30 Haziran 2009 Salı

Otobüs insanları

Otobüste uyumayı seven güzel insanlar;

Sevgili dostlar, yol yorgunluğu nasıldır iyi biliyorum. Sabah daha gün ağarmamışken yola çıkmak nasıldır onu da biliyorum. Hayatımın son 9 senesinde her sabah çok erken saatlerde çıktım evden okula gidebilmek için. Akşam da herkes evine giderdi, üstünü değiştirip yemek yer ve tv izlemeye başlardı bense hâlâ yollarda olurdum. Yol yorgunluğu nedir, insan nasıl uyumak ister öyle anlarda biliyorum.

Koltuğa oturduğunuz saniye uyumaya başlamanızı anlıyorum, ben uyuyamam ama anlayabilirim sizi. Ama siz de beni anlayın ne olur..

Konuşurken 10 dakika önce tanıştığı insanlar da dahil herkesin elini kolunu tutmaya çalışan, saçını başını düzelten insanlar vardır ya, işte ben onlardan değilim. Hatta tanımadığım ya da çok kısa zaman önce tanıştığım insanlarla bu tür yakın temaslarda bulunmaktan da hoşlanmam. Ama sen ne yapıyorsun? Sadece 10 dakikadır yanyana oturuyor olmamıza ve birbirimizle tek kelime dahi konuşmamış olmamıza aldırmadan uyuyup omuzuma düşüyorsun. Oldu mu şimdi?

Daha da fenası yanımdaki uyuyan insan omuzuma düşecek mi düşmeyecek mi stresi. Otobüs sallandıkça yandakinin başı omuzunuza yaklaşır, cama iyice yapışır bir yandan da dua edersiniz otobüs diğer tarafa dönsün diye. Tam düşmek üzereyken yanınızdaki uyanır. Derin bir oh çekersiniz. 10 saniye sonra aynı senaryo yeni baştan yaşanmaya başlar.

Ardından yeni bir korku başlar. İneceğiniz durağa yaklaşmaktasınızdır ama ya yanımdakini uyandıramazsam diye tırsarsınız içten içe. Bir yandan yolu bir yandan yanınızdakini kesersiniz. Durağa ne çok yakın ne de çok uzak bir yerde yanınızdakini dürterek uyandırıp otobüsten inmeyi planlamaktasınızdır.

Bazıları iki kez dürtünce uyanır. Ben her defasında "Anne 5 dakika daha" demelerini beklerim ama henüz diyen olmadı.

Bazılarınınsa uykusu ağırdır, parmağınızı omuzuna batırırsınız uyanmaz, "pardon" dersiniz uyanmaz, her defasında biraz daha fazla "o" kullanarak "pardoooooon" dersiniz, uyanmaz. Otobüstekiler de heyecanla beklerler uyanmasını ama yanınızdaki ısrarla uyumaya devam eder. Evin yakınındaki durağı geçersiniz, bir sonraki durağı geçmek üzereyken yanınızdaki uyanır. Buna da şükredersiniz ve aynı yolu geri yürürsünüz. (Yaşanmıştır. Amcayı ne yaptıysam uyandıramadım. Sonra birkaç yolcu el birliğiyle uyandırmayı başardı.)

Bir de komik görünme kısmı var. Yanyana oturan 4 kişinin otobüsün hareketlerine göre bir sağa bir sola yatışlarını izlemek eğlenceli mesela. Bir de 50'li yaşlarda iki amcanın kolkola uyuma görüntüsü kalmış aklımda. Kolkola girmişler, biri diğerinin omuzuna yatmış pala bıyıklı iki amca. Gayet sevimli bir çift görüntüsü vardı :p Sonra uyandıklarında yaşadıkları panik uyurkenki görüntülerinden daha da komik olmuştu :))

Demek istediğim şudur:
Madem uyumak istiyorsunuz bana söyleyin yer değişelim, cama yaslanıp rahat rahat uyuyun. Ne siz gerilin, ne de ben. Değil mi canım?


29 Haziran 2009 Pazartesi

Sınav sonrası

Dün bütün günümü bir grup KPSS ve sistem mağduruyla geçirdim. Hem sabah oturumunda, hem öğlen oturumunda aynı grupla birlikte olunca öğlene doğru herkes birbiriyle kanka oldu, tanıdık çıktı vs.

Sınıftaki tek manyağın ben olacağımı sanmıştım giderken. Sınav başlamadan önce bile deli gibi test çözen insanlara bakınca kendimi tuhaf hissettim, çünkü sınava girmeden önce çözdüğüm toplam soru sayısı 5'i geçmiyordur muhtemelen. E o zaman neden sınava girdin diyebilirsiniz.

Hayır, şansımı denemek için girmedim. Çok şahane çalışma planlarım vardı, sonra bölümdeki sevgili hocalarım "eh madem son dönem, hadi şunların canına iyice okuyalım" demiş olacaklar ki şu son dönemde nefes alacak zaman bulamadım. AÖF derslerine bile çalışmadım, eylülde bütünleme yolları gözüktü bana..

Çalışmamış olmam insanların topluca sistemden şikayet etmelerine katılmama engel oldu mu peki?
Tabi ki hayır!

