28 Şubat 2009 Cumartesi

Sıradaki de geldi: "kadınlar günü"

Sevgililer günün atlattık, sırada Kadınlar Günü var.

Az önce bir mail gelmiş alışveriş sitesinin birinden, "kadınlar günü için hediye alternatifleri".

Geçen seneki aynalı kredi kartlarını hatırlıyorum. Makyaj malzemeleri, parfümler, süslü püslü, ışıltılı giysiler...

Niye hediye alıyoruz, alıyorsunuz?
Kadınlar günü diye.

Nedir kadınlar günü?

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.


(wikipedia)


Kadınlar zamanın birinde daha iyi çalışma koşulları istedikleri için seslerini yükseltmişler yönetime karşı, grev yapmışlar. Sonra polisler işçilere saldırmış, işçiler fabrikaya kilitlenmiş, çıkan yangında 129 kişi ölmüş. Niye ölmüş? Daha iyi şartlarda çalışmayı istedikleri için.


Sonra 2000'li yıllara gelmişiz, kadınlar günü tıpkı anneler günü gibi, sevgilier günü gibi birilerinin kadınlara hediye aldığı gün olmuş. Daha doğrusu almamız gerektiği maillerle, reklamlarla, telefon mesajlarıyla, özel indirimlerle bilmem nelerle hatırlatılır olmuş.


Kadınlar gününde kadınlara makyaj malzemeleri, pahalı giysiler, çantalar, parfümler alıyoruz. Çünkü bu gün kutlanması gereken bir gün. Neyi kutluyoruz tekrar hatırlayalım. 1857'de daha iyi çalışma şartlarına kavuşmak için seslerini yükselten işçilerin bir fabrikaya tıkılmasını, 129 kişinin o fabrikada yanarak ölmesini! Hani 10 Kasım'da "Atatürk'ün ölümünü törenlerle kutluyoruz" diyen aklı biraz kıt sabah şekerleri olurdu ya, hâlâ vardır muhakkak. Size de bu durum onları hatırlatmıyor mu?


Bu gün kadınlar günü olsun diyen insan şu an yaşasaydı yaptığından pişman olur muydu merak ediyorum... Emin olun bu gün köle gibi çalışan birçok kadına hâlâ bir şey ifade etmiyor. Koca parası yiyen o kokoş ablalar var ya hani, asıl onlar kutluyor, hediyeler onlara alınıyor yine.


Hediyeler almalıymışız kadınlara kadınlar gününde.

Hadi canım sen de!


8 Mart önemli bir gün, hatırlanması gereken bir günün yıl dönümü ama bu hediye işi benim midemi bulandırıyor be...


Yine wikipedia'dan bir takım verileri paylaşmak istiyorum:

  • Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur.
  • Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlardır.
  • Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyar dolardır.
  • Küresel olarak, on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar, kanser, sıtma, trafik kazaları ve savaşlardan daha ziyade, erkek şiddetinin sonucu hayatını kaybetmekte veya sakatlanmaktadır.
  • En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle, suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.
  • Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir (kadın sünneti). Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.
  • Sistematik tecavüz yeryüzündeki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda soykırımı (1994) esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.
  • Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.

27 Şubat 2009 Cuma

Tembelim, tembelsin, tembel...

AÖF sezonumuz açıldı.

Uzun zamandır bahsetmiyordum, çünkü normal zamanlarda sadece "ne yapacağız yaaa" diyorum, başka da hayatımda hiçbir şekilde yer almıyor açık öğretim denen şey.

1 ay kaldı sınavlara yine.
Geçmem gereken 10 tane ders var.
Geçen seneden 2 tane ders bıraktım, bu sene de 8 tane alıyorum. Toplam 10 yani.
İleride anılarımızı anlatırken "Üniversitede hiç alttan dersim kalmadı" dememek için bıraktım, yoksa geçerdim ben onları da :P
(Yazar kişisi burada asıl bölümü olan Fransızca Öğretmenliği'nde alttan hiç dersi kalmadan buraya kadar geldiğini belirtmek istiyor. Bir yandan da bu dönem de kalmasın diye dua ediyor zira alttan kalmış bir adet ders, diplomayı almak için 1 sene beklemek demek bu saatten sonra.)

AÖF kitaplarımı aldım, dün gidip bir de yardımcı kitap aldım. Bilirsiniz okul kitaplarından çok fazla çalışmaz insanlar açık öğretime. Ben daha çok soru şekillerini görmek için aldım bunu. Neyse.

Kitapla dünden beri bakışıyoruz. Birbirimizden hoşlanmaya başlamamız an meselesi.

Öğlene doğru çalışıyorum diyip oturdum başına, bilgisayarı kapattım, sonra aklıma DT'nin programına bakacağım geldi, bilgisayarı tekrar açtım. Baktım blog okuyorum. Tekrar kapattım. Bir ara kardeşime bir şey söylemeye diğer odaya gittim 3 gibi. Saat 7'ye kadar tv izledim. Pazartesi akşamları ve Fenerbahçe maçları dışında tv izlemeyen ben 5 saat tv karşısında oturdum bugün! Şimdi de geldim blog yazıyorum. Birazdan akşam yemeği yemeye giderim. O ara aklıma başka bir şey gelir. Kitabımın 20 sayfası falan kalmıştı, onu bitiririm. Film izlerim, bugün de biter. Yarın da böyle geçer, sonraki gün de.

Sonra ben diploma denen zıkkımı alamam, "ben elimden geleni yaptım, gerisi kısmet" diyemem. Hayatım boyunca kendimi yerim, falan filan!

Diplomayı almak da bir şeyin garantisi değil biliyorum tabi. Elimdeki bir adet öğretmenlik bir adet dış ticaret diplomasına bakarak ömrümü geçirmem de mümkün. Öğrendiğim yabancı dilleri de eve gelen misafirlere şov yaparken kullanırım. Annem içeriden beni çağırır, "konuş bak duysun teyzeler nasıl fransızca konuşuyorsun" der, ben konuşurum, onlar dinler. Sonra ben "anne ingilizce de konuşiiiim miiiii" derim, biraz da ingilizce konuşurum, teyzeler "maşallah" der beni tükürüklere boğarlar. tü tü tü tü

Sonra Yemekteyiz'e katılırım, saç atarım yemeklerin içine, kavga çıkarırım, orda da şov yaparım, "ben çok kültürlü bir insanım, şu kadar kitap okudum, iki dil biliyorum, iki üniversite bitirdim" diye. Alt tarafa ismimi, mesleğimi, yaşımı falan yazdıklarında şöyle bir görüntüyle karşılaşırsınız:

"sLn, kız kurusu, yaş 30"
Meslek yok, o bakımdan oraya medeni durum yazdırmayı uygun gördüm.

Belki de Tadında Aşk Var'a katılırım, asıl cevher orada. 2 haftadır Disko Kralı'nda görüyorum da ölüyorum gülmekten. Geçen hafta kimi seçtiklerini açıklarken birbirlerine komik bakışlar atan iki eleman vardı misal, bayıldım.

Bir de "Pıtırgül, 25 yaşında, kıllı erkek seviyor" faciası vardı ki ömrüm boyunca unutmayacağım muhtemelen.

"sLn, 30 yaşında, zeki erkekleri seviyor" dersem reyting çıkmaz benden, ben de ilginç şeyler bulmalıyım. Zaten ordakilerin kaçı normal hayatında olduğu gibi davranıyor ki?

