30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ama bu sarışııııın

-Bu fotoğraftaki siz misiniz?
-Evet.
-Ama bunun saçları sarııı.
-6-7 senelik o fotoğraf, değiştik tabi..(Saçlarım hâlâ güneşe çıktığımda açılıyor, ciddi bir renk değişikliği oluyor hatta, kış aylarında da koyulaşıyor, saçımın doğal rengini sevdiğim için şu ana kadar hiç boyatmadım. Doğallıktan yana olmak geyiğiyle ilgisi yok, sadece bu rengi seviyorum. Ama şimdi bu kadar şeyi sana nasıl anlatayım be amca.)
-Hıı saçlarının rengini değiştirdin.
-Öyle diyorsan öyle olsun..

Her sınav fotoğraftaki hallerime benzemememle alakalı durumlar yaşıyorum. Bu da bugünküydü. O fotoğraf yaz aylarında çekildiği için saçlarım normal halinden daha sarı. Hem zaten çok tuhaf bir şey de değil ki saç rengimin tutmaması. İnsanlar 2 ayda bir renk değiştiriyorlar, belki ben de değiştiriyorum..

Yine de bu muhabbeti yaptığımız amca şu ana kadar denk geldiğim en sevimli sınav gözetmenlerinden biriydi..

Sınav hikayeleri anlatmayı seviyorum, bir ara anlatacağım ama yarın 4 sınavım var ve hiçbirine çalışmadım. Biraz baksam fena olmaz :)

Bir de az önce Finduilas'ın yazısını okuyunca kota durumuma bir bakayım dedim, durum vahim :) 1 mbps bağlantıyla dünyaları indirmişim resmen. Buyrun bakın. Download manyağı olmuşum haberim yok..

29 Mayıs 2009 Cuma

aman bee

"Marmara Üniversitesi bölündü" başlığının beni hüzünlendirdiğini söylesem duygusal durumumun ne kadar kötü olduğunu tahmin edebilir misiniz?

Haber burada. Okulumun başına kötü bir şey gelmedi bu arada.

Paği ön, paği dö, pari tuuğa vb. gibi Fransız üniversitesi isimleri komik gelirdi. (trois derken çıkardığımız sesi yazamadım iyi mi :)) )

Marmara da Marmara 1, Marmara 2 olabilirmiş. Biraz da kendi okuluma güleceğim demek ki artık. İsim mi kalmadı dostum başka..

Haa bir de hâlâ kontenjan arttırıyorlar sanki mezunlar iş bulabiliyormuş gibi... Daha çok insan mezun olsun, daha çok diplomalı işsizimiz olsun oley!

Neyse durum benim ruh halimin saçma sapan oluşuydu değil mi?

Yaramaz çocuklar gibiyim. Ders çalışmamak için her şeyi yapıyorum. Solitaire'e takıldım yarım saat kadar, varın siz düşünün gerisini..

Pfffff...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Gugıl Analitiks 9

Ben bunları unutmuşum. Stresli zamanlarda okuması çok eğlenceli oluyordu halbuki :)

Uzun cümleler şeklinde gelen bazı aramalara zaman zaman gülüyorum, sonradan bir yerde duyduğum bir şarkının sözleri tanıdık geliyor, biraz düşününce nerden tanıdığımı buluyorum, "google kayıtlarından". Cahilim bu konuda, evet. Pek bilmem günümüzün popüler şarkılarını. Arada yazdıklarımı okuyup "sen aramayı yapana gülüyorsun ama o şarkı sözü" diyorsunuzdur muhtemelen, açıklamasını yapmış olayım :p

Hadi bakalım bu aralar neler gelmiş..


*"Bahtsız"
Gugıl bana ne demek istiyor?

*"beyaz show mu disco kralı mı"
Sormaya devam ediyor. Disco Kralı canım benim.

*"Erkeğime mektup"
Ufff, yine o :(
Sevgili dostum, benim yazacağım mektup benim erkeğime olur, kendi erkeğine kendin yazacaksın, herkesin erkeği kendine. Erkeğim ne yaa, ıyyy :s

*"voodoo girl slnnn"
Ben sLn'im, voodoo bebeği değilim, voodoo girl bloguma verdiğim isim, daha doğrusu Tim Burton bir şiirine o ismi vermiş, ben de o şiiri çok sevdiğim için bloguma isim olarak o şiirin ismini seçtim.

*"bu sabah bir umut var içimde"
"bu sabah bir ümit var içimde"
"bir umut içimde"
"bir ümit var sanki içimde"
"bu sabah bir t var içimde"
"bu sabah bir umutlar"
"bu sabah olsun içimde nasıl olsa geri gelirsin diye"
"ne oldugunu bilmedigim bir umut va iocimde"
Yorumsuz.

*"Cinselliği düşünen herkes burada"
Nerde? Valla burda değiller. Tövbe yaaa :D

*"red ranger çıplak"
Ben gördüm :p Manyak mısınız kardeşim, çıplak görüp ne yapacaksınız :)

*"noir desir and istanbul and konseri and kişi izledi"
Noir Désir'in İstanbul'daki konserini kaç kişi mi izledi? İnan ben konser verdiklerini bile bilmiyordum.

*"28 ekim videodaki bebek gülme krizine çok girmiş"
Çok mu girmiş :D ne kadar çok? 29 Ekim olsa olmaz mı ayrıca, neden 28 Ekim?