Benim gibi Fransızca öğretmeni olan bir abi başladı önce. (Abi diyorum zira ben liseye başladığım sene kendisi üniversiteden mezun olmuş.) "Mezun olduğumda ilköğretim sertifikası al, hemen ataman yapılacak dediler, aldım, atamadılar. Bir sonraki sene İngilizce sertifikası al, ataman yapılacak dediler, atamadılar. Bir dünya para döktüm, bir sürü sertifika aldım hiçbiri işime yaramadı." diye söylenmeye başladı. Sanırım en kötü durumda olanımız da oydu, hepimiz vah vah tüh tüh'ler eşliğinde dinledik.

Ardından benim hazırlanmadan girmemden daha kötü bir şey olduğunu gördüm. Benim yaşlarımda bir hatun kişisi geldi yanıma, "ben şimdi ingilizce öğretmeni olarak atanabilir miyim? O olur mu? Bu olur mu?" diye sormaya başladı, kendi kendime "beterin beteri var, bu neden geldiğini de bilmiyor." dedim ve anlattım sonra neyin nasıl olduğunu. İşin tuhaf tarafı yüzüme bakınca anlaşılıyor bu saçma sapan mevzuatı bildiğim galiba. O kadar insan varken neden ben?

Sonra arka sırada oturan bir abla şikayet etmeye başladı, meslektaş olduğumuzu duyunca dönüp nereden mezun olduğunu sordum. "Marmara" cevabı üzerine muhabbet derinleşti..

Okulu bitirebilmek için bir dünya para döktükleri bir hocasıyla girdi muhabbete. Bahsi geçen hoca şu aralar en çok karın ağrısı çekmeme sebep olan kişi olur aynı zamanda.. "Hâlâ orda mı?" dedi, "Maalesef" dedim. "Allah kurtarsın" dedi..

İş imkanlarından bahsetti uzun uzun, feci bir öğretmen dayanışması yaptık içeride..

ÖSS'ye hazırlandığı dönemde bile bu kadar çok soru çözmemiş bir insan olduğum için dünkü sınav çarptı beni. Gelecek sene hazırlanarak girmeyi planladığım KPSS'de neler yapmalıyım diye taktikler geliştirdim kendime :p Mesela gördüm ki matematiği en sona bırakınca zaman kalmıyor. Sonra gördüm ki hukuktan, dış ticaretten bol bol soru geliyor :p "Genel kültür" hesabı.

Tabi bu insanlar bunları gerçekten bilmek zorunda mı gibi de bir soru var akıllarda..

"Yalnızken ve hayatınızda biri yokken etrafınızda sizinle ilgilenen çok fazla insan olmaz, ne zaman ki hayatınıza biri girer, çevredeki bütün erkekler sözleşmiş gibi sizinle ilgilenmeye başlar" diye bir fikri vardır kız milletinin. Örneklerini de gördüm itiraf etmek gerekirse. İşte başka bir yönden onun doğru olduğuna inanmaya başlıyorum.

Efendim, biz mezun olma arifesindeki kişiler 2 ay kadar önce şansımızı denemek için oraya buraya cv yollamaya başlamıştık. Kimse tınlayıp cevap vermiyordu. Sonra ben 3 hafta kadar önce 1 sene bir dershanede çalışacağıma dair imza attıktan sonra işler değişti. Önce bir anaokulunun sahibi aradı, "Bir İngilizce bir Fransızca öğretmenine ihtiyacımız vardı, siz ikisini birden biliyormuşsunuz, aradığımız öğretmen sizsiniz" diye. Aynen bu cümlelerle söyleyince "Allahım yoksa ölecek miyim, ne oluyor" dedim itiraf etmek gerekirse. Dün sınav gözetmenimiz olan kişi bir dershanede çalışıyormuş, öğretmene ihtiyaçları varmış, "sınavdan sonra görüşebilir miyiz" dedi, "ı ıh" dedim. Niye böyle oluyor, biri bana açıklasın lütfen :D

Lütfen benim kafamı karıştırmayın, ben çoktan sözleşmemi yaptım :((

Ne oluyormuş diye bakmak için girdiğimiz ilk KPSS deneyimimiz böyle sonuçlandı, seneye hazırlanarak girip güzel sonuçlar almak dileğiyle :p

Bu arada sınava giren herkese geçmiş olsun diyelim. Sahiden sabır işi.. Bir ara kitapçığı kapatıp masanın üzerinde uyumak istedim.. Haa bir de benim gibiler için kahve servisi yapılmalı sınavda!

Sınava girenlere "İnşallah istediğiniz yerlere atanırsınız" diyerek yazıya son verelim.

Şu yazıyı da bir okuyun bence. İlk paragrafta bahsi geçen duruma özellikle dikkat ederek okuyun lütfen..

Sevgiler...

Dahi anlamına gelen "de"yi bitişik yazan öseyeme'ye de selam olsun! Bloggerların yazım yanlışlarıyla uğraşmayı bırakmalı bence, bizim yeterliliğimizi (neye göre yeterlilik kime göre yeterlilik?) ölçen kurum imla yanlışları yapıyorsa varsın bloggerlar da yapsın..

Bu link de öseyeme için:

(Aöf de çok şahane imla hataları yapıyor, sonra da beni bütünlemeye bırakıyor olur olmaz derslerden.. Ayıp vallahi!)