Ordan iş çıkmazsa Esra'ya giderim, karşılıklı oynarız azıcık, gitmişken belki koca falan ararız. Sorarım "evin var mı, emekli maaşın var mı" diye. Maddi şeylere önem vermek lazım di mi? Bak "benim için önemli olan adamın zeki olması, parası kariyeri var diye aptal adamla beraber olamam" dersen "salak" damgası yiyorsun. İşin komik yanı sana "evet haklısın" diyenlerin bir de davranışlarına bakıyorsun, ikiyüzlülükte son nokta olduğuna kanaat getiriyorsun. Önemli olan para, kariyer, meslek, ıdı vıdı. Artık yeni nesil böyle, Türk filmlerinde kaldı bizim modelimizdeki insanlar. Bir şeyleri birlikte başarmanın keyfini yaşamaktansa arabası, evi, kariyeri olan bir adam bulup onun paralarını yemenin keyfini yaşamayı tercih ediyor artık hemcinslerim. Saygı duyarım. (istisnalar var çok şükür.)

Neyse, Esra'yla birlikte koca da bulduktan sonra ver elini Seda Sayan! Sabah ekrandan en ince ve uzun halimle el sallayacağım size dostlar.

"Blogumu okuyan herkese selamlaaaaaar"

İsim bile sayabilirim hatta, olmaz mı :))

Kariyer planım hazır :D

Artık beni kimse tutamaz!

(ders çalışmalıyım, derssssssssssssssssssssssssssssssssssssssssssssss)

26 Şubat 2009 Perşembe

Vişne Bahçesi



Dün yine tiyatro günümüzdü.

Oyunumuz "Vişne Bahçesi". Ben her bilet alışımızda Lüküs Hayat ve Tekrar Çal Sam'e bakıp iç geçirsem de bütün oyunları izlemek istiyorum, o yüzden artık farklı oyunlara bilet alıyorum :)

Vişne Bahçesi Anton Çehov'un ünlü bir eseri. Bilgi almak isteyen buraya tıklayabilir.

Ben Rus edebiyatını genel olarak seviyorum. Rus edebiyatında bazı insanlara sıkıcı ve ağır gelen bazılarınınsa bayıldığı bir yan vardır. Rus edebiyatı konusunda uzman değilim tabi, ahkam kesmeyeyim ama iyi bir okuyucu sayılabilirim. Daha doğrusu realizm akımının Rusya'yı sardığı dönemde yazılmış eserlerin bir kısmı en sevdiğim kitaplar arasında ilk sıralarda yer alır. Vişne Bahçesi de tam olarak bu dönemde çıkmış bir yapıt. Dediğim gibi şu son dönemde koşar gibi okuduğumuz, bir sayfa sonrasını merak ettiğimiz kitaplar yaygın ya, o kitaplara pek benzemez o eserler. Oyunları da öyle. 5 dakika sonra ne olacağının merakıyla ölmezsiniz. Ama sevdiniz mi de çok seversiniz. (bkz. ben :D )
Eserde yine sınıf farklılıkları mevcut. Rusya'nın o dönemde yaşadıklarını Lyubov Andreyevna ve ailesinin çevresinde gelişen olaylarla anlatmış Anton Çehov. İşçi sınıfın zenginleşmesi, eskiden köle olarak bulundukları çiftliklerin, köşklerin yeni sahibi oluşları, eskiden zengin olan sınıfın bu duruma ayak uyduramaması, fakirleşmeleri...

Çocukluğunun geçtiği, çocuğunu kaybettiği vişne bahçesinin satılmamasını isteyen bir kadının yaşadığı sıkıntı, düştüğü durumdan nasıl çıkacağını bilemeyen bir aile...

Lyubov Andreyevna yaşadıklarını kocasından başka bir adama aşık olduğu için ona verilmiş bir ceza gibi gördüğünü söyler bir yerde. Ona her anlamda zarar veren bir adama... Der ki "boynuma bağlanmış bir taş gibi. Beni aşağıya çekiyor ama o taşı seviyorum..."

Oyuncular:


Güzeldi.
İzlenesi bir oyun.


"İşte mutluluk yaklaşıyor. Gittikçe yaklaşıyor. Ayak seslerini duyuyorum. Onu biz göremesek de, tanıyamasak da ne önemi var? Başkaları görecek, tanıyacak!"

24 Şubat 2009 Salı

İnsan halleri -2-

"İnsanlar tuhaftır! Fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar" demiş Halit Ziya Uşaklıgil.

Geçenlerde nette dolaşırken denk geldim. Öyle güzel söylemiş ki üstüne eklenecek tek kelime bulamadım.

Ne çok bahane uyduruyoruz di mi yaptıklarımızı mantıklı göstermek için.
Vicdanımızı rahatlatmak için.
İnsanların bizi eleştirmelerine fırsat vermemek için.
Kendimizi kandırmak için.
Başkasını kandırmak için.

Biliyoruz yaptığımızın kötü olduğunu ama önce kendimizi sonra başkalarını kandırmak için öyle güzel kılıflar uyduruyoruz ki bir yerden sonra biz de tamamen inanmaya başlıyoruz di mi?

Ben yapıyorum di mi?

Sen yapıyorsun di mi?

Başkaları mı? Kesin yapıyorlardır.

Ne kadar farklıyız sansak da çok benzemiyor muyuz birbirimize?

(insan halleri 1'le içerik olarak hiçbir ilgisi yok sanırım, belki var.)

23 Şubat 2009 Pazartesi

Bir öğretmenimsinin güncesi

Yoğun ilgi gören bir mürebbiye adayının güncesinden sonra yeni bir yazı dizisine başlıyorum saygıdeğer okuyucum.
"Bir öğretmenimsinin güncesi"

70 milyon bizi izledi mürebbiye adaylığımız boyunca, biraz da öğretmenimsi olarak neler yaptığımızı takip edecekler şimdi.

Şaka yapıyorum :)
70 milyonun işi gücü yok da beni mi okuyor Allah aşkına :D

Staj yerime geri döndüğümde "bir mürebbiye adayının güncesi"ne devam edeceğim tabi, bu dönem daha eğlenceli şeyler çıkacağını tahmin ediyorum. Yerime geçmek isteyen varsa bunu seve seve yaparım :)

Öğretmenimsi nedir, önce ona bir bakalım.

Şurada bahsetmiştim TEGV'de gönüllü olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başlayacağımdan.
Normalde TEGV'de "gönüllü abla/abi" olarak ders veriyoruz. Ama öğrenciler bunun bilincinde olmadıkları için "öğretmenim" diye hitap ediyorlar, veliler de "öğretmen hanım", "hoca hanım" vs. :)

Bugün ilk dersim vardı, benden önce dersi olan başka bir arkadaşımın ağlamaklı yüz ifadesini görünce tırstım mı? Evet tırstım. Yine de "başladık artık, dönmek olmaz" dedik ve kendimizi attık sınıfa.

Bir kez daha gördüm ki okullarda dil eğitimi falan yapılmıyor. Kendi mezun olduğum ilköğretim okulunda yapılmıyordu, şu an o okula devam eden kuzenime de öğretmiyorlar, bugün farklı okullardan gelen çocuklara da öğretmemişlerdi.

2 sene İngilizce dersi görmüş çocuk "My name is ...." cümlesini kuramaz mı?
Kuramayanlar çoğunlukta.

