31 Ağustos 2009 Pazartesi

Tuhaflıklar içinde..


Bölümün koridorunda elimde onlarca kağıtla yürüyorum. Okuldan çıkışımı tamamen yapabilmek için görüşmem gereken insanları arıyorum. Ama tuhaftır Fransızca profesörlerinin olduğu sol taraf yerine, Almanca bölümünün olduğu sağ tarafta bir yer arıyor gibiyim.

Kendimi berbat hissediyorum, okuldan tamamen çıkacak olmak, bütün bağlarını kesecek olmak sandığımdan daha stresli bir işmiş. Kolay olur sanıyordum.

Soldan ikinci kapı açılıyor ben geçerken. Dünyaya kazara düşmüş meleğimiz her zamanki kibarlığıyla gülümsüyor kapıda bana. Uğraştığı başka şeyler olmasına rağmen...

-Merhaba Selin, nasılsınız?
-Teşekkür ederim hocam, iyiyim.
-Ben de çok iyi gördüm zaten sizi.
...

"Ben çıkmaya çalışıyorum, almam gereken bir şeyler varmış." demeye çalışırken ağlamaya başlıyorum. Bu kadar üzücü olacağını hiç düşünmemiştim...

Konuşamıyorum ağlamaktan, kimin getirdiğini bilmiyorum ama bir avuç dolusu anahtar bırakıyor biri elime. Çıkabilmek için ihtiyacım olan şey bu anahtarlarmış, birine götürmem gerekiyormuş.

Tamam diyip çıkıyorum, kampüsün içinde yavaş yavaş yürümeye başlıyorum. Hâlâ ağlıyorum...

Nasıl olmuşsa kendimi bir anda Sultanahmet meydanına benzer bir yerde buluyorum. İleride bir yerde Zafer Bayramı kutlamaları yapılıyor. Anahtarı onlardan birine verip okulla tüm ilişkimi keseceğimi düşünüyorum ve oradakilere doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürürken üniformalılardan biri de bana doğru yürümeye başlıyor. İyice yakınıma geldiğinde gelenin Jack Nicholson olduğunu fark ediyorum. O da benim gibi ağlıyor. Anahtarları avucuna bırakıyorum, birlikte ağlıyoruz...

Dün gece en fazla 3 saat uyumuş olmalıyım, bütün gece tavanı seyrettim. Uyuyabildiğim o kısa süre içinde de birbirinden tuhaf rüyalar gördüm. Biri bu.

Sinir bozucu zamanlar, tuhaf rüyalar...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Fakir ama gururlu bir genç vardı...

Yıllaaaar yıllar önce bir akşam üzeri, saçlarımı savura savura evin civarında dolaşıyorum. Henüz gencim tabi, yaş 17 galiba. O sırada yine benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim biri birden önüme atladı. Ikına sıkına iki dakika konuşup konuşamayacağımızı sordu. O an işim olduğunu (halbuki işim yok, kaçmaya çalışıyorum) beni başka bir ara bulması gerektiğini söyledim. Aklımca başımdan savdığım için bir daha karşıma çıkmayacaktı. (Aslında sanırım sonra konuşuruz demedim, kendisi daha sonra konuşup konuşamayacağımızı sordu.)

Bir yandan da şunu düşünüyorum, ben etrafıma çok dikkat eden bir insan değilim, çocuğu da ilk defa görüyorum ama acaba boş boş bakarken onu kestiğimi sandı da kafasında bir şeyler mi kurdu..

Neyse, ertesi gün oluyor, kapıdan dışarı çıktığımda gördüğüm ilk kişi kim tahmin edin...

Gün içerisinde iki kez yanıma gelme teşebbüsü oluyor, "aa tanıdık insanlar var görüp yanlış anlarlar" diyip kaçıyorum. "Şurada konuşalım o zaman, burada konuşalım o zaman" diye çeşitli alternatifler sunuyor, hepsine cevabım "olmaz" oluyor.

En son arkadaşlarımı salıyorum üstüne :)) "Yaa ne istiyorsun kızdan" diye başlayan sevimsiz bir konuşma yapıyorlar, yine pes etmiyor.