28 Haziran 2009 Pazar

500!

Aslında bu yazı 500. değil 501. yazı!

Aralık ya da Ocak ayında gelen-giden sayısını gösteren o zımbırtıyı oraya koyduğumda 10.000, 25.000 gibi sayılarda teşekkür yazıları yazarım diye planlamıştım ben de herkes gibi. Tabi ki unuttum, daha doğrusu sık sık baksam fark ederdim belki ama ara ara gözüm takılınca baktığım için kaçırdım önemli sayıları..

Birinci yıl dolunca okuyanlara teşekkür ederim demiştim, aklımdaydı, sonra bir de baktım ki 10 gün geçmiş üstünden. Eeeh geç oldu artık dedim.

İzleyici sayısına da bakıp görmemişler gibi sevinecektim, onda da hem 100'ü hem 200'ü kaçırmışım :p

Bir süredir beş yüzüncü yazıyı yakalamaya uğraşıyorum. Bugün bir de baktım ki bir önceki yazı yayınladığım 500. yazı olmuş. Blogger önemli sayılarda konfetiler falan atsa, balonlar uçursa fark edeceğim ama yapmıyor ki...

Önemsediğim bir yazıya denk gelmiş, bu da güzel tabi..

Neyse efendim, laf kalabalığı yapmayayım.

500 tane yazı yazmışım, birileri hep okumuş, birileri bir dönem okumuş, sonra bırakmış, birileri okumaya yeni başlamış falan filan..

Sağolun yaa, kendi kendine konuşmadığını bilmek insana kendini iyi hissettiriyormuş!

Bazı yazdıklarım yoğun mesaj kaygısıyla yazılmıştı, bazıları içimde kalmamasını istediğim şeylerdi, bazen yazdıklarım benden başka kimseye herhangi bir şey ifade etmeyecek şeylerdi, öyleydi böyleydi. 500 yapmışız işte bu arada.

Teşekkür ederim kendi kendime konuşmadığımı hissettiren herkese!

Sevgiler..

26 Haziran 2009 Cuma

Bak yine haziran..



Bir haziran günüymüş.

Sıradan bir haziran günü değilmiş ama! Belliymiş güzel olacağı önceden.. Yine de hayatınızda ne gibi bir önemi olabileceğini önceden kestiremediğiniz zamanlar var ya, onlardanmış işte..

Rüzgarın her zamankinden daha güzel esiyormuş gibi geldiği bir haziran akşamı.. Ne sıcak ne soğuk..

Bilmemişim o günün sonrasında neler olabileceğini. Bilmemişiz. Bilmemişler..

Gülümsemiş biri, yıllardır gülümsemek için o anı beklemişçesine. Umudunu tamamen kaybetmeye en çok yaklaştığı an yeniden umutla dolduğu ana bırakmış yerini.

Gülümsemiş, her şey çok güzel olacakmış gibi.

Gülümsemiş, daha önce hiç bu kadar iyi hissetmemiş gibi.

Gülümsemiş, bir daha asla bu kadar iyi hissetmeyecekmiş gibi.

Gülümsemiş, geleceğin güzel şeyler getireceğinden eminmiş gibi..

Bir haziran günüymüş.

Gece bir mesaj düşmüş kardeşin telefonuna, "Muhteşem bir gündü!" diye.

Gözleri dolmuş birinin hatırladığında.

Kimse bilmemiş, görmemiş, duymamış, hatırlamamış..

(24.06)

25 Haziran 2009 Perşembe

Ben (8)

*Ben cumartesi günü KPSS'ye gireceğim güya, niye gireceğimi bildiğimi pek söyleyemem. Sınav başvurusu zamanı kafamdan geçen şeyler farklıydı, şu an farklı, o zaman girmemin bir mantığı vardı, şu an yok. Ama yaptık bir hata, girelim görelim modundayız şu an.

*Ben güneş gözlüğü olayına uyuz oluyorum! Tamam anlıyorum göz sağlığımız için gerekli ama konuşurken iki dakika çıkarın da göz teması kurun benimle. Beni mi dinliyorsun yoksa sağdan soldan geçenleri mi kesiyorsun anlamıyorum ki ben!

*Ayrıca yüzün yarısını kaplayan güneş gözlüklerine de kılım. Tanımıyorum insanları. Boş boş bakıyorum yüzlerine, acaba bu X mi değil mi diye.

*Benim bir ara her yazımda X, Y, Z olurdu, bir süredir uğramıyorlar buralara, hüzünlendim bak.

*Feci acıklı şeyler geliyor bu ara aklıma, ama yazmak istemiyorum. Sonra geçiyor.

*101 sayfa çevirinin tamamını kelime kelime ezberleyebileceğimizi sanan hocama koca bir alkış istiyorum! Ezberleyince öğrenmiş mi olacağım acaba? Öyle mi düşünüyor sahiden..

*Kep töreninin ardından staj raporu yazdım, dün de sınava girdim. Ne sinir bozucu! E hani mezun olmuştum ben?!

*Bazı günler kendimi çok mutsuz hissediyorum, sonra geçiyor.

*Bir şeylerin yanlış olduğunu görüp de müdahale edememek çok zor! Çok iğrenç!

