birinde kendine iş bulmuş bir abla. Gazetede yazdığı köşeyi okuduğumda "hatun ne yemiş, ne yapmış onu anlatıyor, böyle köşe yazısı mı olur" demişliğim var zamanında.

Bugün bilmem hangi ünlüyü aradım, sonra bilmem kimin menajeri beni aradı, hep beraber şuraya gittik arkadaşlarla, şunu bunu yedik, film izledim başrol oyuncusuna aşık oldum tadında yazılar yazan bir hatun kişisi.

Okuduğum haberi hazırlayanlar "blog ünlüsü" deyip buna da gitmişler işte, sormuşlar. O da yanıtlamış.

Şu an blog yazan çok insan varmış, ama günlük gibi yazıyorlarmış, blog günlük değilmiş ki!

Vikipedi'ye soruyorum blog ne diye, "Blog (web günlüğü), teknik bilgi gerektirmeden, kendi istedikleri şeyleri, kendi istedikleri şekilde yazan insanların oluşturdukları, günlüğe benzeyen web siteleridir" diyor.

Allah allah bak sen şu işe, vikipedi günlük diyor ama bizim şahane gazeteci günlük gibi yazılmaz diye ahkâm kesiyor.

Ablanın bırakın blogu gazetede yazdıklarına bakıyorum, bildiğin günlük. Hatta takip ettiğim birçok blogger'dan daha kötü bir anlatımı var. Gazetemde iş verecek olsam ondan önce tercih edeceğim onlarca blogger biliyorum.

Yumurtadan çıkmış kabuğunu beğenmiyor derler bilir misiniz :)

18 Ocak 2009 Pazar

Niye?

Bir insan ne sıklıkta "ne yapıyorum ben yaa" diye sorar kendisine?

Günde kaç defa alıp başını gitmek ister, sonra bu düşünceye de yabancılaşır?

Her sabah "doğrusunu yapıyorum" diye uyanıp bazen yarım saat bile geçmeden "galiba yanlış yapıyorum" demeye başlaması, bir süre sonra tekrar fikir değiştirmesi nasıl açıklanabilir?

Yarım saat içinde "her şey güzel olacak!"tan "hayattan nefret ediyorum"a gelmesi korkulacak şey midir?

Bir an sevgi pıtırcığı olup az sonra nefretle dolması nasıl bir şeydir?

Ruh hali denen şey sahiden bu derece değişken midir?

Stresli zamanlar için bahaneler vardır da her saniye böyle olan insanın uyduracak bahanesi kalmış mıdır?

Niye her şeyi bir savaşa çevirmeye çalışır insanlar?

Niye zerre kadar umursamazlar senin ne hissedeceğini?

Niye mutsuz olduğunu bile bile daha çok canını yakmaya çalışırlar?

Hesaplar yapmak, ona göre davranmak sahiden kurtarır mı insanların geleceğini?

Susmak çözüm müdür sahi?

Ya da mantık dedikleri şey önemli midir bu derece? Kurtarır mı insanı?

Niye yazıya nefret ederek başladım da şu an yine yumuşadım ben?

Offfffffffffffffffffffff.

(istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.)

Gugıl analitiks 5

gugılcılar bu ay sıkı çalışmış, dün kaldığımız yerden devam edelim :))

*"eltiye doğumgünü mesajlar" Doğumgünün kutlu olsun sevgili eltim!?

*"ilgi çekmek için ne yaparsın" Ben genelde ilgi çekmeme kısmıyla ilgileniyorum, ilgi çekmek için yapılan çok komik şeyler biliyorum ama, anlatayım mı?

*"ali emin kime aşık" Bana değil.

*"ilhan kime aşık" Bana.

*"istanbul esenler 2 katlı otobüsler izle youtube" Otobüsün nesini izleyeceksin :)

*"kestirdim+saç" Aferin+sana.

*"kışımı yaza çeviren erkeğime mektuplar" Erkeğim :D Hahahahaha :D Hem de öyle böyle bir erkek değil, kışımı yaza çeviren erkeğim o :D :D Bakın kızlar yalnız kalıyorsanız sebebi hep bu, bir kere "erkeeeem" dediniz mi adama beeeee?! (bana sormayın ben hayatta demem :D )

*"lise birden kalan dersi veremediği diyelim bi üst sınıfa geçtik nolucak" Türkçe dersi di mi :) gugılın Türkiye'de lise okuduğunu sanmıyorum, o bilmez bizim sistemi, ben Türkiye'de lise okudum ama ne dediğini yine anlamıyorum :)

*"murat aliden daha şişman cümlesini ingilizceye çeviren murat aliden daha şişman" Şimdi bir murat var, bu murat aliden daha şişman, bu murat "murat aliden daha şişman" diye cümle kurup onu ingilizceye çeviriyor. Doğru anlamış mıyım?

*"notr dam de pari" gülmeyin doğru telaffuz ediyor o :) Telaffuz kontrolü yaptırıyor google'a. Doğrudur çocuğum. Oturabilirsin, très bien! (çok iyi)

*"olur ya evet dersen aşkıma" olur ya kalbinde yer bulur da yerleşirim yıllarca, seversin sonundaaaaa, olur ya evet dersin aşkıma, şeytana uyarsın da, olmaz mı olur yaaaaa

*"pıtırcık abla bize tatilde ne yaptığını anlatabilir misin" Tabi anlatırım sen iste yeter :) Merhaba ben pıtırcık abla :D

*"sağa yüzük takınca nişanlı sanıyorlar" Sola tak kız evde kalıcan sonra başımıza aaaaa

*"sen dostum iyi ki yanımdasın" Sağol dostum, iyi ki yanındayım.

*"seninle kafam güzel erbatur" Adamın kendi şarkısıyla mı asılıyorsun ona? Kendi duygularınızı kendi kelimelerinizle ifade edin, hadi başkasının kelimeleriyle de ifade edebilirsiniz ama adamın yazdığı şiiri ona okumak, yaptığı şarkıyı ona söylemek neyin nesi? Kafam biriyle güzel olabilir Erbatur ama o sen değilsin :P Seni de çok seviyorum, ama senin şarkını değil başkasının şarkısını söylerim sana :D (Bahsi geçen Erbatur, Zardanadam'ın solisti Erbatur Çavuşoğlu)

*"senle yaşadığımız sözüm yok yaşanan kısmet!! sonrasında ben konuşmam sevmem nispet!" Yürü beeeeeeee :D

*"sevgilimle aramı düzeltmek için ne yapmam lazım" gugılda aramak yerine gidip onunla konuşman lazım. Adam gibi konuş ama ters ters konuşup daha beter kalbini kırma! Mesaj at, mail gönder, telefon et, kapısına git, sonra annesi 36 numara anne terliğiyle kovalasın seni, hadi yap bir şey durma orda aaaa (kim diyordu "36 numara anne terliği" diye, anımsayamadım)

*"seksi fransızca öğretmeni" gugıl bir kez daha iltifat ediyorsun :) Fransızca öğretmeni kısmı tamam da seksi kısmını almayayım, yok öyle bir iddiam :D

*"tt reklamı italya nasar etme cümlesi" Fransa orası, arkada kocaman eiffel kulesi gözüküyor.

*"wish you were here şarkısı neden niçin kim tarafından nasıl yazılmıştır pink floy" Şimdi bu pink floy oturmuş seneler evvel, demiş ki ya yıllar sonra sLn diye biri olur da birini özlerse dinlemek için şarkı arar, biz onun için şimdiden özlemek üzerine bir şarkı yapalım. sonra oturmuş yazmışlar işte. how I wish, how I wish you were here we're just two lost souls swimming in a fish bowl year after year running over the same old ground what have we found? The same old fears wish you were here demişler. Aldık mı cevapları? Kim yazmış: Pink floy (pink floyd değil aman karıştırmayın) Neden yazmış: sLn ileride dinlesin diye. Niçin yazmış: Neden yazmışın cevabıyla aynı. Nasıl yazmış: Oturmuş yazmış.