En sonunda "gel, derdin neyse anlat" diyorum, başlıyor kıvrana kıvrana anlatmaya.

"E ben seni tanımıyorum ki" diyorum, çözüm öneriyor.
"Ben hayatımda kimseyi istemiyorum" diyorum, "o zaman sadece arkadaş olalım" diyor. Konuşmanın sonrasını hatırlayınca kendimden nefret ediyorum, o yüzden o kısma girmeyeceğim. İnsanları asla kıramayacağımı varsayanlar var çevremde, aslında öyle olmadığımı, sadece gerçekten sevdiğim insanlara karşı o şekilde davrandığımı gösterebilmek için belki bu tür şeyleri de anlatmalıyım bilmiyorum ama şu an sinirimi bozmak da istemiyorum..

Neyse...

Sevimsiz bir konuşmanın ardından "peki" deyip gidiyor. Yıllar içinde biz çok çeşitli yerlerde karşılaşıyoruz, başını eğip geçiyor. Hatta İstiklal'in en kalabalık saatlerinde karşılaştığımızı bile bilirim. Sanırım kabalığımdan ötürü vicdan azabı duymam gerekiyor, bilmiyorum.

Sonra sene 2009 oluyor. Günlerdir hasta yattığım için yüzüm bembeyaz olmuş, makyaj yapmaya üşeniyorum, üzerimde birbirine çok alakasız renklerde giysiler var, korkunç görünüyorum!

Annemle bir yere uğrayıp geri döneceğiz, aman kim görecek beni, görseler ne olur ki deyip normalde asla yapmayacağım bir şeyi yapıp o halimle sokağa çıkıyorum.

Birkaç adım attıktan sonra tahmin edin kiminle karşılaşıyorum :)

Evettttt, ta kendisi :))

O an sanki çocuk 3 metreymiş gibi gözüktü gözüme, ben de kendimi 50 cm gibi hissettim. Sandalyesiyle dönüp "yıllar önce kapından kovduğun o fakir ama gururlu genç vardı yaa" diyen adama dehşetle bakan diğer adam var ya, onun duygularını hissettim o an :)

Sanırım beni görmedi, daha doğrusu umarım o halimle beni görmemiştir. Zaten nasıl görsün o 3 metre ben 50 cm'yim :p

"Aman ne hoş çocukmuş, nasıl kaçırdım" gibi bir şey geçmedi aklımdan, yanlış anlaşılmasın. Önceden de hoş bir arkadaşımızdı ama beni ilgilendirmiyordu bu durum, şu an da ilgilendirmiyor. Problem olan kısım ben o vaziyetteyken karşılaşmamız.

Peki ben bu durumdan ne öğrendim?

"Amaaan kim görecek sanki" deyip o vaziyette dışarı çıkmıyoruz. Hayat bu, kiminle karşılaşacağın belli olmaz :p

(Blogu da okuyormuş aslında, yorum yazarmış "gördüm o halinle seni" diye, hahahahaha)

22 sene önce bugün..

Son yıllarda en iyi öğrendiğim şey "zaman"ın kesinlikle bir anlam ifade etmediği..

Uzun yıllardır tanıdığım insanların bana kısa zamandır tanıdıklarımdan çok daha uzak olması zamanın anlamsızlığının kanıtlarından biri benim için...

Şöyle bir düşünüyorum, 2006 senesinde hayatıma dahil olmuş bir adamın senelerdir yakınımda olan onlarca insandan fazla şey ifade ettiğini fark ediyorum.

Bugün o bahsettiğim adamın doğum günü!

Gerçek iyi niyetle riyakarlığı birbirinden ayırmayı öğreniş sürecime en çok katkısı olan insanlardan biri o. Normal bir insanın "yeter be" diye bağıracağı noktada hâlâ sabırla beni dinleyen insan. Birileriyle konuşmaya ihtiyaç duyduğumda aklıma en önce gelen insanlardan biri olsa da genelde dinlemeyi seven, ben soru sorduğumda konuyu değiştiren insan :)

Anlatılmaz hani bazı şeyler, o 3 senede paylaşılan şeylerin ne çok anlamı olduğunu bilmek için sLn olmak gerekir, sRknnn olmak gerekir, İlkay olmak gerekir, Arif olmak gerekir, Emre olmak gerekir vs. galiba.

