30 Ekim 2009 Cuma

The Boat That Rocked!

Bir süredir kendimi normal halimden uzaklaşmış hissediyorum. Zamanla birlikte değişmek değil bunun adı, "böyle olmaya mecbur kalmak".

Takip ettiğim dizilerimi gecikmeli izliyorum mesela, ilk defa bu kadar uzun süre kalıyor elimde okuduğum kitaplar, her gün film izleyen ben haftada bir film izlemeye şükreder hale geldim. Müzik olayındansa tamamen koptum. Sabahları 20 dakika içerisinde dinleyebildiğim 4-5 şarkıdan başka bir şey yok. Eskiden sürekli yeni bir şeyler bulduğum için haftada bir silerdim mp3 playerımın içindeki şarkıları, baştan yeni bir liste hazırlardım kendime. Şu an yeni bir şey keşfedemediğim için sürekli eskilerdeyim.

Tüm günümü geçirdiğim ortamdaki tuhaf şarkıları ya da çocuklara tenefüslerde çaldığımız hepsi birbirine benzeyen popüler şeyleri saymıyorum tabi ki. Onları dinlemiyorum, onlara maruz kalıyorum.

Bu durum da haliyle canımı sıkmakta. Gerçi bu ara her şey canımı sıkıyor ya neyse..

2 gün tatil bulmuşken hemen normal sLn halime dönme çalışmalarına başladım.

Biraz müzik biraz film istedim ve kendime izlemek için "The Boat That Rocked"ı seçtim.


2009 yapımı bir film The Boat That Rocked. Türkiye'de vizyona girdiğine dair şeyler yazıyor sağda solda ama ben hiç duymadım sanırım vizyona girdiğini. Bir görünüp bir kaybolmuş olmalı.

Sene 1966. Rock müziğin en hareketli günleri. BBC haftada sadece 2 saat rock müzik yayını yapıyor oysa halkın dinlemek istediği müzik bu!

O sıralarda açık denizden yayın yapan korsan radyoysa günde 24 saat rock yayını yapıyor!

Radyo'nun DJ'leri birbirinden renkli insanlar. DJ'lerin başında "Kont", radyonun sahibi "Quentin", kızların aşık olduğu komik adam "Dave", saf ve iyi kalpli "Simon", korkunç espriler yapan "Angus", kızların uğruna öldüğü gizemli kişilik "Mark", gemidekilerin aylar boyunca varlığını fark etmediği "Bob" (ben kendisine bayıldım..), lezbiyen aşçı "Felicity" ve beyni normal insanlardan epey farklı çalışan "Thick Kevin"... Daha sonra gerçek bir ilah olan "Gavin" de bir sürelik ayrılığının ardından radyoya geri döner...




Film Carl'ın akıllanması için annesi tarafından vaftiz babası Quentin'in yanına gemiye gönderilmesiyle başlar. Burası o yaştaki bir çocuğun kendini toparlaması ve yola gelmesi için gönderilebileceği en iyi yer değildir şüphesiz.

Bu sırada bir yandan da devlet radyoyu kapatmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Quentin'in zekasıyla boy ölçüşemediklerinden kapatmayı bir türlü başaramazlar tabi. Devlet adına korsan radyoyu kapatma çalışmaları yapan Twatt rolündeki Jack Davenport'un Pirates of Caribbean'da da kraliçe adına korsanların peşine düşen adam olması denk mi gelmiştir, kasıtlı mı yapılmıştır bilemem :)



Bu müziği biraz olsun sevmişseniz bu filmi de büyük olasılıkla seversiniz. Bir yerden sonra mücadelelerini öyle benimsedim ki kendim de anlam veremedim hissettiğim şeye. Hatta bir sahnede mutluluktan ağlama kıvamına geldim :) Simon'un düğününden önceki gece şehirde dağıtmalarını kıskandım. Duygu yoğunluğuyla ve karmaşıklığıyla nasıl geçtiğini anlamadım 2 saatin.



Keyifle tekrar tekrar izlenecek filmlerim arasına aldım dün gece The Boat That Rocked'ı. Abartılı sözcükler kullanmak istiyorum şu an anlatırken :) Filmi çok sevdim, müziğimi bir kez daha sevdim. Long live rock'n roll!