İşin kötü tarafı her öğrenci farklı bir durumda, birinin bilmediğini diğeri biliyor. Bize onu dengeleme kısmı kalıyor :-/

Herhangi bir öğrenci ilgi çekmek için yaramazlık yapıyorsa belli bir süre yaptıkları görmezden gelinir. Ama bunu bir öğretmen bilir, 5. sınıf öğrencileri bilmez. İlgi çekmek için maymunluk yapan Caner'i sLn görmezden gelir, bu arada diğer çocuklardan şu tür cümleler gelir:

"Öğretmenim Caner'i dışarı atar mısınızzzzz?"
"Öğretmenim Caner'i döver misinizzzzzz?"
"Öğretmenim Caner'i dövebilir miyim, çok şımardı"
vb.

sLn onun ilgi göremeyince sakinleşeceğini bildiğinden tepki vermez. Bu arada iki öğrencinin aralarında fısıldaşmalarını duyar:

"Öğretmen melek gibi yaaaa, ben olsam Caner'i döverdim"
:D

Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum :D
Melek?
Ben?
:D

Stajdan da alışkın olduğumuz bir durum var, kız öğrenciler sizi model olarak gördükleri için derslerde incelenmeye hazırlıklı olun. Siz ders anlatırken saçınızı, başınızı, ayakkabınızı, küpenizi vs. her şeyinizi incelerler. Daha fesatlaşmadıklarından dolayı da bu inceleme işini hayran gözlerle yaparlar :)) İnsan kendini iyi hissediyor :p

Yazınızı bitirin çıkın dedim, herkes çıktı, 3 kız harıl harıl yazmaya devam ediyorlardı, ben de yavaş yazdıklarını sandım. Ders bitti, kağıtları topladım, gönüllü arkadaşlarla ofiste toplandık, bir de baktım ki benimkiler kalp çizmişler kağıtlara :D Kendi çocukluğumu düşündüm, evdeki herkese küçük notlar yazardım, resimler çizerdim. Ama ev dışından hiç kimseye, hiçbir öğretmenime böyle bir şey yapmadım. 10 yaşındayken sevgisini ifade etmekte zorlanan ve ifade etmemeyi tercih eden bir çocuktum, 23 yaşındayım ve bakın şu işe! Hâlâ aynıyım!

Gençlerin müzik beğenilerini de takip ediyorum bu arada :p Hepsi, Ceza, Hadise ve Serdar Ortaç sınıf genelinde en popüler insanlar. Bir de Linkin Park ve The Rasmus dinleyen bir tane var, adamımı buldum :p Şimdi dinlemiyor olabilirim ama gençken ben de Linkin Park dinlemiştim. Bir yerden başlamak gerek :) Long live rock'n roll! :))

İlkokuldayken sorulan neredeyse her soruyu doğru yapan ama "ben yaptım" diye ortaya atlamayan bir çocuktum. Cool muydum bilemiyorum :) "Ya bunlar kolay şeyler, bana bunlarla gelmeyin" :p Yapardım sonra da ben yaptım diye yırtınanları şaşkınlıkla izlerdim. Beni tanıyan herkes uyuz bir çocuk olduğumu söyler :))

İlkokulda çoğunlukla kendimi soyutlardım çevreden, orta okulda biraz açıldım, lisede bir dağıldım bir daha toplayamadılar.

Bugün de sınıfımda konuşmalara katılan çocuklardan birinin kendilerine yazı yazdırdığımda yazdıklarını sakladığını fark ettim. Üstüne gitmedim. Diğerleri bitirdikten sonra sesli okumak için birbirlerini ezdiler, çoğu yanlıştı cümlelerin. Bu kağıdını saklayan çocuk okumak için parmak da kaldırmadı. Ders bitti, kağıtları topladım, eve geldim. Kağıtları incelerken gördüm ki diğerlerinden çok çok daha iyi bir kağıt vermiş. Bir yerde "is" yazmayı unutması dışında hiç hatası yok. Annemin kehaneti sanırım tuttu.

"Veysel Beyin çok ahını aldın, Allah sana senin gibi öğrenciler verecek göreceksin" der öğretmenlik okumaya başladığımdan beri, bu da dakika 1 gol 1 oldu :)) Olsun, aynı şeyleri yaşamış birinden daha fazla kim yardımcı olabilir ki di mi? Teorik bilgileri bir kenara atıp kendi çocukluğumdan hareketle kendisini çözmeye çalışırım artık.

Selda'nın dersinin bitmesini beklerken kapıda bir veliyle şöyle bir diyalog yaşadık:

-Yeni İngilizce öğretmeni siz misiniz 5. sınıfların?
-Evet benim.
-Fatih'in annesiyim ben, sizin sınıfınız da mı Fatih, galiba ikiye bölmüşsünüz sınıfı.
-Evet ikiye böldük, Fatih diğer arkadaşımın sınıfında.
-Allah razı olsun sizden, çok güzel öğreniyor çocuklar burda, çok yardımınız dokunuyor, 5 kuruş para da almıyorsunuz.

Sonrasında ben azıcık kızarmış, kem küm etmiş olabilirim :)
Sinir bozucu veliler de var elbet ama şöyle şeyler duymak da hoş bee :))
İlk gün gayet güzeldi, aynı şekilde devam eder umarım...

21 Şubat 2009 Cumartesi

Sadece sana..

Zaman zaman oluyor böyle. Konuşmak istiyorum. Söyleyeceklerimin önemi yok, yeter ki birkaç kelime edeyim. Edebileyim...

Kendimi tutuyorum sonra, tutmamalıyım belki.
Belki de en iyisini yapıyorum.
Bilemem.
Bilmiyorum.
Kahretsin bilmiyorum!

Ne çok şey var oysa ki söylemek istediğim. Tam şu an. Gecenin şu saatinde...

Söyleyebilsem aklımdan geçen ne varsa... Ama bilirsin, yapamam.

Dilime bir şarkı takılıyor sonra.

"writing to reach you"

Şarkıdaki gibi,

Kafamın içindekiler hiçbir yere gitmiyor!

Yine şarkıdaki gibi,

burda olduğunu bilmek güzel!

İyi olduğunu bilmek güzel!

İyi olmadığımı bildiğini bilmek bile güzel...

Tıpkı şarkıdaki gibi,

sana yazıyorum.

Sadece sana.

Yazdıklarımın ulaşmasını umut ederek yazıyorum.

Hiçbir zaman ulaşamayabilirim. Olsun.

İyi olduğunu bilmek güzel...

(şarkı "travis-writing to reach you")

20 Şubat 2009 Cuma

Hikaye

Halihazırda ruh hastası olan bir insanla, içindeki ruh hastasını gün yüzüne çıkarmak için uygun bir fırsat bekleyen başka bir insanın yolları soğuk bir kış öğleden sonrası kesişir...

Bu kesişmenin farkına varmaları 1,5 yıl kadar bir zaman alır ama olsun. Sıcak bir yaz akşamı yolların kesiştiğinin farkına varılır ve 5 dakika sonrası bile belli olmayan tuhaf bir hikaye başlar...

Artık ikincisi aradığı fırsatı yakalamış ve en az birincisi kadar ruh hastası olmuştur.

Nerede olduğu, nereden geldiği, nereye gideceği belli olmayan tuhaf bir hikayedir bahsi geçen...

Hani şu okuyanların anlayamadığı, yaşamadan anlaşılmayacak hikayelerden...

Ortaya karışık XII

Seda Sayan'ın programına denk gelmişseniz muhakkak ilginizi çekmiştir ince uzun insanlar, hele konuklarından biri biraz zayıfsa ekranda sipsivri bir şey görüp ürkmüş olabilirsiniz.

Neyse.

Bu ara Seda ablamız kendini insanları zayıflatmaya adadı. Baktı ki kamera filtreleriyle sadece konukları zayıflıyor, bütün Türkiye'ye yetemiyor, o zaman başka bir yol bulurum dedi ve buldu. Şu ara açtığım her sitede kendisi var. Hele en son açtığım bir sayfada tam 3 tane olduğunu gördüm aynı fotoğrafının, nasıl kapatacağımı bilemedim.