*"7 kat alttan gelen sesler"
Bu kayıt hala mı dolaşıyor? Liseye yeni başlamıştım, bir arkadaşım telefonuna kaydedip getirmişti. Üniversiyeti bitirmek üzereyim, hala aynı kayıt, vay bee..

*"Arda kime aşık"
Azimle sormaya devam ediyorsun dostum. Ne Arda'nın ne Hadise'nin ne Ali Rıza'nın ne de diğerlerinin kime aşık olduğunu bilmiyorum.

*"ayı winnie hadi uyan şarkısı dinle"
Dinle bak söylüyorum. Öhö öhö

Hadi uyan katıl bizlere
Burda tüm dostların
Winnie The Pooh'tur, sever onu herkes
O dostum, Winnie dostumuz
Eğlenir hep bal arılarıyla
Dostum Winnie hep burda
Koşar zıplar o hep
Tırmanır her yere
Eğlence hep bizde, biz maceracıyız
Serüven çoktur bizde
Issız yerlerde, evde kimse yokken
Bir dosta güvenmek çok güzel bir şey
Oooo dostum....

Aklımda böyle kalmış, sallamış olabilirim bazı yerleri :D

*"aşık oğlak kadını"
Geç dalganı bakalım gugıl efendi. Görüşeceğiz seninle.

*"bu sabah uyku yok gözümde nasıl olsa geri gelirsin diye."
Ne yaptın arkadaşım sen yaa

*"cıp skins"
Acaba Gipsy Kings mi..

*"kanka bu akşam napalım"
Fark etmez kanka, ben sana uyarım her türlü.

*"Senin için ölmek ölüm"
Hımm, değişikmiş bu da. "Mourir pour toi n'est pas mourir" diyor Quasimodo ama senin cümleyle tam zıt anlamda bu..

*"Oğlak burcu yorumları ne olacak ev alıyormuyum"
İnşallah yavrum hayırlısıyla başını sokacak bir evin olacak bu ay. Ben sadece oğlak burcu bir insanım, burç yorumu yapmıyorum, isterseniz yapayım ama zerre kadar anlamam o işlerden haberiniz olsun.

*"ağlamaklı sözcükler kullanmıyorum sözcüklerime toz kaçtı sadece"
Uvvvvvvv... Merak ettim ben de aradım ama böyle bir şey bulamadık 8-)

*"aveanın ara ve sev isminde hizmeti var mı"
Umarım yoktur, aklıma hiç hoş şeyler gelmiyor :))

*"ben sadece sıfat tamlamalarına kılıç sallarım"
Anlaşıldı tamam.

*"bir adada yalnız kalsanız yanınıza alacağınız 3 şey"
Bunu da gugılda arayanı ilk kez gördüm..

*"bir kızı havalara uçuracak bir iltifat"
Önemli olan iltifatın içeriği değil kimden geldiği ;)

*"büyüyünce nasıl gerdeğe girilir foto ile anlat"
Fazla merak iyi değildir çocuğum.

*"garp mantığıyla araba yaptık ama"
Garp kafasıyla araba yaptık şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk.

*"henri potır"
Tanıdınız mı henriyi?

*"hiç ingilizce de konuşasım gelmiyor abi türk bir arkadaşımla ama hadi bakalım"
Gugılla sohbetler serimiz devam ediyor. Gugılla dertleşiyoruz hep birlikte.

*"hocamız sınavlarımızı okumuyor"
Dövelim mi?

*"ilkokul mezunu kızla evlenen üniversite mezunu erkek"
Aşk engel tanımaz dememiş miydik?

*"İnsanın en yakın arkadaşı evlenirse"
Dünyanın sonu değil canım, hepimizin en yakın arkadaşları var ve evleniyorlar. Bak daha bir hafta önce evlendirdik biz..

*"johnny depp gözleri bozuk"
Aman illa bir yerden çamur atacaksınız adama di mi? Dünyanın en yakışıklı adamı kendisi (benim için öyle), gözleri bozuk olsa da öyle, gözlük takınca da öyle. Hem benim de gözlerim bozuk, bak coni bir ortak noktamız daha oldu canım.
Haa Vanessa gibi bir hatuna aşık olduğuna göre gözleri görmüyor olmalı anlamında yaptıysan aramayı işte o vakit ben susarım :)

*"kahramanım erkeğime mektup"
Erkeğimin bir üst modeli "kahramanım erkeğim".

*"kaldırımlar benim meskenim, acı tatlı geçer günlerim"
Eyvah, bizi yine buldu!

*"kopyala hayatımı yapıştır hayatına"
İnsanların senin hayatından kopyala-yapıştır yapıp birebir aynı hayatı yaşamaya çalışmaları bence iğrenç! Sence de öyle değil mi 8-)

*"küçük emrah gibi hissetmek"
Ah canım yaa yazııııık :)

*"o kişinin beni beğendiğini nasıl anlarsın"
Bu, o kişi ve senin aranda, onun seni beğenmesinden bana ne?!

*"okuyorum ama yazı yazmasını beceremiyorum"
Becermişsin işte..

*"papatyalarla seviyor sevmiyor oyunu"
Biz ona papatya falı diyoruz..

*"vesikalık çektirmeden ne kadar önce traş olmalı"
Hımm, bence 3 gün yeterli. (dostum burası gelebileceğin en yanlış yerlerden biri..)

*Var mısın yok musun'da bir arkadaşım yarıştı geçtiğimiz zamanlarda, bloga bununla ilgili hiçbir şey yazmadım, hatta genel olarak yarışmadan bahsettiğimi hatırlamıyorum herhangi bir yazımda.. Biri Var mısın yok musun'da yarışan arkadaşımın hikayesini aramış ve benim bloguma gelmiş.. Bravo vallahi ne diyeyim 8-) Gel anlatayım sana hikayesini bu kadar merak ettiysen..