Yazıyı Kont'un sözleriyle bitirelim:

"God bless you all. And as for you bastards in charge, don't dream it's over. Years will come, years will go, and politicians will do fuck all to make the world a better place. But all over the world, young men and young women will always dream and put those dreams into song. Nothing important dies tonight, just a few ugly guys on a crappy ship. The only sadness tonight is that, in future years, there'll be so many fantastic songs that it will not be our privilege to play. But believe me, they will still be written, they will still be sung and they will be the wonder of the world."

ve altyazıyı hazırlayan eşekherif'in çevirisi:

Tanrı hepinizi korusun ve siz bizi yöneten şerefsizler, bittiğini sanmayın sakın. Yıllar geçti, yıllar geçecek... Ve politikacılar dünyayı daha iyi bir yer yapmak için sıçıp sıvayacaklar. Ama tüm dünyanın genç bayları ve genç bayanları… hayallerine hayal katacaklar ve onları da şarkılarına koyacaklar. Bu gece önemli bir şey ölmüyor. Boktan bir gemideki birkaç çirkin adam sadece. Bu gece yaşanan tek üzücü olay, önümüzdeki yıllar… çıkacak bir sürü muhteşem şarkıyı sizlere çalma ayrıcalığına sahip olamayacak olmamız. Ama inanın bana, onlar hâlâ yazılıyor olacaklar. Hâlâ söyleniyor olacaklar ve dünyanın mucizesi olmaya devam edecekler. İşte bu!


Rock’n Roll!


Çeviri kısmı Öteki sinema'dan alıntıdır.

29 Ekim 2009 Perşembe

Je vais bien, ne t'en fais pas.

Gece vakti bozulan sinirlerimi düzeltmek için film izleyeyim dedim. İlk iki filmin 1'er dakikasını izleyip kapattıktan sonra rastgele bir tane seçtim. Konusunu dahi hatırlamadığım bir film, araştırmaya da üşendim, ne çıkarsa bahtıma deyip başladım izlemeye..

Filmimiz "Je vais bien, ne t'en fais pas".

Özledim Fransızca'yı. Galiba en çok bu yüzden ne zaman film izlemeye niyetlensem hemen bir Fransız filmi arıyorum.

İlk iki film seçimim pek başarılı olmayınca, daha doğrusu en azından bu gece izlemeyeceğime karar verince kendi kendisini seçtirdi "Je vais bien, ne t'en fais pas". Bana kendini okutmaya kararlı kitaplar olur bazen, gittiğim her yerde, girdiğim her sitede karşıma çıkarlar. Çok popüler kitaplar olmasalar bile çıkarlar. Bu film de biraz öyle oldu bu gece. Film isimlerini teker teker okurken geldim bunda durdum.

Sonra başladık izlemeye..

Filmin baş rolünde bir hemcinsi olarak kendisine "bir insan bu kadar güzel olmamalı, ayıptır yahu" demek istediğim Mélanie Laurent var. Zor sahnelerin de altından başarıyla kalkmış. Ben çok başarılı buldum kendisini. Filmi büyük ölçüde o götürüyor zaten.
Lili Barceolona'da geçirdiği 1 ayın ardından Fransa'ya, evine döner. Eve döndüğünde ikiz kardeşi Loic'in odasının dağınıklığı yüzünden babasıyla tartıştığını ve evi terk ettiğini öğrenir. Ne yaparsa yapsın ulaşmayı başaramaz... Üzüntüden yemeyi içmeyi bırakır hastanelik olur.

Bir gün Loic'ten bir mektup gelir, Loic elinde gitarıyla Fransa'yı dolaşmaktadır. Ülkenin değişik şehirlerinden durmadan kartlar atar kardeşine. Hepsinde kendisini çok özlediğinden ama babasından uzakta olduğu için çok mutlu olduğundan bahseder...

Olaylar gelişir..