Az önce de kardeşimle ödevi için araştırma yaparken bir haber sitesinde buuna denk geldik, herkes görsün istedim :)
Zamanında gezginler dünyayı dolaşıp Avrupa kıtasına yeni besin maddeleri getirirlermiş ya, kitaplarımızda bolca anlatılırdı hani (patates, çikolata vs.), sorarım size Seda ablamızın onlardan farkı var mı? Avrupa'ya gitmiş, elma&kromu keşfetmiş, araştırmış, denemiş, şimdi bize sunuyor. Heyt be!

***

Lost'u seviyorum. Lost tahmin ettiğim yönlere gittikçe daha çok seviyorum. Jack'in aptal aşık hallerine kılım, yine de her şeye rağmen onu sevmeye devam ediyorum. 5. sezon her bölümden sonra "o neydi beeee" dedim, mutluyum :)
6. bölüme de bayıldım. 2 sezondur düşündüğüm şekilde gitmesine daha da çok bayıldım :)

***

-Selincim merhaba ben Füsun. Nasılsın?
-İyiyim hocam siz nasılsınız?
-İyiyim, bir ricam olacaktı, ben bu cuma gidip sizin kağıtlarınızı alacaktım ama Ebru Hanım teslim etmemiş, önümüzdeki hafta hazırlayacaklarmış. Benim derslerim var karşıya geçemeyeceğim.
-Tamam hocam ben alırım.
-Size de zahmet olmasın.
-Yok hocam ne zahmeti, hallederim ben.

Yine okul yolları gözüktü bana anladığınız üzere. Birinci sınıftaki stajda çok sorun olmuştu, bir daha o kadar olmaz diyorduk, bu daha kötü oldu. O yüzden ağzımı bir daha açmayacağım. İkinci dönem başıma ne geleceğini bilmiyorum. Allah beterinden korusun.

Gitmişken Ebru'yu bir görüp içimde kalanları söylemek isterdim ama herkes dersteydi, zaten ben de ona bulaşmazdım muhtemelen. Ama gitmişken bir Antoine görebilirdik yani :p

(kim bu antuan kim bu ebru diye merak edenleri staj günlüğü 'ne alalım.)

***

Gittim aldım ve gitmişken fark ettim ki hocanın karşıdan gelip alıp geri dönmesi çok daha çabuk olabilirmiş. Epey ters yerlerden dolaşmak zorunda olduğum için bir dünya yol yürüdüm. Karşıya geçip okula dosyayı bıraktım, geri döndüm vs. Karşıdan gelip alıp dönmek çok daha kısa ve kolaydı.

***

Bir tatilimsinin daha sonuna geldik, keyifli bir tatil oldu aslında. Henüz bahsetmediğim yeni yeni şeylere bulaştım. Aslında anlatacak çok şey vardı ama bir yandan da insanların gözüne sokmak gibi olur mu acaba diye düşünüp rahatsız oldum. Yaptığım iyi şeyleri anlatırken çok gerilirim oldum olası, hep bu yüzden.

Yine de feci şekilde heyecanlıyım ve düşündükçe yerimde duramıyorum :)
Pazar günü TEGV'de gönüllü olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başlıyorum. Daha doğrusu artık başladım sayılır ve ilk dersim bu pazar. Dediğim gibi "ben çok iyi bir insanım, gönüllü olarak para bile almadan çocuklara ders veriyorum, şahaneyim ben" olarak algılanma ihtimali beni rahatsız ediyor. Sadece heyecanlıyım ve bunu anlatmak istiyorum :) Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi ve sonunda başlıyorum.

Daha önce de başka vakıflarda çeşitli şekillerde bulunduğumda ortam konusunda hoşuma gitmeyen gözlemlerim olmuştu. Gönüllü olarak orda bulunuyorsanız herkesin bunun fakında olması gerekir. "Şunu yap, şunu niye yapmadın" diye azarlar tarzda konuşmalarını ya da saatlerce süren ama hiçbir sonuca varmayan toplantılar yaptıklarını (toplantıdan çok geyik yapılması sebebiyle) görmüştüm/duymuştum vs. Hoşlanmamıştım. Şimdilik gördüklerimin hepsi çok olumlu. Çok eğlenceli saatler geçirdik ilk günlerimizde, henüz öğrencilerle tanışmadık ama gönüllü grubu çok tatlı insanlardan oluşuyor. Umarım böyle devam ederiz :) Ara ara bahsetmeye devam edeceğim zaten...

***

Tam dalmış yazı yazarken, bir yandan da müzik dinlerken elektrik kesildi. Uzun zamandır olmuyordu.
Bir ara düzenli olarak her gece 15 dakika kesilirdi elektrik, onu hatırladım. Saat 12 ve 1 arasında beklerdik kesilmesini, kesilirdi, 15 dakika sonra gelirdi. O zaman bilgisayarım epey sorunluydu, elektrik gelince açılması yarım saat sürerdi, bazen internete bağlanmazdı vs.

Benim için o zamanlar msn şu ankinden daha farklı şeyler ifade ediyordu. Elektrik kesilince msnde o ara yaptığımız keyifli sohbetlerin de yarıda kesilmesine sinir olurdum.

Az önce onları düşündüm. Şu an sadece karanlık evde yapacak hiçbir şey bulamıyor olmak sinirimi bozdu. (kitap okumaya niyetlendim ama mum ışığında zor tabi.)

Msne bir süredir tahammül edemiyorum. 10 dakikanın sonunda beni boğmaya başlıyor geyik muhabbetleri. Önemli bir şey olmadığı sürece kimseye bir şey yazmayan bir tip oldum. Gerçi hep öyleydim galiba. Konuşmak istediğimle konuşmama yaramıyorsa neye yarar msn hı?

***

Şu an dinlediğim sevimli şarkıyla bitirelim, daha fazla karıştırmayalım.

Bir gün bunlar bize anlamsız geldiği zaman
Söylenmiş her söz bize pişmanlık verecek o an
Ama unutma yattığımda ve kalktığım zaman
Zamanı ellerimde tuttuğumu sandığım her an
İnanmak üzülmekse biraz üzül bana inan
Aklımda hep sen olacaksın!
Aklımda tek sen olacaksın!

(Aklımda hep sen olacaksın-Ars Longa)

19 Şubat 2009 Perşembe

Gugıl analitiks 6

Serimizin 6. bölümüyle huzurlarınızdayız. Eğlence başlasın!

*"hadise kime aşık"
Ali Emin ve İlhandan sonra serimizin 3. halkasına geldik, "Hadise kime aşık?" Önümüzdeki yazımızda yeni bir merakla sizlerle olacağız.

*"kaybettiğinin farkında"
O da iyi, bir de farkında olmayanlar var ;) (dileyen üstüne alınabilir :p )

*"90lar rak mizik"
vak dı rak vak vak dı rak. Rak mizik 90'larda şahaneydi, sonradan yok oldu gitti. Ahh ahhh nerde o eski rakçılar! Şimdi yapılan mizik mi sanki?

*"ahu tuğba 2009 yılındaki mayolu çekimi"
Oy oy oyyyyy, ben gördüm çok fenaydı, 80'lerden kalma mayosuyla :s Ay ayy Allah düşmanımın başına vermesin.

*"artık beynimin bir bahar temizliğine ihtiyacı var"
Temizle o vakit, ne duruyorsun.