Bir insanın gerçekten dostun olduğunu hissetmek..
Önemsendiğini bilmek, aynı şekilde önemsemek..

Geçen doğum gününde söz vermişim. Hayatın boyunca her doğum gününde sana Ortaköy-Taksim akşamı/gecesini hatırlatacağıma dair bir söz...

Tutayım mı sözümü :)

Geçen 3 yıl bir yandan hayatımın en sinir bozucu dönemi olsa da bir yandan çok sevimli anılar biriktirmişim, onu fark ediyorum. Bu anların pek çoğunda sen varsın/siz varsınız. Bence bu tesadüf olamaz :) (sanki başka herhangi bir şey tesadüf olabilirmiş gibi :p )

Kendimi bundan 20 sene sonra da İstiklal'de bir aşağı bir yukarı yürürken hayal ediyorum ve tek başıma yürümeyeceğimi biliyorum :) İstiklal'de gitmemizi bekleyen tuhaf kafeler ya da kahveler ne yapar bizsiz?

Sevimsiz şeyler yaşıyorum, sevimsiz şeyler görüyorum.. Yarın sabah yanımda kimler olacak bilmiyorum. Kimlerin olmasını istediğimi de zaman zaman bilmediğimi fark ediyorum. Ama kesin olarak olmasını istediklerim arasındasın, onu biliyorum!

Yarın öbür gün çocuğum falan olursa o çocukların dayıya ihtiyacı olacak ve benim bir erkek kardeşim yok biliyorsun :p

Sevimsiz ihtiyarlar olacağız biz, çevremizdeki çocukların müzik zevklerine laf edeceğiz, yaşımıza başımıza bakmadan spoiler peşinde koşacağız, İstiklal'de yanımızdan geçen gençleri süzeceğiz, onlar bizden nefret edecek... Ben kendime aşağı yukarı buna benzer bir hayat tasvir ediyorum kafamda. Bu sevimsiz ihtiyara tahammül edecek arkadaşlar lazım olacak biliyorsun :)

Gerçekten arkadaşım olarak gördüğüm insanlar çok fazla değildir, fazla olmasını da istemem zaten. Azdır hayatımın her anında yanyana olmayı istediğim insanlar yani. Ama sen kesinlikle olmalısın! 30 senelik arkadaşlar olduğumuzda hâlâ gülümseyerek hatırlamalıyız geride bıraktıklarımızı.

Hayatın bir kırılma noktası var mı, bir anda işler değişmeye başlar mı bilmiyorum. Ama kendim için bir şeylerin yolunda gitmesini ne kadar çok istiyorsam senin için de o kadar çok istiyorum. Hadi artık, şikayet ettiğimiz günler geride kalsın, güzel şeyler anlatalım biraz da!

Yeni yaşında her şey güzel olsun, "yirmiiki" güzellikler getirsin sana. Yeni yaşında sadece yolda karşılaşmayalım mümkünse :)

Doğum günün kutlu olsun!

Çok mutlu ol..

İyi ki varsın hajım!

...


27 Ağustos 2009 Perşembe

Meraklı

Gece gece aklıma iki soru takıldı.

"Bir insan beni neden sever?"

"Bir insan beni neden sevmez?"

Kendinize ne kadar objektif yaklaşırsanız yaklaşın bunlara cevap bulması epey zor galiba.

"Ben olsam sLn'i neden severim?"

"Ben olsam sLn'i neden sevmem?"

Bazı insanlar bende ne görüyor da beni seviyor? Onların gördüğü ama diğerlerinin göremediği şey ne? (ve hatta benim de göremediğim)

Tuhaf meraklarım vardır benim, bu gece de bunu merak ettim.

Siz hiç merak etmez misiniz böyle şeyleri?

25 Ağustos 2009 Salı

Tanımadığım daha kaç kişi var içimde yaşayan?




"Hastalık" boyutuna varmamış olsa da hepimizin içinde birbirine hiç benzemeyen insanlar var ya hani, hadi neye benzediklerini bulmaya çalışalım bakalım..

İsim vermedim ben hiçbirine, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü diyebiliriz o yüzden.

Birincisi iflah olmaz bir iyimser. Biraz çabayla dünyadaki her şeyin muhteşem olabileceğine inancı tam. Pollyanna'nın 2000'li yıllarda yaşayan versiyonu diyebiliriz kısaca kendisine. O kadar iyimser düşünüyor ki zaman zaman frenlemek zorunda kalıyorum ileride yaşayacağı hayal kırıklıkları çok büyük olmasın diye.

İkincisi birincinin azılı düşmanı! O da tanıdığım en büyük kötümser. İyi giden şeylerin tadını çıkarmayı beceremez, ileride kötüye gideceğine inandığı için... İşler ne zaman bozulacak diye bekler hep. En iyi şeyin bile muhakkak bir kötü yanını bulur. Birinci ortalıktayken ikinci görünmez olur, ikinci buralardaysa birinci kaybolur. Bir arada duramazlar.

Üçüncüsü çok sinirli, yanlış giden her şey onu çileden çıkarır. Düzeltemezse daha da sinirlenir. Sinirlendikçe sinirlenir hatta. Bir yerden sonra en alakasız şeylere kızmaya başlar.

Dördüncüsü fazlasıyla anaç. Evlensin çocukları olsun, hayatını onlarla uğraşarak geçirsin ister. Hayattan tek beklediği "huzur"dur. Biraz olsun huzur...

Beşincisi dördüncüden nefret eder. O ilk fırsatta gitmek ister. Dünyanın uzak köşelerine. Sırtında çantasıyla bir oraya bir buraya gezmek ister, kimse ondan bir şey beklemesin ister. Hiç kimseyi tanımadığı uzak bir ülkede, elleri ceplerinde, yağmur altında yürümeyi ister. Senelerdir görme hayali kurduğu bütün ülkelerin bütün tarihi yerlerini dolaşsın, bütün o merak ettiği müzeleri karış karış gezsin, hazır gitmişken senelerdir sevdiği grupları bir de canlı canlı dinlesin... Sonra yorulsun, geri dönsün aşık olduğu şehre. Sabah her yer sakinken bir İstiklal turu atsın, akşama doğru vapurla karşıya geçip Fenerbahçesine kavuşsun...

Altıncısı ilk beşe hem çok yakın hem çok uzak. Aşık olunca dünyayı gözü görmeyenlerden. Diğer sLnleri tanıyanlar altıncıyı görünce gözlerine inanamaz pek. Çünkü daha önce gördükleri sLn'e zerre kadar benzemez altıncı..

Yedincisi kendini eve kapatıp hayatının geri kalanını kitap okuyarak geçirmek ister. Her saniye kitap okunmaz tabi, arada 30. kez izlenecek filmler de vardır. Biraz film, biraz kitap.. Biraz kitap, biraz film.. Zerre kadar şikayet etmez bu durumdan.

Ama sekizinci izin vermez! O arkadaşlarıyla zaman geçirmeyi sever, İstiklal'de amaçsızca yürümeyi sever. Ortaköy'de denize karşı oturmayı, Galata köprüsünden yürüyerek geçmeyi sever... Kalabalık olan her yeri sever aslında. Yüzlerce insan.. Her birinin aklında binlerce problem.. Birbirinden farklı görünse de birbirinin aynısı olan hayatlar..

Dokuzuncu hayatta tanıdığım en mantıklı insan. Onuncuysa tanıdıklarım arasında mantıklı olmaya en uzak insan. Biri bir taraftan olayın mantığına bakarken diğeri en duygusal haliyle yaklaşır. Birinin olur dediği diğeri için olmazdır. Birbirlerini hiç sevmediklerini söylememe bilmem gerek var mı?

Daha onlarca birbirine benzemeyen sLn vardır muhakkak. Ama şimdilik aklıma gelenler bu kadar :)

Yazı aslında Karılıksız Karı'dan gelen bir mim üzerine yazıldı :) Bu kez mim olduğunu sonda söyleyeyim dedim. Teşekkür ettim kendisine bir kez daha bu güzel konu için!

Persona noN grata'ya Mischief'e ve Finduilas'a gitsin mim :) Yazmak isterlerse seve seve okuruz biz de...

*Başlık Elif Şafak'tan. Şehrin Aynaları'ndan...

Mektuplu kırtasiye yardımı

Bir şey paylaşmak istiyorum bugün :) Mischief ve İnsan Bünyesi aracılığıyla öğrendiğim güzel bir şey :)

Sevgili Dostumuz,

"
Mektuplu Kırtasiye Yardımı Kampanyası"nın 10.suna başladık!

Aktif İleti (Dağıtım) olarak 2000 yılından beri her öğretim yılı başında düzenlediğimiz bu kampanyalarla, Edirne'den Van'a; Ardahan'dan Adapazarı'na kadar yüzlerce okulda
191.000'den fazla küçük arkadaşımıza kitap ve kırtasiye paketleri ulaştırdık.

Kampanyamızda, paketleri doğrudan öğrencilere teslim ediyoruz. Teslim detaylarını sitemizden takip edilebilirsiniz. Pek çok öğrencinin yazdığı teşekkür mektuplarını da toplayıp sizlere ulaştırıyoruz! Tüm bu hizmetlerimiz ücretsizdir!

Daha önce kampanyalarımıza katılmış onbinlerce yardımseverin ve öğretmenlerin ziyaretçi defterimizdeki yorumlarını ve öğrenci mektuplarından bazılarını soldaki linkler aracılığı ile görebilirsiniz.

Kampanyamız
18 Eylül'le kadar devam edecek. Takip eden haftalarda paketler öğrencilere teslim edilecek.

Paket (A4 büyük zarf) içinde şunlar olacak:
1 kitap (öykü, Bilim Çocuk dergisi vb.), 1 defter, 2 kurşunkalem, 1 kalemtraş, 1 silgi, 1 cetvel, 1 kutu (6'lı) kuruboya, 1 lolipop şeker, 1 diş fırçası, 1 küçük boy diş macunu (..ve bir de sizin mektubunuz!)
--Lütfen zarfa belirtilenlerin dışında birşey koymayın; diğer çocukları üzebilirsiniz!

KAMPANYAYA KATILMAK İSTERSENİZ:

A) Hazır paket siparişiyle katılmak için (adedi 5,00 TL);
www.abonet.net adresinden, 0212 314 08 88 numaralı telefondan ya da mkyk@abonet.net adresine mail göndererek bize ulaşabilirsiniz. (Mektubunuzu biz basıp paketinize koyuyoruz)
(Faks no: 0212 222 2710; Hesap no: Garanti Bankası 028-6296906 / İş Bankası 1188-0179010)

B) Ya da kendi hazırlayacağınız paketleri;

a- 100 adetten fazla paketiniz olursa 0212 314 08 33'e telefon edin;
gelip adresinizden ücretsiz alalım.


b
- İstanbul merkezimize teslim edebilirsiniz.
(Adres: Aktif İleti AŞ PERPA Tic. Mrk. K: 13 No: 1970 Okmeydanı - İstanbul)
c
- Posta / kargo ile adresimize gönderebilirsiniz.
(Lütfen zarflarınızın üzerine ad-soyad ve adresinizi yazmayı unutmayın. Takip etmeniz için gereklidir)

Lütfen bu mesajı yurtiçi veya yurtdışındaki dostlarınıza da iletin. Her iletim, çok uzaklardaki bir çocuğun daha kitaba, şekere ve yaşama sevincine kavuşmasını sağlayabilir!

(Kampanya ile ilgili soru veya onerilerinizi kucuk.arkadasim@aktif.com adresine yazabilirsiniz.)


Saygılarımızla,

Yusuf Köse
Aktif İleti Kurye Hiz. A.Ş. Yön. Kur. Bşk.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Öğretmenlik neymiş

"Öğrenci=müşteri" ve hatta "öğrenci=para" olarak gören adam geliyor ahkam kesiyor bize öğretmenliğin ne olduğu konusunda.

Öğrenciler bizi sevsinmiş ki gelip kayıt olsunlarmış, öğretmenlik buymuş!


O sırada bildiğim bütün küfürler geçiyor aklımdan, hatta ne kadar çok bildiğime ben bile şaşırıyorum.

Bir insan bir diğerine nasıl ve neden şiddet uygulamak ister anlıyorum, kalbimin derinliklerinde hissediyorum nefreti ve tiksinmeyi.

Ses çıkaramıyorum/çıkaramıyoruz.

Kendimizden nefret ediyoruz bu sefer..

Hayat bazen fazla sinir bozucu olmuyor mu sizce de?

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Vazgeçemezmişim

Kısa bir süre önce mimlenmiştik, vazgeçemeyeceklerimizin neler olduğunu sormuştu Persona noN grata. Ekleyeceğim fotoğrafları kendim çekeyim diye düşündüğüm için bu güne kadar yazmayı erteledim. Durumlar uzun bir süre bu işi yapamayacağımı gösterdiği için benim yazım resimsiz olacak. Google images'tan bulduğum resimleri eklemeyi düşündüm elbette ama bulduklarımın hiçbiri aradığım gibi değildi..

Başlayalım bakalım.

* Fenerbahçem.

*İstanbul.

*Tabi ki "İstiklal"!

*Okumak.

*Kitaplarım.

*Sinema.

*Müzik! (Long live Rock'n' Roll!)

*Yazmak.

*Tiyatro.

*Kola.

*Nescafe. (3'ü bir arada-bol kahve :p)

*Ortaköy.

*Vişneli soda.

*Dizilerim: House, Lost, Fringe, Heroes, The Simpsons, South Park...

*Gözüm gibi baktığım ve kimseyle paylaşmak istemediğim filmlerim :)

*Her ay veya her hafta düzenli olarak aldığım dergilerim. Hayatımın sonuna kadar alacakmışım gibi geliyor bazen :)

*Yağmur!

*Sevdiğim bazı insanlar...

falan filan işte :)

Persona non grata'mıza teşekkürler!

:)

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Sana bir koca lazım!


Okulunuz bittiğinde ne iş yapacağınız kadar merak edilen başka bir şey daha varmış.

"Evlilik" konusu.

Ben birileri anneme "ne yapacak şimdi, evlenmeyi düşünüyor mu, bilmem kim oğluna kız arıyordu, soruyor ne düşünüyorsunuz diye" tadında cümleler kurduğunda çileden çıkıyorum! Beni biriyle tanıştırdın diyelim, iyi gitti her şey, evlendik. Birkaç sene sonra problemler çıkmaya başlarsa "senin yüzünden" olmuş olacak her şey. Ama iyi giderse "kader" olacak "kısmet" olacak. Kimse senin adını anmayacak. Nedir bu birilerinin başını bağlama, aralarını yapma merakı ben anlamıyorum ki!

Öğretmen eş arayan subaylar, sevilmeyen kız arkadaştan oğullarını kurtarmaya çalışan anneler, çalışan eş arayan üniversite mezunları, tanıdık "iyi çocuklar"... Takılıyoruz biz bu ara bunlarla.


"Bir kere görüşme" konusu var bir de. Gittik bir yere oturduk diyelim.

"Merhaba, bizim akrabalar birbirimize uygun olduğumuzu düşünmüş, hadi biraz konuşalım bakalım haklılar mıymış".
Böyle mi başlanır konuşmaya ya da iki taraf da aslında neden orada olduğunu bilmiyormuş gibi mi davranır? Ben ona en sevdiği kitabı sorarken o bana yapabildiğim yemekleri mi sorar? "Bunca sene annem yaptı ben yedim" dersem görüşme orada biter mi? "Ben kitap okumayı sevmem, en son Cin Ali, okumuştum ehi ehi" dediğinde masadan kalkar gidersem akrabalarıma "bu kız çok terbiyesiz çıktı" derler mi? "Parmağındaki yüzük ne" diye sorduğunda verdiğim cevap üzerine "amaaan 3 film boyunca bir yüzüğü yok edemediler, ne saçma" derse koca adayına kafa atma hakkım doğar mı? Söylediğim herhangi bir şey üzerine o kafama bir şey atmak ister mi?

Böyle tanışmış, evlenmiş ve çok mutlu olan kişiler olabilir, saygı duyarım ama ben birilerinin beni başka birileriyle tanıştırmaya çalışmasından tiksiniyorum ya! Okulu biter bitmez evlenmeli midir insanlar? Benim gelecek planlarım arasında evlilik olmayabilir, an itibariyle hayatımda başka biri olabilir, "hoşgeldiniz, nasılsınız" muhabbetinin arkasından ortadan kaybolan bir insanım, zaten evde misafir varsa özellikle geç gelen tiplerdenim, nasıl emin oluyorsun benim iyi bir kız olduğuma?

Büyük konuştuğumda mutlaka o bahsettiğim şey başıma gelir, belki 10 sene sonra birinin aracılığıyla ve tamamen bu amaçla tanıştırdığı biriyle evlenmiş olabilirim, bilemem ama şu an muhabbetin açılması bile sinirlerimi alt üst ediyor. (Allah korusun diyeyim tabi :-/ )

Yine de sanırım şikayet etmemeliyim. Gelenleri kibar bir şekilde geri çeviren bir annem ve "sLn istemiyorsa olmaz" diyen bir babam var şükürler olsun ki. Normal olan da bu zaten tabi..

Bu konuların bugün durduk yere sinirimi germe sebebi de şu, kızımızın biri İstanbul Üniversitesi'nde güzel bir bölüm kazanıyor bu sene, aynı dönemlerde de hayırlı bir kısmet çıkıyor kızımıza. Anneyi alıyor bir sıkıntı, acaba kızı okutsak mı yoksa bu kısmeti kaçırmasak mı... İnsanların üniversiteye girmek için kendini parçaladığı bir dönemde kızı güzel bir okulda güzel bir bölüm kazanıyor, tam da o sırada ortaya çıkan hayırlı kısmet kızın üniversiteyi kazanmasına rağmen eğitim hayatına nokta koyuyor. (Ne yapacaklarına karar vermişler mi bilmiyorum. Ama hayırlı kısmet böyle bir konuda ebeveynlerin kafasını karıştırabildiğine göre kızın üniversiteyi bitirip kendi ayakları üzerinde durabilmesinden daha önemli iyi bir koca sahibi olması.)

Herkes kendi hayatına nasıl ve kiminle devam etmek istediğine kendi karar verse, yurdum insanı tanıdıklarını baş göz etmeye bu derece meraklı olmasa... Güzel olmaz mıydı?

*Başlık "Bana bir koca lazım"ın biraz değişiği..

18 Ağustos 2009 Salı

Kendisi küçük ama..

Ders bitiminde dördüncü sınıflardan bir dünya güzelinin durup dururken gelip boynuna sarılması insanda ne yorgunluk bırakıyor, ne başka bir şey...

Küçük çocukların o çıkarsız sevgisi dünyadaki başka hiçbir şeye benzemiyor. Tertemiz...

Hep o zamanki gibi kalabilseydik ne olurdu sanki?

Sorular, sorular, sorular..

Kafam çok karışık...

Neredeyse 2 aydır durmadan düşünüyorum neler yapmam gerektiğini ama düşündükçe daha da çok batıyorum sanki.

Dershane mantığı bana oldum olası ters gelmiştir ve şimdi bir parçası olmak benim için rahatsızlık verici bir durum. Öğretmenlerin yaptığı işin muhakkak bir maddi getirisi olur olmasına da eğitimin birinci amacı haline gelmemelidir para kazanmak. Dershanelerde ve özel okullarda para kazanmak her şeyin önündeymiş gibi hissediyorum ve bu yüzden sevemiyorum hiçbirini.

Ben çocuklara üzerinden para kazanacağımız canlılar olarak bakmıyorum elbette, onlarla bir arada olmayı seviyorum, sadece bir tanesi üzerinde bile olumlu etkim olsa daha ne isterim diyorum ama bir yandan da zerre kadar inanmadığım bir sistemin parçası olan sınavlara öğrencileri hazırlamak, bir de bunları bir dershane ortamında yapmak canımı sıkıyor.

Geçmiş yıllarda biriktirdiğim ön yargılarım yüzünden kendimi bu fikre adapte edemiyorum belki. Belki de dershane ortamları aslında hiç düşündüğüm gibi yerler değildir, bilmiyorum.. Her şeyin cevabını hemen almak istiyorum, bekleyemiyorum.

Haftanın 6 günü sabah 9.00- akşam 19.00 çalışma fikri de ayrıca can sıkıcı. Haftanın tek boş gününün bütün arkadaşlarımın işte ya da okulda olduğu "pazartesi" günü olması da ayrı bir sıkıntı. Haftanın en sevdiğim günü olan cumartesiyi işte geçirmek ayrı bir sıkıntı. Haftanın boş olan tek gününü KPSS'ye mi ayırmalıyım, arkadaşlarıma mı, ne zaman dinlenmeliyim, ne yapmalıyım diye düşündükçe sıkılıyorum. Açık öğretim sınavlarına giremeyip okulu 1 sene daha uzatacak olmanın sıkıntısı da cabası tabi...

2-3 sene böyle gitmez biliyorum. Bu sene sonunda başka şeyler yapmalıyım ama neyi nasıl yapacağımı kafamda bir türlü kuramıyorum. Alışamadım bir türlü rahat bir insan olmaya, her şey olacağına varır deyip kendi haline bırakmaya :)

Yoluna girer di mi bir şekilde her şey?
1 sene katlanılır değil mi?
Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiyor mu seneler...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

İlk gün...

Resmi öğretmenlik hayatımın ilk gününü atlattım :)

Sanırım umduğumdan iyiydi. (Çok şükür) İşin tek tuhaf kısmı 2 ay önce nefret ettiğimden bahsettiğim işi yapmak ve Fransızca anlatmak istiyorum şu an. 5 senelik üniversite hayatımda aklımda hep İngilizce vardı oysa ki.. İnsanoğlu tuhaf gerçekten :)

Anlatacak bol bol şey çıkacak, hissediyorum ama şimdi yarınki dersime hazırlanmalıyım :)

Umarım başladığı gibi sorunsuz devam eder her şey.

Sevgiler..

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Her şey nasıl başladıysa öyle biter...




Güzel bir insanın daha buralardan gitmesinin üzerinden 8 sene geçmiş.. 8 sene önce buraları bırakmış gitmiş Yavuz Çetin.. Keşke tanıyabilseymişim yaşarken, keşke bugün hâlâ buralarda olup gitarını çalabilseymiş. Ama kendisi de demiş ya hani "Her şey biter" diye...


14 Ağustos 2009 Cuma

Her suskunluğun sonu olmalı..

Susmak gerekir bazen..
Ama hiçbir sessizlik de sonsuza kadar sürmemelidir.

Normalde olumsuz düşünen insanlar olmasak bile herkesin ayrı bir hassasiyetle yaklaştığı konular/insanlar vardır di mi hayatında?
Daha kırılgandır di mi bazı şeyler karşısında?

Normalden daha hassasım ben de bazı şeylere. Yanlış anlamaya daha fazla meyilliyim, küçük şeylere büyük anlamlar yüklemeye.. Aynı zamanda canımı sıkan her şeyi unutmaya da diğer durumlardan daha istekliyim. Böyle işte..

Yanlış anladıklarım..
Yanlış yorumladıklarım..
Aslında bir şeylerin düşündüğüm gibi olmaması..
Son olarak da sakinleşme dönemi.
İç hesaplaşmalarım, bitmek bilmeyen sorularım, almayı umduğum cevaplarım, aldığım cevaplarım, kendi kendime kızmalarım.. Böyle böyle geçen bir dönemdeydim, hâlâ tam bitmedi belki ama daha iyiyim.

Neyse işte, buralardayım ben.. Yazmayı beceremiyorum şu an ama buralardayım.

*Bir de teşekkür borcum var, hani "bu da geçecek" diyecek insanlara ihtiyaç duyarız ya bazen, sorularıma cevap beklediğim dönemde bana umut veren Beenmaya'ya teşekkür borcum var.. O iyi ki var!