İlginç bir çocuk ebeveyn ilişkisi var filmde. Derinliğini ancak filmin sonunda anlayabildiğimiz bir ilişki. Filmin belki de en sinir bozucu karakteri olan baba figürüne karşı olan duygularınızın filmin sonuna doğru geçirdiği hızlı değişim filmi güzel yapan şeyler içinde en önemlilerden biri. Kuşak çatışmasıyla başlayıp bambaşka bir yerde bitiriyorsunuz filmi.



Normal şartlar altında yadırgayacağım, hatta sinir olacağım bir de aşk ilişkisi mevcut filmde. Ama filmin havasından mıdır bilmem sinir olamadım olanlara.


Bir de filmde bahsi geçen kitaplar var :) Je vais bien ne t'en fais pas'nın yazarı Olivier Adam'ın diğer kitabı "On ira voir la mer" mesela. Nasıl ulaşacağımı bulmaya çalışıyorum şu an. Yakınlarda EFY'nin yollarını bir tutayım.

Sade ve sakin bir film Je vais bien, ne t'en fais pas. "Ben iyiyim" diyor, "Merak etme". Filmin ilk başlarında o cümle üzerine dakikalarca düşünmeniz de mümkün benim yaptığım gibi. Kendine dair şeyler düşünmeye daldığında bir daha çıkamıyorsun ya hani...

Filmin ilk başlarında bir şarkı çalıyor. Loic'tan Lili'ye... Filme dair okuduğunuz her şeyde şarkıdan da bahsedildiğini görebilirsiniz. Şarkı film bittikten sonra gecemin devamını dolduruyor.
İsmi "Lili".



Lili, take another walk out of your fake world
Please put all the drugs out of your hand
You'll see that you can breathe without no back up
Some much stuff you got to understand

For every step in every walk
Any town of any thought
I'll be your guide

For every street of any scene
Any place you've never been
I'll be your guide

Lili, you know there is still a place for people like us
The same blood runs in every hand
You see it's not the wings that makes the angel
Just have to move the bats out of your head

For every step in every walk
Any town of any thought
I'll be your guide

For every street of any scene
Any place you've never been
I'll be your guide

Lili, easy as a kiss we'll find an answer
Put all your fears back in the shade
Don't become a ghost without no colour
Cause you're the best paint life ever made..


27 Ekim 2009 Salı

İstanbul uyurken



İstanbul söylemez neydi özlemim
Yıllarca olmayan birini bekledim
Geldi ve dahasıydı isteğim

Yaşanmamış hiçbir şey olmasın hayatımda
Gidilmemiş hiçbir yer kalmasın ardımda

İstanbul uyurken ağlarım yalnızlığıma
Sen uyurken kurdum ben kendime yeni bir dünya...

İstanbul uyanır mı sustuğun sese?
Gerçekten dinmez mi yağmur bir gün bile?
Damlalar evvelden ahire..

Yaşanmamış hiçbir şey olmasın hayatımda
Aşılmamış tek bir dağ olmasın karşımda..

İstanbul uyurken ağlarım yalnızlığıma,
Sen uyurken kurdum ben kendime yeni bir dünya...

Duydun mu ki?

Şarkı Ars Longa'dan..

23 Ekim 2009 Cuma

Gidiyoruz bir yerlere ama nereye..

Geçen hafta boyunca lise öğrencilerine yeni sınav sistemini anlattık. Daha doğrusu ben de dinledim, orada bulunuş amacım ileride anlatan kişi konumuna geçmem gerekirse neler yapmam ve nasıl davranmam gerektiğini görmekti. (Sanırım.)

Son sınıf öğrencilerinin neredeyse hepsi evinde internet bağlantısı olan çocuklar. Nisan ayında sınava gireceklerini okuldaki hocalarından duymuşlar ama sınavın adı da dahil olmak üzere hiçbir şeyini bilmiyorlar. Bir tanesi bile "bir dakika ya sınava gireceğiz biz, bakalım ne ayakmış bu sınav" dememiş. Gittiğimiz okul çok parlak bir okul değil, ben de tahmin edebiliyorum Fen ya da Anadolu Liselerinde durumun bundan daha farklı olduğunu ama bu kadar bihaber olmalarını da beklemiyordum açıkçası.