*"öğretmenimi seviyorum, bakışıyoruz ne yapmalıyım"
Sana öyle geliyor çocuğum :D Öğretmenin kendinden yaşça o kadar küçük birine ve hatta bir öğrencisine asılacak türde bir insan olabilir tabi, bilemem. Ama senin o bakışma sandığın şey bence gayet normal, sıradan bir bakışma. Öğretmenler tek tek öğrencilerine bakarlar ders sırasında kontrolü sağlamak için ;)
İmza: Güzin Abla

*"ünlü matematikçi cahit alf fotoğrafı"
10 tl'lik banknotun üzerinde görebilirsin. Ayrıca Alf değil Arf. Alf dediğin bu.

Şimdilik bitti :)

ah o küçük dağlar!

Küçük dağları ben yaratmadım, varoluşlarına zerre kadar da katkım olduğunu düşünmüyorum.
Senin de bir katkın yok, hiçbirimizin yok.

Kendimize çizdiğimiz o sınırların içinde, o minik dünyalarımızda öyle büyütüyoruz ki bazen kendimizi.. Daha doğrusu öyle büyük görüyoruz ki kendimizi..

Ne farkım var benim sokaktaki herhangi bir adamdan? Aynı derecede insan değil mi o da benimle? Önemli olan "insan" olmak değil mi zaten?

Yönetimdeki adamlar, ister okul idaresi olsun ister ülke idaresi fark etmez, çok mu büyükler senden? Senden daha fazla mı saygıyı hak ediyorlar? Ya o sokaktaki adam daha az mı saygıdeğer?

Şu son dönemlerde aklınıza gelebilecek her konuda insanları inceliyorum, tepki gösterilmesi gereken yerlerde susuyorum bazen daha fazlasını görebilmek için.. Ama sanırım anlamaya çalışmamak, olduğu gibi kabullenmek gerek her şeyi. Çünkü baktıkça, izledikçe, inceledikçe daha da iğrenç şeyler görüyorsun..

Kendi gezegenlerinin Küçük Prensi olsunlar, aslında herhangi birinden bir fazlalıkları olmadığını fark ederlerse yaşamak için sebepleri kalmaz diyorsun bazen kendine, bazense o küçük dünyalarını başlarına yıkmak istiyorsun. Öğrensinler herhangi birinden farkları olmadığını, hatta insanlık yönünden eksiklikleri olduğunu bilsinler diye düşünüyorsun... Sonra "amaaaaan" diyorsun.
Değer mi ki?

Küçük Gezegeninde yaşayan Küçük Prens'in dünyasında sevgiye yer vardı en azından...
"Gerçek" sevgiye.
Seviyormuş gibi yapmaya değil!

İnsanları anlamaya çalışmamalı galiba..

26 Mayıs 2009 Salı

Geç olsa da

Geç olmuş olabilir ama ben bu ara Fransızcayı sevmeye başladığımı fark ediyorum..

Tuhaf tabi.

Yine de Fransızcayla ilgili bir iş yapabilir miyim bilmiyorum. Bugün epey düşündüm ne yapabilirim, ne yapmak istiyorum diye.. İstediklerimi yapmak ne derece mümkün olur bilmesem de her türlü olasılığı düşünmeye çalışıyorum işte.

Kafam öyle karışık ki...

Allah her şeyin hayırlısını nasip etsin, ne diyelim..

Hem bak imkansız diye bir şey yok. Fransızcayı sevdiğimi söylüyorum, okulun bitmesi beni hüzünlendiriyor, özleyeceğimi hissediyorum.. Bak olmaz dediklerim oluyor yine..

Hayat tuhaf..

Ben de tuhaf sayılırım.

24 Mayıs 2009 Pazar

Ortaya Karışık XV


*Yine geldi bu AÖF dönemi, pfff..

*KPDS sonuçları siteden açıklandı, 80 yeterdi, 86 oldu, daha ne isteyeyim :) Toplamda 1 (yazıyla -bir-) deneme çözmüş, 5 senedir İngilizce sınavlarından uzak yaşayan bir insan olduğumu düşünerek şükrediyorum duruma..

*Dün bütün gönüllülerin bir anda işi çıkması üzerine küçük çapta bir panik yaşanmış TEGV'de, koşa koşa gittik tabi, zaten çocukları özledim diyip duruyordum. Onlar da beni özlemiş. Hatta etkinlik boyunca beni çıldırtan çocuğum kapının önünden ayrılmadı dün. Özleyince anladı değerimi tabi :P

*Çocuklardan öyle şeyler duydum ki ne tepki vereceğimi şaşırdım. Gönüllülük kişinin bir şeyi kendi isteğiyle yapması değil midir? Eğer bu yönde bir isteğiniz yoksa gönüllü de olmayın kardeşim. Ufacık çocuklara durmadan bağırmak, anlattığınız şeyi anlayıp anlamamalarını önemsememek de nedir yaa?! Mutlu değilsen gelme, seni zorlayan mı var... Gelişme çağındaki bir çocuğa neler söylediğine dikkat etmek zorundasın, çocuğun karakterini çok kolay etkileyebilirsin o yaşlarda. Bağırıp çağırmaya da hakkın yok, kimse sana bu çocukların kafasına zorla bir şeyler sok demiyor ki.. Ayıp yaa, vallahi ayıp..