*"aöf 4. sınıfa geçtiğimi nasıl anlarım"
2'ye ve 3'e geçtiğini nasıl anladıysan tam olarak öyle. Bildiğim kadarıyla vahiy inmiyor ya da gökten bir haberci gelmiyor.

*"bakire olmadığının anlaşılmaması için yapılması gerekenler"
Oyyy yavrum yeni mi geldi aklın başına? Bu saatten sonra olan olmuş ne yapacaksın artık. Hem hadi başkalarını kandırdın, kendini kandırabiliyor musun peki? Millete yalan söylemek vicdanını rahatsız etmez mi? Hı? Hayatının kalanını geçireceksin o adamla, alooo, daha ilk günden yalan söyleyerek mi başlayacaksınız? Ahh ahhh nerde bizim gençliğimiz nerde şimdiki gençler...

*"bir kızı kendine aşık etmen için yapılması gerekenler"
Önce çok iyi davran, kendini şahane hissetsin, sonra bas git. Bu kadar kolay :D

*"bu ara kendime gelemiyorum işe güce kendimi veremiyorum"
Sorma anacım sorma ben de. (gugıla ne bundan :-/ )

*"bugüne kadar belkide benim yüzsüzlüğümle geldik zaten"
Ne fenadır di mi :-/ Sana da yazık be güzelim. Ama boşver, o kaybeder, hıh!

*"bul işte free girl istanbul"
İstanbulda bulduğunuz bulabileceğiniz en free girl benim. Ben özgürüm, sadece özgürüm!

*"dan brown süleymanın anahtarı kitabını satın al"
Alacağım da hâlâ çıkmadığı için alamıyorum. Almanın bir yolunu bulduysan bir tane de bana al olur mu?

*"dayımın kızlarına sinir oluyorum onların yanında üstün olmak için ne yapmalıyım"
Oyyyyyyyy kıyamam sana :D Yaş epey küçük kesin :) Hani akraba ortamlarında durmadan çocuklar birbiriyle karşılaştırılır ya, işte o yüzden insanlar kendi yaşıtı olan akrabalardan nefret edebiliyorlar, sanırım bu minik de onu yaşıyor :)) Valla canım, benim dayımın bir tane kızı var, onu da çok seviyorum. Yardımcı olamayacağım bu konuda o yüzden sana. Ama memnun değilsen gel bizim kuzenimiz ol :P

*"elveda rumeli şivesi kelime anlamları"
Kelime sorarsan yardımcı olurum ;)

*"en iyi porno vıdıları"
en iyi porno vıdıları bizde! Yakında Kadıköy'e çıkacağım porno vıdılarını alıp, "abi cd lazım mı abi" diye dolaşacağım ortalıkta :))

*"hayatımdaki en uyuz kız"
Sağol be gugıl :s Bir iltifat ediyorsun, bir yerin dibine sokuyorsun, sorunun ne kuzum?

*"insan aşık olduğunda ersin hormonu salgılar"
Ben bu aramadan hiçbir şey anlamadım, anlayan yardımcı olursa sevinirim :s Yine bu doğaçlama programlarından birinin esprisi mi bu? Birini bile izlemiyorum, ne hikmetse bütün aramaları bana geliyor.

*"insanlarda çiftleşme izle"
Bu arkadaş olaya bilimselmiş gibi yaklaşıyor, ama neticede aradığı şey aynı. Porno vıdısı :D

*"köpekten hamile kadın"
Bıktım kadın senden! Düzenli olarak şu köpekten hamile kalma geyiği geliyor. Düşünüyorum da uffff, çok iğrenç yaaaa!

*"mecidiyeköy lisesinde okey oynayan"
Lise 2'deki pikniğimizde feci yendiğim edebiyat hocam benim ismimi hatırlayamadı, şu an gugıl aracılığıyla bana ulaşmaya çalışıyor. Burdayım hocam merhabaaaaaaa :D Hayatımda seni yendiğim gibi bir daha kimseyi yenemedim, sen beni "üstad" diye çağırıyordun ama galiba ben üstad falan değilmişim, sen çok acemiymişsin :D

*"netlogta kullanabileceğim bayan fotoğrafları"
Bayan fotoğrafları ikiye ayrılıyor, netlogda kullanabilecekleriniz ve kullanamayacaklarınız. Sahte üyelik almak yeterince aptalca zaten, bir de gugıla yazıp fotoğraf arıyor. Hasbinallah yaaa!

*"yayından kaldırılan korkunç dizi 90'lar"
Goosebumps :)

*"kendimi tanıdığımı mı zannediyorum"
Bilmem. Öyle mi zannediyorsun? Bunu gugıl nerden bilsin hem?

*"bu haftaki yazımda burak kutu anlatıyorum"
Ben de anlatmıştım eskiden, bak: http://slnnn.blogspot.com/2008/12/disco-kral-90lar-ve-ocuklua-dn.html
Yoksa sen de mi aşıktın?
Kavga çıkarırım!
Saçını başını yolarım!

*"bu oyunları hatırlıyor musunuz"
Hangi oyunları :D

*"bugün kimseyle konuşmak istemiyom"
Konuşma o zaman. Ama bunu gugıla söyleme, seninle konuşmak isteyenlere söyle.

*"claire ve sylar evlenecekmi"
Yuh ne alaka :s Sylarla ben evleneceğim :p Hayallerimin psikopatı o :D

*"düş sokağı sakinleri seni özleyen var bu şehirde"
Her defasında şarkının ismi biraz daha değişiyor :) "Seni tanımayan yok bu şehirde" isimli şarkı geçen defa "seni tanıyan yok bu şehirde" olmuştu, bu kez "seni özleyen var bu şehirde" olmuş. Aslında güzel şarkı olur, Murat abiler bu aramayı kaçırmasınlar (Murat yılmazyıldırım ve Murat Çelik) "Seni özleyen var bu şehirde".
Seni özleyen var.
Bu şehirde.
Pffff.
8-)

*"evet biraz kıskançlık yani olduğum gibi tamam yalan değil resminle uyuyorum itiraf edince değişmez hiçbirşey biliyorum"
Dilimiz zaten zor bir dil, internet sayesinde de iyice unuttuk. Cümleye bak :s Elimizdeki bilgilere göre kişimiz kıskanç, diğer arkadaşın resmiyle uyuyor ki ben sadece filmlerde öyle şeyler olur sanırdım ve itiraf edince hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyor. E sonuç?

*"istanbulda sevgililer nereye gitsin"
Cehennemin dibine :D Aynı aramanın değişik versiyonları bir insana kaç kez gelir? Biz size soruyor muyuz kardeşim aaa, siz de bize sormayın. Gidin nereye isterseniz.

*"karım tepeme çıktı"
Çok yüz verirsen olacağı budur.

*"küçük emrah filmleri nerde izlemek istiyorum"
Krizi gelmiş bunun :D Nerde Küçük Emrah filmleri, getirin çabuk :D

*"cnbc-e garou konseri"
Anam :s Ben bunu nasıl kaçırdım :s cnbc-e Garou konseri vermiş, offfff :( Garou aşkım dönem dönem depreşiyor, 2 gündür yine had safhada :-/

*"ağlasam sesini duyar mıyım mısralarında"
Bunun kafası feci karışmış. Şiirin de içine etmiş.

*"aşık insanın günlükleri"
Bu aramayı bana gönderen gugıla "seninle sonra görüşeceğiz" diyorum. "Çıkışta döveceğim oğlum seni". Aşık insan günlüğü diye benim blogumu seçmiş :-/

*"bir deliye ne dersen sinirleniriz"
Bir deliye ben bir şey dersem siz neden sinirleneceksiniz? Olay deli ve benim aramda değil mi? Hem hepimiz biraz deli değil miyiz?