Edebiyattaki paragraf sorularına gıcık oluyorlar, hele uzunsa daha da çok gıcık oluyorlar. Sonuna gelene kadar başını unutuyorlarmış. Bunu söyleyenler lise öğrencisi ve bahsettikleri paragraflar en fazla 6-7 cümleden oluşuyor... "O soruları daha kolay yapabilmeniz için kitap okumanız gerek" diyorsunuz, kitabın kendisini bırakın okuma düşüncesi bile onları sıkıyor!

Matematikten nefret ediyorlar. Fizikten de. Kimya ve biyolojiden de. İngilizce'den nefret ettiklerini söylememe gerek bile yok. Hele tarih ve coğrafyadan bahsetmiyorum bile. Ne seviyorlar diye bir sorunuz olmayacağından eminim...

"Geleceğe dair planınız var mı, ne olmak istiyorsunuz?" diye sorduğunuzda gık bile demiyorlar. Birkaç ay sonra sınava girecek olsalar da henüz bir hedefleri yok. "Peki üniversite okumak istiyor musunuz?" dediğinizde 2-3 kişi korka korka kaldırıyor elini.

Bir tanesi aklınca espri yapıyor, "kadın-doğum doktoru olucam ben, kadın-doğum doktoru olmak için ne okumak lazım?". Katıla katıla gülüyor arkadaşları...

Hayatın her anında matematiğin oluşundan bahsediyor sınavı anlatan kişi. 13 sayısının neden uğursuz olduğunu anlatacak, 1-2 şey söylüyor kafa sallıyorlar, konu masonlara geliyor, duyan var mı diye soruyor sınıfa, ses yok. Can sıkan şey masonları bilmek ya da bilmemek değil, yaşadığın dünyadan bu kadar bihaber olabilmek. "Hepiniz bilgisayar kullanıyorsunuz, Microsoft'un sahibini bilirsiniz, kimdi o?" diye soruyorsunuz bu kez duymuş olduklarını tahmin ederek, tek ses çıkmıyor sınıftan.

Tarih sorularından bahsediyorsunuz, örnek vermek için soruyorsunuz 25 kişilik sınıfa, "hani hepiniz bilirsiniz Türklere Anadolu'nun kapılarını açan savaş der dururuz ilk okuldan beri..." diye, "sınıfın tarihçisi X, o söylesin hocam" diyor bir tanesi. Gerçekten o çocuk dışında kimse de bilmiyor 1071'i. 1071'i bildiği için çocuğun kendisiyle gurur duymasıysa ayrı bir komedi.

Gün geçtikçe biraz daha dünyadan kopuk insanlar olduğumuzu görmek için insanları tek tek incelemeye gerek yok. Tanıştığımız insana her şeyden önce "face'in var mı" diye soran insanlar olduk, orası açık. Gün geçtikçe de daha kötüye gidiyor gibiyiz ama bunun farkında olsam da ben yaşadığı dünyayla bu kadar alakasız bir topluluk bulmayı beklemiyordum galiba.

Üzülmeli mi kızmalı mı bilmiyorum ama böyle olmamalı yaa...

"Bizim zamanımızda böyle değildi" mesajı çıkmasın yazıdan. Benim zamanımda böyleydi. Benden öncesi daha iyiydi diye düşünüyorum ama benim zamanımda da böyleydi.

"V. Hugo"yu beşinci Hugo olarak okuma hikayesini kötü bir espri olarak algılamayın mesela. Normalde öğretmenliklere verilmeyen edebiyat derslerinin tamamına yakınını veren bir üniversitenin dördüncü sınıf öğrencisi Çağdaş Fransız Edebiyatı dersinde yaptı bunu. Dördüncü sınıfa gelmiş bir öğrencinin "beşinci"yi okuyamayıp "Hocam burda beşinci Hugo yazıyo yaa nası okuyoruz onu" diye sormasına mı yoksa o dilin edebiyatıyla ilgili senelerce dersler almış birinin Victor Hugo'yu tanımamasına mı şaşırmak istersiniz bilmiyorum. Seçim sizin.