*3.sınıfların etkinliğine girmem gerekti, yukarı çıktığımı gördüklerinde aralarında geçen diyalog:
-Koşun koşun yeni öğretmen geldi.
-Nasıl güzel mi bari?
-Koş koş bakalım hadi.
-Aaa güzelmiş.
-Aaa evet güzelmiş, hoşgeldiniz öğretmenim.

Bu çocuklar ruh hastası diyorum da inanmıyorsunuz bana di mi :) 9 yaşında çocukların yaptığı muhabbete bak..

*4.sınıflarla olan etkinlikte sınıftaki çocuklardan birine diğerleri takıldı biraz, bir baktım bu gitmiş arkada ağlıyor, onu sakinleştirmeye çalışırken diğerleri pencereden kaçmaya çalıştı. Kabus gibi bir andı, çığlık atarak uzaklaşmak istedim :)

*Çocukları özlemişim! Bir sonraki dönem bir şeyler yapmalıyım..

*Bu haftasonu 10 tane sınavım var, henüz kitaplardan herhangi birinin kapağını bile açmadım. Bu saatten sonra da kaç tanesine çalışılabilir bilmiyorum, artık bütünlemede hallederiz ne yapalım.

*İş arama dönemine girildiğinde mutlaka cv'lerin yazıldığı birkaç site var ya, işte onlardan birine geçen yaz üye olmuştum, sabah bakayım dedim ne yazmışım diye, hem kpds puanımı eklerim diye düşündüm. Açıp baktım ki sitede erkek olarak gözüküyorum. Genelde erkek seçilidir, biz hatun kişileri değiştiririz ya, değiştirmeyi unutmuş olmalıyım. Cinsiyetini doğru yazamayan birine ben olsam ben de iş vermem. 1 senedir erkek olarak gözüküyormuşum sitede, bu sabah kadın oldum bir anda. Şaşırmış olmalılar..

*Forumlara ilk takılmaya başladığım zamanlarda 3-5 manyağa denk gelince (kız görünce mesaj yağdırmaya başlayan sapıkları bilirsiniz) kız olduğumu çaktırmayacak bir kullanıcı adı seçmiştim kendime, hâlâ da pek severim kendisini :) O geldi aklıma bu sabahki olayın üzerine. Bana abi diyenlere alışmıştım da bir yazımın altına "Selin" yazınca Selin diye birine aşık olduğumu düşünen ve benim Selin olduğumu öğrenince şoka giren bir arkadaş olmuştu, en çok ona gülmüştüm :)) Bir erkek ismini kullanıcı adı olarak seçmiş bir ablanın benim kullanıcı adıma şaşırması da ayrı bir ilginçlikti mesela. Ben soyadıma takımımın kuruluş yılını ekledim o kadar, sen seninle ilgisi olmayan bir erkek ismi kullanıyorsun, hangimizin durumu daha ilginç dostum?

*Adım soyadım şeklinde olan msn adresimi de yine benzer sapıklardan ötürü isim geçmeyen bir adresle değiştirmiştim. Dangalağın birinin asılmasına karşılık vermeyince oraya buraya yazmış msnimi, sonra biri beni bu durumdan haberdar edince adresimi değiştirmiştim. Fransızca konuşan Faslı gençler ekleyip duruyor şu ankini o kadar, başka bir sapığımız yok çok şükür.

*Blogumu açtıktan birkaç saniye sonra otomatik olarak blograzzi'ye yönlendirilme durumu oluyormuş, sabah öğrendim. (Haber verdiği için BlueSilence'a teşekkürler.. )Bende bir problem yok ama bu tür bir problemle karşılaşan başkaları da varsa bana bir haber verebilirler mi?

(Sanırım hallettim, yine de bir sorun olursa haber verin lütfen.)

*Bir de keyifliyim bu aralar, size de bulaştırayım mı ister misiniz :)

*Konudan konuya atladığımız, ordan girip ordan çıktığımız bir ortaya karışığın daha sonuna geldik.

Sevgiler..

22 Mayıs 2009 Cuma

Bir Mürebbiye Adayının Güncesi (18)

Büyük gün!

Bölüme ilk başladığımız zaman bize bahsetmişlerdi 4. sınıftaki stajımızda ders anlatacağımızdan ve okuldan bir hocamızın da bizi izleyeceğinden. O zaman bize öyle uzaktı ki o gün.. 

Bu sabah saat 4'te kafamda onlarca düşünceyle uyandım. O uzak gün aslında göründüğü kadar uzak değilmiş. Bir anda gelivermiş..

Derste Fransızca konuşmalısınız diyen bir hoca ve Fransızca konuştuğumuzda bizi anlamayacak olan öğrenciler arasında kalmak biraz gerginlik yaratsa da idare ettik sanırım :)

Fakülteye geçtiğimden beri derslerime gelen, karşısında defalarca sunumlar yaptığım hocamın orada bulunuşunun beni bu kadar strese sokması tuhaf. Bunu kendisine söylediğimde "aaa korkuyor musunuz benden, aşk olsun" tadında bir tepki verdi, eh o da haklı..

Bizi dinlemeye gelen hocamız bölümün en sevilesi 2-3 insanından biri. Ders anlatışı şahanedir, karşısındakini insan yerine koyar, adaletlidir.. Ama aynı zamanda bölümün en zorlu hocalarından da biridir. İyi olmadığınızı düşünüyorsa ya da bilginizi yeterli görmüyorsa kalırsınız. Adaletli oluşundan dolayı rahat hissetsek de "ya beğenmezse" korkusundan bir türlü kurtulamadık.