*Tatil için yapılacaklar listem oluşmaya başladı yine kafamda. Orayı burayı gezmekten çok hoşlanmıyorum, yaz aylarında sadece özledikçe Taksim'e gidiyorum o kadar. Epey sık oluyor bu özlemeler tabi.. Benim planlarım daha çok okunacak kitaplar ve izlenecek filmler üzerine oluyor. Başladım yapmaya. Hadi bakalım.

*Bütün yazı Dr. House'la geçirebilirim, evet bunu yapabilirim.

*Bazı insanları gördüğümde, var olduklarını hatırladığımda sinirlerimin bozulmasına engel olamıyorum. Ne fena bir şeydir bu da! Hani insan çevresindekileri, arkadaşlarını seçebiliyordu. Arkadaşımın yakını kontenjanından hayatıma dahil olan sevimsizleri atamıyorum ben hayatımdan! Hatta daha da kötüsü arkadaş kontenjanından hayata dahil olmuş ama artık orda bulunmasını istemediklerim de var. Onlara ne yapacağım?!

*Sinirliyim yine, belli oluyor mu çok?

*Tahammülsüzüm bir de.

23 Haziran 2009 Salı

Kapağı atsak yeter hacı!


Bizden yaşça küçüklerin "üniversiteye kapağı atayım yeter" cümlelerini duyardık bol bol bir ara. Son 1-2 senedir ÖSS'ye hazırlanan tanıdığım kalmadığı için artık duymuyorum. Bir kısmı kapağı attı, bir kısmının daha yaşı küçük.

"Üniversiteyi bitirmesi girmesinden daha zor" demezdik onlara o zaman, üniversitede yaşayacaklarının o filmlerde izledikleri üniversite yaşantılarına aslında hiç benzemediğini söylemezdik..

Uyuz olurdum tüm yaşamlarını girecekleri sınava göre programlayanlara. Okulda test kitabından kalkmaz başlar, çıkınca da koşa koşa eve gidilir, ne zaman ortaya bir iki saat gezip dolaşma fikri atılsa yetiştirmeleri gereken programlar, çözülmesi gereken sorular vs anlatılırdı hani. Hiç duymadınız mı "sınavı kazanamazsam hayatım kayar, ne yaparım ben?" cümlesini?

Muhtemelen onlar da benim rahatlığıma uyuz oluyorlardır tabi. Herkes test çözerken ben elimde kalın kalın romanlarla dolaşıyordum ve sık sık kitapları daha sonra da okuyabileceğimi ve önemli olanın test çözmem olduğunu duyuyordum birilerinden.
Umursamıyordum.

O kadar önemseyenler şu an ne yapıyor bilmiyorum.

Sadece "üniversiteye kapağı atmak" dedikleri şeyin o dönemde düşündüğümden bile kat kat önemsiz bir şey olduğunu biliyorum. (O dönem de umursamadığımı söylemiştim.)

Geçenlerde bir dershanenin duvarında bir kağıt gördüm. Gülen yüzlerle süslenmiş bir yazı. Muhtemelen bir "eğitimcinin" kaleminden çıkmış bir yazı. "Oleyyy kontenjanlar arttırıldı, bu sene hepimiz üniversiteli olacağız" tadında cümlelerle dolu bir sayfa yazı...

Mevzu neymiş?
Devlet üniversitelerinin kontenjanı %15, vakıf üniversitelerininki %20 arttırılmış. Yaşasın o zaman, hepiniz kapağı atacaksınız demek ki!..

Sanırım gençleri ÖSS'ye hazırlayan bir kurumda çalışsam 1 hafta sonra işten atılırım!

"Çocuklar yapmayın, etmeyin, hayatınız bu sınava bağlı değil, gençliğinizin en güzel zamanlarının içine etmeyin" derken beni yakalayan müdür, ki kendisi patronum olur, atardı beni anında işten..

Üniversiteye girmeyi en yüce amacımız olarak benimsetmeye çalışmak o "eğitimcilerin" ne işine yarıyor bilemem. Dershaneden ne kadar çok insan üniversiteye yerleşirse bir sonraki yıl o dershanenin o kadar çok tercih edileceğini tahmin edebiliyorum tabi ve daha fazla sorgulamama gerek kalmıyor..

Kontenjanlar artıyor, daha çok insan mezun oluyor, eğitimin kalitesi gitgide düşüyor, daha az bilgi birikimine sahip insanlar mezun oluyor, elinde diploması olan ama o işe dair zerre kadar bilgisi ve yeteneği olmayan insanlar yayılıyor dört bir yana. Herkes şikayet ediyor ama kimse bir şey yapmıyor...

Bunlar zaten bildiğimiz şeyler bir de işin başka bir yönü var.

Yüce idarecilerimiz kontenjanları arttırdı, ülkemizde daha çok üniversite mezunu oldu, aman ne güzel. Sonra sıra bunlara iş bulmaya geldi. Hımm peki şimdi ne yapacağız?

Kendi okuduğum bölümden örnek vereyim, en iyi bildiğim kısımdan.

Okuduğum bölüm Türkiye'de 12 devlet üniversitesinde mevcut. Vakıf üniversitelerinin hangilerinde var bilmiyorum. Toplam kontenjan 569 kişi. (Sanırım bu yükseltilmeden önceki hali.) Hepsi de Türkiye'nin iyi üniversiteleri arasında sayılan okullarda. Bunun yanına bir de dil ve edebiyat okumuş, ardından da öğretmenlik yapabilmek için formasyon almış kişileri ekleyin. 1000'i rahat rahat geçeriz.