Senelerdir öğrencilere edebiyat anlatan profesör kızdı bir gün sorduğu hiçbir soruya cevap alamamasına. "Varoluşçuluk" dedi, ses yok. "Natüralizm" dedi, ses yok. "Albert Camus" dedi, ses yok. "Emile Zola" dedi, ses yok. Türk Edebiyatına geçti, değişik isimler saydı ses yok. Sonra bir kitaptan bahsetti, hiçbir şey bilmiyorsunuz çocuklar, okuyun biraz dedi. "Kalındır şimdi hocam o yaa kim okiicak" dedi bir tanesi. "Emin ol senin kafan kadar kalın değil" dedi hoca. Öğrenci güldü. "Ne diyorsun hocam" falan demedi, söylenen şey çok hoşuna gitti ve güldü...

Gençlik çok bozuldu muhabbetleri yapmayı sevmiyorum ama netten kız/erkek bulmak, video paylaşmak, tvde dizi ve maç izlemek dışında işi olmayan kocaman bir gençlik beni korkutuyor... (Dizi ve maç izlemeyi küçük gören tiplerdenmişim gibi algılanmasın bu kısım. Tv'den olmasa da ben de dizi izliyorum, ben de maç izliyorum. Ama hayat sadece bu değil.)

20 Ekim 2009 Salı

O an anladım ki...


Bir sabah koltuğa gömülmüş telefonda mesaj yazıyordum. Mesaj attığım kişiye son 5 yıl içinde yine o saatlerde öyle çok mesaj atmıştım ki... Üniversite hayatımın en önemli iki arkadaşından bir tanesinin telefonuydu mesajın gideceği yer. Daha önceki mesajlar genelde okula geç kalma, erken gitme, birlikte kahvaltı etme konuları üzerineyken bu seferkinin konusu o gün çalışmak zorunda olduğum için buluşamayacağımızdı..


Bir an dalmışım, okula gidiyormuşum gibi geldi, sonra başımı kaldırıp çalıştığım yerde olduğumu fark edince gerçekten hissettim okulun bittiğini.. En çok öyle anlarda hüzünlenir ya insan, gözlerim doldu düşününce.


Bir şeyin yokluğunun daha iyi hissedildiği, insanın içini acıtan o anlar var ya, nefret ediyorum hepsinden!


"Yarın görüşünce anlatayım" diye aklımdan geçirip aslında yarın okul olmadığını fark ettiğimde en çok hissederdim okulun bittiğini. Orta okulda, lisede, üniversitede...


Görmeyi çok istesem de göremediğimde hissetmiştim eksikliğini.


Hafta sonu için birileriyle program yaparken başka birinin programına da uydurmam gerekmediğini ya da önce onunla da görüşmem gerekmediğini düşününce hissetmiştim gerçekten gittiğini.


Telefonu durmadan kontrol ettiğimde ve her defasında çalmamış olduğunu görüp üzüldüğümde hissetmiştim aslında önemsediğimi.


Ben hep eksikliklerini hissettiğimde fark ettim birilerini aslında ne çok sevdiğimi.. Hayatımda ne büyük yerler edindiklerini...


Hiç gitmeyecekmiş gibi gelirken ne çok sevdiğimi anlatma gereği duymadım hiç, nasılsa varlardı. Sanki hep böyle kalacaklardı...


Biliyorum bana özgü bir durum değil, insanların çoğu böyle. Hatta belki de hepsi. Yine de bu canımın sıkılmasına engel değil...

18 Ekim 2009 Pazar

Saçmalık

Herkes büyüyor zamanla birlikte ama bazıları sadece bedenen büyüyor.

Artık sorumluluklarının bilincinde olduğunu düşündüğün yaşını başını almış insanlar öyle komik şeyler yapıyor ki şaşıp kalıyorsun. Aslında bir yerde bir çatlaklık olduğunun farkında olsan da aklının bir köşesi durmadan "yok artık, o kadar da değil" diyor sana. Sonra bir bakıyorsun saçma sapan bir olayın orta yerinde kalmışsın.