Derse başladık ve bitirdik, nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile. Okulun bütün hocalarını çıldırtan bir sınıfın geçmemize yardım etmek için her şeyi yapması da gözlerimizi yaşartmadı değil hani. Daha geçen hafta uzaklaştırma cezası alan ve her sınavda ismini yazıp çıkan çocuk verdiğimiz alıştırmayı yapmaya çalışıyordu, varın siz düşünün gerisini :)

Onun bir alt modeli olan çocuk durmadan parmak kaldırdı hatta :))

Yine normalde derslerle çok ilgilenmeyen ama bugün sorduğumuz her soruya parmak kaldıran başka bir çocuğa dersten sonra "ne oldu sana" diye sordum, "sizin geçmeniz için yapabileceğimiz her şeyi yaparız hocam" diye cevap verdi.. 

Dersin bitiminde gülümseyen iki hocayı görünce "ohh" dedim, "geçtik". Sonra çocuklardan biri yanıma geldi "Geçtiniz mi şimdi hocam" diye sordu, "galiba" dedim, en son duyduğum cümle "beyler hocalar geçmiş, hadi toplanın omuz omuza.." oldu, ardından sınıfı tribüne çevirmeye başlamışlardı ki ben çıktım :)

Sonrasında hocanın odasına gidip yorumları almaya başladık. En çok tırstığım hocalardan birinin "sanki uzun zamandır öğretmenlik yapıyor gibi rahattın, tam bir öğretmen gibi duruyordun" demesiyle hafiften havaya girmiş olabilirim, evet :)) Ardından da staj hocamızın onaylayan ifadeleri gelince biraz daha şımardım :p Beni zorla öğretmen yapacak bunlar böyle giderse :))

Bir de hocam denmesine alıştık ama kendi hocamın önünde çocuklar hocam deyince utanıyorum ben :) 

Önemli ve stresli bir günü daha böyle atlattık, başımıza kötü bir şey gelmeden stajı da tamamlarız umarım..

21 Mayıs 2009 Perşembe

Düz mantık


Zaman: Bir önceki yazımda bahsettiğim düğünün ertesi günü.

Kişiler:

S: evde kaldığı imalarıyla sürekli karşı karşıya kalan zavallı sLn kişisi.
K: Ablasını uyuz etme isteği gözlerinden okunan küçük kuzen kişisi.

K: sLn abla, sen mi daha büyüksün Sena abla mı?
S: Sena ablan daha büyük.
K: Kaç yaş var aranızda?
S: 9 ay var, 1 yaş sayılır işte.
K: Hıı sen de seneye evleneceksin o zaman. (yüzündeki ifadenin söylediği: o zaman senin de seneye evlenmen gerek ama sende hâlâ bir hareket yok, ne iş :D )

Küçük çocukların maymunu oldum!

:))

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir dostluk, bir düğün, bir masal...


1985 senesinin nisan ayında bir kız çocuğu olmuş bir ailenin. 1986 senesinin ocak ayında ise hemen yandaki evde bir kız çocuğu doğmuş. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki aile.. Zamanında Makedonya'daki geçmişlerini bırakıp Türkiye'ye gelmiş, oralardan gelen çoğu ailenin yerleştiği bir semte yerleşmişler. Yanyana iki eve..

Aynı ilkokulda okumuş 85 senesinin nisan ayında doğan kız çocuğuyla 86 senesinin ocak ayında doğan kız çocuğu. Doğumgünleri kutlanmış birlikte. Ne zaman biri evde yalnız kalsa diğeri gidermiş eşlik etmeye. İlk keklerini yapmışlar birlikte, kek kalıbına yağ sürmeyi unutarak.. Kitaplarını değişirlermiş, okurlarmış da okurlarmış.. 86 senesinin ocak ayında doğan kız çocuğunun çok sevdiği bir adam kitap yazmış bir gün, bizim kız çocuğu haftalarca aramış da bulamamış. 85 senesinin nisan ayında doğan kız çocuğu elinde o kitapla çıkagelmiş bir gün, "bak" demiş "sana ne aldım". 86 senesinin ocak ayında doğan kız çocuğu not düşmüş o güne "en iyi arkadaşlar iyidir, senin ne hissettiğini, ne istediğini hep onlar bilir" diye..

Birlikte İstanbul dışında üniversite okuma hayalleri kurmuşlar daha liseye bile başlamamışken. Biri Türkçe öğretmeni olmak istermiş biri matematik. Nasıl bir gelecek istediklerinin hayallerini kurmuşlar, nasıl bir iş, nasıl bir hayat.. Hatta nasıl bir adam..

Büyümüşler biraz, akşamları sokağın köşesinde oturup anneler eve çağırıncaya dek konuşurlarmış durmadan. Sonu gelmezmiş anlatılanların, anlatılacakların.

Facebooktaki duvarların olmadığı zamanlarda hatıra defterlerine yazılırmış duygular. Hatıra defterinin ilk sayfası en yakın dosta ayrılırmış. 86 senesinin ocak ayında doğan kız çocuğunun arkadaşları kızarlarmış ona "neden o yazmadan bize yazdırmıyorsun" diye. Kız çocuğu o zamanlar bir filmden duyduğu ifadeyi yakıştırırmış 85 senesinin nisan ayında doğan kız çocuğuna. "Can Dostum"u. Öyle dermiş, sınıf arkadaşları anlamazmış, ama o anlarmış!