*"yaa gugıl yaa hadi atasöze ne demek söyle yaaa" Bu da cilve yapıyor google'a :s Hayal et bak, dudaklarını büzüyor böyle yaaa guugıııl diye.

*"yaşça büyük biriyle çıkabilir miyim" Yaşıtını bul, daha güzel ;)

*"çernobil virüsünü başkasına nasıl gönderebilirim" çernobil virüsünü ne sanıyor ki :s

*"yolda yalnız başına yürürken, bir anda düşüverir ya aklına bir şeyler... bir filmden kalan bir replik, ya da o film üzerine kurulmuş bir cümle... belki bir belki iki kişi tarafından saatlerce gülünmüş bir saçmalık..." E bunu ben yazmıştım, google'a kopyalayıp aradın da boyun mu uzadı? Ben de aradım, bir tek ben çıkıyorum. Bir de benim blogumun linkini veren blogger arkadaşlarımız çıkıyor. Başka da bir şey yok. İnanamadın di mi, başkası yazmıştır dedin, aradın gugılda, yine beni buldun. Oh olsun sana!

17 Ocak 2009 Cumartesi

Gugıl analitiks 4

Eğlence başlasın :))

*"sevdiğin kişinin hem sana hem arkadaşlarına bakması"
google'da aramaya gerek yok anacım, o adam "aaa kız" diyip bakıyor işte hepinize birden, sen bırak onu.
*"google bana değişik bir şeyler göster yaa sıkıldım"
Değişikmişim. Sağol google.
*"gözden ırak olan gönülden ırak olmuyo"
Ben de öyle dedim işte.
*"2008 erkek kuaförlerinin yeni yıl ile ilgili mesajları"
İlk gördüğümden beri düşünüyorum ama çözemedim bunun olayını :) yeni yıl mesajı aramasını anlayabilirim ama erkek kuaförü neyin nesi?
*"2012de isviçre yok olur mu"
Olmaz anacım bir şey, korkma git.
*"adı au bonheur des dames olan kitabın türkçesi", "au bonheur des dames filmi izle"
Geçen gün bahsettiğim Hüsnü hocamın öğrencileri bunlar, bizim bölümde alt sınıflardalar :) "Paris Yıldızı" canlarım Türkçe ismi ;)
*"alişan and çağla are they married"
No, they aren't. They are just friends.
*"bana 1 masal anlat gugıl"
gugıl babanızın uşağı mı be, onu yap gugıl bunu yap gugıl aaaaa
*"ben türkçe biliyorum ufff sıkıldım come msn"
Bunu anlayan bana da anlatırsa sevinirim :s
*"bengay kokusu çıkar mı"
Çıkmaz :)
*"bir kızın zeki olduğunu nereden anlarız"
Gözlerinden :P
*"can sıkıntısı ne bileyim bul işte"
can sıkıntısından bir şey bulmasını istiyor arkadaş. gugıl canı sıkılanı bana gönderiyor daha çok sıkılsınlar diye :s
*"cevabını bilmediğim sorular sorma bana ben senin yüksek not alacağın sınav değilim ki"
heyt beee! arama dediğin böyle olur!
*"depresyona nasıl girebilirim"
Depresyonla ilgili sövüp duruyorum ya, nerde depresyona girme meraklısı manyak var hepsi beni buluyor :s
*"dünyadaki tesadüf ve düzen"
dünyada şahane bir düzen var ve tesadüf diye bir şey yok.
*"düş sokağı sakinleri seni tanıyan yok bu şehirde"
yeni şarkı mı yapmışlar :D "Seni tanımayan yok bu şehirde"den sonra Murat abiler yeni bir şehre gitmiş, bakmışlar ki orda kimse tanımıyor bizimkini. Bu kez yeni şarkı yapmışlar "seni tanıyan yok bu şehirde" diye... (kızma bana, sen bu iğrenç espriyi hak ettin!)
*"eva longoria a aşığım"
Allah kurtarsın :) Hoş kadın sahiden.
*"eylül ayının bize çağrıştırdıkları"
eylül ayının sana çağrıştırdığını ben nerden bileyim, gugıl nereden bilsin. Biz ancak bize çağrıştırdığını biliriz, seninkini bilemeyiz di mi gugılım, di mi aşkımın bahar tomurcuğu?
*"görüntülerle anal seks yapmayı öğrenmek istiyorum"
ben de sana yuh demek istiyorum!
*"hamile kaldığını nasıl anlarsın"
internet kullanmayı bilip de bunu bilmeyen biri mi var sahiden :s
*"hamilelikte can sıkıntısı olur mu"
Niye olmasın :)
*"hilmicim"
O benim Hilmicim tamam mı?!
*"I worship the ground you walk on ne demek"
Aynı soruyu ingilizce hocamız sormuştu, düşündük taşındık Türkçede bunu karşılayan ifade olarak "bastığın toprak olayım"ı seçtik, işini görür mü bilmem :D
*"iletiyle birine laf sokmak"
Komiktir, çocukçadır, saçmadır. Gerek yoktur.
*"kadınların üstlerini açıp kameraya çeken sapıklar"
kameraya çeken sapık da google'da arayan değil mi?
*"pırıl pırıl mavi gök 23 nisan şarkısını dinle"
söyleyeyim mi noooluuuuuuuuuuurrrrr
*"sen dizime yattın sonra ben seni tokatladım"
ali sait meydey hahahahaha :D
*"sexs için nası kandırabilirim kız arkadaşımı"
Önce ne için kandırmaya çalıştığına karar vermelisin, ya sekstir ya da sex. sexs diye bir şey yok ;) Ayrıca öyle kandırmaya çalışmakla falan olmaz anacım geç bunları.
*"spaceime kim baktı"
Valla ben bakmadım.
*"tuna kiremitçi kimdir resmini göster"
Google imagesda arama böyle yapılmaz bebeğim.
*"ukturk"
Ukturk hocam gugıl seni arayanları bana gönderiyor, ne iş :D
http://blogeditoru.blogspot.com 'a alalım sizi.
*"ya sana diyomki nolur bana tiyatroyu çıkar"
gugıla yalvarırsanız daha iyi sonuç verebilir ama azarlayınca küser, ona göre.
*"zardanadam d&r"
ikisi bir arada zor canım ;) Zardanadam satmıyor albümlerini.
*"turuncu lacivert"
melankolik deliiiiii, seni arıyorlaaaaaaaar :)
http://blog.turunculacivert.com
*"2009 boğa kadınına neler katacak"
Güzel şeyler :)
*"annesini kesen canı videosu izleme"
annesini kesmiş bir de video mu çekmiş :s
*"araba yıkayan kızlı adsl reklamındaki kız hangi üniversiteden"
Hahahahahahahaha :D Böyle arayarak bulduysan bütün alkışlar sana geliyor.
*"avea patlıcan genci nasıl olabilirim"
47 yaşındaki annem bile avea patlıcan genci, sen hala değil misin?
*"aşığım ama kime olduğumu bilmiyorum"
e yuh ama :s google'la dertleşilmez, ayrıca insan kime aşık olduğunu nasıl bilmez :s
*"ben winnie the poohu anlatamayacağım kadar çok seviyorum"
ah canım, o da seni anlatamayacağı kadar çok seviyormuş, öyle dedi bana :) Bu aramayı yapan ilkokula yeni başlamış bir kız çocuğu ve tombul yanakları var, hissediyorum :)) Annesi sabahları iki kuyruk bile yapıyor saçlarına :)
*"brad pitt jöle sürüyor mu"
sürme hayatım jölesiz daha yakışıklı oluyorsun diyorum ama dinlemiyor.
*"çirkin kızlar porno"
herkes farklı şeylerden hoşlanır tabi 8-)
*"değer verdiğim herkes bi şekilde midemi bulundurmak zorunda?"
bu bir soru cümlesi değil, soru işaretine gerek yok. genelde değer verdiğimiz insanlardan kazık yeriz, kendini kötü hissetme.
*"johnny depp'e benzeyen erkek arıyorum"
O da bir şey mi ben direkt Johnny Depp'i arıyorum :D
*"kıza yüzük verip parmağına takmaması"
Olmaz bu iş :-/ Seni sevmiyor :( (Bana neden güzin abla muamelesi yapılıyor sizce? )
*"aşkım"
Ne var kör olasıca?!
*"çimenlikler niye yeşil"
ilkokulda klorofil bitkilerin yeşil rengini veriiiiir derdik hatırlar mısın?
*"akalın demet 35 tur atalım"
akalın demete 35 tur atma teklifi yapıyor sanırım :-/ e bundan bana ne!
*"akşamları ders çalışamam buna ne icat buluruz"
cümleyi doğru kursan bulacağım bir icat ama ne aradığını anlamadım ki :-/
*"antoine sln"
Bu aramayı yapan güzel insan kimsin söyle vallahi kızmayacağım :D Kesinlikle tanıdığım birisin.. antuaaaaan koş kız koş bizi arıyorlar.
*"aşkımı ona ima ediyorum ama o anlamıyor"
Anlamazlar :D
*"aşkım kelimesi kimlere söylenir"
sLn'e söylenmez, onun dışında herkese söylenmesi caizdir.
*"bilgisayar ekranım yeşil oldu"
Ayy benimki de olmuştu, yenisini al.
*"bir erkeğin beğendiğini nasıl anlarsın"
Anlayamazsın :) Yaa bir de "beğenmek" ifadesini kullanan kaldı mı hala :s
*"mücadele edecek gücüm kalmadı"
Benim de :(
*"karım şov yapıyor"
Sen de utanmadan gugıla anlatıyorsun öyle mi?!
*"bende potansiyel varmı güzel bir kızla çıkabilirmiyim"
Elbette :D Potansiyele falan bakmaz bu işler anacım kısmetinde varsa olur.
*"dum tek teyin notaları"
Blog aleminde şu şarkıyla ilgili yazı yazılmayan az sayıda blogdan biri benimki ve sen geldin beni buldun. Vallahi bravo!