Beyni büyüyememiş insanlarla yaşamak zor. Dünyanın en şahane insanı benim demiyorum tabi ki. Ama reşit sayılan, eğitimli, iş-güç sahibi insanların 7 yaşındaki çocuklar gibi davrandığını görünce bir durup düşünmeden edemiyorum.

Düşünüyorsun.
Sen de o yaşta oldun. Herkes oldu, tanıdığın herkes. Ama bir gerizekalı gibi davranmadınız hiçbiriniz!

Bazen böyle insanlarla muhatap olmak canımı sıkıyor. Deli deliyi çekiyor biliyorum ama bu kadar da dip noktadakini çekmemeliyiz diye düşünüyorum. Evet geri kalanlar da deli, aklı başında sayılmayız hiçbirimiz ama bunun kadar da değiliz diyorum kendi kendime.

Saçma sapan insanların yaptıklarının sorumluluğunu hissetmek canımı sıkıyor, aklı fikri başka şeylerde olduğu için söylenenleri farklı yerlerinden anlayan, sonra da suçu başkalarına atmaya çalışan insancığa üzülmek istiyorum, üzülemiyorum. Canım sıkılıyor.

Yanlış giden her şeyi düzeltemeyeceğimi biliyorum ama önüme her çıkan yanlışlığa bir şekilde müdahale etmek zorunda hissediyorum kendimi.

Sanki dünyayı ben kurtaracakmışım gibi!

Fazlasıyla saçma geliyor bazen olup bitenler. Bütün bu saçmalıklar niye beni buluyor diye düşünüp sinirleniyorum ama herkesin benzer şikayetleri olduğunu da biliyorum.

Ben keyifli olmaya çalıştıkça birileri bir şekilde keyfimi kaçırmanın yolunu buluyor.

En azından 3 gün sonra bu saçmalıkların tamamen aklımdan silinip gideceğini biliyorum. Biter her şey değil mi? Saçma sapan insanlar yüzünden can sıkmaya ne gerek var hem?

16 Ekim 2009 Cuma

Bu sabah, belki yarın sabah..


Hiçbir şeyi kabullenmediğin bir dönem var, "hayır, bütün insanlar yanlış yorumluyor" diye sesin çıktığınca bağırdığın bir dönem...

Sonra şüphelerin başladığı bir döneme geçiliyor. "Acaba böyle mi?" İnsanların yanlış yorumladığını söylemeye devam etsen de aklının bir köşesini kurcalıyor "ya öyleyse?" sorusu...

Sonra "Galiba öyle" demeye başlıyorsun. Yakınlarına değil ama en alakasız gördüğün insanlara böyle düşündüğünü itiraf etmeye başlıyorsun yavaş yavaş. Aslında bu da bir gelişme sayılır tabi senin için.

Sonunda sen de başlıyorsun "kesinlikle öyle" demeye. Gözünle gördüğüne, kulağınla işittiğine inanmak varken her şeyin altında başka anlamlar aramaya çalışmanın ne kadar aptalca olduğunu fark ediyorsun geç de olsa. Geçen zamana üzülmekten çok kendini düşürdüğün aptalca duruma üzülüyorsun. Bu durum yüzünden ne kadar zaman pişmanlık duyacağını düşünüp üzülüyorsun bir kez daha..

Ama geçiyor, hayatta her şey öyle ya da böyle geçiyormuş sahiden.

Kendim bile inanamıyorum belki ama iyi hissediyor gibiyim. Daha da önemlisi çabalıyorum iyi olmak için. Öylesine söylenmiş bir şey değil bu, senelerdir çabaladığımı söylüyorum ama somut tek bir adımım olduğunu hatırlamıyorum.

Bu defa çabalıyorum. Gerçekten... Diyorum ya inanılması zor da olsa kendimi kötü hissetmiyorum. Bütün gün yorgunluktan ölüyorum ama kendimi kötü hissetmiyorum. İçinde bulunduğum şartlar canımı sıkıyor ama nasılsa bir gün bitecek, biliyorum.

"Kendini zorla biraz" dediklerinde, "Her şeyin bir zamanı var ve benimki henüz gelmedi" derken anlatmak istediğim şey işte buydu. Bir sabah yoluna girecek her şey. Bir sabah...

Girdi, girecek..