Hepimiz okuduk, mezun olduk ooo şahane.

Neyiz biz?
Öğretmen!
Öğretmenler mezun olur olmaz ne yaparlar?
KPSS'ye girer ve atanmaya çalışırlar.

Peki sadece devlet üniversitelerinin öğretmenlikle ilgili bölümlerinde 569 kişi okutan bu bölümden kaç kişi atanabiliyor dersiniz?
"0"
Bir de yazıyla yazayım, "sıfır".

Birkaç yıl önce, uzun bir aradan sonra "10" tane öğretmen atadılar o kadar..

Özel okullara gidelim.
Özel okullar "en az 2 sene deneyim" diyor, devlet beni atamıyor, özel okullar işe almıyor, ben bu deneyimi nerede kazanabilirim peki?

Tek kelime Fransızca bilmeden İngilizce sınavıyla Fransızca öğretmenliği okumaya hak kazanıyoruz, sonra bir yandan Fransızca okurken bir yandan da İngilizceye devam ediyoruz farklı şekillerde ki okul bitince İngilizce öğretmeni olalım ya da benim de yaptığım gibi açık öğretimden, ordan burdan farklı bölümler okuyoruz. Fransızca ve İngilizce bilen dış ticaret mezunu bir insan olduğumu söylersem daha iyi işler bulabileceğimi umuyorum. Bir de havalı oluyor! Tabi bu 5 sene içinde 3'üyle birden uğraşayım derken yaşlanıyorum o ayrı mevzu...

Nerede kontenjan arttırma haberi görsem sinirim bozuluyor bu ara. Ben girdiğimde 40 kişi almışlar bizim bölüme, geçen sene olmuş 52, bu sene %15 daha artacak. Aman ne güzel!

Hepimiz üniversiteye girelim, vasıfsız mezunlar olalım, sonra da alakasız işler yapalım, aman ne güzel!

Haa bir de dün tvde Özer Hurmacı'yı dinliyordum. Almanya'da doğduğu için Almanca bildiğini, okulda 5. sınıftan sonra İngilizce eğitimi, 7. sınıftan sonra da Fransızca eğitimi aldığını, okuduğu okulda sistemin böyle olduğunu ve genel olarak Almanya'da bu duruma önem verildiğini anlattı. Bir gün biz de böyle şeylere başlarsak bütün bu Almanca ve Fransızca öğretmenliği mezunları işlerini yapmaya fırsat bulurlar herhalde.

Bir de halledilmesi gereken "torpil" sorunu var. İsmek'te bir dönem İngilizce dersi alıp bir ilköğretim okulunda İngilizce öğretmeni olan kızdan bahsetmiş miydim size?

* Üniversite haberlerinde hep aynı fotoğraf kullanılır ya, ben de kullanayım istedim :p

21 Haziran 2009 Pazar

Dün gece..

Henüz bir lise öğrencisiyken çok alakasız bir sebeple yolumun düştüğü ve kapısından girer girmez orada okumayı istediğimi hissettiğim okuldan mezun oldum dün!

Finallerim bile daha bitmedi ama resmi kapanışı yaptık keplerimizi atarak.

Hissettiğim şey biraz hüzün, biraz mutluluk ve biraz da gurur galiba. Çok büyük bir iş başarmadığımın ben de farkındayım, onbinlerce insan üniversiteden mezun olmuş bu ülkede. Benim hissettiğim gurur yaptığım bir şeylerle çevremdekilerin gurur duymasını sağlayabilmiş olmaktan ileri gelen bir gurur. İnsanların yüzüne baktığında o mutluluğu görmek ve o mutluluğun kaynağının senin yaptığın bir şey olduğunu bilmek güzel bir şey!

Rüya gibiydi dün!
Kepleri ve cübbeleriyle yüzlerce Marmaralı..

Ailelerin önüne çıkarken bu kadar heyecanlanacağımızı söyleseler muhtemelen inanmazdık. Ama hepimiz titriyorduk sahaya çıkarken.. Hatta öyle ki bizim fakültenin anons edildiğini, bölümlerin sayıldığını bile duymamışız..

Yaşadığım kötü şeyler daha fazla olmuştur belki bu okulun öğrencisi olduğum dönemde. Ama şu an sadece iyi olanları düşünmek istiyorum. Okula giderken içimin kıpır kıpır olduğu hazırlık günlerini.. Her an çok iyi şeyler olmasını beklediğimiz ilk seneleri... Tanıdığım bazı güzel insanların bana kattıklarını... Gülmekten karnımıza ağrıların girdiği günleri... İyi olan her ne olduysa onları düşünmek istiyorum bir süre.

Okumayı en çok istediğim okulda okumuş olmamı düşünüp gülümsemek istiyorum, okumayı istemediğim tek bölümde okuduğumu düşünmeden.. Güzel insanlarla geçirdiğim güzel zamanları düşünüp gülümsemek istiyorum saçma sapan insanlar yüzünden yaşadığım sinir bozucu şeyleri unutarak..