Devamı az soooooonraaaa :))))

16 Ocak 2009 Cuma

Ağlayalım o vakit

Küçük çocuk bir şeyle oynarken gider elinden alırsınız hani oynadığı şeyi. Yere oturur sesi çıktığınca bağırır, bir yandan da ağlar hani.
Şu an tam onu yapmak istiyorum.
Sesim çıktığınca bağırıp, ağlamak istiyorum.
Hayır elimden bir şey almadı hiç kimse. Sorunlarıma çözüm bulamadığım için bunu yapmak istiyorum.

Ne farkım var ki zaten küçük bir çocuktan?
Ya da senin bir farkın var mı?
Her fırsatta "büyüğüz" derken, küçük çocuklar gibi davranmaya devam etmiyor muyuz?

İstemek yetermiş

Motivasyondan bahsediyordu hoca, her zamanki gibi konuşurken kendini kaybetmişti. Çocuk masallarını okur musunuz dedi, ordan oraya atlaya atlaya bir sürü şey anlattı...

"İsterseniz" diye başlayan cümleler dizdi ardarda. (yetmedi bir ara otomatiğe bağladı üstüste "envie, envie, envie, envie" demeye başladı, envie nedir derseniz: arzu, istek, eğilim vs.)

Masallardaki gibi...
İsterseniz prensese kavuşabilirsiniz.
İsterseniz dağı delebilirsiniz.
İsterseniz onu yapabilirsiniz.
İsterseniz bunu yapabilirsiniz.
Yapamıyorsanız yeterince istememişsinizdir.
Yapamama sebebi olarak gösterdiğiniz her şey BAHANEdir.
(dedi.)
...

İnsan bir şey yapmak istediğinde önünde hiçbir şeyin duramayacağına inanan insan kişisi ilgiyle dinledi tabi...

Sen, ben de olmasak kim inanacak bu masallara be hocam?!

(dünkü konuşmanı sevmiş olmam seni de sevdiğim anlamına gelmesin ama.)

(yaa bir de kafamı kurcalıyor, bahsi geçen prenses kurtarılmayı istemeyebilir, "dağı deleceğim ben" diyince devlet "hop kardeşim ne yaptığını sanıyorsun sen" diyebilir, o zaman yeter mi benim istemem?)

15 Ocak 2009 Perşembe

insan o da...

Kızıyorum bazen insanlara.
Çok kızıyorum.

1. ve 3. sınıfta bana günlerce karın ağrısı çektiren Hüsnü hocaya kızıyorum mesela.

Dönem başında "sunum yapacaksınız" dediği saniye başlardı mide bulantılarım. Zordur ona sunum yapmak, beğenmez kolay kolay.

Psikoloji eğitimini kötü amaçlar için kullanır.
Heyecanlı olduğunu fark ederse seni rahatlatmaya çalışmaz, üstüne gelir. Bildiğin şeyi söylemeye tırsarsın. İyi bilir insan psikolojisini ve sen orda küçüldükçe o kendini iyi hisseder.

Normalde de stres yaparım sunumlar için ama elim kolum titremez, başladıktan sonra iyi kötü gelir gerisi... Ama onun dersi bir başka olmuştur hep.

Kızarım işte o tavırlarına..

Sonra, günlerden bir gün (bugün.) otobüste gelir karşıma oturur. O da insandır işte. Beni psikolojik olarak her sunumda çökerten adam bir canavar değil, benim gibi insandır...

İzlerim o inene kadar, bir yandan da düşünürüm hayat ona neler yaptı diye.

Kendisini bırakıp Fransaya yerleşen bir eş... Yanında götürdüğü çocuklar...

Muhtemelen onların gidişinden sonra kendini alkole vermesi, senelerce ayık gezmemesi. Sonra bırakması, ama alkolün etkilerinin onu bırakmaması...

Düşündüm, düşündükçe üzüldüm, üzüldükçe insan olduğunu daha çok gördüm, sevdim.

Derste ruhumuzu daraltan Hilmi hocadan da bu yüzden nefret edemiyorum ben. Ne zaman nefret etmek istesem kendisi kadar yaşlı olan karısıyla kolkola yavaş yavaş yürüyüşleri geliyor gözümün önüne, gözlerim doluyor falan filan.

Sanırım söz konusu olan gençler olduğunda bunu pek yapamıyorum ama yaşlılar olunca bahsi geçenler, biraz çabuk yumuşuyorum :-/

Çok şükür!

Öyle insanlar var ki benim gibi kendini sevmeyen bir insan bile onlara bakınca şükrediyor haline.

Bazı insanları şartlar zorlar kabul ediyorum ama bazı durumlar vardır, şartların öyle gelişmiş olmasıyla açıklayamazsınız.

"Ben seni aldattım ama vallahi şartlar böyle gerektirdi" dese misal karşınızdaki?

"Ben sizin aranızı bozdum, laf taşıyorum, hatta laf taşımıyorum direkt yalan yanlış şeyler söylüyorum aranız bozulsun diye ama vallahi şartlar böyle gerektirdi" diye bir açıklama olabilir mi?

Haa tamam anladım seni, şartlar öyle gerektirmiş diyip geçebilir misiniz böyle bir durumda?

Sabah yeni sevgilisiyle mutlu mutlu gezerken gördüğünüz insan akşam gelse ağlasa eski sevgilisi için defetmez misiniz başınızdan? O kadar üzülen insan hemen yenisini mi bulur diye sormaz mısınız?

Ne olur ne olmaz yenisini buldum ben ama eskisini de geri almak için elimden gelen numarayı yapayım, fazla mal göz çıkarmaz mantığı midenizi bulandırmaz mı?

Herkesin karakteri muhakkak kendisini ilgilendirir ama karakter bozuklukları senin hayatına bile zarar verince rahatsız olmamak mümkün değil...

Belki yanlış, bilmiyorum.
ama bazılarına bakınca kendimi seviyorum ben!
Yine de hayatımda olmamalarını tercih ederim.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Bir Mürebbiye Adayının Güncesi (11)

Bitti.

Ben çabuk alışırım insanlara, ayrılıklar canıma okur!
Hayatımda sanırım ilk defa zerre kadar hüzünlenmedim bir yerden ayrılırken...