*"eltiye doğum günü sürprizi"
Eltisinin doğum gününe takmış biri gugılı rahatsız edip duruyor, o da her defasında bana gönderiyor. Eltinin doğum günü konusunda uzmana mı benziyorum ben? Eltim bile yok benim be! (ben evde kalmadım gugıl, sen kaldın!)

*"hak etmediler seni"
Gugıl gel öpüjemmmmmmmmm
Hak etmediler beni tabi, heyt beee, ben bu gazla var yaaaa, offffff.

Yazdığım yazılardan paragraf alıp aratma moda oldu bu ara, çıkıyor mu anacım başka bir şey? hı? Çıkmıyor di mi? Çıkmaz.


15 Şubat 2009 Pazar

12 sene sonra bile çok sevmeye devam ettiğim o adam

Sene 1997.
11 yaşındayım, hayal meyal hatırlıyorum o zamandan kalan pek çok şeyi. Sadece hatırası çok net olan birkaç şey var.

Bir adam.
Hiç görmediğim bir adam.
11 yaşındayım ve galiba o adama aşığım. Aşk doğru kelime değil, ama ilk akla geleni. (Chuck Palahniuk'a da bir selam gönderiyoruz.)

Kafanda bir şeylerin yeni yeni şekillenmeye başladığı yıllar ya hani, incelerdin herkesi ve her şeyi. Beğendiklerini atardın sepete. Ben o adamdan ne çok şey almışım o zaman. Attıkları her adımı incelerdim, günlüğümde en çok bahsettiğim konuydu onlar.

Aşk doğru kelime değil dedim ya; bir de karısı vardı (hâlâ var çok şükür), o da ayrı bir modeldi benim için. Çok severdim ikisini de.

Hassastı o adam, umursamaz davranamazdı dünyada olan bitene karşı. Şiir severdi, zaman zaman türkü söylerdi. Denize aşıktı. ve yağmura... Sevdikleri için feda edebilirdi kendini bir an bile düşünmeden. Futbol severdi, güldü mü çok güzel gülerdi...

Hem kendisine hem dizideki rolüne aşıktım galiba. Dizideki adamla aynıydı zaten o. Kafamda çizdiğim ilk "iyi adam" figürüydü. Hani şu ileride şöyle şöyle bir adamla evlenmek isterim geyiklerinin yeni yeni çevrilmeye başlandığı o dönemde benim kafamdaki figür birebir o olmuştu.
Tuhaf mıdır bilmem 23 yaşımda hâlâ iyi adam figürümün o olması.

Umursamaz görünürdü, ama çok severdi.
Umursardı bütün dünyayı, kitap düşmezdi elinden, şiirler okurdu bazen.
Dedim ya denize aşıktı diye, bir de yağmura. Zaman zaman en yakın arkadaşları olurdu martılar. Öyle güzel gülerdi ki...

Bilirsiniz hani çocukluk kahramanlarınız büyüdüğünüzde çok farklı gözükür gözünüze, nesini sevmişim dersiniz...

12 sene geçti aradan.
Sevgililer günü diye kutladığınız o güne girerken karşımdaydı, kameranın diğer yanında olması umrumda değil. Zaten o yanında bile göremiyorum yıllardır...

Konuştu, dinledim, hüzünlendim, gözlerim doldu, özledim, dönmeyi istedim en çok.

Sevgililer gününü kutlamadıklarını, yılın özellikle o günü özel bir şey yapmamayı tercih ettiklerini anlattı. Gülümsedim.
Mutluluğumuzu insanların gözüne sokmak istemiyoruz biz dedi. Bir kere daha sevdim.

12 sene sonra bir kat daha büyüdü çocukluğumun en önemli figürü gözümde. Hissettiğimi tam olarak ifade etmem için hangi kelimeyi kullanmalıyım bilmiyorum. Aslında anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Hissediyorum ya, o yetmez mi?!

Dedim ya, güldü mi çok güzel gülerdi.
Öyle güzel konuşurdu ki, saatlerce dinleyebilirdim şikayet etmeden. (yine dinledim, yine dinlerim)
Yağmuru çok severdi.
Hem denizle hem martılarla dost olan o adamı ben çok sevmiştim.
Yine sevdim.
Bir de özlediğimi fark ettim.

13 Şubat 2009 Cuma

Sevgililer gününü sevmiyorum


Sevgililer günü yaklaştı ya, her yan kırmızı oldu, her yan kalp doldu yine malum. Günlerdir durmadan mesaj ve maillerle taciz ediliyoruz. Avea bir tek taş zımbırtısı için günlerdir aynı mesajı yollayıp duruyor, sanırım oyun tarzı bir şey. Vodafone henüz bir şey göndermedi. Onu seviyorum. Turkcell'i bilmiyorum.

Bütün mağazalar en güzel hediyenin onlarda olduğunu iddia ediyorlar. Bu noktada D&R'a tüm kalbimle katılıyorum ama diğerleri için yorum yapamıyorum :) (herkesin zevki farklı tabi.)

Az önce de Lipton mail atmış, "14 Şubat'a 2 gün kaldı, hâlâ ne yapacağını bilmiyor musun?" diye. Lipton'dan gelince ilgi çekici oluyor tabi, acaba çay almamı mı tavsiye edecek diye merak ediyor insan. Açtım maili, ifade şudur:

"Merhaba Selin,
Lipton olarak biz de bu özel günü unutmadık ve o yakışıklı çocuğa unutamayacağı bir gün yaşatabilmen için sana birkaç öneri hazırladık"

Allah razı olsun Liptonum, sen olmasan ben ne yapardım?!

Kendini yaşlanmış hisseden bir insan olduğum için "yakışıklı çocuk" deyince tuhaf geldi :) Seneler evvel çok olurdu o tür muhabbetlerimiz tabi, genç hissettim kendimi şimdi :D Hâlâ yapılıyor gerçi ama eskisi kadar değil.

Bakın neler yapabilirmişim.
Sade'in Lovers Rock albümünü dinleyip yemek yiyebilirmişiz, ardından da Mamma Mia izleyecekmişiz. Hediye olaraksa Nintendo Wii Sports pakedi alabilirmişim...

2. öneri: Nilüfer'in sevgililer günü özel konserine gidebilirmişiz. Öncesinde Lacivert'te akşam yemeği yemek kaydıyla ama! (Nerde yemek yiyeceğimden sana ne be Lipton'um, bana İstiklal'de herhangi bir yerde oturmanın keyfini verecek mi Lacivert? He bir de ben Nilüfer dinlemem.) Hediye olarak ise kol saati alacakmışız.

3. öneri: Yakın çevremde manzarası en güzel olan otellerden birine rezervasyon yaptıracakmışım, bir de otelle anlaşıp etkinliklerden birinde bir jest yapmasını sağlayacakmışım. E daha ne olsunmuş!

Yalnız geçireceksem de arkadaşlarımı Ata Demirer'i izlemeye götürebilirmişim.

Şimdi Lipton'um, sevgili insanıyla Ata Demirer izlenmez mi?
Bence izlenir. Hatta yaptığın tavsiyeler içinde tek sevimlisi o. Her neyse.

Bütün tavsiyelerle birlikte link vermiş elbette, ilginç bir reklam şekli olmuş bu da. Sağol, zahmet etmişsin, mail atmışsın.