"Asıl zorluklar şimdi başlıyor"larını ağzına tıkmak istiyorum insanların. "Üniversite hayatı rahat" diyenlere söylediklerinden pişman oluncaya kadar işkence yapmak istiyorum. 5 sene boyunca her gün "en az" 5 saat yol gitmenin nasıl bir şey olduğunu, kaprisli hocaların saçma sapan ödevleri için günlerce uyumadan çalışmanın neye benzediğini ve o çalışmanın karşılığını alamadığınızda neler hissedildiğini, final haftası boyunca toplamda 11 saat uyuyup o uykusuz halinizle durmadan sınavlara girip çıkmanın insanı ne hale getirdiğini, yazılması gereken her şeyi yazmanıza rağmen canı istemediği için sizi bütünlemeye bırakan hocaya bir şey yapamamanın insana kendini nasıl hissettirdiğini, sadece 1,5 saat sürecek bir ders için 5-6 saat yol gitmenin insana nasıl işkence gibi geldiğini, bir iki kişinin saçma sapan hareketleri yüzünden koca sınıfı yakan hocalarla baş etmenin ne zor olduğunu vs bilmeyenler bana "üniversite hayatı kolay" demesin. Kolay değil, inanın kolay değil! Biliyorum bazılarının üniversite hayatının "lay lay lom"la geçtiğini ama herkesin durumu bir değil ki!

Ben de biliyorum bu ülkede iş bulmanın ne zor olduğunu, bu seneye kadar hiç iş ilanlarına bakmadım belki ama algılarım kapalı yaşamıyorum dünyaya. Görüyorum insanların yaşadığı sıkıntıları, duyuyorum.. İş bulsan bile bulduğun işin yapmak istediğin işle alakasız olabileceğini de biliyorum. Onlarca alternatif arasından istemediği tek dilin eğitimini alan bir insanım. İleride de "istemiyorum" dediğim şeyler karşıma muhakkak çıkacaktır, çıkıyor da zaten.

Ama bırakın da bir süre mezun olmanın tadını çıkarsın dün gece keplerini gökyüzüne doğru atan o insanlar.. En azından bir süreliğine tadını çıkarsınlar...

Hem belki o keplerinin gittiği yerden daha yükseklerde olurlar bir gün. Belki o keplerini attıkları yerdeki yıldızlar gibi ışıldar gözlerinin içi bir gün mutluluktan...
Belki iyi olur bir şeyler...
İstedikleri gibi olmaz belki ama yine de mutlu olurlar sahip olduklarıyla...

Hem hayatın onları nereye götüreceği kaygısı değildi dün gece gözlerinin dolma sebebi... 5 yılda yaşadıkları güzel şeylerdi. Gülümseyerek hatırladıkları ne varsa o 5 yıla dair, birer birer geçti akıllarından.. Gülümsediler yine, yaşlarla dolu gözlerine inat! Gülümsediler.. Belki yine gülümseyecekler!

Hep birlikte haykırdılar gökyüzüne doğru:

"Ortak olmak her sevince, her derde, kedere
ve yürümek ömür boyu beraberce el ele.."

Geçmişte yaptıklarını düşündüler bol bol, eski tanıdıkları aradı gözleri.. Artık tamamen geçmişte bıraktıkları tanıdıkları görmek istediler uzun bir aradan sonra.. Geçmişlerini görmek istediler.. 5 sene öncesini... Sadece meraktan, başka bir sebebi yok.

Attılar keplerini.
Sarıldılar.
Ağladılar.

ve dünü hayatlarının en güzel günleri arasına aldılar..

"20 Haziran 2009"
Marmara Üniversitesi 2008-2009 dönemi mezunlarının kep töreni.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Bitiyor..




İnsanların işin içine çıkarlar girdiğinde "canım-cicim" deyip kalan zamanlar da selam dahi vermeyebileceğini..

Güvenin asla "sonsuz" ya da "sınırsız" olmaması gerektiğini..

İnsanların kendilerini iyi niyetli göstermeye çalışırken aslında ne haltlar karıştırabileceklerini..

Sadece kendini biraz daha havalı göstermek için en yakın arkadaşım dediği insanların arkasından akla hayale gelmeyecek şeyler söyleyebildiklerini..

İyi niyet gibi gözüken şeyin aslında tamamen sahtekarlık olabileceğini..

Söylediklerine çok çok dikkat etmen gerektiğini çünkü konuştuğun insanın sırf kendini daha iyi gösterebilmek adına bire bin katarak ve onlarca yalan ekleyerek söylediklerini başkalarına taşıyıp senin o insanlarla aranı bozabileceğini..

Yine aynı iyi niyet maskesi altında asla söylemediğin şeyleri başkasına sen söylemişsin gibi anlatarak aslında iyi anlaşma ihtimalinin olduğu bir insanla aranı bozabileceklerini..

Aynı şekilde onun da yapmadığı şeyleri sanki yapmış gibi anlatarak senin de durduk yere ondan uzaklaşmana sebep olabileceklerini..

En büyük kazıkları her zaman en iyi niyetli görünenlerin attığını..

Arkadaşım diyeceğin insanları seçerken çok çok dikkat etmen gerektiğini..

ve bunlar gibi onlarca şeyi öğrendiğim/geçmiş bilgilerimi pekiştirdiğim ya da öğrendiğimi sandığım yerde son dersimizi de yaptık.