İkinci dönem beni daha iyisi mi bekliyor bilemem.
İlk iki stajımı dönemin en sorunlu okullarında yaptım, 3. de aynı olur mu?
Neden olmasın?
Çekiyorum herhalde sorunu ben.

Genellemelerini yaparken "siz hariç" dedikleri noktalarda hariç olan kısma dahil oluşum "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedirtmiyor elbet.

Kaçıncı sınıflarla derse girdiklerini bile bilmeyen, yanlış program getiren hoca "öğretmen olmanın sorumluluğu vardır, siz sorumsuz davranıyorsunuz" diyebiliyor ordaki insanlara. (staj raporunda yere göğe sığdırılamayan insan. Farklı insanlardı herhalde gördüklerimiz.)

Kurunun yanında yaşın yanmaması için sorumlu denen insanın biraz sorumlu davranması gerekiyor, adı üstünde "sorumlu".

3 ay boyunca her çarşamba gittikten sonra "aaa siz salı gelmiyor muydunuz" diyecek kadar ilgisiz bir insandan x ilgileniyor, y geç kalıyor demesini bekleyemezsin di mi? Siz yapıyorsunuz, siz, siz, siz...

Zaten öğretmen olmayı zerre kadar istemeyen bir insana yapılacak en büyük kötülüklerden biriydi herhalde böyle dengesiz insanların arasına göndermek. İsabet oldu. Eskiden de istemiyordum, artık hiç istemiyorum!

Hayattan aldığımız en büyük ders büyük konuşmanın yanlış olduğu... "Asla yapmam" diyemiyorum maalesef, hayat bu, bir bakarsınız bir gün o kompleksli yaratıkla aynı yerde öğretmenlik yapıyoruz.
Olur mu?
Maalesef olur.
Her sabah nefret ettiği işine lanet ederek giden insanların arasına katılmayı istemiyorum ben!

Bazen midemi bulandırıyor dünya...
Daha doğrusu "insanlar".

Ne kötü di mi?

13 Ocak 2009 Salı

Sevgi pıtırcıkları için açıklama...

İnsanların dertleri tasaları bitti, sıra yine bana geldi. Özlemiştik di mi :)

Yazıyor oluşum sorun bu defa. Sahi ben yetkili insanlardan izin belgesi almadan nasıl yazmaya başladım, ne cesaret bu benimkisi?

Yüzlerce kez söyledim bu kadar insanın okuyor olması beni fena halde şaşırtıyor diye. Daha da fazla şaşırtan yazdıklarımı paylaşabiliyor oluşum...

Adım, soyadım, okulum, bölümüm her şeyim belli. Okula gelip beni kolaylıkla bulabilirsiniz :) Msn iletimde blog linkim var. Tanıdığım insanlar okuyor, biliyor. Okumasalar bile okuma ihtimalleri olduğunu biliyorum, gözlerine bile sokuyorum belki zaman zaman... Şöyle bir durumda takdir edersiniz ki yazdıklarım %100 gerçektir ve zerre kadar abartı yoktur :)

Ruh halimi anlatırım zaman zaman, duygularımı anlatırım, ama benim özelimin önüne çizgi çekerim, o çizginin ardına geçmem yazarken... Tam olarak söylemek istediğim kadarını söylerim. Fazlası bana kalır...

İnsanların tepkilerini önemserim, söyledikleri güzel şeyler motivasyon olur elbet ama umursamam aşağıdaki sayının kaç olduğunu... Her yazının ayrı ayrı kaç kez okunduğu yazar google analytics'te. "Şu okunmuş bunu yazayım o zaman yine" demem. Öyle olsa disko kralı, aşk tutulması okurdunuz sürekli :) Canım ne istiyorsa onu yazarım, okumak istemeyen okumaz bu kadar basittir. Fikirlere açığımdır elbet ama herkesin de fikri ciddiye alınmaz ki!

Laf sokmak için blogu kullanmam, laf sokmak için hiçbir araç kullanmam, işim olmaz çocukça şeylerle. Canımı sıkan durumları yazarım ben, 3-5 kişinin yaptığı şeyin birleşiminden yeni insanlar tasarlarım kafamda, onu yazarım. Şikayet ettiğim insan kişisi asla x ya da y değildir. Biraz x'tir biraz y, biraz z. X bana böyle yaptı diye ağlamak için kullanmam blogu. X canımı sıkıyorsa, onu x'in yüzüne de söylerim zaten. Lafa gelince "evet söylerim" deyip icraata gelince susup kalanlardan değilim maalesef (!) Sevimsiz olacaksam da olurum. Dert etmem. Kendimi de kandırmam bu konuda.

Özledim derim bazen. Buraya yazarım daha doğrusu. Blog arkadaşlarım vardır elbet, okurlar, güzel yorumlarını da esirgemezler. Kimsenin bir şey söylemesini istemiyorsam yazımı yorumlara kapatırım olur biter.

Ben zannetmiyorum buraya "üzülme sLn, her şey güzel olacak" yazıp, başka bloggerlara gidip "sLn de kendini kandırıyor, ıdı vıdı" gibi sözler ettiklerini :)
Yüzüme "ah canııım" diyip arkamdan iş çevirdiklerini.

"Ne oldu ayrıntıları anlat" demezler mesela. Ben ne kadarını anlatırsam o kadarını okurlar ya da istemezlerse okumazlar. Israr etmezler anlatmam için, gün gelince kullanmazlar o söylenenleri bana karşı. Hatırlamak istemediğimi iyi bildikleri şeyleri hatırlatıp benim keyfimin kaçmasından mutlu olmazlar...

Bütün yazılarımı kenara not edip yeri geldiğinde aleyhimde kullanmaya çalışmazlar, neden çalışsınlar?
"Bak böyle demişti ama böyle yapıyor, bık bık bık ıdı vıdı" diye dedikodumu yapmazlar arkamdan, işin iç yüzünü sormadan dedikodu yapan bazı dostlarımın aksine ;)

Dedim ya anlatmak istediğimi anlatırım diye, okur sonra arkadaşlar, "ne oldu" diye sorarlar, bilirim başıma gelecekleri, susarım. "Bir şey yok!" derim...
24 saat ağlayamam ya insanlara!

Mutluymuş gibi yaparım bazen, bazen dünyayı umursamam, nereye çekerlerse oraya giderim. Ama bütün gün "ühüüü ben mutsuzum böyle böyle oldu" diye ağlayamam kimseye, ağlamam! (Ağlamaktan kastım sürekli mutsuz olduğunu anlatmak.)
Yanlarında ağlamıyor oluşum çok mutlu olduğum anlamına gelmez ama kendilerine bir şey belli etmemek istediğim anlamına gelebilir pekâlâ ya da anlatmak istemediğim anlamına gelebilir.

Ben buraya "üzgünüm" yazdıktan sonra onlara bir şey yokmuş gibi davranıyorsam bu kendileriyle bir şeyleri paylaşmak istemediğim anlamına da gelebilir elbet. Nasıl emin olabilirsiniz ki hayatımdaki yerinizden?! Size olan güvenimden?

Ama dünyanın en güvenilir insanı ya herkes, anlam veremezler onlarla bazı şeyleri paylaşmak istemeyeceğime!

"sLn bir şey yokmuş gibi davranıyor o zaman blogta ilgi çekmek için sallıyor olabilir."

Hayır efendim öyle değil! Gayet sıradan konulardan bahsediyorum, canım ne isterse ondan bahsediyorum, canım isterse aynı yazıdan 10 kere yazıyorum x1, x2, x3 diye. Kimseden izin alma ihtiyacı duymuyorum bunun için.

sLn kendi özelini "sadece" kendisi biliyor, bazı duygularını fazla özele girmeden yazıyor ve rahatlıyor. Sana anlatmıyor çünkü seni ciddiye almıyor, çünkü sana güvenmiyor, çünkü seni düşündüğün kadar mükemmel bulmuyor...

Kulağa hiç de tuhaf gelmiyor di mi ;)

Ayırdım ben insanlarımı aylar önce kafamda. Rahat olun siz. Kime nasıl davranacağımı gördüm. Kimlerin iki yüzlü olduğunu da...

(son 2-3 ay içinde dolaylı olarak söylenen ya da direkt olarak söylenen bazı şeylere karşı ortak bir açıklama olsun bu, ben sizi ciddiye almamayı öğrendim ama siz ne zaman fark edeceksiniz küçük dağları yaratanın siz olmadığınızı bilmem! Cesaretiniz olsa keşke insanların yüzüne söylemeye...)

Sevgiler...

Gelsin finaller

"Öğretmen" sıfatı almasına birkaç ay kalmış bir insan kişisiyim malumunuz. 17 senedir de öğrenciyim.

17 senede öğrenci nasıl olur öğrenememişim, her sınav döneminde fark ediyorum bir kez daha.

1 hafta sonra sınavları başlayacak olan insan kişisi ders çalışır değil mi? Okulu uzatmamak için debelenir falan.

Gerçi hakkımı yemeyelim, bu dönem biraz topladım sayılır kendimi. Ödevleri son güne yığmadım en azından, staj raporumun bitmiş olması bile müthiş bir şey benim için.

Wikipedia'yı kurana dualar ederek yaptığım edebiyat ödevim biraz fazla uzun olunca kısaltmak zorunda kaldım, kelime kelime okuyorum şimdi :-/ epey uzun sürüyor tahmin edersiniz ki.. 18-19-20. yüzyıllarda Fransada yayılan edebiyat akımları, onların temsilcileri, eserleri vs. vs. Böyle yazınca hoşuma gitti be :) Şahane bir ders bu aslında, ders olarak bakmayınca çok seviyorum.

Yapılacaklar listem oluşturulmuş durumda ama aklım her zamanki gibi başka yerlerde.
Ben Hilmi'nin sınavındayken insanlar Lost'un yeni bölümünü indirmeye başlayacaklar, ben aklım Lost'tayken o sınavda ne yapacağım?

Yeni bir diziye başlama planım var, başlama zamanı olarak sınav zamanını seçtim, neyseki indirmesi uzun sürecek ve hemen başlayamayacağım.

Heroes ben ders çalışayım diye ara vermiş olabilir ama vermeseydi de fark etmezdi, "aaa heroes vardı bugün di miiii, dur indireyim" cümlesini kurup yeni bölümü indiriyorum. Aradan bazen 1 bazen 2 hafta geçiyor "aaaa ben Heroes'u indiriyorum ama son bölümleri izlemedim" diyip izliyorum. Heroes var da ders çalışamadım gibi bir bahanem olmasına imkan yok yani.

Yıllardır tvden dizi takip etmeyi beceremeyen ben 3 haftadır pazartesi akşamları tv karşısındayım, Elveda Rumeli'yi izliyorum. Anneannemin "çok abartmışlar, biz böyle konuşmuyoruz" isyanlarını duyup diziye dahil ettiklerine inandığım "Namık'ın annesi"ne hastayım:) Aynen onun gibi konuşuyor çünkü benim ahalim :)) Babaannem onun gibi konuşmasına rağmen o kadını izlerken gülmekten kırılıyor:)) Şimdi baktım da Üsküplüymüş zaten kendisi.
(hâlâ Makedonya sınırları dahilinde yaşayan bütün tanıdıklar isyanlardalar gerçi ama olsun..)

İndirmeyi uzun zamandır ihmal ettiğim The Tudors'ta da sona yaklaştım, şeytan izle diye dürtse de kendimi tutuyorum. Ara ara porno film kıvamına gelse bile şahane bir tarihi dizi. Tarih iyidir-güzeldir.

Geçen hafta HIMYM'ın son sezonunun 11 bölümünü izledim arka arkaya, şu an da 12 indi, gerçi o 20 dakika sürdüğü için çok problem değil. (HIMYM=how I met your mother)

Her sınav zamanında yaptığım gibi normaldekinden 2 kat fazla kitap okuyorum yine. Derste kitap okumak şahane oluyor :p

Öyle işte...

Umarım kazasız belasız atlatırız bu final dönemini :-/

Dünya küçük



Bugün yine bir şey anlatırken kendini kaybetti.
"Dünya küçük, bakarsınız bir gün Buenos Aires'te karşılaşırız" dedi, "belli mi olur".
Olmaz ya.

12-13 yaşlarındayken Buenos Aires'e gitmeyi isterdim, hâlâ da görmeyi isterim Arjantin'i.

Hayat bu, belli mi olur, gittim mesela bir gün, dünyada adam kalmamış gibi Hilmi'yle karşılaştım.

Döner konuşur muyum?
Hem de "ben"?
I ıh.

Ayrıca orada tenefüs yok be güzelim. Ders bitince susuyorsun sadece, öyle bir ortamda seninle ne yapılır bilmem.

Çok yaşa Hilmican sen!

12 Ocak 2009 Pazartesi

Ağlama be!


Küçükken merak ederdim insanlar film izlerken, müzik dinlerken ya da başka biri sıkıntısını anlatırken nasıl ağlar diye.

Öyle ya, senin sıkıntın değil o, seni ilgilendirmez. Kendi derdin olsa otur ağla ama başkasının acısına ağlanır mı hiç?

Sadece film o, gerçek değil ki! Birkaç kişi rol yapıyor diye neden ağlar insan?

Adamın sevgilisine yazdığı şarkıya ben neden ağlayayım, o ağlasın!

Hem hep o anı beklemiş gibi nasıl hemen başlar ki insan ağlamaya?

Tanıdığım büyük insanların çoğu ağlardı olur olmaz, büyüyünce olan bir şey miydi bu acaba?
Hayır canım olur mu hiç. Bana olmayacaktı mesela...

Büyüdüm sonra.
Gördüm ki sevdiğin biri ağlarken sen de ağlayabilirmişsin onunla.
Şarkının gerisini dinlemeye bile gerek yokmuş, ilk 5 saniyesi yetebilirmiş bazen seni ağlatmaya.
İnsan filmde olana ağlamazmış, kendine ağlarmış aslında...

Filmdekinin sevdiği birini kaybetmesi değilmiş misal insanı ağlatan, onun kaybı kendi kaybını hatırlatırmış ya sana, oymuş gözlerinin dolmasının sebebi...

Yaşlanmak gerekmiyormuş film izleyip ağlamak için. "Ne izlese ağlıyor be" dediğim bütün büyüklerden özür dileme zamanım geldi herhalde.

Küçükken dalga geçtiğim ya da asla istemem dediğim her şeyin başıma gelmesi durumu ne zaman bitecek ya da bitecek mi bilmem.

Duygusallığın dozu kaçtı bugün.
Belli bir sebebi de yok halbuki.

Vapurdan inene kadar kuşlarla lak lak yaparsan olacağı budur.
(alınmazlar di mi "kuş" diyorum diye?)

Not: Eskiciyle Küçük Hasan'ın hikayesini bilir misiniz? Refik Halit Karay'ın "Eskici" hikayesini... Her yıl muhakkak Türkçe kitabımızda olurdu. Hepimiz ezberlemiştik aynı bölümü:

"-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamişti. Bunu işiten çocuk hiçkira hiçkira katila katila ağlamaktadir; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağina ağlamaktadir.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama."


Bilmiyorsanız bakıverin bir zahmet şuraya. Başlık oradan alındı işte.
Bak yine duygulandım ben :-/ Offffffffff

yalnız ben

Boş gözlerle denizi izlerken 1oo1 tane şey geçiyor aklımdan. Düşündüğüm hiçbir şeyi bir sonuca bağlayamıyorum, yarıda bırakıp bir diğerine geçiyorum.

"Ne olacak"lar, "ne yapacağım"lar, "ne yapmalıyım"lar...

Denizin üzerinde uçuşan hayvancıkların hareketlerine dalıp dünyadan kopmalar, zaman zaman duymasalar da laf atmalar... Farkında bile değiller elbet pencerenin ardından onları izlediğimin. Olsun.

Güneşli ve soğuk bir gün. Hani şu baharın ilk günleri gibi... Güneşli ve soğuk günleri hep sevmişimdir ben.

