31 Mart 2009 Salı

yumurta kapıya geldi, şimdi çalışma zamanı!

Tembel öğrenci modeli nasıl olur görmek için bana bakabilirsiniz.
"Yumurta kapıya gelince" deyişinin manasını her sınav zamanı tekrar tekrar öğrenmekten, uygulamalı olarak yaşamaktan bıktım. Ama insanoğlu ders almıyor. Genelleme yapmayalım tabi yine de, "Selin insanı ders almıyor" diyelim.

Henüz çalışmaya başlamadığım dersler bile var, cumartesi günü 6, pazar günü 4 sınavım var ve olur da hepsinden geçer not alırsam bir kez daha mucize denen şeyin gerçekliğine inanacağım!

Feci sıkışmış durumdayım, yandaki güzel kızcağız gibi okuldan nefret ediyorum.

3 adet mimi de gördüm, aklımın bir köşesinde duruyorlar, kafam biraz daha rahat olur olmaz yazacağım.

Uzun zamandır beklediğimiz güzel havalar tam sınav zamanımı buldu gelmek için. Güneşli hava görünce kendini sokağa atan bir tip değilim aslında. Bugün 2 saat güneş görünce başım ağrımaya başladı yine. Benim havalarım kesinlikle yağmurlu havalar! Yine de kampüsümün çimlerine yayılıp okuldaki son fotoğraflarımızı çekmek fena olmazdı ders çalışmak yerine. Her yan rengârenk, ne güzel :-/

Hadi ben dersime döneyim...

Sevgiler...

(kullandığım resmin kaynağını bu sefer biliyorum, çok nadir olan bir durum bu, o yüzden hemen resmin kaynağını paylaşmak istiyorum. Jeanne Willis ve Tony Rose'un I Hate School kitabının Fransızca baskısının kapağıdır efendim kendisi.)

29 Mart 2009 Pazar

Büyüdüm ben, alooo!!

Aileler çocuklarını hep "çocuk" olarak görürler onu biliyorum ama ailem benim büyüdüğümün farkındayken ve kabullenmişken diğer insanlar bunu neden görmek istemiyor merak ediyorum.

Ben 15 yaşına geldiğimde orada bir süre kaldım, 18 yaşına girdiğimde hâlâ akrabalarımın büyük çoğunluğu 15 yaşında olduğuma inanıyorlardı.
"Hadi canım ne ara 18 oldun sen, ay yaşlandık" cümlesi sohbetlerimizin olmazsa olmazıydı. Bir ara 40 takla atıyordum yaşıma inandırmak için.

Sonra 18'i geçtiğimi kabul ettirebildim, bu kez herkes orda kaldı. Ne zaman doğduğumu çok iyi bilseler de bir türlü 23 yaşında olmayı yakıştıramıyorlar bana, hâlâ küçüğüm onlar için.

Diyorum ya anne-babanın ya da çok yakın diğer akrabaların seni hep küçük görmesi anlaşılır da diğerleri neden büyümüş olmamdan böylesine tırsıyorlar anlayamıyorum bazen.

Aynada kendime bakıyorum, 18'e benzer bir halim de yok.

Eğer bir önceki yerel seçimde tembellik etmemiş olsaydım oy kullanabilecektim ama tembellik ettim, başvuru yapmam gerekliydi, uğraşmadım. Ardından genel seçim oldu, oy kullandım. 18 yaşımı geçtikten sonraki 3. seçimimdi bugünkü. Ama hâlâ benim akrabalarım soruyor "ilk defa mı oy kullanacaksın?" diye. Sağdan soldan soran tanıdıklar da cabası. Senelerdir üniversite okuduğumu biliyorsunuz, nasıl hâlâ 18 olabilirim?

Yaşlandım, kabullenin, tamam akrabalık ilişkilerimiz fazlasıyla gelişmiş olduğu için çoğunuz yakından tanık oldunuz çocukluğuma ama bitti artık.

Yaşlandım.

Bu muhabbetler bana kendimi iyi hissettirse gıkımı çıkarmayacağım ama iyi de hissettirmiyor yahu. Yaşlandığımı hatırlıyorum her defasında...

18'imi geçtim efendim, çoktan geçtim.
İlgililere duyurulur...

28 Mart 2009 Cumartesi

Duysan


Herhangi bir pazar:

"Kal" dedim.
"Olmaz" dedi.

Herhangi bir pazartesi:

"Bıktım" diyemedim.
O da duyamadı.

Herhangi bir salı:

"Özledim" diyemedim.
Bir şey demedi.

Herhangi bir çarşamba:

"Özledim" dedim.
Duymadı.

Herhangi bir perşembe:

"Özledim" dedim.
Duydu.

Herhangi bir cuma:

Kalan bütün gücümle bağırdım.
Olanca sabırsızlığımla.

Sustu.
Olanca sabrıyla.