10 Ekim 2009 Cumartesi

Masalımız kitaptakine benzemiyormuş


Yokuş yukarı deli gibi koştururken ayakkabımızın tekinin geride kaldığını fark ettiğimizde ve almak için geri döndüğümüzde ayakkabıyı beyaz atlı bir prensin elinde görmeyi biz de hayal ederdik tabi.

Ama ne oldu?

Geri bir döndük zavallı ayakkabı yol ortasında bir başına duruyor..

Zavallı biz de tıpış tıpış geri döndük, o zavallı ayakkabıyı yolun ortasından aldık. Yolun kenarında durup 5 dakika güldük, kendimize gelince iş yerimize doğru koşmaya devam ettik..

Bir Cinderella kadar olamadık di mi?

Olamamışız.

Demek ki topuklu ayakkabıyla yokuş yukarı koşturmak hataymış.. Bizi bulmak için bütün ülkeyi dolaşacak bir prens yoksa ayakkabı düşürmenin de bir anlamı yokmuş.

Yahu o değilde ayakkabıyı düşürmek nasıl bir şeydir :))

Ayakkabı camdan olsaydı biri gelir getirirdi, evet kesin getirirdi. Bütün olay ayakkabının camdan olmasında :p

Not: Başlık Şarap grubundan, karikatür Selçuk Erdem'den.

9 Ekim 2009 Cuma

Problem

Birinci kişimiz ikinci kişi ona bir adım geldiğinde bir adım geriye gidiyorsa...

İkinci kişimiz birinci kişi ona bir adım geldiğinde aynı yerde duruyor, diğerine karşı yeni bir adım atmıyorsa...

Bu iki kişinin birbirlerine doğru attıkları ya da atmaya çalıştıkları adımlar hep farklı zamanlara denk geliyorsa...

Kişilerimizin ortada buluşma ihtimali var mıdır :)


6 Ekim 2009 Salı

Pazartesiler güzel..

Bir gün öncesinde pencereden dışarı bakıp yağan yağmurun altında olmayı isterken kendimi içeri tıkılmış gibi hissettiğimde pazartesi bir şeyler yapmak gerektiğini daha iyi fark etmiştim. Okuldaki devamsızlık haklarının yarısını ağır hastalıklar yüzünden harcasam da diğer yarısı hep canımın okula gitmek istemediği günlerde harcanmıştı. Şimdi "canımın gitmek istememesi" gibi bir durum olmamasıysa canımı sıkıyor. Abarttığımın farkındayım ama bazen kendimi gerçekten içeri tıkılmış gibi hissediyorum.

Pazartesiler tek kurtuluşum. O yüzden salı gününden düşünmeye başlıyorum sonraki pazartesiyi nasıl geçireceğimi.

İlk pazartesi, istikamet tabi ki İstiklal!

Tek boş gün olunca ne yapacağını şaşırıyor insan. Onu mu yapsam, yok bunu yapayım, acaba kiminle görüşsem...

Belki çalışmaya iyice alışınca daha farklı oluyorlar bilmiyorum ama öğrencilik hayatının hemen ardından bu moda geçince benim aklımı kurcalayanlar bunlar oluyor.

Dün de "alışveriş yapalım", "aaa şunu alacaktık", "hadi çıkmışken şuraya da gidelim" şeklinde geçti gitti.

Günün en güzel kısımlarından biri kesinlikle sahaflara dalış anıydı. Bayılırım eski eşyalara :) Hele eski kitap kokusuna...

Biri 74 biri 83 basımı iki Fransızca roman aldım kendime. 76 basımı "To Kill A Mockingbird". Eski bir "Balzac öyküleri", yine eski bir "Notre Dame'ın kamburu". Bir de yine epey eski bir Aydın Boysan kitabı :)

Dünden beri raftan alıp bakıyorum, yine yerine koyuyorum :) Çocuk gibi oldum..