Kafamda bir sürü plan.

Olmasını istediklerimi düşünüyorum bol bol, işi gücü bırakıp düşünüyorum hatta. Hırs yapıyorum sonra, "görecekler bana inanmayanlar!".

Hayvancıklara laf atıyorum yine "siz de inanmıyorsunuz di mi? Göreceksiniz!"

Dua ediyorum içimden.
"Vermeyi istemeseydi istemeyi vermezdi" demişlerdi değil mi?

Haksızlık!

Haksızlık bu!
Haksızlık.
Haksızlık.
Haksızlık.
Haksızlık.
Haksızlık.
Haksızlık.
Haksızlık.

Offfffffffffffffffffffffffffffffffffffffffff!

Delirmeye iznim var mıdır?

11 Ocak 2009 Pazar

Bir Mürebbiye Adayının Güncesi (10)

Staj raporumu yazmaya çalışıyorum sabahtan beri. Bir yandan da geçen yıl staj yapan birinin staj raporunu okuyorum. Benim şu an staj yaptığım okuldaymış ama başka bir hocanın dersine giriyormuş kendisi.

Staj raporuna yazmamız gereken çok fazla şey olduğu için okulda geçirdiğimiz her an birilerini incelemeye çalışıyorum/çalışıyoruz. Staj raporu yazarken sallayanlar da var ama aynı okulda 6 kişiyiz, 5 kişinin beyaz dediğine sen siyah dersen hocanın dikkatini çeker bu durum di mi?
O sebeple inceleyip gördüklerini yazmak iyidir.

Staj raporunu okuduğum abla hocasını yere göğe sığdıramamış. Benimki pek onunkine benzemiyor, ne görüyorsam onu yazıyorum çünkü. İyiyse iyi, kötüyse kötü...

Bizim abla raporunda öğretmenler odasında öğretmenlerin dersler için birbirleriyle fikir alışverişi yaptığını yazmış.

Geçen seneki öğretmenlerle bu senekiler aynı. Ben şu ana kadar hiç öyle bir muhabbete denk gelmedim, geçen sene mükemmel öğretmen nasıl olur karar verdiler de artık üstünde konuşmuyorlar mı acaba?!

1. sınıf stajımı Kadıköy Lisesi'nde yapmıştım, ara ara müdür yardımcısının elinden kurtulduğumuzda öğretmenler odasına giderdik. Kimse dersler hakkında bir şey konuşmazdı.

Öğretmenler odasında ne konuşulduğunu merak eden öğrencilere sesleniyorum burdan, dedikodu yapılıyor!
:)
(Genelleme yapmak tabi ki yanlış ama staj yaptığım iki okulda da aynı şeyi gördüm :) )

Kadıköy Lisesi'ndeyken şöyle bir durum olurdu; 1 bayan 2 erkek öğretmen dönüşümlü olarak öğretmenler odasındalar, 3'ü bir araya çok seyrek geliyor. İsimleri Ayşe, Mustafa ve Mehmet olsun. Ayşe ve Mehmet bir araya gelince Mustafa'nın, Mustafa ve Ayşe bir araya gelince Mehmet'in, Mustafa ve Mehmet bir araya gelince ise Ayşe'nin dedikodusunu yapıyordu. Eğer olur da 3'ü bir araya gelirse hepsi sevgi pıtırcığı oluyor, etraflarında kalpler uçuşuyordu.

Staj raporunun sahibi ablama göre okulun öğretmenler odasında insanlar öğretmenlik üzerine, ders işlenişi üzerine fikir alışverişi yapıyorlar. 
Peki dönem başından beri ben ne görüyorum?

1-Kadın öğretmenler kocalarını çekiştiriyor.
2-Parti planları yapıyorlar.
3-Ne yesek ne içsek diye düşünüp duruyorlar.
4-"O gün de nasıl eğlenmiştik Antoine şöyle yapmıştı Yves böyle demişti hahaha" muhabbeti yapıyorlar.
vs.

Yok efendim fikir paylaşımı, beyin fırtınası falan!

Haa bir de ilk haftalar "çok zengin olmak istiyorsanız öğretmen olmayın" muhabbeti yapıyorlardı bize, onu unuttum.

Zorla yalancı yaptırıyorlar bizi diyeceğim ama hocamız ne görüyorsanız onu yazın diyor, hocaları övün, göklere çıkarın demiyor ki :-/

Öğretmenler de insan efendim, 24 saat muhteşem eğitim nasıl olur, öğretmen öğrenciye nasıl yaklaşmalı gibi konular üzerine tartışmıyorlar. Biri kocasından şikayet ediyor, öteki hastalığını anlatıyor, 2'si bir araya gelince üçüncünün dedikodusunu yapıyor falan filan.

Bu kadar :)

Sadece kendime!

"Ben elimden geleni yapıyorum, şu an olan hiçbir şey benim suçum değil" gibi abuk sabuk isyanlarım oluyor ya zaman zaman, işte o anlarda ben kendimi kandırıyorum, lütfen ciddiye alınmasın.

Sadece oturduğum yerden şikayet etmeyi biliyorum ben.

Çok güzel bahanelerim var, benden başka kimsenin inanmadığı bahaneler...

Yapmıyorsun sLn işte, hiçbir şey yapmıyorsun!

Çok özlediğim, hayatımda yeri çok büyük olan bir hocamdan bahsetmiştim daha önce, hatırlayan olmaz muhtemelen. Nasıl ulaşacağımı bilmediğim eski bir "en yakın arkadaş" vardı misal.

"Nerede oturduklarını bilmiyorum."
"Telefon numaralarını değiştirmişler." gibi çok şahane bahanelerim var hani benim.
Yalan hepsi, yalan. Bilsem de arayacak mıyım ki? Her türlü ulaşma imkanımın olduğu insanlar da var özlediklerim arasında. Ulaşıyor muyum sizce?
Elbette hayır!

2 hafta kadar önce Mecidiyeköyde yürüyorum tek başıma. Karşıdan gelen, şemsiyesinden dolayı yüzü gözükmeyen insanın tanıdık olduğunu fark ettim. Hani yürüyüşü, giyinişi vs. tanıdık gelir ya bazen, öyle işte.

Tam yanımdan geçerken şemsiyeyi kaldırdı. Yüzünü çok kısa bir süre gördüm ama çok büyük ihtimalle şu bahhsettiğim hayatımda çok büyük yeri olan hocamdı o geçen.

Peki ben ne yaptım?
Dönüp yanına mı gittim?
Hadi canım sen de!
Devam ettim tabi yürümeye.

1 hafta sonra rüyamda görüp anlatırım yine burda "çok özledim ama nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum ıdı vıdı"diye.

Bahanelerim de var; çok yağmur yağıyordu, hem benim acelem vardı, ayrıca belki o değildir...

Bunu yapmaktan nefret ediyorum işte!

Kimseye sevgi gösteremem ben kolay kolay, insanların anlamasını beklerim. Canım cicim diyemem her saniye. Yapım bu, yok, değiştiremiyorum. (al sana bir bahane daha!)

Burada otur yaz yaz, sonra karşına çıksın, yoluna devam et. Bu kadarım işte...

Sevmediğim, gereksiz insanlara fazla yüz verip tepeme çıkmalarını izlerken sevdiğim insanlara neden böyle davranıyorum ki ben? Böyle davrandığım için mi gereklilerim bir bir uzaklaşırken görmek istemediklerimle başbaşa kalıyorum? (çok rica edeceğim, üstünüze alınıp "bana mı dedin" diye gelmeyin sevgili arkadaşlarım. Ben biliyorum kime dediğimi, bu kafi.)

"Ben yapabileceğim her şeyi yaptım" diye koca bir yalan geldi kuruldu hayatımın merkezine, atsan atılmıyor satsan satılmıyor. Kaldı burada böyle.

Yapmıyorum işte elimden geleni. Sevdiğim hiç kimse için yapmıyorum. Göz göre göre mahvediyorum her şeyi...

Kimseye bir şey söylemeden onların anlamasını beklemek ancak benim yapabileceğim bir iş zaten sanırım.