Herhangi bir cumartesi:

"Kızayım" dedim, olmadı. "Susayım" dedim, olmadı. "Konuşayım" dedim, o da olmadı.
Yok olmak istedim.

Oysa hep vardı, var olacaktı.
Ya da hiç yoktu.

Ben hiç yoktum.
Belki hep vardım.
Varım.

Başka pazartesiler, başka salılar, başka çarşambalar... geliyor, geçiyor, yeniden geliyor, yeniden geçiyor...

Susuyorum hâlâ.

(2 şubattan kalmış.)

27 Mart 2009 Cuma

düşerken...


Bugünümün şarkısı bu olsun mu?

Bence olsun.

Nem söylesin, şarkının adı da Melekler Düşerken olsun. Saatlerdir durmadan yağan yağmurun getirdiği melankoliye de uysun.

Hiç konuşmadan, yağmuru izle
Son kez benimle, sessizce
Dünya yanarken
Küller yağarken
Bir tek sen varsın
Tut elimden... Elimden...
Melekler düşerken

Yavaşça izle, son kez benimle
Dünyayı dönerken sessizce... Sessizce...
Melekler düşerken...

26 Mart 2009 Perşembe

Ben (7)


*Ben baharın gelmesiyle birlikte normalden daha agresif oldum, olması gereken baharın insana pozitif enerji yüklemesi değil midir?

*Ben bir de fazla duygusalım bu ara. Ortasını tutturmayı asla başaramam zaten, ya fazla duygusal ya fazla vurdumduymaz. Olaylara göre değişmez bu durumum, aslında kişilere göre de değiştiğini söyleyemem. Dönem dönem değişir.

*Ben bu ara bütün gün müzik dinlemek istiyorum ama şarkı sözlerine tahammülüm yok, ondandır ki birkaç filmin soundtracklerine takıldım, dinliyorum da dinliyorum. (Hans Zimmer, Klaus Badelt)

*Ben bu hafta okula gitmedim, haftayı böyle de kapatacağım. Keyfi bir tatil, evde güya ders çalışıyoruz işte. Ben okulda olmadığım için okulla ilgili haberler getirenler oluyor, insanlar yorulmasın diye msnimi açık bırakıyorum, bir şey iletmek isteyen yazıyor. Ben genelde bilgisayar başında olmadığım için geç cevap veriyorum ya da hiç cevap veremiyorum. Geyik muhabbetine gelemeyeceğimi bilen sevgili msn arkadaşlarım çoğunlukla bana bulaşmıyorlar normal zamanlarda da. Ben olsam ben de bulaşmam. Ciddi şeyler yazanlara işim olsa da dönerim bir ara ama 3-5 geyikçime bu ara geyik muhabbeti için seçebilecekleri en yanlış insan olduğum mesajını vermek için "dersssss" yazıyorum durumuma. Gerçekten ders çalışma niyetiyle kalkıyorum masadan çünkü.

Harıl harıl ders çalışıyormuş izlenimi verirken markete çikolata almaya gidiyorum, Türkmax denilen cici kanalda Kabuslar Evi serisinin dvd halinde satışa sunulmayan bölümlerini izliyorum. (Az önce "Bir Kış Masalı'nı izledim ve beğendim misal) İzTv denen diğer faydalı kanalda İstanbul'u dolaşan iki amcanın sunduğu programı izliyorum. (Şimdi İzTv'nin sitesine baktım, programın ismi "Ömür Biter İstanbul Bitmez"miş. Birkaç kez daha izlemiştim ama ismini hiç merak etmemişim herhalde.) Dolaştıkları yerlerin tarihlerini anlatıyorlar. Bugün Ayvansaray, Balat ve civarını dolaştık mesela kendileriyle. Ders çalışıyor olmam gerekirken bunları yapıyorum, evet.

*Ben bir haftadır yeni aldığım kitaplarıma bakıp sınavlar çabuk bitsin diye dua ediyorum. Çok sık kitap alırım aslında ama netten sipariş verdiğimde bir sürü kitap bir arada geliyor ya, o zaman daha çok mutlu oluyorum. Küçük çocuklar gibi zıplayarak göstermek istiyorum sevincimi.

*Ben aylardır bütün salonlarda aynı filmleri gösteren, en sevdiğim kitaplardan birinin sinema uyarlamasını göstermeye tenezzül etmeyen bütün sinemaları kınıyorum! Alışveriş merkezlerinin sinemalarını anlıyorum da eskiden böyle büyük kalabalıklar tarafından izlenmeyeceği önceden tahmin edilen, ama aynı zamanda belli bir kitle tarafından merakla beklenen filmler olduğunda İstiklal'de bir yerde izleyeceğimden emin olurdum. Artık orda da bulamıyorum! Zaten sinirimi bozan bütün mağazalar bir bir açılıyor oraya, yeni bir tanenin haberini de Mischief'ten aldım, sinirlendim. İstiklal'e ne zaman özünü bozacak bir şey yapılsa, ne zaman tikky mekan açılsa sinirleniyorum. İstiklal'in en önemli özelliğidir her türden insanı barındırması ama tikky nüfus aldı başını gitti. Özenti emoların her yana yayılması da cabası. Kızdım yine.

*Ben bu derslerin bazılarını seviyorum ama bazıları çok fena be. Mesela dış ticaret işlemlerinin muhasebeleştirilmesi ne pis dersmiş Allahım! Normal bir dersin özeti en fazla 7-8 sayfayken bununki 17 sayfa! Yardımcı kitaptan çalışıyorum, normal kitaba bakmaya cesaret edemedim, bir 40 sayfa vardır herhalde her ünite...

*Ben bugün "Çokoprens turta" adıyla Ülker'in "Eti Cin" çakması yaptığını gördüm, yakıştıramadım. Zamanında Ülker'in Çokoprensine karşılık Çokoprenses yapan Eti'nin bir şey söylemeye hakkı yok tabi. Herkes kendi iyi yaptığı şeyi üretsin, karşılaştırmalı üstünlüklerden yararlanalım (derste öğrendiklerimi gerçek hayata çok pis uygularım :D ), müşteri memnun olsun, siz memnun olun. Eti Cin reklamına da çok gülüyorum bu arada, bahsi geçmişken onu da aradan çıkarayım.

*Ben sevimsiz bir insanım. Gerçi bunu daha önce söylemiştim. Hani böyle çevresindeki büyük çoğunluğun hakkında iyi şeyler düşündüğü insanlar vardır ben onlardan olamadım hiç. İnsanlar ya ciddi ciddi seviyor beni ya da uyuz oluyor. Büyük çoğunluğu uyuz oluyormuş gibi hissediyorum. Beni çok sevenlerin hepsi benim gibi duygularını saklayan insanlar, o yüzden söylemiyorlar. (Öyledir di mi? Lütfen öyle olsun :D )

*Ben aklıma geldikçe msnimden 3-5 kişi siliyorum, fazla kalabalığı sevmem. Gördüğümde sinirimi bozan bir iki kişi var, hani şu ağzını büzerek konuşan sevgi pıtırcığı kız modellerinden işte. Msnimdekilerin neredeyse tamamı günlük hayatımda da görüştüğüm insanlar oldukları için silemiyorum o kızları. Fark ettikleri an "ama sLn niye sildin beni msninden, çok kırıldım yaaaa" muhabbeti yapma potansiyeline sahipler. Yüzlerine "ben sana uyuz oluyorum" diyebilme ihtimalim şimdilik çok düşük olduğu için bir süre daha tutacağım onları orada. Ama ilk fırsatta sağ tık, engelle :D

*Ben daha önce milyonlarca kez söylediğim gibi yağmuru çok seviyorum. Bugün yine yağdı, yağdı, yağdı. Biraz da ıslandık. Huzur verdi biraz, biraz keyif... Tom baba diyor ya "I feel much cleaner after it rains"...

*Ben bir de yağmur yağdığında kafamı toplayamıyorum. Bugün ders çalışamadıysam sebebi hep yağmur. (Bahaneye gel...) Bak yine yağıyor ki 8-) Yağıyor mu orda da?

*Ben yazdıklarımdan sıkılmaya başladım bu ara. İçerik olarak...

Öyle işte.

25 Mart 2009 Çarşamba

Teker teker gelin be!

Bir şeyler sanki özellikle öyle oluyormuş gibi üstüste gelir ya bazı zamanlarda.

Bir şeyden kaçtıkça karşınıza çıkar.

Hassas döneminizde durmadan sizi üzecek şeyler görürsünüz.

Sıkışık dönemlerinizde başınıza yeni yeni işler çıkar vs.

Hah işte ben bu dönemlerden hassas ve duygusal olunanını yaşıyorum bu ara. Dokunsanız ağlamaya hazırım. Mantıklı bir sebebe gerek yok, çok abuk bir şey anlatsanız da olur.

Duygusalım ya hani bu ara, işte beni çökertecek ne varsa üstüste geliyor.

Misal Heroes ne çağrıştırır size? Süper güçleri olan adamlar, birileri uçuyor, birileri zamanı durduruyor, birileri kendini iyileştiriyor vs. di mi?

O kadar mı?

Değil.

Bazı zamanlarda hiç değil!

Şu an dokunsanız ağlarım mesela.

Sebebi de ne biliyor musunuz?

HEROES!
(3. sezon hakkında spoiler içermesi muhtemeldir yazının geri kalanının. Açık açık yazmasam da anlayan anlayabilir.)


Matt.

Daphne.

Bölümün son 3 dakikası...

Mahvetti beni be!

24 Mart 2009 Salı

Söyle sevda içinde türkümüzü


Sevdiğim şiirlerden biri misafir olacak bugünkü yazıya. Uzun zamandır aklıma takılan ya da peşime takılan şiirleri yazmıyormuşum gibi hissettim. Dün gece alakasız bir yerden karşıma çıkan, yıllar önce sevilmiş sonra unutulmuş bir şiir peşimde bugün. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir şiiri, "Söyle sevda içinde türkümüzü".