Bu ara en çok sınav kağıdı ve test kitabı okumak zorunda olduğum için başladığım bütün kitaplar yarım ve ben bu durumdan nefret ediyorum. Düzene sokabilsem bir şeyleri, şu tempoya alışmayı başarabilsem her şey daha güzel olacak :)

Bir şeyler oluyor, kızıyorum, üzülüyorum ama durum genel olarak fena sayılmaz galiba. Bir de haftada birden fazla pazartesi olsa :))

3 Ekim 2009 Cumartesi

Bu aralar

İyi hissediyorum bugünlerde.

Ne zaman bir şeylerin iyi gittiğini söylesem bozulacakmış gibi gelir, çoğunlukla da öyle olmuştur ama yine de vazgeçemiyorum söylemekten galiba.

Canımı en çok sıkan şeylerden birinden kurtuldum, o yüzden rahatlamış hissediyorum. Bir yandan da kendime kızıyorum. Bunca zaman gereksiz şeyler yüzünden kendimi bu kadar yorduğum için.

Sonra o gereksiz şeyleri atıyorum kafamdan.

Son birkaç yıl içinde canımı sıkan ne varsa hepsini düşünüyorum. 10 sene sonra geriye baktığımda içine ettiğim bu günler yüzünden pişman olma ihtimalimi düşünüyorum. Kendimi bu kadar üzmeme değip değmediğini düşünüyorum.

"Ne için" diye soruyorum kendime. Bunca zaman ne için üzdüm kendimi? Ne içindi bütün mutsuzluklar? Kendimden ve başkalarından kaçışım? Ne içindi ve niçin devam ediyorum hâlâ?

Bir süre kızıyorum, sonra bütün kızgınlığımı atıyorum kafamdan. İyi hissediyorum kendimi. 10 dakika sonra bozulabileceğini biliyorum ama yine de iyi hissediyorum.

Biraz zorlamadan olmuyor, o zaman zorlayalım bakalım..

1 Ekim 2009 Perşembe

Yazmak isterim de yazamam..

Yaptığı şeyleri abartarak anlatan insanları hiç sevmem..
Bir şeyi birlikte yaparsınız mesela ama başkalarına gider öyle bir anlatır ki siz bile inanamazsınız anlatılanların sizin yaşadığınız şey olduğuna..

Yarış yapılır ya da.. 1 haftalık saçma sapan bir ilişkiden sonra yaşadığı şeyi bir başkasının yaşadığı uzun ve gerçekten dolu bir şeyle kıyaslar.. Biri bir yakınını kaybetmiştir, yaşanmış çok basit bir durumu öyle abartır ki utanmasa onun bilmem nesi öldü ama benimki daha büyük bir acı diyecektir. Tabi ki herkes yaşadığı acıyı kendisi bilir ama bazı şeylerin de kıyaslanması sahiden komiktir.

Siz ödev için uğraşırsınız, o anlatır ne çok yorulduğunu. Hiçbir şeye elini sürmemiştir ama olsun.

Yaşadıklarım yüzünden öyle bıktım ki böyle şeylerden çoğu kez bir şeyler anlatasım gelmiyor.

Aslında bugünlerde yazmak istiyorum hep. Aklıma da onlarca şey geliyor. Ama bu konular genelde aklıma öğrencilerin yaptıkları bir şeylere bağlı olarak geliyor ve her konunun bir bölümü yine öğrencilere gelmiş oluyor...

Bense başkalarının (herkesin değil bazılarının) yaptıklarını dinlemekten bıktığım için bunu anlatmak istemediğimi fark ediyorum. İstememekle birlikte bunu yaparken sıkılıyorum...

Evde ne zaman "bugün bir öğrencim..." diye başlayan bir cümle kursam uyuz oluyorum kendime. Anlatacak daha farklı şeylerim olurdu benim. Bir süredir bütün hayatım ders, öğrenci, test, İngilizce... Şu kurtulmak için dua ettiğim Fransızcayı bile özlüyorum.

İzinli olduğum tek bir günde hem İstiklal'e, hem Ortaköy'e gitmek istiyorum, hem vapura binmek istiyorum, hem tiyatroya hem sinemaya gitmek istiyorum. Ama bir yandan da dinlenmek istiyorum. Sanırım bu hayat bana göre değil :) Önümüzdeki sene daha az tempolu bir işe ihtiyacım olacak galiba..