Bazen tahammül edemiyorum ben bu insana...

not: "Sadece kendime" Zardanadam'ın bir şarkısının ismi, şarkı içeriğiyle yazı içeriğinin alakası yoktur, sadece başlık olarak ne yazsam diye düşünürken aklıma geldi.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Tanrım görüyorum, görüyorum!

Göz doktoruna gittim sabah kontrole.
8:55'te uyanıp 9:05'te hastanede olarak bir rekor kırdım ama aceleyle evden çıkarken gözlüğümü unutmuşum tabi.

Gerekmedikçe gözlük takmıyorum efendim ben, bilgisayar başındayken ve tahtadan bir şey okurken takıyorum. Sabah kontrole giderken gözlük takmamsa tamamen sadece diş hekimine giderken diş fırçalayan insan tribi.

-Şikayetiniz ne?
-Gözlük kullanıyorum zaten ben, kontrol için geldim.
-Numarası?
-1, miyop.
-Oturun şöyle. Kaç yaşındasınız?
(pause)
Yaşımı unuttum :s Daha doğrusu bir an tereddüt ettim "22 miydim ben, 23'e girmiş miydim" diye düşündüm. Sonra hatırladım.
-ımmmmmm 23

Öğrenci misiniz ıdı vıdımuhabbeti yaparken bir yandan o tuhaf aletin içindeki yolun sonunda tek katlı bir eve benzeyen resme baktım. Nefret ediyorum ondan, yeri gelmişken söyleyeyim.

"Değişmemiş numarası, zaten 20'den sonra kolay kolay değişmez" dedi.

E hoca ben 18 yaşına kadar gayet net görüyordum zaten, 19 gibi bozulmaya başladı. Daha doğrusu bir sabah kalktım ve uzağı net göremediğimi fark ettim. (aynen böyle oldu, abartmıyorum.)

Sonra da duvardaki harfleri okuma işine giriştik. Sandalyeye oturdum, tuhaf bir alet yardımıyla duvardaki harflere bakıyorum. "Görebiliyor musun" dedi, "hayır" dedim, netleştirdi, "evet görüyorum" dedim. Hangi harfler olduğunu bile sormadı, sanırım çok güven veriyorum insanlara.

Küçükken anlamazdım, orda olan bir şeyi nasıl göremezdi ki insanlar. E gözünün önünde işte, duruyor orda.

Sonra tahtadakileri okuyamamaya başladım, baktım ki insanlar çok yakınıma gelene kadar seçemiyorum yüzlerini, tanıyamıyorum. O zaman anladım insan nasıl göremeyebiliyormuş.

Bu sefer de yakını göremeyenleri anlayamamaya başladım. Uzakta olan şeyi görmemek normal ama o kadar yakındaki bir şey nasıl görünmez yahu diye merak etmeye başladım. Daha doğrusu bilimsel açıklamasını biliyorum ama tuhaf geliyor. Uzaktaki şeyleri gör, burnunun dibindekini görme. Günlerden bir gün göz muayenesi esnasında gözüme damlattıkları ilaç yüzünden elimdeki telefonun ekranını okuyamayınca ve netleşsin diye uzakta tutunca yakını göremeyenleri de anlamış oldum :) O yakını göremeyenler telefonu uzağa tutunca okuyabiliyor, ben uzağı göremiyorum zaten, ilaç yüzünden yakını da göremiyorum. Çok kötü bir andı :)

Sizi anlıyorum gözleri bozuk olan güzel insanlar!
:)

Daha fazla saçmalamadan ben susmalıyım :))

?!?!

Ödevlerle uğraşmak istemiyorum.

Kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyorum.

Dünyadan bir süreliğine uzaklaşmanın, yok olmanın vs. yolunu bilen var mıdır?

Boğulduğumu hissediyorum yine!

Niye bu hissiyat sık sık bir yerlerden çıkıp gelir ki?

9 Ocak 2009 Cuma

Notre Dame de Paris

Mutlu son :)

Uzaklarda boşuna aramışız bunca zaman, bizim RedPharos'ta varmış zaten Notre Dame de Paris müzikali.

Aldım, şöyle keyifle bir izledim, mutluyum :)

Victor Hugo'nun aynı adlı romanından uyarlanmış bir müzikaldir efendim Notre Dame de Paris. Kitap, ismini Paris'teki katedralden alır. Katedral Gotik tarzdaki eserlerin en güzellerinden biridir, gitmeyi asla istemediğim şehrin Louvre müzesiyle birlikte görmeyi istediğim iki yerinden biridir. Louvre müzesiyle Notre Dame katedralini İtalyaya taşıyabilir miyiz :)

Notre Dame ifadesi Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem için (Meryem Ana) kullanılan bir ifadedir.


Önümüzdeki hafta gireceğim Çağdaş Fransız Edebiyatı sınavında muhtemelen soru olarak karşıma çıkacak olan Victor Hugo'nun en bilinen romanlarından biridir Notre Dame de Paris. Türkçeye "Notre Dame'ın kamburu" olarak çevrilmiştir. Konusu hakkında bilgi sahibi değilseniz şöyle alalım sizi... Sorunuz varsa alabilirim, romantizm akımıyla yatıp kalkıyorum bu dönem :)

Benim izlediğim versiyonun kadrosu aşağıdaki gibi:
Hélène Ségara : Esméralda
Garou : Quasimodo
Daniel Lavoie : Frollo
Bruno Pelletier : Gringoire
Patrick Fiori : Phœbus
Luck Mervil : Clopin
Julie Zenatti : Fleur-de-Lys

Quasimodo'yu seviyorum, müzikalde Esmeralda ondan korktuğunu söyledikten hemen sonra yüzünü saklamaya çalışmasını izlerken içim parçalanıyor :-/ 2 haftadır da son sahnede söylediği "danse mon Esméralda"yı dinleyip hüzünleniyorum. Evet, kesinlikle sevmekteyim Quasimodo'yu...

Herkesin aşık olduğu güzel çingene kızı Esméralda... Yanlış insana aşık olanlardan :) Phoebus yakışıklı bir adam, güzel sözler söyleyebilen bir adam. Ama galiba tüm çirkinliğine rağmen Quasimodo'ya aşık olabilirdim Phoebus yerine :-/ İzlediğim, okuduğum her şeyde çirkin, dışlanmış, istenmeyen tipleri bulup hayran olmakta üstüme yoktur benim :)
Rahip Frollo kötü adam görünümünde olsa da kötü adam değil benim için. Aşık bir adam. Bir rahip olduğu için onun düştüğü durum elbet diğerlerinden daha zor ve karmaşık. En acınılası karakter belki de Frollo...

Phoebus ve Fleur-de-lys. Phoebus Esméralda'nın "güneşi". Fleur-de-lys Fransızcada "zambak" çiçeğine verilen isim. Güneş ve zambak anlamlı geliyor bana :)
Phoebus'e kızmakla birlikte ikisinin söyledikleri şarkıdan feci halde etkileniyorum.


Quasimodo'nun en önemli özelliğidir çirkin oluşu. Bununla birlikte müzikalde Quasimodo'yu canlandıran Garou akla zarar bir adam:) Kanada'da yaşama sebebi olabilir kendisi :p Allah sahibine bağışlasın diyoruz, yine de iki fotoğrafını koymadan geçmiyoruz :)

Maşallah diyelim :p


İzlerken bir yandan da dosyamda bir şey arıyordum. Uzun zamandır içine bakmadığım bir dosyaydı, "Le Français dans le monde" dergisinden müzikali anlatan bir bölüm çıktı dosyadan :)
Bazı şarkıların sözleri, katedral hakkında bilgiler, müzikal ve oyuncular hakkında yorumlar vs. var. Zamanlama muhteşem doğrusu :)

Dilara'dan aldığım klasördeki alt yazılar inatçı çıktı, bir türlü eklenmedi ne İngilizcesi ne Fransızcası, ben de yenisini aradım buldum. Aynı sitede hem Türkçesi hem İngilizcesi vardı. İngilizcesi daha mı iyidir diye düşündüm sonra da Türkçesinin İngilizceden birebir çeviri olduğunu düşünerek Türkçesini indirdim. Aksanları biraz ağır olduğu için arada kaçan şeyler oluyor, ben de kaçırmak istemiyorum. O yüzden alt yazı iyidir :)

Neyse efendim indirdim alt yazıyı. Başka bir şeyin alt yazısı olduğuna inanabilirim ama kesinlikle bunun alt yazısı olamaz. Bu kadar mı alakasız yapılır bir çeviri :s Duyduklarımla okuduklarımın ilgisi yok. Duyduklarımı nasılsa rahat anlıyormuşum, arada bir iki şey kaçsa da olur böyle izleyeyim dedim. Alt yazı gitgide daha fazla saçmalamaya başladı :s "Belle" şarkısını "dilber" olarak çevirince eeeeeeeeeeeeeeeeeeeh diyip yok ettim Türkçe altyazıyı, İngilizce alt yazıyla izledim. Şahane oldu :)

(İngilizcesi daha iyi olan bir Fransızca öğretmeni olacağım ben)

Artık keyifle ders çalışmaya geri dönebilirim :)

İki video:
Danse mon Esméralda:
Ma maison c'est ta maison:

Ağacım...


Mutfak camından arka bahçelere bakarken komşunun bahçesindeki dut ağacı ilgimi çekti. Dut ağacına pek benzemiyor mevsim itibarıyla tabi. Tek bir yaprağı kalmış, kurumuş ama düşmemiş tek bir yaprak. Hani şu "hüzün" veya "yalnızlık" çağrışımı yapan fotoğraflar vardır ya, ağaçta kalmış tek bir yaprak, aynen onlar gibi...

Hüzünlendim biraz, fotoğrafını çekmeyi düşündüm ama arka plandaki renkler o kadar canlı ki muhtemelen ağaç çok silik kalacaktı o fotoğrafta. Vazgeçtim. Hava da soğuk, balkonda 40 saat fotoğraf makinesi ayarıyla uğraşmak işime de gelmedi.

Hemen yanıbaşında, duvarın bize ait olan tarafında da bizim elma ağacımız vardı zamanında. Daha doğrusu benimdi... Neden ve nasıl benim olmuştu emin değilim. Ama bütün ev bildiğine göre vardır bir sebebi. Evimiz iki katlı, üst katta biz varız, alt katta halam. Bahçe de sadece bize ait dolayısıyla. Evde ben ve kardeşim dışında çocuk olmadığı için "hadi bir ağaç senin bir ağaç da kardeşinin olsun, siz bakın, sulayın onları" denmiş belki. Diyorum ya hatırlamıyorum.
Benim ağacım senede 10-15 elma ya verirdi ya vermezdi. Kocamandı...

Sonra komşular şikayet etmeye başladı, "kedi geliyor sizin ağaçtan balkonumuza" diye. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa ilk başlarda büyükbabam izin vermemişti kesilmesine. Kendi balkonlarına yakın olan dalları kesmelerine izin vermişti sadece. Bir zaman sonra tamamen kesmeye karar verdiler, belki de büyükbabam vefat ettikten sonraydı bu karar, hatırlamıyorum, az önce bahsettiğim dut ağacının bulunduğu bahçeden kesilişini izleyişimizi bugün gibi hatırlıyorum ama. Bir mucize beklemiştim, son anda kararlarını değiştirecek herhangi bir şey... Olmalı, kestiler.. Nasıl etkilenmişsem hiç unutmadım...

Sonra büyüdüm, liseye başladım. Hiç sevmezdim resim derslerini. "Hadiiiiiiiiiyyyyyy 23 Nisanla ilgili resim çiziyoruz şimdiiiiiiyyyy" diyerek olmazdı ki bu işler! Böyle göremezsiniz bir çocuğun yeteneğini. Edebiyat dersinde "hadiii tatilimizi anlatan kompozisyon yazıyoruz" diyerek göremeyeceğiniz gibi. Normalde yetenekli oldukları halde, sıkıldıkları için abuk sabuk şeyler yazan-çizen ne çok çocuk vardır bilir misiniz? Çocuğa yaratıcılığını kullanma şansı vermeden olmaz bu işler, niye göremeyiz bilmem.

Sevemedim işte oldum olası okulun önüne birkaç çocuk, bir kürsü ve bir öğretmen yerleştirerek oluşturulmuş resimleri. "En azından flüt çalarım, daha eğlenceli" diye düşünerek "ben müziğe geçmek istiyorum" demiştim öğretmenime, sorunlu bir çocuk olduğumu anlamıştı muhtemelen. Az önce yazdıklarımı söylediğimde bireysel de olsa bir özgürlük kazanmıştım. İstediğim zaman istediğim konuda resim yapma özgürlüğü! İstemediğimiz resimler yok, derse yetiştirilmesi gereken resimler yok! Ne zaman istersem o zaman ve ne istersem o :) Bayram resimleri çizme zorunluluğum kaldırılmıştı.

Ortasında yemyeşil bir ağaç olan ıssız bir ada yapmıştım bir gün, suluboyayla. Umuttu o benim için, ıssız ve kupkuru bir adada bile bir ağaç yeşerebilme umudu vardı, en kötü şeyden bile bir güzellik çıkabileceğini anlatmak istemiştim. Kötü olan her şeyin iyi olma umudu da vardı!
Götürdüm resmi, önce resme sonra yüzüme baktı. "Kimsenin seni anlamadığını düşünüyorsun, çevrendeki herkesten farklısın ve yalnız olduğunu düşünüyorsun sLn" dedi. Söylediklerinde doğruluk payı muhakkak vardır, ergenlik döneminde böyle hissetmeyen çocuk yoktur ki! Boş boş baktım bir süre yüzüne "çirkin olanın da içinde bir güzellik olabilmesi umudu" dedim içimden. Sesli olaraksa "doğrudur hocam" dedim, "gece 3 civarı çizdim, keyifsizdim biraz"...

Herkes kendisinin farklı olduğunu düşünür biliyorum ama ben çok sık olarak insanların "normal" saydığı şekilde düşünemediğimi görüyorum. Kırmızı insanlara aşkı çağrıştırırken benim için kötülüğün rengi olmasını anlatamıyorum mesela. İnsanların aynı şeyi farklı şekillerde algılayabileceğini anlayamayan insana ne anlatabilirim ki zaten?

En sevdiğim rengin siyah oluşunu karamsar olmam olarak yorumlar mesela hep insanlar. Nasıl anlatayım siyahın beni mutlu ettiğini?

Herkes farklıdır tabi ama belli noktalarda aynı standartlara yaklaşabiliyor insan düşünceleri. Bazı insanlarınsa algıları epey farklı işliyor. Bunun farkında olduğum için "hayır aşk kırmızı olamaz, olsa olsa mavi olur" diye iddialaşmam kimseyle ya da "iğrenç değil tamam mı bu, dünyanın en muhteşem yiyeceği" demem yediğim şey için "iğrenç yaa nasıl seviyorsun bunu" diyene. Onlar bana der. Umursamam. Hayat böyle devam eder...

not1: kokoreçten, pırasadan filan bahsetmiyorum, gayet normal yiyeceklerden bahsediyorum. "ben sevmiyorsam kesin iğrençtir" diyen tipler var biliyorsunuz. ayrıca kokoreçin kokusu bile midemi bulandırır ama yiyen insana asla "iğrenç kokuyor" demem, prensip meselesi :)

not 2: Ağaçtaki bir yaprak beni buralara götürdü, hem de 20 saniye kadar kısa bir sürede bunların hepsini düşündüm :)

not 3: yukarıdaki fotoğraf tabi ki bahsettiğim ağaca ait değil, ben çekmedim zaten. Hem dut ağacı da değil resimdeki.

not 4: O zaman da anlamayacağına inandığım insana anlatmakla uğraşmazdım, şu an da uğraşmıyorum. O zaman benim gibi düşünen daha çok insan vardı etrafımda, değerlerini bilmezdim. Şimdi bulmakta zorlanıyorum, bulunca da bir daha bırakmamaya çalışmam hep ondan ;)