"Söyle sevda içinde türkümüzü
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan dallarla budaklarla bir,
Aynı maviliklerden geçmiştir.
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?"

Sanırım okuyanların büyük çoğunluğuna bana hissettirdiklerinin aynısını hissettirir "aç bembeyaz bir yelken" dizesi. Umutlar, beraberinde güzellikler getiren yenilikler...

"Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken"i asla dış güzellik olarak algılayamıyorum ben nedense. Güzel görünen şeyleri severim her insan gibi, sadece her fırsatta "ben çok güzelim" diyene tahammülüm yoktur, bırak başkaları söylesin söylenecek bir şey varsa!

Zaten bazı insanların içinin güzelliği yansır ya dışlarına, bazılarının da kötülüğü yansır, fesatlığı, kıskançlığı...

Dünyanın en güzel insanı da olsa edeceğiniz iki kelimenin ardından her şeyiyle çirkinleşebilir o insan. Olmaz mı size de?

Ha bir de aklının eksikliğini dış güzellikle gizlemeye çalışan tipler vardır bu "ben çok güzelim"i dillerine dolamışlar içinde. Onları da sevmem işte. Gerçi ben sevsem ne olur, sevmesem ne olur. Muhakkak öylelerine de çok değer verenler var di mi? Aklının kıt olmasını tercih edenler bile vardır :)

Yaşamak bu kadar güzelken içi kötülükle dolu bu kadar insan olmasının, yani çirkinliği içinde olan insanlar olmasının şaşkınlığını hissettirir o iki dize bana. Belki şairin bahsettiği tam olarak dış güzelliktir, bilemem. Ama şiirin, edebiyatın ve genel anlamıyla sanatın en güzel tarafı sanatçıdan çıktığı andan itibaren okuyan, bakan, gören insanlara göre değişik anlamlar ifade etmesi, değişik değerler kazanması değil midir zaten?

Ders çalışmaya çalışırken bir yandan da şiiri tekrarlayıp duruyorum içimden.

"İnsan nasıl ölebilir
Yaşamak bu kadar güzelken?"

:)

23 Mart 2009 Pazartesi

Pembe pembe diziler

Hayatının hiçbir döneminde Arjantin, Brezilya ve dolaylarında geçen pembe dizilerden izlememiş bir kadın modeli varsa dünya üzerinde kendisini tebrik etmek istiyorum :) Çocukluğum pembe dizi takip ederek geçti, psikolojim üzerinde derin izler bıraktı o diziler, izlemeyen varsa dinlemek istiyorum kendisinden nasıl bir his olduğunu.

Geçtiğimiz günlerde eski şarkı linkleriyle dolu bir maile göz atarken Julio Iglesias'ın Manuela şarkısını görmemle başladı bu dizileri düşünmeye başlamam. Julio Iglesias'ı sadece ismen tanıdığım için şarkılarını da bilmiyorum tabi. Acaba çocukken izlediğim Manuela dizisiyle ilgisi var mı derken bir de baktım ki dizinin jeneriğindeki şarkıymış :) Sonra daldım gittim geçmişe...

6 ya da 7 yaşındayken pembe dizi izleyen bir ruh hastasıydım ben!

O dönem çok sık elektrik kesintisi olurdu neden bilmem. Ama yan komşumuzla elektriklerimiz asla aynı gün kesilmezdi. Ya onlarınki kesik olurdu ya bizimki. Elektriği kesik olmayanın evine toplaşır, akşam haberlerinden önce yayınlanan Manuela'yı heyecanla izlerdik.

Dizinin iyi kalpli, temiz kızı Manuela çok sevilirken benim Isabel'i sevmem antikahraman sevgimin o zamanlarda da var olduğunu gösteriyor sanırım.

Isabel ve Manuela babaları aynı anneleri farklı olan iki kardeşti, ikisini aynı kişi canlandırıyordu, tek farkları Isabel'in gözlerinin mavi, Manuela'nın gözlerinin siyah olması ve Isabel'in saçlarının dalgalı, Manuela'nın saçlarının düz olmasıydı.
Isabel'in öldüğünü sanan Fernando aynısından bir tane daha buldu bu kez onunla evlendi, kimse Manuela'yı kabullenmedi, herkes onu ezdi falan filan.

Herkes Manuela'ya acıyıp onu severken ben Isabel'in kocasını aldığı için nefret ederdim Manuela'dan. Fernando'ya bakıyorum da iki kadının bu kadar mücadelesini hak edecek bir şey de yokmuş hani :))

Bir de 7 yaşındayken şarkının sözlerini ezberlemişim, tabi duyduklarımı ezberlemişim, yoksa Türkçe'den başka dil bilmiyorum o dönem. Şimdi sözlere falan baktım da oy oy oy dedim. Benim "komos noçes komos venyos komo soposenyos denyemo manuela" diye anladığım şey aslında bambaşka bir şeymiş :)) (gülmeyin, yaş 7 diyorum :D )

Sonra 5. sınıfta başka bir diziye sardım. Türkçe ismi Hanımağaydı, öyle bulamayacağımı tahmin ederek başroldeki tiplerin ismini yazdım google'a ve öğrendim ki dizinin adı La Dueña'ymış. Burada da gururu yüzünden Jose Maria'ya aşık olduğunu bir türlü kabul etmeyen, bütün gün at tepesinde ordan oraya dolaşan bir kız vardı. Bu bahsi geçen kızın ismi Regina. Bana o zaman o kadar güzel görünüyor ki bu abla, ben gidip saç modelimi falan onun gibi yaptırıyorum. Hâlâ da saçlarımı aynı şekilde kestiriyor olabilirim, evet :)
Bu fotoğrafta pek belli olmamış saç modeli, daha düzgün bir fotoğraf da arayamadım. Bu Regina'nın amcasının kızı var bir tane, ismi Laura. İğrenç bir kişilik. Yaşadıkları çiftlik miras olarak Regina'ya bırakılınca hasetinden çatlıyor, Jose Maria'ya göz koyuyor, ele geçirmek için çok çabalıyor, ama bütün kötüler gibi kaybetmeye mahkum.
Laura nefret ettiğim az sayıda kötüden biri. Gençlerin arasını bozmaya çalıştığı için kılım ona.

Sonra azıcık büyüyoruz ve gençlik dizileri başlıyor.
Hiç kaçırmadıklarımızdan biri: Sweet Valley High.
Elizabeth ve Jessica adlı ikizlerin okul maceralarını izliyoruz burda. Elizabeth tam bir melek, herkese iyilik yapıyor tüm zamanında. Jessica'ysa dünyayı umursamayan bir tip, zavallı Elizabeth onun pisliklerini temizliyor durmadan. Evet, Jessica'yı seviyorum :D Elizabeth'in o zaman gözümüze çok hoş gözüken sevgilisi Tod'a şimdi bir baktım, aman yarabbi! Çok fena :D
Bir dönem de Melrose Place efsanesinden nasibimizi aldık. Ama o dönem nedense hiç net değil hafızamda. Diziye dair çok az şey hatırlıyorum.

Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Michael Mancini'yi pek beğenirdim o zaman. Her akşam 17.00'de yayınlanırdı, sokakta oynadığımız oyunu yarıda bırakır eve gelirdim, izleyip yeniden çıkardım.

Sonra Sabrina fırtınası başladı. Her öğlen Sabrina saatinde eve girer, Sabrina'yı izler öyle çıkardık oynamaya.

Hatta ortaokuldayken "Sabrina roma'da" adıyla atv'de yayınlanan filmini izlemiştim, Roma sokaklarına aşık olup, İtalya'ya gitme hayalleri kurmaya başladığım an tam olarak o filmi izlediğim ana denk gelir. Ha bir de filmde Paul rolünü oynayan arkadaşa da aşık olmuştum, şimdi baktım resimlerine hâlâ yakışıklı görünüyor gözüme :)

Sonra yine memleketimizi kasıp kavuran bir başka diziye sardım lise yıllarımda. Vahşi güzel! (Muñeca Brava)

Her sabah okulda konuşulan ilk konu ivo ve milagros!

"Anam Ivo'yla Milagros kardeş çıktı, oh çok şükür değillermiş, aaaa Pablo Mili'ye aşık oldu, aaaa Ivo Angelicayla evlenmesin, Angelica'nın kemiklerini kırmak istiyorum, kemik torbası tipe bak ıyyyyy."

Hâlâ da pek tatlı gözüküyorlar gözüme :))

Ivo'dan Türk genç kızları bir şey öğrendi, bir erkek ağlarken ne kadar güzel gözükebilir. Evet ruh hastasıydık, Ivo'nun ağlamasına bayılırdık!

Sanırım pembe dizi ve gençlik dizisi günlerim böyle bitti. Haftada bir akşam saatlerinde yayınlanan dizileri takip etme konusunda çok başarılı olamadım hiçbir zaman ama pembe dizileri her gün izlemeyi bir görev bilinci saydım! Olsun, anı oldu işte fena mı :)
Bir ara Rosalinda falan da izlemiştim ama pek bir şey hatırlamıyorum ona dair.
Gençtim, izledim, utanmıyorum tamam mı :))

Sonunda iyiler mutlaka kazanır mı?


Yeterince derdim-sıkıntım yokmuş gibi oturup sağımda solumdaki yanlışlıkları düşünüyorum bazen.

Sanki düzeltebilecekmişim gibi, düşünüyorum da düşünüyorum.

Sistemdeki yanlışları, dünyadaki yanlışları, insanlardaki yanlışları, bendeki yanlışları...

Bir de fazla hassas oluyorum bazı günler, küçücük şeylere kocaman tepkiler veriyorum. Olur olmaz her şeye gözlerim doluyor. Bazen de tam tersi oluyor. Kocaman şeylere tepki veremiyorum. Sanırım hormonlarla alakalı bir şey bu da değil mi?

İyi insanlar görüyorum.
Kötü insanlar görüyorum. (Herkesin bir iyi-kötü tanımı vardır ya hani.)
Kötü insanların iyi insanları senelerdir nasıl aldattığını kendi gözlerimle görüyorum.
İyi insanların o kötü insanları hala el üstünde tuttuklarını yine kendi gözlerimle görüyorum.
Sanki haddime düşmüş gibi müdahale etmek istiyorum.

Sonra oturup şükrediyorum halime. Onun gibi bir karakterde yaratılmış olmak da vardı neticede! Tamam ben de çok şahane bir insan olmadığımın farkındayım ama kimseyi salak yerine koymaya, aldatmaya tenezzül dahi etmem, bu şükredilecek bir şey. (hayır kendimi övmüyorum, hayatta prim yapan şey onunki çünkü!)

Sonra çevremdeki birkaç güzel insana da bakıyorum, bir de onların varlığı için şükrediyorum. Elenmesi gerekenleri zamanında eleyebildiğimiz için, eleyemediklerimiz varsa onların da farkında olduğumuz için şükrediyorum.

Tanıdığım en düzgün bir iki insanın yaşadığı zorluklara bakıyorum...
Çevresindekilerin hayatının içine etmekten, onları çeşitli şekillerde aldatmaktan keyif alanların o düzgün insanlardan daha mutlu oluşlarına bakıyorum.
Dengeyi sağlayabilecek olanın ben olmadığımı biliyorum.
Susuyorum...

Belki dengenin sağlanabileceği bir gün gelir. Yüzüne her baktığımda mutlu olması için dua ettiğim o güzel insan/insanlar bir gün mutlu olur sahiden.

İnsanları mutsuz etmekten keyif alan insan müsvetteleri de Allahlarından bulsunlar, ne diyeyim daha.

(Beni tanıyanların konuyu yanlış anlama ihtimali var, bahsettiğim iyi ve kötülerin ilişkisinde ben taraf değilim. Dışarıdan baktığım birkaç insandan bahsediyorum. Onu da eklemiş olayım.)

22 Mart 2009 Pazar

Bir öğretmenimsinin güncesi -5-

Öğretmen olmak istememe sebeplerimin en başında sabırsız oluşumu sayardım.
"Yok, benden öğretmen olmaz, ben sabredemem, sinirliyim, dövmeye falan kalkarım çocukları" derdim.

Gördüm ki bende hayal edebileceğimin çok çok ötesinde bir sabır varmış.
Sinirlerimi kontrol etme konusunda da çok başarılıymışım.

Kendimi düşününce hayret ediyorum bazen. Çok tuhaf...

Zaman zaman toplu katliam yapma isteği geçiyor içimden, onu inkar edemem. Ama sabırlıymışım. Hem de çok!

Bir önceki hafta çalıştırdığım öğrencinin gelip "geçen hafta yazılı olduk, herkes 10-15 aldı, ben 88 aldım" dediğini duymak, birilerinin senden bir şeyler beklediğini görmek, diğerlerine de tahammül etme gücü veriyor galiba. Galiba değil, kesinlikle öyle...

Zamanında okul puanlarıyla bu işi gerçekten yapmak isteyenlerin önünü kesen ösym şu an İngilizce öğretmenliği mezunu olan ama zerre kadar öğretmen vasfı taşımayan o öğretmenlere bakıp gurur duyuyor mudur acaba? (Genelleme yapmıyorum, okuldan aldığı puanı gerçekten hak etmiş olanlar var muhakkak ama Türkiye'nin en önemli üniversitelerinden biri sayılan bir okulda okuyorum ve bizim dönemimizde okul puanlarıyla girenlerin bir kısmının durumunun içler acısı olduğunu görüyorum/duyuyorum.)

1,5 senede öğrenemediklerini 5 haftada öğrendi bu çocuklar(toplam 10 saatte yani), bunca zaman öğrenememeleri aptallıklarından değil, verileni anında alıyorlar.Ben çok tecrübeli bir öğretmen falan değilim. Ben bu halimle 5 haftada öğretebildiysem 1,5 senede öğretemeyen öğretmen ne durumdadır düşünmek dahi istemiyorum...

Haa bir de daha vahim olan bir şey var, öğretmenlik eğitimi almamış, en son 10-15 sene önce İngilizceyle haşır neşir olmuş, onda da pek bir şey öğrenmemiş öğrenci velileri vs. de öğretmenlik yapıyor bazı okullarda... Bir de okuldaki eski öğretmenlerin çocukları var. Bende vardı, ordan biliyorum. İnsan üzülüyor, sinirleniyor, hele hele binlerce eğitimli insanın iş bulamadığı bir ülkede küçük hesaplarla alakasız insanları öğretmen olarak çalıştıran okul idarelerini düşününce çıldıracak gibi oluyor ama elden bir şey gelmiyor...

21 Mart 2009 Cumartesi

Bahtsızım bahtsız! -2-

Haftanın 4 günü okuldayım, 1 gün stajdayım, 1 gün TEGV'deyim. Haftanın sadece 1 günü boş, o da haftanın en sevdiğim günü olması sebebiyle boş olarak ayarlanmış olan cumartesi günü.

Evet, bugün yani.

Cumartesi gelsin, sabah azıcık uyurum, sonra kalkıp ders çalışırım şeklinde plan yaptım. Cumartesi sabahı güzel bir baş ve eklem ağrısıyla uyandım. Bahar yorgunluğu olmasını temenni ettiğim ama grip başlangıcı gibi görünen çeşitli belirtileri bertaraf etmeyi başardım. Saat oldu 11.

Caddeden geçen partilerin müzikli arabalarının sayısında hatırı sayılır bir artış gözlemledik, "eh susarlar elbet" dedik.

Saat 11'de evimin 30 metre kadar ötesinde son ses müzik eşliğinde yoğun bir çalışma başladı.

"Parti Mitingi!"

3-4 şarkı döne döne çaldı bir süre, normal müziğe bir de davul-zurna sesi eşlik etmeye başladı. Sonra kalın sesli bir adam elinde mikrofonla tezahürat yaptırmaya başladı. Sonra nefret ettiğim tarzda müzik yapan bir grup ne dedikleri zerre kadar anlaşılmayan şarkılar söylediler. (ses o kadar fazla ki ve ses sistemleri o kadar kötü ki müzik eşliğinde "homono hofooolololo" gibi sözleri olan şarkılar dinledik. Halbuki onların sözleri vardı ama bir halt anlaşılmadı.)

Ardından ilçe belediye başkan adayı geldi, otobüsle farklı yerlerden getirilen izleyicilerin alkışlarıyla. "Anket sonuçlarına bakmayın, şu kalabalığa bakın, kesin biz kazanacağız" tadında cümlelerle başladığı konuşmasına alkış aldıkça coşarak devam etti.

"Hepsini 1 saat önce otobüslerle getirdiğinizi kendi gözlerimle gördüm ulan kimi kandırıyorsun" demek istedim, ama sonra akşam haberlerine çık, adın provokatöre, x partinin adamına çıksın, hiç gerek yok dedim, oturdum yerime.

Mischief'in şu yazısında bahsettiği anonsları yapan sinir bozucu sesli kadın çeşitli övgü sıfatlarını arka arkaya sıralayarak başkan adayını şişirdi de şişirdi. Sonra başkan adayı saat 4'te geldi. Diğer bütün partilere salladı salladı, kendilerinin ne kadar erdemli, ne kadar muhteşem olduğunu anlattı. Beynimin içinde durmadan çalan o iğrenç seçim şarkıları çaldı çaldı durdu...

"Dış ticaret işlemlerinin muhasebeleştirilmesi" dersinin kitabının aynı sayfasına saatlerce boş gözlerle baktıktan sonra saat 4,30 civarı yorganı başımın üzerine çekip, kulaklarımı kapatıp uyudum.

Uyandığımda kabus bitmişti.

Benim "en azından cumartesi şu dersi bitiririm" şeklindeki planlarımı ve bütün sinir sistemimi alt üst etti ve bitti!

Bir ara en yakın binanın tepesine çıkıp AÖF kitaplarımı aşağıdakilerin kafasına atmak istemiş olabilirim ayrıca.

Ne zaman başlayacak şu seçim yasakları??

Hatta seçim yasaklarını bırakın şu seçimler tamamen olsun bitsin, bu sefer de her konu hakkında ahkam kesmeyi sevenlerin yorumlarına çıldıralım...

Haa bir de "hangi partiye oy verdin" saçmalığı başlayacak.

Zarfları kapatıp atıyoruz farkındayız di mi? Hangi partiye oy verdiğimiz ya da vermediğimiz sadece bizi ilgilendiriyor, o zaman bu neyin merakı?

Kaldı ki aynı partiye oy vermemişsek benim yapacağım kendi çapımda mantıklı açıklamama zerre kadar saygı göstermeden sövmeye başlamayacak mısın? Hı? Aynı partiye oy vermişsek bu kez de diğer partilerin kötü tarafları üzerine bitmek bilmeyen ve hiçbir sonuca varmayan bir sohbete girmeyecek miyiz? Dünyanın en açık görüşü insanı olduğumuzu sanmakla birlikte aslında pek çoğumuz kendimizden başkalarının fikirlerine zerre kadar saygı göstermeyen insanlar değil miyiz? (kendimi ayrı tutmuyorum bu konudan. Ben de yapıyorumdur.) Oyumuzu versek, konu kapansa bitse, kimsenin kalbini kırmasak falan filan... (Adam gibi fikirlerimi dinleyecek, kendi fikrini anlatacak ve körü körüne savunmayacak, neyi neden savunduğunu bilecek herkesi sonuna kadar dinlerim. ama "x parti tü kaka, y parti muhteşem" dışında siyasi fikri olmayanı ben neden dinleyeyim? Ordan burdan duyduklarını anlatan, içinde zerre kadar kendi fikri olmayan cümleler kuran biriyle sohbet etmekten siz keyif alır mısınız? Hele ki siyaset gibi herkesin hassas olduğu konulardan birinde...)

Hiçbir partinin fanatiği falan değilim, hepsinin kötü taraflarını bir şekilde görüyorum ve kendimce kötünün iyisi olanı seçmeye çalışıyorum deyip şimdiden "kime oy verdin" muhabbetlerinize cevap vereyim güzel dostlar. Sonra gelip bana "iyi de kime oy verdin" diyenler olsun, çeşitli dövüş sporlarının figürlerini uygulayayım üstlerinde, "yeter ulaaaaaan" diyerek :D Anlaştık mı?

Ulusa sesleniş gibi oldu bu, geçen seçimde de msnimde açılan her pencerede "kime oy verdin" sorusunu görmem üzerine isyan bayrağını çekmiş, kişisel ileti aracılığıyla toplu bir açıklama yapmıştım, "kime oy verdiğimden size neeeee" şeklinde. Bu defa da burdan yapmış olayım :))

Sevgiler...

20 Mart 2009 Cuma

Bahtsızım bahtsız!

Eti'nin Çay Keyfi muffinlerinden hiç yediniz mi bilmiyorum. Bir fındıklısı bir de orman meyvelisi var. Ben kek sever bir insan olarak bunları da seviyorum. Uzun zamandır yememiştim, baktım evde varmış, yiyeyim dedim.

Yediğimi-içtiğimi anlatmak niyetinde değilim. Anlatacağım şey başka bir şey, konuya giriş yapıyorum şu an.

Yediğim orman meyveli kekin içinden meyve çıkmadı! Daha doğrusu orman meyveli olması gereken kek meyvesiz çıktı.

Bu kadar mı şanssızım Allahım :( %5 oranında yabanmersini olmalı bunun içinde, öyle yazmışsınız, ama yok yok yok :(((

(Fotoğraf aradım bulamadım, teker teker paketlenmiş olanlarından bu. Mini muffin dediklerinden değil.)

19 Mart 2009 Perşembe

Hikaye 2

Soğuk bir kış öğleden sonrası.

Daha doğrusu sonbaharın kışa dönmeye yeni yeni başladığı günler.

Öğlen okuldan çıkmış koşa koşa eve gelmişim. Geldiğini tahmin ettiğim bir maile cevap yazmak için bilgisayarın başına oturmuşum.

Yazmışım cevabını, günün en önemli olayı sanıyorum onu.

O ara başka bir şeye denk gelmişim, tesadüf deyip geçemeyeceğim bir denk geliş. Zaten hayatta hiçbir şey için "tesadüf" demek ki ben.

Gerçek olamaz demişim ilk önce, sonrasında tuhaf şeyler düşünmüşüm, hissetmişim belki de sonrasını. "Yok artık daha neler" demişim.

Sonra gülmüşüm kendime...

Öylesine bir hikaye bu demiştik ya, anlaşılmayan, anlaşılmayacak bir hikaye.

Size hiçbir anlamı yokmuş gibi görünmesi muhtemel cümlelerle notlar düşüyorum kendi tarihime.

Hiç unutmamak üzere!

18 Mart 2009 Çarşamba

Bir kış öğleden sonrası...


İstanbul'a birkaç yıldır kar yağmamasından şikayet ediyoruz ya, aslında yağıyor zaman zaman. Öyle de güzel seçiyor ki zamanını...

Soğuk mu soğuk bir kış öğleden sonrası. Hafif hafif çiseleyen yağmurun altında yürüyorum. Tünelden meydana doğru.

Tanımadığım yüzlerce insan geçiyor sağımdan solumdan, umursamıyorum.

Sinir bozucu müzikler yükseliyor dükkanlardan, umursamıyorum. ("Beyoğlunda dükkanlar artık en çok satanı çalıyor" demişti Murat Çelik)

Yürüyorum sadece.

Liseye yaklaşırken başımı kaldırıp yukarıya bir de bakıyorum ki yağmur damlaları yerini minik kar tanelerine bırakmış.

Gülümsüyorum kendi kendime. Deli olduğumu düşünürlermiş, ne gam!

Gülümsüyorum kar tanelerine.

Adımlarımı ağırlaştırıyorum, yürümeye devam ediyorum meydana doğru.

Beyoğlu'ndayım.

Kar yağıyor.

Düşünüyorum.


(Taslaklarda unutulmuş... bir şubat gününden...)