Ama canım benim, ben en son sevgililer gününü kafama taktığımda 16 ya da 17 yaşındaydım. Artık büyüdüm, önemsemiyorum demek istemiyorum, yaşla ilgisi yok bunun. Kimisi sever kimisi sevmez. Ben sevmeyen taraftayım. Kutlayanlara saygım elbet var, tercih meselesidir ama ben yıllardır tercihimi sevgililer gününü önemsememekten yana kullanıyorum. Doğum günleri ve yıl dönümleri özeldir tabi ama sevgililer gününün bir özelliği yok benim için.

Mevzu birlikte olmaksa, birlikte olduğun her an özeldir zaten. Günün bir ismi olmasına gerek yok.

Hediyeyse mevzu, e insan sevdiği birilerine bir sebep yokken de hediye alır, güzel olan zaten odur. (En azından benim için böyle)

Herkes sevgililer günü yazısı yazmış, ben de eksik kalmadım gördüğünüz gibi :p

12 Şubat 2009 Perşembe

Benjamin Button, Lost, güzel bir gün!

Tatillerin en sevdiğim tarafının kitaplar ve filmler arasında kaybolmak olduğundan bahsetmiş olmalıyım defalarca. Yine aynı şeyi yapıyorum ve huzurluyum :)

Günlerdir evden çıkıp sinemaya gitmek için en uygun zamanı kolluyorum, baktık ki perşembe çok uygun bir günmüş, fırsatı kaçırmadık.

Birkaç aydır merakla Curious Case Of Benjamin Button'ın vizyona girmesini bekliyordum, ABD'de daha önce girmiş olduğu için torrenttan indirenler aylar öncesinden yorum yazmaya başlamışlardı ve ben aylardır Benjamin Button ismi gördüğümde kaçıyorum. Okuduğum 3-5 yazıdan sonra izlemekten vazgeçme olasılığım olduğunu biliyorum çünkü.

Filme kötü denmesi beni etkilemez, kafama koymuşsam izlerim. Benim daha çok sinirimi bozan yakın zamanda atlatmış olduğumuz ya da hâlâ atlatamadığımız ıssız adam faciasına benzer şeyler olması. Vizyona girmesinden önce izlemek konusunda kararlı olduğum bir filmdi, açtığım her sitede konuyla ilgili yazılar görüp, yolda yürürken ya da bir yerde otururken "ayy çok ağladık yaaaa, aynı beni anlatıyooooooaaaaaa" tarzı cümleler duyunca ve msn listesine baktığında online olanların en azından yarısının iletisinde aynı şeyin yazdığını görünce vazgeçmiştim izlemekten. Pişman değilim. Tek merak ettiğim nokta bir film nasıl bu kadar çok kişinin birden hayatını anlatıyor olabilir? İşin tuhaf tarafı orda burda okuduğum yazılara bakılırsa çok da yurdum insanı profilinde değil esas kızla esas oğlan. Neyse konu bu değil.

Yoğun olarak Benjamin Button yazıları görmeye başlayınca yorum gördüğüm sitelerdeki yazıları okumadan kapatmaya başladım :) Bu da bir film yazısı olmayacak merak etmeyin.

Bloglardan kaçtım, çok ihtiyacım olmadığı sürece sözlükleri okumayı tercih etmiyorum zaten, özellikle konumuz film, tiyatro oyunu, kitap vs. ise sözlüklerden tamamen uzak duruyorum. Takip ettiğim diğer sitelerdeyse yorum dışında haber tarzı şeyleri okudum daha çok. Böyle böyle idare ettim :)

Bugün gittim, güldüm, ağladım, hayır kendime benzetmedim hiçbir karakteri, ağlamak için buna gerek var mıdır hem?

Upuzun bir film kendisi, ben genelde filmi sevsem bile film arasının gelmesini heyecanla beklerim, dikkatim dağılıyor çünkü bir yerden sonra. 10 dakika arada beynimi toparlayıp devam ediyorum. Ama bugün film arasında "iyiydi yaa böyle, neden ara verdik" dediğimi hatırlıyorum. Film bittiğinde de bir sonraki seansa da kalmak istedim ama olmadı :-/

Brad Pitt'i hep sevmişimdir, Cate Blanchett favori kadın oyuncularımdan biri olmuştur yıllardır. İkisini bir arada görmenin güzel olduğu da tecrübeyle sabitti. (Babel) Yine büyülediler beni...

Eve geldiğimden beri beynimde dönüp duran replikler, (kendi düşündüklerini başkalarından duymak güzeldir.) sevimli görüntüler, yüzümde bir gülümseme...

Tesadüf konusu üzerine olan bölümü, mektubu, onu bunu her şeyi yazmak istiyorum aslında ama film yazısı olmayacak dedik, bu ara her yerde bolca var zaten. Ayrıca ben film eleştirmeni de değilim. Sadece filmin bana hissettirdiklerini anlatmak istedim...

Dedim ya güldüm, ağladım, hüzünlendim, mutlu oldum... Her şeyi bir arada yaşadım film süresinde. Kopyalamak istemediğim alıntılara şuradan bakabilirsiniz. Belki birkaç ay sonra oturur uzun uzun anlatırım, belli olmaz ama şimdi değil :)

Film, defterimi elime alıp olanı biteni yazma isteği duymama neden oldu ayrıca. Bir de umut verdi galiba... "Seni neyin beklediğini asla bilemezsin"

Eve geldikten sonra güzel bir Lost bölümüyle devam ettim güne. Ona da bayıldım :) Uzun zamandır izlediğim en iyi bölümlerden biriydi bana göre. (ben böyle deyince beğenmeyenler "yok be değildi, ıdıydı vıdıydı" diye bana geliyor, senin çirkin dediğin benim için dünyanın en güzel şeyi olabilir. O yüzden tartışmayalım böyle şeyleri :p ) Onu da anlatmayacağım tabi :)

İzlediğim şeyler beni pek mutlu ediyor bugün, ne hoş ne hoş :)

7 tanecik mi?

Yeni bir mim gelmiş, sevdiğimiz 7 tane blogu yazacakmışız ama ben 7'ye düşüremem ki şimdi sayısını :( Aklıma gelenlerin hepsini yazsam da, aman onu da yazsa mıydım, aman bunu nasıl unuttum gibi dertlerim tasalarım olmasa :) Muhtemelen unutacaklarım olacak ama ben aklıma gelenlerin hepsini yazacağım, artık sayı 17 mi olur 27 mi bilemem :)

Mim hem Antiparadigma 'dan hem de t.u.b.a. 'dan gelmiş, ikisine de çok çok teşekkür edip hemen kendi listeme başlıyorum. Linkleri eklemek için blog sayfalarını açarken bir de gribulut 'tan geldiğini gördüm, ona da teşekkür ederim :)


Unuttuklarım olduğunun farkındayım :-/ Yeri gelmişken bir şeyin daha açıklamasını yapayım. Takip ettiklerime eklediğim blogları günü gününe takip edemesem de google reader'dan muhakkak takip ediyorum. "O beni eklemiş, ben de onu ekleyeyim" diyerek takip ettiklerime eklediğim kimse olmadı. Ekleyenlerin bloglarına genelde göz atarım (göz atamadığım zamanlar da oluyor tabi) eğer blogunu seversem eklerim ben de :)

İsmi yazılan bloglar da kendi izledikleri blog listesini yazarak mime katılıyorlar efendim, dileyen yazabilir, istemeyen yazmayabilir tabi :) Şu kadar adres yazdım yine kimi unuttum kimi unuttum diye düşünüyorum. Blogrollümde adresi olan ya da takip listeme eklediğim bütün blogları seviyorum diyerek bitirelim yazımızı en iyisi :)

Not: blog linklerini eklerken epey karıştım, blog ismine tıkladığınızda başka bir blog açılabilir yani :)) Siz sırayla tıklayın, aradığınız blogu bulacaksınız :))

not 2: günlük blog turumu atarken bir de Witchie of stars'ın yazdığını gördüm, sanırım şımarıyorum artık :) Teşekkür ederim ona da :))

Kendimiz olsak bir dakika...

Kendileri olamayan insanları düşünüyordum, kız/erkek arkadaşı sevdiği için bir şeyi seven, ailesinin uygun gördüğü meslekle uğraşan, babası tuttuğu için x takımı tutan, en yakın arkadaşı sevdiği için bir grubu dinleyen, başka bir arkadaşı sevdiği için bir filmi izleyen, dizi izleyen, onu yapan bunu yapan.

(Babası tuttuğu için x takımı tutmak derken neyi kastettiğim net anlaşıldı mı bilmiyorum. Benim babam da Fenerbahçeli, ben de Fenerbahçeliyim, beni Fenerbahçeli yapan babamdır ama kastettiğim durum bu değil. "Babam x takımlı ben de x takımlıyım, sevgilim y takımlı olduğu için y'nin formasını giymek beni rahatsız etmez, en yakın arkadaşım z takımını tutuyor, onunla maça gidip x takımına küfür ederim, dert değil. Bunu yaparken pek de eğlenirim. Ortamda ilgi çekebilmek adına her kalıba girerim. Bu derece ilgim yoktur ama derbi günü herkesten önce ben msn iletisi yazarım, başka takımlılara mesaj atarım..." gibi. bilirsiniz di mi?)

Hani kendilerine ait zevkleri olmayan insanlar vardır. Konu sadece zevkler değil, hiçbir konuda kendileri olmayı beceremezler. Kendilerine ait fikirleri de olmaz çoğunlukla. X partinin yaptığı her şeye karşıdır, sadece öyle olması gerektiğini tahmin etiği için... Hep birilerinin yaptıklarını yaparlar, kendileri bazen farkında olmasalar da hep başkaları gibi olmaya çalışırlar. (Bir de çevresindeki herkesi bir şekilde etkileyenler vardır, eh muhakkak ikisinin ortası da vardır.)

Neyse işte, anladınız bahsettiğim insan tipini sanırım.

Onları düşünürken Oscar Wilde geldi aklıma, demiş ki "Be yourself, cos everybody else is taken". Durduk yere bu gereksiz insan modelini düşünmüyordum tabi, birkaç gündür yine tanıdığım birkaç kişi tanıdığım başka birkaç kişinin yaptıklarını yapmaya, söylediklerini söylemeye başladı. Sinir bozucu bir şey. O insan o değil biliyorsun, komik çabalarını izlemek can sıkıyor, üzülüyorsun. "Sen o değilsin, kendin olsana" da diyemiyorsun... Halbuki kendisi olsa daha güzel olacak...

Zaman zaman bir-iki tanesi bana da sarıyor :) Sonra ben kızıyorum, "adınızı da sLn yapın tam olsun" diyorum. Daha doğrusu direkt demeye gerek kalmıyor, ortaya atıyorum, üstlerine alınma hızlarını tahmin edemezsiniz :) İnsanın kendini bilmesi de hoş tabi.

Bu durum bir grup insanın şahane olması başka bir grup insanın da onlara özenmesi gibi bir şey değil. Taklit etmeyi seven grubumuz bazen karşısındakini kafasında çok büyütür mesela, onun gibi olmak güzel bir şey sanır. Ya da biri arkadaş çevresi tarafından seviliyordur, bizimki sevilmenin başka yolunu arayacağına diğerinin yaptıklarını taklit etmeyi seçer...

Benim de her türlü tavsiyesini muhakkak dikkate alacağım insanlarım vardır, az ama var, yine de takip etmem "ne yapıyor, hemen ben de yapmalıyım, hımm iletiye ne yazmış, dur ben de yazayım, şu filmi mi izlemiş, hemen ben de izlemeliyim, hangi diziden bahsediyor, hımm o mu, tamam akşam başlıyorum" falan filan şeklinde. Ama herhangi bir şey tavsiye ederse de muhakkak uyarım. (1-2 kişi, bilemedin 3 kişi. Bu diğer insanları beğenmemekle ilgili değil. Zevklerinin benimle aynı olmadığını bildiğim birinin tavsiyesine körü körüne atlayamam di mi?)
O konudaki zevklerimi çok iyi bilen bir arkadaşımın "Lost'u kesinlikle izlemelisin" demesi Lost'u izlememin en büyük sebeplerinden biridir, birkaç kişinin tavsiyesine de bu derece kulak asarım :))

Neyse işte, ordan başladım sonra Oscar Wilde başka ne demiş merakıyla kendimi o siteden o siteye gezinirken buldum (ki yanılmıyorsam birkaç ay önce de Oscar Wilde alıntıları aramıştım nette).

Dolaşmam bittikten sonra blog turu atarken Pink Zorro 'nun blogunda daha önce ilgimi çekmeyen bir Oscar Wilde alıntısı gördüm, o da ilginç oldu :) Yeni mi ekledi bilmiyorum.

"Sadece aptalların ciddiye alındığı bir dünyada yaşıyoruz. O halde beni anlamıyorlar diye üzülmek niye" demiş, Pink Zorro da bunu bloguna yazmış, ne güzel yapmış :)

Okuduklarımın bazıları bildiğim ve unuttuğum şeylerdi, bazılarınıysa ilk defa duyuyorum. Olsun önemli olan er ya da geç duymuş olmak...

Birkaç tane seçtim hemen:

"Davranışlar kelimelerden daha fazla konuşur, daha çok şey ifade eder" demiş mesela, epey zamandır ben de kendi kendime öyle diyorum ama bir yandan da ikisi birbirinin zıttı şeyler anlatmaktaysa hangisine inanılmalı onu sorguluyorum. Cevabı olan bana da iletirse mutlu olurum.

"Hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka" demiş ki ben bunu çok sevdim :)

"İnsanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar"

"Ömürlerinde tek bir kez sevenlerdir asıl sığ olanlar. Onların vefa, sadakat diye adlandırdıkları şeyi ben, ya alışkanlığın verdiği rahatlığa ya da hayal gücünün yokluğuna bağlarım. Zihinsel yaşam için tutarlılık neyse duygusal yaşam için de vefa odur: Basit bir yenilgi itirafı. Vefa! Bunu incelemem gerekiyor günlerden bir gün. Sahiplik tutkusu da giriyor işin içine. Başkaları alır diye korkmasak çoktan atacağımız bir sürü şey var..."

"Tanrı için kırık bir kalbi onarmak kolaydır, yalnız insan onu bütün parçalarıyla O'na verirse."

Konudan konuya atladığımız bir yazının daha sonuna geldik. Yazıdan ne anladınız bilmiyorum ama vermek istediğim mesaj şuydu: "Birileri olmaya çalışmak kötüdür, kendimiz olmak her zaman iyidir, benim ya da tanıdığım bir başkasının yaptıklarını taklit eden tipleri ciddiye alamıyorum, kimse kırılmasın. Hatta zaman zaman feci halde kırıcı da olabiliyorum kendilerine karşı. Yapım bu, sevimsiz bir insanım ben. Bir de Oscar Wilde söyledikleri üzerine düşünmeye değer bir adam." Hadi bu da tavsiye olsun :p

Gece gece bu kadar saçmalama yeter, sevgiler...

Başlık Dorian'ın "yeniden hayata" şarkısından.

Bu kadar çok kendin olmak, kendisi olmak vs deyince Audioslave'in "be yourself"i geldi aklıma, sıradaki şarkı hepimize gelsin o zaman: