30 Nisan 2009 Perşembe

fotoğraf


Vesikalık fotoğraf çektirmek çoğu insan için kabustur. (Kendimden de iyi biliyorum.) Karanlık bir odada karşınızda kocaman makinesiyle duran bir adama bakıp gülümsemek tuhaf gelir bana. Bu yüzden de bütün vesikalık resimlerde çok sinirli çıkmışımdır.

Sadece son fotoğrafım istisnadır. Fotoğrafçıyla uzun uzun inatlaştık, en son ikna oldum iki tane çektirmeye. Birinde normal insanlar gibi gülümsedim, birinde de her zamanki sLn olarak somurttum. Fotoğrafçı haklı çıktı, biraz gülümseyince daha çok insana benziyormuşum :) (Tabi o böyle ifade etmedi, daha güzel çıkacağını söyledi.)

Bir de lise son sınıftayken yıllık fotoğrafı çektirme işkencesine girişmiştik. Süslendik, gittik. Yanımızda poşetler dolusu kıyafet var tabi. Sırayla içeri giriyoruz. İkişer fotoğraf çektirip dışarı çıkıyoruz, üzerimizi değiştiriyoruz ve tekrar giriyoruz, tekrar iki fotoğraf... Bu böyle devam ediyor.

Fotoğraf çeken arkadaşın benden nefret ettiğini anlamak için kahin olmaya gerek yoktu, bakışları her şeyi anlatıyordu.

Fotoğrafçı: sLncim şöyle dur hadi canım.
sLn: Hayır.
F: Birazcık gülsen fotoğraf çekilirken, işkence mi yapıyoruz burda.
S: Hayır

İşkence gibi geçen 3 turun ardından 4. tur çekim için içeri girdim. "Benden nefret ediyorsun biliyorum, bu son, hadi kurtuldun dedim". Ağzı "Yok canım neden nefret edeyim" derken gözleri çok farklı şeyler söylüyordu tabi.

Artık benim de inatlaşacak halim kalmadığı için her dediğini yaptım.
-Başını sağa yatır.
-Tamam.
-Biraz gülümse.
-Tamam.
-Biraz daha.
-Tamam.
-Yok olmadı, eski haline dön.
-Tamam.
-Elini şöyle koy.
-Tamam.

Her dediğini yaptım. Aradan 1 hafta geçti, fotoğraf seçmeye gittik. Her dediğini yaptığım fotoğraf tam olarak aşağıda göreceğiniz fotoğrafa benziyor:

Görünce çığlık attım tabi ki. Safiye ablamızın başını biraz daha sağa yatmış olarak hayal edin. İşte fotoğrafım ona benzedi!

Çekilen fotoğraflar içinden beğendiklerimizi seçtik, yukarıda Safiye ablamızın verdiği pozu verdiğim fotoğrafı tabi ki seçmedim. Bu arada Safiye ablamız (samimiyete gel.) benim o fotoğraftaki halimden daha hoş çıkmış burada, onu da belirteyim.

Şu an o fotoğrafım hâlâ aynı fotoğrafçıda duruyor olmalı. Bildiğim kadarıyla hiçbirini atmıyorlardı. Ama nerede olduğunu tabi ki söylemem :))

Bu fotoğraf mevzusu nerden çıktı ona gelelim.

Biliyorsunuz bir süredir sınav başvurusu yaptığınız yerde webcam'le fotoğrafınızı çekiyorlar ve sınav belgesine onu koyuyorlar. Genelde kimse normal haline benzemiyor o fotoğraflarda tabi. Ben ÖSS ve YDS'ye girdiğimde paşalar gibi kendi fotoğrafımızı kendimiz çektirirdik. 5 sene içinde çok şey değişmiş. Birkaç hafta önce KPDS için başvurduğumuzda sinirli bakışlar attığım bir adet fotoğrafım olmuştu. Bakıp bakıp gülüyordum.

"3 gündür uyumadım, ağzımın içine su doldurdum, az sonra püskürteceğim, ha bir de arkadan biri beni güldürüyor". Fotoğraftaki ifade tam olarak bu.

Lise yıllarında not defteri için fotoğraf çekilirken muhakkak herkesi güldüren tipler olurdu da hepimizin ağzı yamuk yumuk çıkardı ya, işte yine öyle çıkmışım.

Ama bugün gördüm ki o hiçbir şey değilmiş!

Bugün de KPSS başvurusu yapmaya gittik. Ablamız beni sandalyeye oturttu, kameraya bak dedi. Baktım. Ama ne bakmışım be!

"Gelmeden önce 3 kişiyi öldürdüm, pişman değilim, yine olsa yine yaparım. Ayrıca 3-5 çetenin de elebaşı benim." Bu seferki ifadem de bu.

Getirip "seri katil" diye gösterseniz inanırım, o kadar söyleyeyim.

Tek tesellim o fotoğraflarda herkesin öyle çıkıyor olması :D

29 Nisan 2009 Çarşamba

Ne tuhaf..


Hayat bazen öyle tuhaflaşıyor ki şaşıp kalıyor insan.

Bazen birilerinin beni izlediğini ve dünyada olan her şeyi bana göre planladığını düşünüyorum. Size de oluyor mu?

Bir şeylerin plan program dahilinde gerçekleştiğinin çeşitli örneklerini görüyorum sık sık. Tesadüfle açıklanacak kadar basit değil hayat.

Bazen bir şey yaşıyorum, anlam veremiyorum olana bitene, karşımdakinin tutumuna. Misal hiç gereği yokken yalan söylüyor. Yalan söylemenin gereği olur mu zaten hiç? Günlerce neden olduğunu düşünüyorum, bulamıyorum. Sonra bir şey yaşıyorum ve karşımdakini en az kırmanın yolu onun gözünde kendimi kötü yapmak oluyor. Bu da sadece yalan söylemekle mümkün olabiliyor. Görüyorum ki bazen gerekebilirmiş yalan söylemek.

Aslında başka türlüsü de mümkün tabi ama bahsi geçen insan çok değer verilmeyen biriyse biraz da kendini düşünüyor insan galiba. (böyle düşününce de bana değer verilmediği düşüncesine geliyoruz yine.)

Sevimli gözükmeye çalışan biri bir şarkı yolluyor. Seçebileceği en kötü şarkıyı yolluyor ama farkında değil elbet. Söylenmiş milyarlarca şarkı içinden senin için anlamlı olanı bulup yollaması tesadüf olabilir mi sahi? Yazılmış yüzlerce şiir içinden senin için en önemlisini bulup geliyor. Bir şey söyleyemiyorsun, ne dersin ki? Ne diyebilirsin?
"Hayat tuhaf" diyip geçiyorsun.

Belki bırakmalıyım kendi yaptıklarıma bakarak başkalarının yaptıklarına anlamlar yüklemeyi. Belki doğru olan budur. Belki de doğru diye bir şey yoktur.

Ne kadar çok düşünürsem o kadar çok içine giriyorum bazı konuların, içinde kayboluyorum, cevaplara yaklaşmak yerine ben daha çok soru buluyorum. Çırpındıkça batmak gibi..

Çıkış var mıdır, bilemem. Bir yerlerde bu setin de bir kapısı var mı? Onu da bilemem. (bkz. Truman Show)
Tek bildiğim hayatın gitgide daha da tuhaf olduğu...

(29 ocaktan kalmış.)

26 Nisan 2009 Pazar

Onlar Ermiş Muradına..



Uzun zamandır tiyatro içerikli yazılar yazmıyorum, çünkü tiyatroya gidemiyordum. Şehir Tiyatroları sezonu bitmek üzere olduğu için son oyunları kaçırmayalım dedik. Ekime kadar özlüyorum sonra..

Oyunumuz: Onlar Ermiş Muradına (orijinal ismi: La Dame de Chez Maxime).
Oyunun yazarı Molière'den sonra en büyük Fransız komedi yazarı olarak kabul edilen Georges Feydeau.

Bir burjuva topluluğunun çevresinde şekillenen olayları anlatıyor oyun ya da ibb'nin sitesindeki ifadeyle "burjuva ahlakının eleştirisi".

Monsieur Petypon aşırı sarhoş olduğu bir gece eve Maxime'de çalışan dansçı kız La Mome'la geliyor. Sabah uyandığında bir önceki geceyi hatırlamaya çalışırken general amcası eve geliyor ve La Mome'u M. Petypon'un karısı sanıyor. Arka arkaya gelen yanlış anlamalar sonucu La Mome kendisini generalin yeğeninin düğününde ev sahibi olarak buluyor. Damatsa La Mome'un eski sevgilisi. Sonrasında da olaylar gelişiyor...

Touraine'de yaşayan ve her şeylerini Paris modasına göre şekillendiren bir burjuva grubunun içine sürekli argo deyimler kullanan bir kız düşüyor ki kendisi karakterlerden birinin deyimiyle "7 mahalleye boncuk dağıtan" bir kız. Paris modası olduğuna inandıkları andan itibaren bütün kokoş burjuvalar onun gibi konuşmaya başlıyorlar...

Bir de "Sütoğlan hanginizse bir adım öne çıksın" durumu söz konusu :) Kim kimin karısı, kim kimin kocası hepsi karışmış durumda.

Çeşitli oyunlarda izlediğimiz ve sevdiğimiz oyuncuları tekrar izlemek hoş oldu her zamanki gibi. Daha önceki bütün tiyatro yazılarında bahsettiğim üzere hepsine hayranım :)

Oyunu bu yıl izleme şansınız artık kalmadı ama gelecek yıl sahnelenmeye devam ederse ve canınız kaliteli bir şeyler izleyip gülmek isterse oyun aklınızda olsun ;)

Bir de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarına sevgim bir kez daha arttı. Hangi güne bilet aldıklarını unutup ertesi gün gelen Leyla insanlara hemen yer ayarlıyorlar. Bugün epey yapan olmuş bu işi.
Yok biz onlardan değildik tabi de bizim bir arkadaş unutmuş :))

Biz mi?
Aşk olsun, biz hiç yapar mıyız :D

24 Nisan 2009 Cuma

Neye benziyormuş bizim blog yazarları


Eğlenceli bir mim geldi
Finduilas'tan, hemen yazalım :))

Takip ettiğimiz blog yazarlarının neye benzediğini hayal ediyoruz, kafamızda bir şeyler canlandırıyoruz ve yazıyoruz :) Kimlerden bahsedeceğimi henüz bilmiyorum, o yüzden yazması uzun sürecek gibi. Başlayalım bakalım...


a.nur: Hakkında diğer blog yazarlarından daha fazla şey biliyor oluşum ya da daha uzun süredir tanıyor oluşum mim kurallarına aykırı bir durum mudur, mızıkçılık mı sayılır bilmiyorum :) a.nur eğlenceli biri, ciddiye alınacak fikirleri olan biri, blogunu şöyle bir inceleyince anlaşılabidiği üzere duygusal biri. Zamanında durmadan edebiyatla ilgili bir şeyler karalarken yazdıklarıma cevap verip beni kendi kendime konuştuğumu sanmaktan kurtardığı için ayrıca minnettar olduğum biri :) Yazmaya ara verme kararından vazgeçmesini bekliyoruz..

Zeugma: Meslektaşım eğlenceli bir insan olmalı, hani birlikteyken muhakkak eğlendiğiniz insanlar var ya, onlardan biri. Şöyle bir düşününce öyle hayal ettim :) Öğrencileriyle arasının çok iyi olduğunu ve onu çok sevdiklerini hayal ediyorum, bilmem yanılıyor muyum :)

Beenmaya: Güleryüzlü bir insan olmalı. Hayattan sıkıldığınızda yanına koştuğunuz dostlar vardır ya hani, birkaç saatlik konuşma sonunda canınızı sıkanları büyük ölçüde unutursunuz, işte Beenmaya dostları için o insanlardan biri bence. Duyarlı bir insan olduğundan eminim, bloga şöyle bir göz atınca anlaşılabiliyor :)

Cartmantr: Kendisinin sık sık söylediğine göre tembel bir insan :D Ben demiyorum, o öyle diyor. Eğlenceli bir insan, bu da benim yazılarından çıkardığım bir sonuç. Blind Guardian seviyor (sayfasında linki var), sinemasever ve basketbol seviyor. Bunları bir araya getirince kendisinin sohbetinin eğlenceli olduğu sonucuna varıyorum :))

Serzeniş Meraklısı: SeMe kesinlikle eğlenceli bir kişilik olmalı. Arkadaş gruplarının sürekli gülüp espri yapan elemanı olur ya işte SeMe onlardan biri :) Aynı zamanda duygusal da bir insan. İki yönünü de yansıtıyor blogundan :)

Buraneros: Hayattan nasıl keyif alınacağını bilen insanlar var ya, tam olarak onlardan biri olarak hayal ediyorum kendisini. Şu yüzden böyle düşünüyorum diyemem, muhtemelen şu ana kadar okuduğum yazılarından genel olarak çıkardığım sonuçlardan biri bu. Kendisi hayattan nasıl keyif alacağını bildiği gibi çevresindekilere de bunu öğretiyor olmalı ya da bulaştırıyor diyelim :) (bu da çıkardığım genel bir sonuç) Dünyada olan bitene duyarlı olduğu da oldukça açık.

Ceset İzleri: Konuşmayı çok seviyor olmalı. Ama boş konuşan tiplerden değil. Her zaman anlatacak bir şeyleri olan insanlardan biri olarak hayal ediyorum Ces'i :) Ces de duyarlılığını blogundan görebildiğiniz insanlardan. Google Reader'dan okumuyorum, sayfanın sağında solundaki bütün linkleri görüyorum :P (Geçenlerde gugıl riidırdan okuyanlara inat sayfasında sık sık bir şeyleri yenilediğinden bahsetmişti :) )

Ukturk: Nasıl anlatayım ki onu, bütün kızlar ona hasta, yolda saç saça kavga eden iki kız gördüyseniz bilin ki az önce ordan Ukturk geçmiştir, kızlar Ukturk için kavga ediyordur :D Ukturk konuşmayı seven, komik ve eğlenceli biri olmalı, evet kesinlikle öyle biri :)

Melankolik deli: Adı üstünde değil mi işte :) Zaman zaman aşka inanmadığını iddia ediyor ama ben eminim benden daha çok inandığına. (Benim de aşk kavramıyla sorunlarım var, o yüzden bunu kötü algılama:) ) Neşeli biri ve konuşkan biri olduğunu hissediyorum.

Witchie of Stars: Hayır cadı değil :)) Sık sık aynı şeyleri düşündüğümüzü fark ediyorum, kendisiyle sohbet etmenin eğlenceli olduğunu hissediyorum, arkadaşları arasında sevilen biri olmalı. Kesinlikle eğlenceli biri.

Besimi: Bir metal grubunun konserine gidecekseniz yanınıza almanız gereken kişi :) (ıssız adaya düşerseniz yanınıza alacağınız 3 şey gibi oldu bu). Hayata karşı biraz umursamaz, duyarsızlık anlamında değil, belli konularda hassas yine ama genel olarak bir umursamazlık hissediyorum :) Belki sadece kendi hayatı için geçerlidir bu durum. Niye böyle hissettiğimden emin değilim, yanılıyor olabilirim :)

Prncfrn: Bu çocuk hem duygusal hem çok neşeli. İkisini bir arada nasıl becerebilir bilmiyorum ama öyle olduğunu hissediyorum. Dışarıdan görünen genelde neşeli tarafı olmalı.

Sera: Arkadaşlarımın çoğunu severim ama bana bir şeyler katabilen insanların yeri ayrıdır. Sera'nın arkadaşları çok şanslı, Sera'nın bloguna baktığımda insana bir şeyler katabilecek, dolu bir insan görüyorum. Dikkatimi en çok çeken özelliği o. Sera insanların konuşmaktan keyif aldığı kişilerden biri, öyle hissediyorum :)

GüllereVurgunum: Kontrolü ona verin, o dünyayı daha yaşanılası bir yer yapar :) Durumu kabullenmek yerine işleri yoluna koymaya çalışan insanlar vardır ya kendisi onlardan biri. Böyle anlatınca sıkıcı ve kontrol manyağı bir insan gibi geliyor olabilir ama aksine eğlenceli bir insan. Haa bir de waffle seviyor :D Hayatın tadını çoktan keşfetmiş yani :))

Üfürükten Prenses: O da çevresindekilere güzel şeyler katabilen dolu insanlardan.. Bir yandan düşünce özgürlüğü diye kendini yırtıp diğer yandan kimsenin düşüncesine saygı duymayan tipler var ya, Prenses'in en çok dikkatimi çeken yönü kesinlikle onlardan biri olmayışı. Kendi fikrini çok güzel ifade ediyor ve diğer taraftan her türlü fikre de saygıyla yaklaşıyor. Bu hayal ettiğim bir şey değil blogundan gözlemlenebilen bir şey :)

Bahsi geçenlerin hepsi kendilerini mimlenmiş saysınlar, dileyen neler hayal ettiğini bizimle paylaşsın, istemeyen paylaşmasın :)

Finduilas'a teşekkürler bu eğlenceli mim için...

Bir Mürebbiye Adayının Güncesi (16)

Geçtiğimiz hafta ve şu an içinde bulunduğumuz hafta vize haftalarımızdı. Vizeleri ilk 4 güne topladıkları için uzun sayılabilecek bir tatilimiz oldu. Marmara Üniversitesi'nde sömestr kavramı olmadığı için 4 senedir (hazırlıkta tatilimiz olmuştu) sömestr tatilimiz olmuyor. O yüzden 3-4 günlük tatiller bile nimet gibi geliyor :D (Güz döneminin finalleri biter, hemen ardından bütler yapılır, bütler biter bitmez de bahar dönemi başlar Marmara'da.)

Normalde vize haftaları okula sınav programı gönderiliyor ve staja gidilmiyor. Ama bizim her iki cumamız da boş olduğu için hocaya programı gösterince gitmek zorunda kalacaktık. Sonra okuldaki hocamızın kıyak yapası geldi :) Açık açık "gelin size kıyak yapayım" demedi tabi, otoriter bir insandır kendisi. 

Staj yerindeki hocamızı aradı, "çocukların iki hafta sınavları var o yüzden iki hafta sınava gelemeyecekler haberiniz olsun" dedi. "Ben arayıp söyleyeyim dedim ama isterseniz yine yollarız programı" dedi, biz o saniye heyecanla beklemeye koyulduk. Ardından telefonun diğer ucundan beklediğimiz cümle geldi:
"Yok, yok Füsun Hanımcım, aradınız ya yeter, gerek yok programa"

Mutlu son :)

Bizi 2 haftalık staj işkencesinden kurtardığı için kendisine ne kadar teşekkür etsek az. Staj okulundaki hocamız da üzüldü, sınav yapacakmış biz göremeyecekmişiz! Aslında üzüldüğü şey daha farklı. Sınav yapacak ve sınıfın başında duracak, cevap anahtarı hazırlayacak, sınavdan sonra ders anlatacak, ohoooo ne çok iş. Kendisinin yerine onların hepsini yapacak 3 stajyerinin gelemeyeceklerini öğrenince kim olsa üzülürdü değil mi?

Geçen cuma da evdeydim, bu cuma da evdeyim. Sorunlu ergenler yok, saatlerce ayakta durulan sınavlar yok. Ne güzel, ne güzel :))

23 Nisan 2009 Perşembe

Ortaya Karışık XIV

*Henüz hiçbir sitede vizyon tarihi yazmasa bile Amerika'yla birlikte izleyeceğimizi umarak Angels&Demons için gün sayıyorum. Kötü olması sanırım umrumda bile değil :)) Robert Langdon'ım var, hem de Robert Langdon'ımı Tom Hanks canlandırıyor. E bir sLn daha ne ister:)


*Az önce muhteşem bir haber aldım. Dan Brown'ın Süleyman'ın Anahtarı ismiyle yayınlanacağını sandığımız yeni romanı Amerika'da 15 Eylül'de satışa sunuluyor! İsmi Süleyman'ın Anahtarı olmamış "The Lost Symbol" olmuş, olsun. Yeni kitabın da ana kahramanı tabi ki Robert Langdon. Bunu da aynı şekilde bitirelim. E bir sLn daha ne ister :)


*Bahsi geçen sLn kitabın ve filmin buralara geç gelmesi ihtimaline karşı Amerika'ya gitmek istiyor şu an. Hani kitapçıların önünde kuyruklar olur ya bazı kitapların satışa çıktığı gün, işte o kuyruklarda sabahlamak istiyorum ben!


*Kelebek Etkisi 4'ü çekmeye talibim! Orijinal Kelebek Etkisi'nden (ki kendisi en sevdiğim filmlerden biridir) kötü olacağından emin olabilirsiniz. Ama Kelebek Etkisi 2'den ve şu ara ortalıkta dolaşan 3. filmden (Butterfly Effect Revelation) iyi olur, kendime güveniyorum. Yok işte olmuyor, zorlamayın daha fazla. 2 kötüydü; 3, 2'den biraz daha iyi ama genel olarak kötü. Bir de ben şansımı deneyeyim he, olmaz mı? Bak birinci filmi çok seviyorum, bu sevgiyle ortaya güzel şeyler çıkarabilirim.


*Hani bir anda karar verip bir şeyler yapan insanlar var ya, ben onları kıskanıyorum. Ben aylarca düşünüyorum düşünüyorum, her türlü hazırlığım tam olsun istiyorum, hazır hissetmiyorsam erteliyorum. Sonra o insanlar bir şeyler yaparken ben onlara bakıyorum ve kendime kızıyorum. Hep bir şeyleri erteliyorum ve pişman oluyorum. Hani bir kez de ben son anda karar versem de bir şeyler yapsam... Ne yapılabilir, nasıl olur diye düşünüyorum, beynimde olasılıklar dönüp duruyor. Ne iğrenç bir dönemmiş bu Allahım!


*Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.


*B vitamini alıyorum bir süredir. Sinirlilik, zihinsel ve fiziksel olarak çabuk yorulma, unutkanlık falan filan demiş endikasyonlarda. 12 tane almışım, hâlâ sinirliyim, hâlâ çabuk yoruluyorum, hâlâ unutmamam gereken şeyleri unutuyorum. Olsun, daha 38 tane var. Aslında ben bu hapları bu saydıklarımdan hiçbiri için almıyorum tabi. Ama madem bu işe de yarıyor e yarasın o zaman!


*Birkaç gündür durmadan House izlediğim için sürekli tıp terimleri duyuyorum, oldum olası kulağıma hoş gelmişlerdir. Küçük çocuk gibiyim, House izleyip onlara özeniyorum, CSI, Fringe, Without a Trace vs izleyip onlara özeniyorum. Ne olacak bu böyle?

22 Nisan 2009 Çarşamba

Sevildiğini hissetmek..


Okumakta olduğum öğretmenlikle ilgili bir kitaptan:

"Bir kişiyi 'olduğu şekliyle' kabul etmek, ancak içten bir sevgiyle olabilir; kabul edildiğini hissetmek sevildiğini hissetmek demektir. Psikolojide sevildiğini hissetmenin getirdiği olağanüstü gücü daha yeni fark etmeye başladık: sevildiğini bilmek, beden ve zihnin gelişmesine yardımcı olur ve psikolojik ve fiziksel zararları onarmada muhtemelen bilinen en etkili tedavi edici güçtür."

Benim sevdiğimi gösterme konusunda problemlerim vardır, sevildiğimi hissetme konusunda da... Gözüme sokulsa dahi farkında olmam bazen. Henüz çözemedim bu problemi, muhtemelen de hiçbir zaman çözemeyeceğim ve bu konuda yalnız olmadığımı hissediyorum...


Paylaşmak istedim :)


Merak etme ihtimali olanlar için not: Kitabın ismi "Etkili Öğretmenlik Eğitimi", yazarı Dr. Thomas Gordon.

21 Nisan 2009 Salı

Sevmiyorum! ~mim~


Kardeş mim yollamış, cevaplayalım bakalım :)

Bloglarda neyi sevmiyormuşuz. Blog kişisel olduğuna göre herkes yazmak istediğini yazar elbet ve aynı şekilde herkes okumak istediklerini okur. Yazacaklarım benim okumamayı tercih etme sebeplerim.

Bütün yazıları ilkokulda tuttuğum günlüğüm gibi olan blogları okumayı sevmiyorum.
"Sabah kalktım, dişlerimi fırçaladım, tuvalete gittim, okula gittim, yemek yedim, eve geldim, tv izledim, uyudum"

Berbat bir Türkçeyle yazanların bloglarını sevmiyorum. Dil uzmanı değiliz, hepimiz hatalar yapıyoruz ama v yerine w'lar, ş yerine sh'ler... Geliyom, gidiyom, geliyo, gidiyo'lar... vs. vs. Birileri okumak için zamanını ayırıyorsa yazanlar da biraz daha fazla özen gösterebilir bence. v yerine w yapınca zamandan tasarruf edilmiyor ya da ne bileyim geliyorum yerine geliyom yazınca müthiş zaman kazanmış olmuyoruz. Yetişmemiz gereken msn konuşmaları biraz daha bekleyebilir. Daha önemli işlerimiz varsa gerçekten, yazmayabiliriz. Binlerce insan yazıyor, kaç kişi fark eder ki eksikliğimizi? (bir-iki istisna dışında böyle yazanları okumuyorum.)

Her gün bir şekilde zaman ayırıyorum ve takip listemdeki bütün blogları okuyorum. Okurken bana keyif vermeyen bir şeyi okumakta da inat etmiyorum.

Nokta kullanmayan bloggerları okumuyorum. 150-200 kelimelik bir yazı yazıyor, bir tane nokta yok, bir tane paragraf yok. Hangi cümlenin nereden başlayıp nerede bittiğini anlayıncaya kadar insan mahvoluyor. Sonra aynı insan sayfanın üst tarafındaki küçük çarpıya tıklıyor, bir daha da o diyarlara uğramıyor.

"x partiye oy verenlerin hepsi gerizekalı"
"y partiye oy verenler dünyanın en şahane insanları"
"asıl en iyisi z partisi"
"öyle düşünenlerin hepsi aptal"
"bütün metalciler satanist"
"Teistler şöyle ateistler böyle"
"din ne saçma bir şey, geri kafalısınız hepiniz"
vs.
Bu tür muhabbetlerin tamamından kaçıyorum. İçeriği farklı da olsa bunlara benzeyen her şeyden kaçıyorum. (Günlük hayatımda da hiç sevmem bu insanları ben.)

Bu ara 'den bıktım. BÖ'den bahseden bütün yazılardan kaçıyorum.

Link değişimi hiç bana göre bir şey değil. Aman daha çok blogda blogumun linki olsun, herkes beni okusun gibi takıntılarım yok. Sevdiğim blogların linkini ekliyorum blogrollüme, benimkini ekleseler de eklemeseler de. Link değişimi olayına kılım.

Takibe ekleyenlere fırsat bulunca göz atıyorum, çok güzel bloglar keşfettim bu şekilde. "O beni eklemiş ben de onu ekleyeyim" mantığından hoşlanmıyorum, hatta geriliyorum "acaba beni eklediği için onu eklediğimi düşünür mü" diye. Açıklamasını da yapmış olayım, karşılık olsun diye eklemiyorum kimseyi. Eklediklerimin hepsini düzenli olarak okuyorum, öğrenci insanım 1000'lerce blog okuyacak zamanım yok :D

Fazla özele girilen blogları okumaktan sıkılıyorum. Kim olduğunu bilmesek bile hoş değil bir insanın hayatına dair bu kadar ayrıntıyı öğrenmek.

"Kesin uyduruyoooo" diye eleştiriyor ya bazıları bazı blogları. Uyduruyor olmaları beni ilgilendirmiyor. (Eğer uyduruyorlarsa) Keyifle okunabilecek şeyler yazdıktan sonra fark etmez, isterse uydursun.
Her yaptığını anlatmak zorunda değil ki bana. Hatta uydurması daha bile güzel, hayal gücü geniş insanlar eğlenceli insanlardır :) (çok normal şeyler anlattığında bile "uyduruyorsun" karşılığı aldığını gördüğüm bloglar var, onlardan bahsediyorum. Özel hayatın ayrıntılarının anlatıldığı bloglardan bahsetmiyorum, onları okumayı tercih etmediğimi yazmıştım az önce.)

Farklı farklı konular üzerine yazan blogları seviyorum. Bir gün neler yaptığını anlatan, başka bir gün sistemi eleştiren, diğer bir gün müzik yazısı yazan... Aynı zamanda tek bir konu seçip sürekli onun üzerine yazanları da seviyorum. (futbol, sinema, edebiyat, müzik başta olmak üzere. Tiyatro blogu olsa ona da takılacağım ama keşfedemedim henüz varsa da..)

Bu mimi yanıtlayanların büyük çoğunluğu gibi açar açmaz müzik çalmaya başlayan bloglardan nefret ediyorum. Ben zaten müziğimi dinliyorum, ayrıca senin seviyor oluşun benim de seveceğim anlamına gelmiyor ki. Müzik zevkinden nefret edip yazılarını çok beğeniyor olmam da mümkün di mi?

Bilgi sahibi olsa da olmasa da her konu hakkında atıp tutmaya bayılan bloggerların bloglarından da kaçıyorum.

Yazısında eski Türkçe kullanacağım diye kastırıp yazının bütünlüğünü bozan ve hatta sırf bu amaçla anlamını bilmediği kelimeler kullanan bloggerlardan da kaçtığımı söylememe bilmem gerek var mı. "Uvvv ne güzel, bir sürü kelime biliyor" demiyordur eminim kimse. Ama kelimeleri yanlış anlamda kullanıp abuk sabuk cümleler kurduklarında aynı insanların güldüğüne de emin gibiyim. Okuyamıyorum ne yapayım, nefesim daralmaya başlıyor bir yerden sonra.

Gizemli olacağım diye cümleleri evirip çeviren, sonuçta ortaya hiçbir şey anlaşılmayan yazılar çıkaran bloggerlarla da aramız iyi değil. Hiçbir şey anlaşılmayan cümleler, yanlış yerlerde ve anlamlarda kullanılmış kelimeler falan filan...
.
.
.
.

Şu yazdıklarımdan bazılarını fark ederek ya da fark etmeyerek yapıyor olabilirim bazen tabi.

Teşekkür ettim Mischief'e mim için.

sevgiler..

20 Nisan 2009 Pazartesi

Kahramanım benim!

Şöyle bir takip ettiğim dizileri düşünüyordum da hepsinde takıntılı olduğum bir adam olduğunu fark ettim. Tabi ki dizileri onlar için izlemiyorum ama diziyi seviyor oluşumla birlikte bu adamların da hayranıyım!
Kim bu adamlar?
Böyle buyrun :)

Yeniden dizi izlemeye başlama sebebimiz olan Lost'la başlayalım..

Günlerden bir gün doktorumuz Jack stadyumda deli danalar gibi koşturmaktadır, o sırada adamın biriyle karşılaşır. Adam "See you in another life brada" der ve gider. Lost'un yeni yeni paranoyak yaptığı bütün bünyeler gibi sevinçle zıplarız yerimizden "kesin adaya gelecek, kesin yaa kesin" diye. İnsanlar küçük Emrah bakışlı doktor Jack mi yoksa yakışıklı kelimesinin sözlük anlamı gibi olan Sawyer mı diye tartışadursun (tarafımı belli mi ettim ne :p ) bizim cevabımız belli olmuştur: Desmond Hume.

Desmond'ın Charles Dickens'ın bütün kitaplarını okumuş olması kendisine gözümüzde bir saygınlık katmış, ölmeden önce okumak için yanında "Our Mutual Friend"i dolaştırması onu süper kahramanımız yapmıştır (sLn ve kitap okuyan insanlara karşı beslediği müthiş sevgisi).

Bir de aşk adamıdır. Penelope'si için her şeyi göze almış, o uğursuz adaya bile onun yüzünden düşmüştür. (Eh bir nevi öyle sayılır.) O birbirlerini yeniden buldukları sahne Lost tarihinde bizi bu kadar çok ağlatabilen tek sahne olmuştur. (Charlie ölünce de ağlamış olabilirim, hı hı evet)

Vasiyetim olarak kayıtlara geçirilsin, bana bir şey olursa Desmond Hume sabitimdir. Olmalıdır. Olacaktır.

2-Barney Stinson(How I met your mother):

Onu en iyi anlatacak iki kelime "awesome" ve "legendary" olur sanırım. HIMYM dizisinde Ted'le annenin tanışması epey zamandır ikinci planda. Esas konu Barney Stinson! Takım elbiselerini asla üzerinden çıkarmaz. (Pijamalarını görmüş müydünüz?) Genç bir hippiyken aşık olduğu kız onu zengin ve yaşlı bir adam için terk eder. Sonra Barney Stinson bugünkü Barney haline gelir.. En sevdiğim cümlelerinden biri "when I get sad, I stop being sad and be awesome instead"dir ki kendisi sahiden "awesome" bir kişiliktir. Canı cevap vermek istemediğinde "pleaaaase" der geçiştirir.

Her yaptığından ayrı ayrı bahsetmek istiyor insan, akla zarar bir adam kendisi. Kendisi bizim gibi blog yazar her bölümden sonra, her durum için söyleyecek sözü vardır, duygusaldır ama hiç belli etmez, her konuyu istatistiğe döker ve sonuç %83 çıkar. (olmazsa %8,3 çıkar)

3-Walter Bishop(Fringe):


Tam bir kaçık!
Akıl hastanesinde geçirdiği uzun yılların ardından Olivia Dunham'ın yoğun çabalarıyla bir süreliğine dışarı çıkar. Bir daha da girmez. Yıllarca sınır bilim üzerine çalışmalar yapmış, sonra çıkan bir yangında yanında çalışanlardan biri ölünce kafayı sıyırmış ve akıl hastanesinin yolunu tutmuştur.

Çok ciddi bir durumun ortasında konuyla alakasız bir şey söyler, aklıma bir şey geldi diyerek insanları heyecanlandırır oysa aklına gelen yıllardır çiğnemediği bir sakız ya da içmediği bir sodadır. Kafası çok dağınık olsa da başarıyla çözmüştür kendisine gelen bütün problemleri.

Fringe gibi çok ciddi giden bir dizideki gülümseme sebebimizdir ve dizinin tatilde olduğu dönem boyunca en çok özlediğimiz karakterdir. Seviyoruz.

4-Sylar (Heroes):
Kötü olunmaz kötü doğulur. Sylar kötü olmak için doğmuştur. Alın koyun bir komedi dizisine ya da duygusal bir şeye. I ıh, olmaz. Bu adam kötüyü oynamalıdır.

Birilerinin kafatasını keserek beynini açar, öldürür, her türlü pislikte parmağı vardır. Yine de an itibariyle dizide en sevdiğim karakterdir. (Isaac Mendez vardı bir ara pfff)

Tamamen kötüdür işte, diğer karakterler gibi bir iyi bir kötü olmaz.

Bir de Claire'i öldürmeyi başarabilse işte o zaman sonsuza denk en büyük hayranı olacağım kendisinin.

5-Gregory House (House m.d.):



Son takıntım! Yıllarca başlamayı çok istediğim ama bir türlü başlayamadığım dizinin ana karakteri. Aynı zamanda ilk izlediğim bölümden itibaren beni diziye bağlayan güzel adam.

Dostum sen insan mısın?

Ukaladır, kendinden başka hiçbir şeyi umursamaz, terstir, duyguları olduğundan bile şüphe edersiniz, kısa süre şüphe ettikten sonra emin olursunuz duyguları olmadığına. Sevgi gösteren biri olursa anında kaçar. Aşkla nefret arasında ince bir çizgi bulunmadığına aslında aşkla nefret arasında her 20 adımda bir silahlı askerlerin beklediği Çin Seddi olduğuna inanır. İnandığı şeylerden bir diğeri de herkesin yalan söylediğidir.

İzlerken söylediği her şeyi bir kenara not alma ihtiyacı hissettirir bana. Sevgi dolu bakmaz, sevgi dolu cümleler kurmaz. Tv tarihinin belki de en antipatik adamlarındandır ve işte bu yüzden en sevdiğim adamlar arasında yer almayı sonuna kadar hak eder :)

Ukalalık yapmak için sebepleri olan ve bu yüzden ukala davranan bütün adamlar gibi Gregory House'a da bayılıyorum. Zaten böyle ters adamları oldum olası sevmişimdir.

Eskiden izlediğim diziler, çizgi filmler vs. derken liste epey daha uzayabilir aslında ama şu an takip ettiklerimle sınırlı tutmak istedim.

Tekrar tekrar

Sevdiği kitapları hayatının başka dönemlerinde tekrar okuyan,
çünkü bir kitaptan her dönem farklı tatlar alınabileceğini
savunan insanlar var ya hani,
işte ben onlardan biriyim.

Farklı dönemlerde tekrar tekrar okumuşumdur en sevdiğim
kitapları. İki Şehrin
Hikayesi'ni, Suç ve Ceza'yı, Fareler ve İnsanlar'ı...
Dünyadaki varlığım çok eskiye dayanmasa da, çok büyük
değişiklikler geçirebilecek kadar uzun ve zorlu bir zaman
geçirmemiş olsam da her okuyuşumda daha
farklı şeyler alabilmiştim o sevdiğim kitaplardan.

Yine o kitapları ilk okuduğum dönemde okuduğum ve en
sevdiğim kitaplar arasına eklediğim bir kitaptı
"Vadideki Zambak".
Henüz liseye başlamamıştım
ilk okuduğumda ve o dönemki halimle sevmiştim.

Sonra aradan uzun zaman geçti, ben değiştim, yaşamı
algılayışım değişti, onlarca farklı deneyim, onlarca acı tatlı
yaşanmışlıkla birlikte
biraz daha farklı bir sLn oldum.
O zamanlar beğendiğim için okuduğum Balzac ders olarak
çıktı bir gün karşıma. Yine okudum.

Günlerden bir gün, yetiştiremediği ödev için yardım etmek
gerekti küçük kardeşe.

Konu: Vadideki Zambak.
Hatırlıyordum hatırlamasına da kapsamlı bir özet
hazırlayabilecek ya da detaylı bilgiler verebilecek kadar
değil. Baktık zaman da az kaldı, aldık elimize kitabı
başladık hızlı hızlı okumaya...

Okudukça fark ettim ne kadar değiştiğimi. Hayır, bu
bahsettiğim sizin "büyümek" dediğiniz şey değil!
Ben ona inanmıyorum!
İnsan değişir, bazen iyi yönde bazen kötü yönde değişir.
Bazen iyisi kötüsü olmaz bu işin, sadece değişir.
Değişmelidir...

Ben de değişmişim işte.

O zamankinden daha çok sevdim bu kez. Kadın karakterlerin
yaşadıklarını daha iyi anladım belki.
Geçen zaman daha farklı yönlerden bakmayı öğretmişti bir
şeylere, hatta eğitimimin bir parçası bile edebiyat üzerineydi.

Kitap aynı kalmış ama ben değişmişim işte.

Kitabın size verebilecekleri sonsuzdur da insanın alabilecekleri
sınırlıdır.
Değişir kişiden kişiye.

Hatta aynı kişinin alabilecekleri de değişir seneden seneye..

Öyle işte.

Bahsedeyim dedim.

Bir de aklıma gelmişken kitap okumakla ilgili bir Yiğit Özgür
karikatürü: