28 Eylül 2009 Pazartesi

Bitememiş bir aşk gibi

Eski sevgili takip edilir hani sinsi sinsi. Çaktırmadan.

Ortak tanıdıkların ağzından laf almaya çalışılır, birileri ondan bahsederken ilgilenmiyormuş gibi yapılır ama pür dikkat dinlenmektedir konuşmalar.

Aynı ortamdayken bakmıyormuş gibi yapılsa da göz ucuyla takip edilir hareketleri. Ne yaptı, ne dedi, neye nasıl tepki verdi... Bakıyor mu...

Bir yandan duyulacaklardan korkulur elbet ama merak edilir sürekli...

O durumu yaşamayan muhakkak vardır ama yine de neden bahsettiğimi anlayacaklarından eminim.

Az önce hiçbir işim olmamasına rağmen Marmara Üniversitesi'nin sitesinde dolaşırken bu duyguyu hatırladım. Krokilere baktım, fotoğraflara baktım, duyuruları okudum, kütüphaneye bile baktım. Biz gittikten sonra siteyi biraz iyileştirmiş olsalar da hâlâ kötü bir site olduğunu düşündüm.

Özlediğimi hissettim.

Gitmek istedim.

Son hissi de aynı ortamdayken bir şeyler söylemeyi, hatta sarılmayı isteyip de yapamamaya benzettim.

Sanırım iyi değilim..

İlk boş günümde oralara bir gitsem mi :)

27 Eylül 2009 Pazar

Süper öğretmen

Çocuklar konunun ismini söylediğimde daha önce görüp görmediklerini hatırlayamadılar. Türkçe ismini söyledim yine hatırlayamadılar. Bu kez anlasınlar diye Türkçe olarak konuyu anlatmaya başladım. Konuyu açıkladım, örnekler verdim, sonuna kadar dinlediler. Bir şey söylemelerini bekleyerek baktım. Arka sıradan şöyle bir ses geldi:

"Öğretmenim siz Türkçe de mi biliyorsunuz?"

Sonra yandaki arkadaşına döndü, "Hem Fransızca hem İngilizce öğretmeni, hem de Türkçe biliyor vay beee."

Gülsem mi bilemedim :)

Şaşırdığı şey Türkçe dil bilgisi konusu anlatmamdı tabi ama ifade şekli tuhaf oldu biraz.

Coğrafya anlatmayı düşünüyorum, biraz da ona şaşırsınlar :))

24 Eylül 2009 Perşembe

55!


Az önce Futbol Daima sayesinde haberdar olduğum bir şeyden ben de buralardan geçen Fenerbahçelileri haberdar edeyim istedim.


Denmiş ki:

Çoğunluğu kombine bilet sahibi Fenerbahçe taraftarları olarak; Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nun kale arkası tribün biletlerine biçtiği 55 Liralık fiyatı protesto ediyoruz!

Localara ve/veya diğer pahalı tribünlerin kombine fiyatlarına yapılacak küçük bir düzenleme ile, aynı maddi fayda elde edilebilecekken, “yadsınamaz bir Türkiye gerçeği” olan dar gelirli kitlelerin, 55 Liralık biletle Fenerbahçe’den koparılmasını protesto ediyoruz!

Hemen hepsi çok başarılı birer işadamı olan yönetim kurulu üyelerinin bu basit matematik ve ticaret bilgisinden yoksun olmayacaklarını çok iyi bildiğimiz için, “zümre yaratmaktan” başka hiç bir amaca hizmet etmediği belli olan 55 Liralık biletleri protesto ediyoruz!

Kuruluşundan bu yana “Halkın Takımı” olduğu, diğer takımların kurucuları tarafından bile kabul edilen Fenerbahçe’nin halkından uzaklaştırılmasını protesto ediyoruz!

İşgal yıllarında top yekün savaş verip, kurtuluşa kavuşan halkın sahadaki gözbebeği olan Fenerbahçe’nin bu fiyatlarla, köklerine sırtını dönmesini protesto ediyoruz!

Twitter'dan takip ederiz derseniz:

http://twitter.com/55lira

23 Eylül 2009 Çarşamba

Öğretmenin bir günü

Gözlem stajından sonra yazdığımız staj raporunda gözlemlediğimiz öğretmenin bir gününü anlatmıştık. Büyük kısmı uydurmaydı tabi...

Bugün yanımda bir stajyer olsaydı ve beni izleseydi staj raporuna şunları yazacaktı: (Tabi o da bir şeyler uydururdu muhtemelen.)

8,30 Dershaneye geliş.
Diğer öğretmenlerle buluşma, bayram tatili üzerine kısa bir konuşma.
Markete gidip değişik türde kahveler alma.
Değişik kahveleri bir arada tüketme. (Bir elimde nescafe diğer elimde Türk kahvesiyle dolaştım bir süre.)
Fal geyiği.
Boş boş oturma.
Öğle yemeği.
Biraz daha boş oturma.
Dedikodu.
Çay.
Geyik muhabbeti.
Yine çay.
Öğretmenler arası dedikodu.
Öğretmen-veli arası dedikodu.
Öğretmenler arası dedikodu.
Öğretmenler odasına geçiş.
Biraz da orada geyik muhabbeti.
Eve dönüş.

Öğrenciler olmayınca günler sıkıcı geçiyor böyle :p

(Blogger'a yine girilemiyor ya, kendi kendime konuşuyormuşum gibi hissediyorum...)

22 Eylül 2009 Salı

Bayram notları

Haftalardır beklediğim bayram tatilinin sonuna geldiğimiz için üzgün müyüm?
Evet, herkes gibi üzgünüm.

Bu bayramı hasta olmadan geçireceğimi düşünüp sevinirken dün nezle olmaya başladığımı fark ettim. Önlem almaya çalışıyorum, ilerlemeden geçirebiliriz umarım. Yine bir bayramı hastalanmadan geçirmemiş oldum yani.

Ertesi gün yapacak işim olmadığında geç yatmayı sevdiğim için çok erken kalkamıyorum. Daha doğrusu başkaları için yine erken sayılabilecek saatler ama benim için erken değil :) (Geçen gece Emmy'i izlediğim için 5'e doğru yattım, sabah 10.30'da uyandım mesela.) Ramazanlarda da sahura kadar oturma alışkanlığım olduğu için çok erken kalkmam. (Çok erkenden kastım 8-9 falan.) Eh 1 aylık alışkanlığın üzerine bayram sabahı erken kalkmak da zor oluyor tabi.

Birkaç senedir bayram kahvaltıları sırasında uyuyor oluyordum, bu sene erken erken kalktım. Birkaç haftadır tüm günümü hoşlanmadığım bir ortamda geçirmek sinirlerimi bozduğu için elimdeki fırsatı kaçırmak istemedim galiba. Deliler gibi bütün arkadaşlarımı arayıp hepsiyle görüşmek de istiyorum mesela. Aklım başıma mı geliyor nedir anlamadım ki...

Benim için tatilin tanımı gezmek, dolaşmak, uyumak vs olmadı hiçbir zaman. Canımın istediği kadar film izleyip kitap okuyabiliyorsam işte o benim için tatildir ve ben 2 gündür istediğim gibi yapabiliyorum bunları :) O yüzden keyfim yerinde!

Uzun zamandır merak ettiğim bir filmi izledim önce: "Il y a longtemps que je t'aime". Türkçe ismi: "Seni öyle çok sevdim ki"... Fransızların çok sevdiğim bir çocuk şarkısında geçen bir ifade bu, şarkının ismi "à la claire fontaine". Film güzel bir film, Kristin Scott Thomas'ın performansı görülmeye değer...

Ardından yine uzun zamandır izlemek istediğim bir başka film geldi: "Little Miss Sunshine". İzlerken öyle çok eğlendim ki... Sevimli insanlar, yolunda gitmeyen aile ilişkilerinin Olive'in yarışması sayesinde yavaş yavaş yoluna girmeye başlayışı... Filmdeki her şey "sevimli"ydi, sanırım aradığım kelime bu.

Sonra bir mini dizi. "The Triangle". Bermuda Şeytan Üçgeni'nin gizemi üzerine 3 bölümlük bir mini dizi kendisi. 4,5 saatte bir diziye başlayıp bitirmek çok keyifli :) Güzeldi, ben beğendim. Mini dizi izlemeyi seviyorum, tavsiye varsa alabilirim.

Bir yandan da aynı anda okumaya çalıştığım 4 kitabımla uğraşıyorum. En son başladığımı bitirmeden diğerlerine devam edemeyeceğim sanırım. En son başladığım "Son İstasyon". Yazarı "Jay Parini". Tolstoy'un son yılını Tolstoy'un ve çevresindekilerin günlükleriyle mektuplarından yararlanarak anlatmış yazar. Şimdilik kitap harika gidiyor...

Aslında sinirlendiğim şeyler de vardı aklımda ama tatilimin son gününde, sabah sabah onlardan bahsederek sıkılmak istemiyorum. Gereksiz insanlardan ve durumlardan bahsetmek zaman kaybından başka bir şey değil!

3 aşağı 5 yukarı bu şekilde geçiyor işte bayram tatilim. Bir yandan da ziyaretler devam ediyor tabi. Keyifli gidiyor yani bayram :)

Birkaç saat önce "House"un, "Heroes"un ve "How I met your mother"ın yeni bölümleri yayınlanmış olmalı, şimdi onları bulup bugünü de güzel bir hale getirmeliyim :))

Sana, bana, bize, onlara...


Bu ara eskisi kadar uçurtma uçurmuyor mu çocuklar yoksa ben mi artık bakmıyorum gökyüzüne?

Artık çocuklar rengarenk uçurtmalar yapmıyorsa durum kötü.

Ben ara sıra başımı kaldırıp gökyüzüne bakmayı unutuyorsam, o benim için daha da kötü...

Bazen içimi ısıtan küçük detayları unutuyorum. Gökyüzüne bakıp güzel şeyler düşünmeyi, küçük çocukların çok basit şeylerle mutlu olabildiklerini ve küçük bir çocuğu mutlu etmenin insana kendini nasıl iyi hissettirebildiğini, durup dururken birini mutlu etmenin verdiği keyfi...

Yaşadığımı unutuyorum bazen, küçük detayları unutmuşum çok mu?

Hatırlamalıyım bir şekilde. Bir hatırlasam gerisi gelecek... Hayatımın hiçbir döneminde böyle karamsar olmadım ki ben. Hep bildim bir gün bir yerde işlerin yoluna gireceğini. Umut etmedim, emin oldum. İşler yoluna girdi, yine girer. Beklemediğin anlarda, beklemediğin yerlerde, beklemediğin şekillerde...

Hatırlamalıyım küçük şeylerin hayatı ne kadar güzelleştirdiğini, işler yoluna girdiğinde, hayat yeniden keyifli bir hal aldığında hayatın gerisinde kalmamış olmalıyım. Yaşayacak kaç günümüz var ki bu dünyada? Gülümseyerek hatırlayacağım fazladan günlerim olsa ne zararı olur ki bana?

...


20 Eylül 2009 Pazar

İyi olsun bu bayram..



Hayatta her şey aslında görmek istediğimiz gibi..


Yaşımıza başımıza bakmadan, uzun sayılmayacak bir süredir bu dünyada oluşumuza aldırmadan "nerede o eski bayramlar" geyiği yapıyoruz ya, aslında uzakta değil o bayramlar.. Görmek istedikten sonra görebileceğimiz kadar yakındalar...


Olmasını istediğiniz şekilde olsun her şey bu bayramda. Bayramların en önemli tarafı sevilenlerle bir arada olmaktır ya, kimi seviyorsanız onlar yanı başınızda olsun. Gülümseyin bol bol.


Güzel olsun her şey, çok güzel!


İyi bayramlar...


Mutlu, keyifli, sağlıklı...

Bayram kazığı mı?

Bayram tatilinde rahat rahat blog yazarım diye seviniyorum, sonra bir bakıyorum ki blogger açılmıyor.

DNS ayarlarını yapmış olmama rağmen blogger'ı açamıyorum. Oysa ki youtube'a ve bugün yasaklanan Lastfm ve Myspace'e rahat rahat giriyorum. Tek giremediğim site bana en çok lazım olan site...

Merhaba Vtunnel'le uğraşma günleri!

Merhaba Tunnel'lerin saçma sapan reklamları!

Uffffffff

Yine ne istediler bu sitelerden?!

16 Eylül 2009 Çarşamba

İyi ki doğmuş!!


Güzel bir ramazan akşamı, iftar dönüşü, bir yandan son otobüse yetişmek için deli gibi koştururken bir yandan hayatımı sorguluyordum. Günlerce her şeye sinirlenmiş, hatta her şeyden nefret etmiş olan ben yüzümde bir gülümsemeyle etrafa bakınıyorsam bunun gerçekten önemli bir sebebi olmalıydı di mi?

Aslında önemli bir değil önemli iki sebep vardı o gece.
İki güzel insan.
Çok sevilen iki arkadaşla geçirilmiş güzel saatler...

Bazı anlar vardır hani, birilerini ne kadar çok sevdiğinizi size hissettiren anlar. İşte sanırım onların arasına girdi o günün her anı.

İki güzel insan dedim ya, işte bugün bir tanesinin doğum günü ve benim ona geçen seneden kalma bir kutlama borcum var :) Şehrin her tarafına "doğum günün kutlu olsun bebek" yazmam gerek aslında ama göremez ki :(

Heeeeeeeeeeeeeeyyyyyyyyyyyy!!

Elifimin doğum günü bugün!

En az benim kadar gıcık olan insanın doğum günü :)
Ağladık, zırladık, güldük, tepindik, koştuk, durduk, gittik, gidemedik, üzüldük, sevdik, sevmedik, kalbimiz kırıldı, kalp kırdık, aşık olduk, aptallaştık... Her bir haltı yaptık ve kocaman 5 seneyi bitirdik.

Kayıt günü çaktırmadan birbirimizin bölümünü görmeye çalışırken gelecek yılları yanyana geçireceğimizi bilemezdik elbette ama iyi ki o kadar meraklıymışız! Gerçi başıma gelecekleri bilsem okulun ilk günü listede onun ismini arar mıydım bilmiyorum tabi :p

İleride boy boy ve hepsi birbirinden yaramaz toplam 10-15 tane çocuğumuz ve biz bir araya geldiğimizde, Eda teyzeleri sinirden saçını başını yolarken biz "ne günlerdi be" sohbeti yapacağız, güleceğiz yaşadıklarımıza, insanlara... Hatta çocuklara da anlatabiliriz.

"Bir varmışşş, bir yokmuş, deli deliyi çekermiş ya, nerede deli varsa gelmiş sizin annelerinizi bulmuş..."

Ama iyi ki deli deliyi çekermiş. Yoksa biz nasıl bir araya gelirmişiz?

Geçmişte olan biten, bugün hâlâ olmaya devam eden onca şeye rağmen birlikte olmak mıdır dostluk bilmem. Ama bir akşam vakti yüzümüzde gülümsemeyle ve içimizdeki o buruklukla ayrılıyorsak birbirimizden bunun adı dostluk olmalı onu biliyorum... (ikinizi de seviyorum...)

Hayat bize ne getirecek bilmiyorum ama hepimizin başına artık güzel şeyler gelmeye başlayacağından eminim. (kim bilir, belki güzel şeyler oluyordur da henüz güzel olduklarını algılayamıyoruzdur..)

Olacak bir gün bebek, her şey hayal ettiğimizden bile güzel olacak!

Bir deniz kenarında, bir pizza hut'ta :) , bir cafede, bir Ortaköy akşamında, bir İstiklal gecesinde, orada burada şurada, neyin hayalini kurmuşsak, neyin olma ihtimali içimizi ısıtmışsa o bir gün olacak, inanmak istiyorum!

Bizim şimdi başkalarında geleceğimizi görmemiz gibi birileri bir gün bizlere bakıp "ileride biz de böyle olalım" diyecek, inancım sağlam ;)

Bir kısmı Cihangir'de, bir kısmı Moda'da kedileriyle yaşayan yaşlı ve yalnız kız kuruları :D

Şakaaaaaaaaaaaaa :))))

İstediğimiz yerlerde, istediğimiz insanlarla, istediğimiz şekilde...

Sinirlendiğimde beni tutacak biri lazım olacak hayatım boyunca, bu işi sen güzel yaparsın, ben tek başımayken çenemi tutamam. Lazımsın bana :))

Hey! Bir aradayız işte yine, olan onlarca şeye rağmen, insanlara rağmen... Umrumuzda değil kimse, insanları kendi çöplüğüne bıraktık, biz kendi minik dünyamızda olması gerektiğine inandığımız şekilde yaşayıp gidiyoruz bundan sonra.. Bak yavaş yavaş hayat güzel tarafını göstermeye başlıyor hem ;)

Gelecekte olması muhtemel çocuklarımın Elif teyzesi, düğününde kız kardeş kontenjanıyla damat tarafından hediyeler alacağım güzel insan, aramızda kilometreler olsa bile ne zaman ihtiyacım olsa yanıbaşımda olduğunu bildiğim dost, ailemin onu çok sevmesinden faydalanarak beni evden attırıp yerime geçmeyi düşünen hain kişilik...

Doğum günün kutlu olsun!
Mutlu ol!

Geriye dönüp baktığımızda "iyi ki" diyeceğimiz onlarca gün olsun hayatımızda..

İyi ki varsın...

Sana doğum gününü hatırlat, ben unuturum demiştim, hatırlatmadın ya alacağın olsun :p

14 Eylül 2009 Pazartesi

Mektup yazdım sana...

Bir kağıt aldım elime, bir kalem. Oturdum masamın başına.

Bazen neler yazman gerektiğini bilirsin de nasıl yazacağını bilmezsin ya, işte aynen o durumda dakikalarca boş boş baktım kağıda.

Sonra ilk kelimeyi yazdım, arkası geldi. Yıllarca biriktirdiğim ne varsa yazdım, aklıma gelen her kelimeyi yazdım arkasından ne geleceğini bilmeden. Bazen öyle şeyler yazdım ki ben bile şaşırdım bunları düşünüyor olduğuma...

Uzun uzun yazdım. Yağan yağmurları yazdım, yürüdüğümüz yolları yazdım, en çok da yürüyemediklerimizi yazdım.

Nasıl göndereceğimi düşündüm sonra. Eskiler güvercinle gönderirlermiş ama ben nereye göndereceğimi bilmezken bir güvercin bilir mi nereye gideceğini?

"Martı" dedim, "O nasıl ulaşacağını bilir". Gittim deniz kenarına, gördüğüm ilk martının kanadına iliştirdim yazdıklarımı. "Git" dedim, "Olduğu yere"...

Gider bulur mu bilmem.
Sesim duyulmasa da söylediklerim bir şekilde ulaşır, bilirim.
Söylediklerim ulaşır ulaşmasına da bir cevap asla gelmez, onu da bilirim.
Olsun, beklerim...

13 Eylül 2009 Pazar

Ortaya Karışık XVII

*Her konu hakkında yorum yapmayı seven sevimsiz insanlar yine en sevdikleri işi yaparken ortamda bulunan bir kişiyle ilgili bir pot kırıyorlar ya, sonra toparlamak için kıvırmaya başlıyorlar bir yandan da renkten renge giriyorlar ya, işte ben onu izlemeye bayılıyorum! Gıcık oluyorum durmadan konuşmalarına ne yapayım..

*Blog yazmadığımda kendimi tuhaf hissediyorum. Benim durumum yazacaklarını friendfeed'e yazıp bloga yazacak şey bulamama değil. Ben ff'ye de yazmıyorum bir şey. Aslında aklımda bir şeyler oluyor ama yazacak halim olmuyor.

*Ben yeni tanıştığım biriyle birlikte bir yere gidince geriliyorum. Konuşacak bir şey bulamıyorum, sessiz sessiz durunca da yanımdaki sıkılıyor diye üzülüyorum. Daha doğrusu eskiden böyleydim, şimdi "amaaaaan ne anlatacağım, o bulsun konuşacak bir şey" diyorum.

*House'un, Fringe'in, Heroes'un ve HIMYM'ın yakında başlayacak olması beni mutlu ediyor, Lost'tan bahsetmeyelim lütfen!

*Hangi akşam hangi diziyi izleyebilirim, ne yaparım, nasıl yaparım diye kurguluyorum daha şimdiden kafamda. En nihayetinde oğlak burcuyuz tabi. Halbuki diziler başlayınca göreceğiz hangisini hangi gün izleyeceğimizi.

*Dizilerin başlangıcını yaptık geçen hafta aslında. Elveda Rumeli başladı. Küçük sevimli çocukların kocaman olması hoşuma gitmedi :-/ Küçükken iyilerdi onlar. Sarışın Emine'nin büyüyünce esmer olmasından bahsetmiyorum bakın. Küçükken sarı saçlı olanların büyüdükçe saçlarının koyulaşabildiğini biliyorum ama beyaz tenli birinin esmer olması ilginç geldi bana.

*Bu yazının başlığı "Ben" olacaktı ama "ortaya karışık" olma yönünde ilerliyoruz şu an.

*Bu sene şehir tiyatroları beni çok özleyecek, ben de şehir tiyatrolarını özleyeceğim.. Gidişat bu sene tiyatroya uğrayamayacağımı gösteriyor, işkencem daha da artsın diye de her gün önünden geçiyorum. Mutsuzum.

*Lost Symbol geliyor :) Robert'ımla kavuşmaya az kaldı! Onu da nerede nasıl okuyacağımı merak ediyorum. Sanırım boş günümde sabah erkenden kalkıp o gün içinde bitireceğim.

*Her gün eve "bu akşam film izleyeceğim" diye düşünerek geliyorum, zaman öyle çabuk geçiyor ki bir de bakıyorum yatma saati gelmiş.. Aslında yatma saati diye bir şey de yok. Eve geldikten kısa bir süre sonra bulduğum ilk yerde kıvrılıp uyuma isteği duymaya başlıyorum. Kedi gibi oldum.

*Gmail temam "otobüs durağı". Bayılıyorum ona. Hele yağmur yağdığında şahane oluyor. Bak yine yağmurlu hava duyumu almış, yine yağmur yağıyor ekranıma. Bayılıyorum. Kimin aklına geldiyse helal olsun be, güzel bir insansın dostum sen!

*Kahve bağımlılığı geri döndü!

Öyle işte...

11 Eylül 2009 Cuma

Uykuuu

Gece saat daha 11 bile olmadan yatmak, sabah 7.3o'da kalkmak, bıraksalar akşama kadar uyuyabileceğini hissetmek...

Bu durumda olan insanın normalde az uyuyan bir insan olduğunu da hatırlatmak isterim. Benim için yorgunluğun tanımı kesinlikle şu an içinde bulunduğum durum.




Uyumak istiyorum.

...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Her zaman istediğini elde edemesen de...


En sinir bozucu olduğu dönemlerde bile minik güzel anlar barındırıyor hayat içerisinde. Her şeyden bıkmışken, hiçbir şeye halim yok sanırken kendimi güzel sakin bir yürüyüş sayesinde şahane hissedebiliyorum mesela.

Yürüdüğüm yolun sonunun beni çok özlediğim 2 güzel insanın yanına götüreceği fikri mutlulukla doldurabiliyor içimi.

"Niye her şey daha iyi olmuyor?" sorularıma dinlediğim şarkının cevap vermesi beni gülümsetebiliyor.

"You can't always get what you want" diye durmadan tekrarlıyor dinlediğim şarkıda. Her zaman istediğimi elde edemem tabi demeye başlıyorum içimden ama bu durum bile canımı sıkmıyor. Her şeyin istediğim gibi gittiği bir dünyanın mümkün olduğunu zaten sanmıyorum, olsa da ne kadar keyifli olacağı konusunda endişelerim var aklımın bir köşesinde.

Yabancısı olduğum bir okulun kampüsünde sağıma soluma bakınarak yürürken "hıh, benim okulum daha güzel" diye geçiriyorum içimden, sonra gülüyorum halime. Canımı sıkan bütün durumların bir gün biteceğini biliyorum. "Nasıl geçecek?" sorusunun bir gün yerini "Nasıl geçtiğini anlamadım" cümlesine bıraktığını biliyorum mesela. Hep öyle olmuştu ya hani, yine olmayacak mı?

Günlerimi nefret ettiğim insanlarla geçiriyor olabilirim ama onların yanında sevdiklerim de var. Bu da yaşanması gereken bir şeymiş, yaşıyorum ve bitecek.

Hem ne diyor şarkı:
"You can't always get what you want"

Sonra da diyor ki:

"But if you try sometimes well you might find
you get what you need"

:)

*Şarkı Rolling Stones'dan.

Biraz sus be adam!

Anlasa da anlamasa da her konu hakkında yorum yapmayı seven o adam var ya, aslında o yorum yaptığı konular çoğunlukla zerre kadar anlamadığı konular olan o adam var ya, hani işi gücü boş boş konuşup milletin sinirlerini bozmak olan adam var ya...

Hepimizin çevresinde 2-3 tane, belki daha fazla olan o adam tipinden ben nefret ediyorum işte!

Bir sus be adam, bir sus! Sus da nefret ettirme bunca insanı kendinden. Sus da bu insanlar yüzüne karşı kafa sallayıp arkandan "boş boş konuşur o, bakmayın ona" demesinler. Sus da saygı duysun insanlar sana.

Bir sus, ne olur sus.

Bizimki de sabır di mi?

2 Eylül 2009 Çarşamba

Yağmurlu bir günün akşamında


Yağmurla uyandım bu sabah. Uykusuz bir gecenin ardından kötü geçeceğine emin olunan bir güne uyanmak can sıkıcı olsa da uyanır uyanmaz gülümsedim yağmur sesine.. Balkona çıktım, içime çektim toprak kokusunu. Ne yaptığını merak ettim...

Sanki kötü bir gün olmayacakmış gibi kendimi kandırdım giderken, açmadım şemsiyemi, ıslandım, düşündüm, yürüdüm...

Kötü bir gün oldu yağmura rağmen.

Akşam için planlar yapıldı, sonra kendimi unutulmaması gerekenleri biriktirdiğim küçük kutunun içini karıştırırken buldum yine. Unutkanımdır. Belki kırgınlıklarım çabuk geçsin diye, belki hayat biraz daha kolaylaşsın diye unutmayı tercih ediyorumdur, bilmiyorum. Ama unutulmaması gerekenlerim vardır. Zaman zaman gözden uzak yerlere gönderirim ama sadece gözden uzak olabilirler!

Tek tek baktım içeri attıklarıma. Bir kısmını anlattım. Gülümsedim. En çok da özledim.

Güzelce geriye koydum sonra, yeniden her ayrıntıyı düşünmeye cesaret edebileceğim güne kadar kalacakları yere bıraktım hepsini bir bir...

Olur öyle bazen, en çok da böyle günlerde olur. Yağmur yağdığında...

Hani açıklayamayacağın hisler vardır. Aynı anda hem gözlerin dolar, boğazına bir şey düğümlenir, hem gülümsersin, aklındaki dünyanın en güzel şeyiymiş gibi...

Filmdeki o kadın, ne zaman kar yağsa hayatında güzel şeyler olacağına inanıyordu. Kar yağmasıyla ilgisi olmasa da her defasında güzel bir şeyler oluyordu.

Yağmurlu günlerde yaşadığım güzel şeyleri anımsasam, ben de yeni güzel şeyler beklesem yeni günlerden. Unutmayacaklarım arasına yeni güzellikler eklesem...

Yağmurlu bir günde, sabah yollar bomboşken, ağır adımlarla yürüdüğümüz bir gün düşlesem...