5 senemizi birlikte geçirdiğimiz 60 kişiden hâlâ ismini bilmediklerim olduğunu söylesem, bu durumun benimle alakası olmadığını, ismini bilmediklerimin de büyük olasılıkla benim ismimi bilmediğini söylesem nasıl bir ortamdan bahsettiğimi hayal edebilir misiniz bilmem.

Ama biliyor musunuz, böylesi daha iyi. En azından daha dürüst!

Evet birbirimizle ilgilenmiyoruz ve birbirimizi tanımıyoruz. Bu kadar basit.

Senin çok yakınınmış gibi davranan insanların yalanlarıyla yüzyüze kalmışsan hayatında en az bir kez..

En az bir kez iyi niyetli görünerek seni kandıran insanın gerçek yüzünü şans eseri de olsa görmüşsen..

İşte galiba o zaman kimsenin kimseyi tanımadığı bir ortama da şükredebiliyorsun.

"En azından birbirimizi umursamıyoruz ve bunu herhangi bir şekilde maskelemiyoruz" diyorsun.

En azından dürüstüz!

En azından ilkokul çocuklarının dahi yapmayacağı basitlikte şeyler yapmıyoruz birbirimizin arkasından!

Her saniyeni birlikte geçirmek bile yetmezmiş bazen insanları tanımaya. Galiba en iyisi tanımamak!

Yine de var sevdiğim şeyler buralarda..

Gülümseyerek hatırlayacağım insanlar, zamanlar, anılar..

Geç de olsa tanımayı başardığım iyi insanlar..

Geç de olsa, hatta çok geç de olsa gerçek yüzünü gördüğüm ve yok saymaya başladığım insanlar..

Çok iyiyi de gördük, çok kötüyü de..

Her şeye rağmen sevgiyle hatırlayacağım şeyler var!

O yüzden hüzün var biraz..

Son dersimizi yaptık.

Özleyecek miyim bilmiyorum, özlemeyeceklerim kesinlikle fazla olacak özleyeceklerimden ama olsun.

5 sene sonra bir yerden ayrılma fikri zor geliyor. Hele bir de benim gibi çabuk alışan bir insan için..

Son dersimizi yaptık, bugün de keplerimizi atmaya gidiyoruz.

Hadi ben gittim...

17 Haziran 2009 Çarşamba

Dediğim gibi..

Bugün konuşurken "dediğim gibi" ifadesini ne çok kullandığım dikkatimi çekti. İşin tuhaf tarafı konuştuğum insan yeni tanıştığım bir insandı ve aslında o konu üzerine daha önce hiç konuşmamıştık.

Durmadan "dediğim gibi" dememi gerektirecek bir durum yoktu yani.

Hoşlanmadım bu durumdan.

Bir ara da durmadan "şey.. nedir adı" derdim. Herhangi bir şey aklıma gelmediğinde hep o düşünme arasında "şeyyyy nedir adı" diyormuşum, fark edince bırakmıştım.

Sırada "dediğim gibi" var. Bu kadar çok kullanmaya sanırım gerek yok di mi?

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sus artık!



Küçük adamlar dolaştırsak yanımızda.. Ne zaman büyük konuşsak "sus" deseler bize.

"Sussssssssss".

Milyonlarca kez dikkat edeceğini söylesen de olmuyor bazen. Kimisinin yapısı budur elbet, rahatsız değildir durumundan. ama ben rahatsızım!

Kendim yapınca da rahatsız oluyorum, aynı insanların tekrar tekrar aynı şeyi yaptıklarını görünce de..

Büyük konuşacağımızı hissettiklerinde "sus" deseler o minik adamlar ya da büyük konuşmamayı becerebilmenin bir yolu olsa...

Hepimiz için olsa.

Senin için de, benim için de, onun için de...

14 Haziran 2009 Pazar

Güzellik :)


Fotoğrafta gördüğünüz çiçek bir hercai menekşe. Yol kenarlarında, parklarda her rengini görmeniz mümkün. Benim de çok sevdiğim bir çiçektir. (Aslında ben çiçeklerin büyük çoğunluğunu severim zaten.) Parklarda sıkışık sıkışık ekilmesine, insanlar tarafından durmadan zarar verilmesine rağmen gayet güzel görünürler. Aynı çiçekten evinizde saksıda yetiştirmeye kalktığınızda her nedense birkaç günde yapraklarının rengi değişir, böceklenir, kurur vs.

Sanırım zoru seven bir arkadaş kendisi.

Gördüğünüz fotoğrafları da ben çektim. Nereden ve nasıl geldiğini bilmediğim bir tohum kendine kapı-duvar-zemin üçgeninde bir yer bulmuş, bu çiçek de oradan çıktı. Önce birkaç yaprak çıktı, bir-iki gün önce de gördüğünüz çiçek açtı.

Bu sevimli şeyi görmenizi istedim :)

12 Haziran 2009 Cuma

Kocaman bir hoşgeldin!

Henüz resmi bir açıklama yok, ama galiba geliyor bu sefer..

Çocukluğumun en büyük kahramanlarından birinin yeniden Fenerbahçemde olacağı düşüncesi bile güzel!

Şimdiden hoşgeldin "evine" güzel insan!

Hoşgeldin Fenerbahçene!

Hoşgeldin Fenerbahçeme!

:)

Fotoğraf www.fenerbahce.org 'dan.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Aranan cips bulundu :)

Şurada bahsetmiştim cheetos'un eskiden ürettiği peynir-soğanlı cipsi harıl harıl aradığımdan ama bulamadığımdan. Gören-duyan varsa haber versin diyerek gelecek haberleri beklemeye başladım. Gördüm ki benim gibi arayan çokmuş ama bulan pek yok tabi.

Bugün beklediğim haber geldi :)

Evrendeki en mütevazı insan Çerezza sinema'nın aradığım şey olduğunu yazmış yorum olarak. (Teşekkür ederim bir kez daha kendisine.) Yorumu okur okumaz kendimi markete attım!

veee mutlu son :))

Benim gibi o cipsi özleyenler varsa haber vereyim dedim.

"Çerezza Sinema" efendim, olayımız budur!

Şuradan bakıverin isterseniz.

9 Haziran 2009 Salı

Jack Nicholson destekledi de biz mi oynamadık?!

Sabah kahvaltı sırasında haberlerde duyduğum ve yediklerimi boğazıma dizen haber: (durumumun sebebi tamamen kıskançlık!)

NBA final serisi ikinci maçında 22 sayı, 6 ribaunt ve 4 asistlik performansına rağmen takımı Orlando Magic'in, Los Angeles karşısında 2-0 geriye düşmesine engel olamayan milli basketbolcu Hidayet Türkoğlu'nu maç sonunda Amerikalı ünlü aktör Jack Nicholson teselli etti.


Hidayet demiş ki:
9 senedir NBA'de oynadığım için aramızda iyi bir diyalog var. Maçtan sonra da beni tebrik etti ve gayet iyi oynadığımı söyledi. Orlando'da başarılar diledi.

Şimdi efendim Hidayet'in başarılı olmasıyla gururlandığımız muhakkak. Ama işin içine Jack Nicholson girince ben bir kıskandım. Sen sahada mücadele ederken tribünde Jack Nicholson tezahürat yapıyor, düşünmesi bile güzel be :)

Bu yaştan sonra yeniden elime basketbol topu alsaaaam, yıllarca sakladığım potansiyel bir anda açığa çıksaaaaa diye düşünüyorum ama her şeyi geçin cinsiyetten kaybediyorum :-/ NBA bana haram :( (WNBA var demeyin lütfen, benim derdim oynamak değil Jack Nicholson'ın izleyici olarak tribünde oturması. Çok pis hayranınım babaaa!)

Ne olurdu şu zavallı hayranı sahada oynarken Jack Nicholson destek verseydi, kaybedince omuzuna elini koyup "üzülme evlat, sonraki maçı alacağınıza inanıyorum" deseydi. Ne olurdu he?

Şu zavallı hayran var ya sırf tribünde Jack Nicholson oturuyor diye canını dişine takar oynardı be!

Aaaaaah ahhhhhh..

Voleybol takımında oynadığımız günlerde tribünde bir Jack Nicholson oturmuyordu ki şov yapalım. Sesleri yeni kalınlaşmaya başlamış, sinir bozucu ergen arkadaşlarım vardı tribünde. Onlara mı şov yapayım?

Basketboluysa tamamen amatör olarak oynadığımız için izleyici falan hak getire tabi..

Bugün şahane bir sporcu olamadıysam bütün sebebi Jack Nicholson'ın beni oynarken izlemeyişidir!
(Nasıl yalan..)

Büyük hayranınım be abi, bir kere "honey I'm home" de yeter :)) (O ne mi? Tıkla bak.)

Johnny Depp gelseydi ona da hayır demezdim bak.Doğumgünü işte bugün onun bir de. Nice nice yıllara diyelim. Uzun uzun yaşasın, biz de onu izleme keyfini yaşamaya yıllarca devam edelim. Seviyorum efendim.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Ne zaman


Ne zaman bir şeyleri kendi ellerimle mahvetsem..

Ne zaman gelecek beni her zamankinden çok korkutsa..

Ne zaman birilerini göz göre göre kırdığımı fark etsem..

Ne zaman birilerine hak ettiklerinden kat kat fazla değer verdiğimi fark etsem ve işleri yoluna sokmak için bir şey yapamasam..

Ne zaman elime yüzüme bulaştırsam bir şeyleri..

Ne zaman yapılacak çok fazla işim olsa..

Ne zaman onları yapacak çok az zamanım olsa..

Ne zaman kendimden korksam..

Ne zaman insanları hayal kırıklığına uğratacağımı hissetsem..

Ne zaman iyiden iyiye zorlaşsa devam etmek..

Ne zaman yaptıklarımdan pişman olsam..

Ne zaman çok fazla kızsam kendime..

Uyumak istiyorum. Günlerce, aylarca..

Uyandığımda her şey normale dönmüş olsun, yaptığım bütün saçma şeyleri herkes unutmuş olsun, derdini tasasını çekmek zorunda olduğum şeyler azalmış olsun istiyorum..

Ama hayatta her şey benim istediğim gibi olmuyor.
Hayatta çok az şey benim istediğim gibi oluyor.

Nerdeyse hiç..