Çanakkale'de birlikte üniversite okuma hayalleri yalan olmuş bir zaman. Meslek hayalleri de tümden değişmiş. 85 senesinin nisan ayında doğan kızı Mimar Sinan Üniversitesine atmış hayat, 86 senesinin ocak ayında doğanı Marmara'ya..

Sabahtan akşama kadar konuşa konuşa yürüdükleri yollar geride kalmış, akşamları oturup konuştukları yer değişmiş biraz, dostluklarıysa hiç geride kalmamış.

Aşık olmuşlar birilerine, hem de aynı dönemlerde, doğruları olmuş bazı zamanlar, bazı zamanlarsa yanlışları. Zamanında çok acı çekmelerine sebep olan konular bir zaman gelmiş gülerek hatırladıkları anılar olmuş.

Mutluluk bulaşırmış ya insandan insana, 86 senesinin ocak ayında doğan kız çocuğu hiç unutmamış diğerinin "seni ilk defa böyle görüyorum yaa, Allah bozmasın" deyişini.. Sonra gün gelmiş 85 senesinde doğan kız çocuğunun mutluluğu bulaşmış bu kez ötekine.. Yanıbaşında olmuş sözünde, nişanında, kınagecesinde, düğününde.. Normalde gitmemek için bahane üstüne bahane uydurduğu günler için hazırlanır olmuş haftalar öncesinden. En eski dost mutluymuş, bundan güzel mutluluk mu olurmuş?!

Birlikte çekilmiş ilk fotoğraflarında 9 aylık olan kız çocuğu dün gece çekilmiş fotoğraflarında gelinlikliymiş, ilk fotoğraflarında kundağa sarılı olan kız çocuğuysa yanıbaşındaymış.. "Evet" demiş 85 senesinde doğan kız çocuğu nikah memurunun sorusuna, senelerce "insanlar sevdikleri insanla hayatlarını geçirmeye karar veriyorlar, bu muhteşem bir şey, biz neden ağlıyoruz" diyen 86 senesinde doğan kız çocuğu biraz mutluluk, biraz hüzün ve dolu dolu gözlerle bakmış dostuna..

Düğünün sonlarına doğru gelin başlamış ağlamaya, onun hemen ardından da zamanında insanların niye ağladığını sorgulayan kız başlamış. Anlam verememiş ama ağlamış işte yine. Senelerce hiçkimsenin yanında ağlamamış olan kız oturmuş ağlamış onlarca insana aldırmadan. Gitmiş sarılmış dostuna, bir daha ağlamış. Kapıdan çıkarken bir daha sarılmış, bir daha ağlamış. Bilmemiş neden ağladığını.. Ama sorgulamamış..

Sonra hislerini anlatmak istemiş ve oturup bu yazıyı yazmış. Biraz hüzünle, biraz mutlulukla yazmış. Gözleri dolmuş yine..
Ama dost mutluymuş!
Gerisi boşmuş...

19 Mayıs 2009 Salı

Yaşlandım deyince de inanmıyorsunuz...

1,5 senedir sahip olduğum ama sadece 3 ayda bir kapanmasın diye kontör yüklediğim ve 10-15 gün kullanıp kalan 2,5 ayda kapalı tuttuğum bir hattım var. (6 ayda iptal olduğunu ben de biliyorum. Ama hattımın aramalara kapalı oluşundan hoşlanmıyorum. Aramalara açık olduğu süre içinde kapalı tutmak da benim tercihim :p ) Birkaç aydır onu kullanıyorum, çünkü sevgili okul arkadaşlarımın ordan ulaşması daha kolay oluyor. Ayrıca e.d. turkcell kullanmıyoruz diye bize kızıyordu, ben de onun korkusundan kullanmaya başladım :p

Neyse işte, ben dün bu hatta kontör almaya gittim. En son kontör aldığımda kontör kartı verdikleri için yine öyle olacak sanıyorum. İçeride yaşanan diyalog şu:

-Merhaba, kontör alacaktım ben.
-Tabi, telefon numaranızı alabilir miyim?
-(yüzümde tuhaf bir ifadeyle) Numaramı bilmiyorum ama.

4-5 sene öncesine kadar bütün arkadaşlarının cep telefonu numaralarını ezbere bilen ben kendi numaramı bilmiyorum. Hem de kontör yükleteceği telefonun numarasını bilmeyen yaşlı teyzeler gibi "aaa numaramı bilmiyorum beeeen" diyorum :-/

Geçen gün mesajlarımın iletilmediğini sandığım için diğer hattıma boş mesaj göndermiştim, o mesaja baktım da numarayı söyledim.

Kendime attığım o boş mesajın anında iletilmesinden de benim mesajlarımın aslında gittiği ama karşımdakilerin beni tınlamadığı sonucuna vardım, kalbim kırık.. (:p)

En son kontör yüklediğimde kontör kartı vermiştin turkcell bana, numaramı isteyeceğinizi söyleseydiniz ezberlerdim ya da girmeden kontrol ederdim.

Ayrıca bir musibet bin nasihatten iyiymiş ya, ben dün numaramı da ezberledim :) Aferin bana!

Bu olaydan çıkaracağımız sonuçlar ve dersler:
Ben yaşlandım, hem de kendi numaramı bile ezberleyemeyecek kadar yaşlandım!

Kendi numaramızı ezberleyelim, karşıdaki bizi muhtemelen tınlamaz ama biz kendimizi kötü hissediyoruz böyle olunca.

Atılan mesajlara hemen cevap verelim, karşımızdakilerin kalbini kırmayalım. Kendine attığın mesaj anında iletilince nasıl üzülüyor insan biliyor musun hı?!

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Kişisel mesaj

Akşam için ders çalışma planı yapmıştım, başlamadan önce "dur bir film izleyeyim sonra başlarım" dedim. Ders çalışmaya başlamadan kafa dağıtmaya çalışan tuhaf bir insan modeliyim ben de işte..

8 Femmes'ı izliyordum. 8 Femmes aslında bir tiyatro oyunu. Film hakkında nette bol bol şey var, ben film hakkında bilgi vermek amaçlı bir yazı yazmıyorum zaten şu an.

Filmin bir yerinde Isabelle Huppert bir şarkı söylüyor. İsmi Message personelle. Ben daha önce dinlememiştim. Dinlemeseymişim daha mı iyi olurmuş diye düşünmekteyim..

Sözler şöyle:
Au bout du téléphone
Il y a votre voix
Et il y a des mots
Que je ne dirai pas
Tous ces mots qui fonts peur
Quand ils ne font pas rire
Qui sont dans trop de films
De chansons et de livres
Je voudrais vous les dire et je voudrais les vivre
Je ne le ferai pas,
Je veux, je ne peux pas
Je suis seule à crever, et je sais où vous êtes
J'arrive, attendez-moi, nous allons nous connaître
Préparez votre temps, pour vous j'ai toute le mien
Je voudrais arriver, je reste, je me déteste.
Je n'arriverai pas,
Je veux, je ne peux pas
Je devrais vous parler
Je devrais arriver
Ou je devrais dormier
J'ai peur que tu sois sourd
J'ai peur que tu sois lâche
J'ai peur d'être indiscrète
Je ne peux pas vous dire
Que je t'aime peut-être

Mais si tu crois un jour que tu m'aimes
Ne crois pas que tes souvenirs me gênent
Et cours, cours jusqu'à perdre haleine
Viens me retrouver
Si tu crois un jour que tu m'aimes
Et si ce jour-là tu as de la peine
A trouver où tous ces chemins te mènent
Viens me retrouver
Si le dégoût de la vie vient en toi
Si la paresse en toi
Pense à moi, pense à moi

Mais si tu crois un jour que tu m'aimes,
Ne le considère pas comme un problème
Et cours, cours jusqu'à perdre haleine
Viens me retrouver
Si tu crois un jour que tu m'aimes
N'attends pas un jour, pas une semaine
Car tu ne ais pas où la vie t'emmène
Viens me retrouver
Si le dégoût de la vie vient en toi
Si la paresse de la vie
S'installe en toi
Pense à moi, pense à moi.

Mais si tu...

Yani..

Telefonun diğer ucunda senin sesin var
ve söylemeyeceğim kelimeler var
Güldürmediklerinde korkutan bütün kelimeler
Çok fazla filmde, kitapta ve şarkıda geçen kelimeler

Onları sana söylemek isterdim, yaşamak isterdim
Bunu yapmayacağım
İstiyorum, yapamıyorum
Yalnız başıma ölüyorum ve nerede olduğunu biliyorum
Geliyorum, beni bekle, kendimizi tanıyacağız
Zaman tanı, ben sana benim bütün zamanımı vereceğim
Gelmek isterdim, kalıyorum, kendimden nefret ediyorum.
Gelmiyorum. (Aslında kullandığı kelime 'ulaşmak', ama Türkçesinde 'gelmek' daha şık duruyor)
İstiyorum, yapamıyorum.
Seninle konuşmalıyım
Sana ulaşmalıyım.
Ya da uyumalıyım.
Korkarım ki sen bir sağırsın
Korkarım ki sen bir korkaksın
Düşüncesiz olmaktan korkuyorum
Sana seni sevdiğimi söyleyemem belki.

Ama bir gün beni seveceğini düşünüyorsan
Anılarının beni rahatsız edeceğini düşünme
Nefesin tükeninceye kadar koş
Gel ve beni bul
Bir gün beni seveceğini düşünüyorsan
ve o gün gideceğin yolu aramak sana acı veriyorsa
Gel ve beni bul

Eğer hayatın iğrençliği sana geldiyse
ya da içinde tembellik varsa
Beni düşün...

Fakat eğer bir gün beni seveceğini düşünüyorsan
Bunu bir problem olarak görme
Koş, nefesin tükeninceye kadar koş
Gel ve beni bul
Eğer bir gün beni seveceğini düşünüyorsan
Bir gün, bir hafta bekleme
Çünkü hayatın seni nereye götüreceğini bilemezsin
Gel beni bul

Falan filan...

En sevmediğim şeyler arasındadır şarkı çevirisi, çünkü her şarkının yazıldığı dilde çok daha güzel olduğuna inananlardanım. Ama böyle bir şey yapasım geldi bu kez. Vardır bir sebebi...

(şarkıyı hızlı hızlı çevirdim, kulağımda da şahane bir Bulutsuzluk Özlemi şarkısı eşlik etti bana. Hatalar olabilir yani :) Bulutsuzluk Özlemi'nin hangi şarkısı derseniz, "Hasret" efendim.)

17 Mayıs 2009 Pazar

karmakarışık bir hafta

Yoğun bir haftanın ardından döndüm galiba. Kendimi çok yüksek bir yerden düşmüş gibi hissediyorum. Her yanım ağrıyor.. Duygusal anlamda yaşadığım yorgunluk da cabası.

Geçtiğimiz pazar Ünifeb'in 8. bahar şenliğiyle başladık koşturmaya. Bu yıl istikamet İzmit'ti. 800 Fenerbahçeli olarak şahane bir gün geçirdik. Teşekkürler emeği geçen herkese..

Çarşamba günü üstüste 2 dersten sunum yaptım, bir ara otomatiğe bağlayıp gün boyu sunumlara devam etmeyi düşündüm. Çarşamba günü herkesin sunumunu yapabilirdim, sorun olmazdı.

Sanırım iyi geçtiler. Şiirle ilgili olanda çok eğlendim. Sık sık şiir kopyalıyor oluşumdan anlamışsınızdır şiir okumayı sevdiğimi. Şiir yorumlamayı daha da çok severim. Kafiye ve ölçü uzun zamandır uğraşmadığım bir şeydi, özlemişim.. Eluard'ın Acının Başkenti şiiri üzerine bir sunum hazırladık. Yine en duygusal bölümler bana geldi :) Oysa ki ben duygusuz bir insanım. Neyse...

Ardından çeviri sunumu yaptık. Daha doğrusu biz yapmadık. Çevirmen oturdu çevirdi, biz sadece slayta aktardık. "Böyle öğrencilik mi olur, siz hiçbir şey öğrenmiyorsunuz böyle" demeyin. Hocamızın istediği bu. Sanırım çevirmenlerle ortak çalışıyorlar. (kendisinin yönlendirdiği çevirmen bazı iddialara göre yakın arkadaşı, bazı iddialara göre eşi.)

Sunumdan 3 gün önce tuhaf bir Türkçeyle yazılmış 12,000 karakterlik bir röportajı öğrencilere göndermek ve o kısa sürede çevirmelerini beklemek, durmadan "kendiniz çevirmeyin, yardım alın" tadında cümleler kurmak "sizden bir şey beklemiyorum, verin parayı çevirtin, öğrenmeniz umrumda değil" anlamına gelir mi gelmez mi? Hepimizin çevirilerimizi kontrol edebilecek seviyede Fransızca bilen tanıdıklarımız olduğuna inanmakta mıdır öğretmen kişisi sahiden?

İnsanlardan nefret etmezdim ben ama üniversite hayatımda nefret nedir, nasıl ve neden edilir gibi şeyleri çok güzel şekilde öğrendim. (Nefret etmeme durumu sevgi pıtırcığı olmaktan ileri gelen bir şey değil. Umursamazdım insanları..)

Sevgili hocamız için önce wordde cümle cümle düzenledim çeviriyi. Bir Türkçe bir Fransızca cümle... Ardından powerpoint'te 200 slayttan oluşan bir sunu hazırladım. Şimdi hem mail atacağım hem de cd yapıp götüreceğim kendisine. Yok yok şikayet etmiyorum. Geçen sene de sayfalarca yazı düzeltmiştim kendisi için, onun ardından görme problemleri iyice artmıştı da göz doktoruna gitmiştim. En büyük zevkidir öğrencilere işkence yapmak, kendi işlerini başkalarına yaptırmak...

Sesinizi çıkarın diyenlere de saygılarımı sunuyorum :) Ses çıkarsan ne olur çıkarmasan ne olur? Sınavları sübjektif değerlendirmeye oldukça açık sınavlar. Sübjektif değerlendirme yaptığı da oldukça açık şekilde gözüküyor! Geçmişte kimlere neler yaptığı bölümde herkesin dilinde.. Mecburen çenemizi kapatıp oturuyoruz. Haa bu kadar insanın bedduası bir gün bir yerden çıkacak ama dur bakalım ne zaman :)

Cumaya geldik, hafta hâlâ aynı yoğunlukla devam ediyor. Herhangi bir arkadaşının evlenmesi, çocuğunun olması vs. insanı duygusal olarak etkileyebilir. Etkileyebilir demeyelim kesinlikle etkiler. Ne kadar yakınsan o kadar daha çok etkiler, ayrıca birlikte geçirilmiş zaman da önemlidir. Birlikte geçirilmiş 23 sene sanırım yeterince uzun bir süredir bir arkadaşı evlenirken görmenin fazlasıyla etkilemesi için... (23 yaşında olduğumu da hesaba katınız.)

Birlikte ilk fotoğrafımızda kundağa sarılı olduğumu söylesem, fotoğrafın çekildiği gün benim bebek mevlütümün olduğunu söylesem sanırım ne kadar uzun zamandır bir arada olduğumuz daha iyi anlaşılabilir. İşte cuma günü bu bahsi geçen arkadaşımın kınagecesi vardı. Fiziksel yorgunluğumun kat kat ötesinde bir duygusal karışıklık yaşıyorum şu an.. Yarın akşam da düğün var işte. Hissettiklerimi bir ara daha uzun yazarım..

Haftanın çok çok önemli bir diğer olayı da Robert Langdon benim için. Kendisine aşık olduğumu sanırım onlarca kez yazmış olmalıyım blogta. Dan Brown'un en sevdiğim kitabının uyarlamasıyla geldi bu kez Robert. Ağzım kulaklarıma varmış durumda :)) Bir ara ondan da daha detaylı şekilde bahsetmek istiyorum.

Duygusal olarak yorucu bir hafta olduğundan bahsetmiştim. Yine yanlış kararlar almış olabilirim :) Evet ben bunu sık sık yaparım.. Kafam karışık.

Durumum budur. İlk defa bu kadar uzun süre yazmamış olabilirim. Blog da şaşırdı, ben de şaşırdım bu duruma. Ama döndüm :)

Sevgiler...