30 Kasım 2009 Pazartesi

Karşı Pencere'den..


" Lorenzo'yu düşündüğüm zaman onun yüzünü unutmaktan korkuyorum ve sesini bir daha hatırlayamamaktan..
Şu an ne yapıyor?
Kime gülümsüyor?"

Dünyanın uzak köşelerinde birbirlerini hiç tanımayan insanlar benzer şeyler yaşıyor. Kendimize çok uzak sandığımız/gördüğümüz bazı insanlarla bazen öyle benzer şeyler hissediyoruz ki..

Adını bile duymadığın bir şehirdeki adam da en az senin kadar aşık olabiliyor, çok uzak bir yerdeki kadın da acı çekiyor senin kadar.

Ama biz her şeyi sadece bizim yaşadığımızı sanıyoruz. En çok ben üzülürüm, en fazla ben aşık olurum, en çok ben severim, en çok ben nefret ederim..
Hep ben..

Bazen bir kitapta, bir şarkıda, bir filmde bir cümle çıkıveriyor karşımıza. Bir de bakıyoruz ki onu söyleyen de bizim kadar severmiş, bizim kadar üzülürmüş, bizim gibi merak edermiş, bizim gibi özlermiş...

Gözümüze sokulması gerekiyor bazen demek ki.

Söylediği bir cümlede kendimi gördüğüm o kadın devam ediyor konuşmaya:

"Seni bırakan herkes sende kendinden bir parça bırakıyor.
ve anıların sırrı da bu değil mi?
Eğer böyleyse kendimi daha güvende hissediyorum. Çünkü asla yalnız olmayacağımı biliyorum..."

Alıntılar La Finestra Di Fronte'den. (Karşı Pencere)

29 Kasım 2009 Pazar

Bir tv işkencesi

Önemli kanallarımızdan birinin haber bülteni açık tv'de. Yan odadan bölük pörçük kelimeler duyuyorum sadece. "Fenerbahçe" diyor, "kaza" diyor, iki kelime kendimi tv karşısında bulmama yetiyor.

Hastane önünden canlı bağlantıdalar, muhabir hiçbir şey söylemiyor, birazdan tekrar bağlanacaklarını söyleyip sıradaki haberle devam ediyorlar. Ne olduğunu iyice anlayabilmek için bekliyorum. Sıra tekrar bizim habere geliyor. Öğrendiğim tek şey Colin Kazım'ın kaza geçirdiği...

Ardından Colin Kazım'ın arabasının fiyatını öğreniyorum. Sağında solunda C.K.R. harflerinin olduğunu öğreniyorum. Arabada Kazım'ın şapkasının olduğunu öğreniyorum. Bir kez daha C.K.R. harflerinin sağda solda yazdığını öğreniyorum. Otomobil İngiltere'den getirildiği için direksiyonun sağda olduğunu öğreniyorum. En büyük hasarın da sağ tarafta olduğunu öğreniyorum...

Arabanın ne tarafında ne hasarlar olduğunu, arabanın çok pahalı bir araba olduğunu (bir kez daha..), C.K.R. harflerinin Kazım'ın isminin baş harfleri olduğunu ve arabanın her tarafında yazdığını (yine.) öğrenmeye devam ediyorum.

Sonra olayı gören insanların dehşetle "araba şöyle takla attı, böyle sürüklendi" diye anlatmalarını dinliyorum. 15. kez arabanın çok pahalı bir araba olduğunu duyuyorum. Kazım'ın kazadan sonra, Fatih Terim'in kopan parmağını diken doktorun çalıştığı hastaneye götürüldüğünü öğreniyorum. Arada birkaç dakika Fatih Terim'in eski görüntülerini izliyorum. (O hastanenin seçilmiş olma sebebi Fatih Terim'in kopan parmağını diken doktorun orada çalışması efendim, farklı sebep aramayın (!) )

En son haber spikeri yüzünde korkunç bir ifadeyle duraklaya duraklaya "Colin Kazım idmana giderken arabası takla attı" diyor. O an televizyonu açsam o arabadan sağ çıkamadığını düşünmemem imkansız.

Uzun bir işkencenin sonunda tekrar hastaneye bağlanıyoruz, durumunun iyi olduğunu öğreniyoruz, rahatlıyoruz.

Sonra da kızıyorum kendime televizyon izlediğim için.

Bütün programların suyu çıktı tamam ama en azından haber bültenleri biraz daha ciddi, biraz daha normal olsa...

"Az sonraaaaaaa"lara başlamalarından korkuyorum.

27 Kasım 2009 Cuma

Mutlu bayramlar!

Nasıl görmek istiyorsam öyle bakıyorum hayata.
Belki bu bayramda da yanımda değil sevdiğim bazı insanlar ama mesafelerin önemi olmadığını hayat bir zamanlar öğretmişti bana.

Hayat sürprizlerle dolu ve her an bir şeyler çok daha iyi gitmeye başlayabilir biliyorum.

Eski bayramlar geyiği yapmaktansa, 3 sene 5 sene önce şu ankinden daha mutlu olduğum zamanların bayramlarını özlemektense şu ankinin tadını çıkarmaya çalışıyorum. Güzel şeyler bekliyorum hayattan inatla.

Geçen bayram da yazmıştım, "güzel olacak, biliyorum"!

İyi bir bayram geçirsin sesimin ulaştığı ya da ulaşamadığı yerde her kim varsa..

Mutlu olsun.
İyi olsun.
Keyifli olsun.

İyi bayramlar herkese!

26 Kasım 2009 Perşembe

İstanbul'dayken İstanbul'u özlemek..


İstanbul'dayken İstanbul'u özlüyordum ya bir süredir, bugün başladım biraz özlem gidermeye :)

Neydi bu İstanbul'dayken İstanbul'u özlemek dediğim şey?

Kafasına estiğinde kendisini İstanbul'un sevdiği köşelerine atan bir insanın elinden bu özgürlüğünü alırsanız delirecek gibi olabilir. Ben de iş hayatına girince otomatik olarak bu özgürlüğümü kaybetmiş oldum. Haftanın bir gününü dinlenmek için mi, gezmek dolaşmak için mi harcayacağımı şaşırıp kendimi oraya buraya atıyorum elbet ama haftanın diğer 6 gününü sabah 8.30'dan akşam 19.00'a kadar aynı duvarların arasında geçirince psikolojim yeniden alt üst oluyor.

En azından bazı günler öğlen gitme şansı bulabilsem en sevdiğim işi yapıp sabah her yan boşken İstiklal'i dolaşırım ama öyle bir şans yok maalesef...

Sevdiğim İstanbul'a hiç benzemeyen bir yere gidiyorum her sabah, aynı yoldan gidip aynı yoldan dönüyorum. Bir arada olduğum insanların bir kısmı gerçekten sevdiğim insanlar olmasa çoktan delirmiştim sanırım. Sevdiğim bütün insanları bir araya toplasak ve topluca İstanbul'dan uzak bir yerde yaşasak yine delirir miyim? Büyük ihtimalle.

Yaşadığın şehre aşık olmak sinir bozucu olabiliyor bazen.

Neyse işte..

Baktık bugün boşuz, attık kendimizi yine sokaklara. Güzel bir sonbahar günü, İstiklal her zamanki gibi kalabalık. Yürürken sağımda solumda görmeyi sevdiğim her şey yerli yerinde.. Bir sLn başka ne ister?

Keyifliyim bugün.

Kafamda hiçbir dert olmadan İstiklal'in kalabalığına karıştığım için keyifliyim. İstanbul'umun güzelliğini izleyerek Galata köprüsünde yürüdüğüm için keyifliyim. Tanımadığım yüzlerce insan, hafif bir rüzgar, İstiklal, Galata, gün batımı...
Aklımda bir Orhan Veli şiiri...
Keyifliyim bugün.
Mutluyum.

Daha ne olsun?

25 Kasım 2009 Çarşamba

ve tatil başlar...

Çalışıyor olmanın en sinir bozucu kısmının ne olduğuna karar verdim!

Öğrencilikten yeni çıkmış bir insansınız, öğrencilik hayatında zaman zaman canınız gitmek istememiş, kötü bir gece geçirmişsiniz vs. bugün de gitmiyorum ya deyip gitmemişsiniz. Ders saati okulda olmuşsunuz ama son anda karar verip topluca bir yerlere gitmişsiniz, canınız istemiş ders bitmeden eve dönmüşsünüz... O tercihin sizde olmasının verdiği rahatlığı hissetmişsiniz..

Sonra öğrencilik bitmiş, bir anda kendinizi çalışırken bulmuşsunuz, hem de epey yoğun bir tempoda bulmuşsunuz kendinizi.. Her sabah uyanıp "ya bugün de gitmeyeyim" dediğinizde gitmek zorunda olduğunuzu hissediyorsunuz ya, tercih hakkınız yok ya hani.. İşte o hakkımın olmayışını hatırladığım anlardan nefret ediyorum ve bütün günüm kötü geçiyor..

Ama bir de güzel tarafı var. Bugünü de kazasız belasız bitirdik ve tatile başladık çok şükür! Yarın sabah işe gitmek zorunda olmadığımı bilmek öyle güzel ki :))

Birkaç gün kötü şeyler düşünmeden bu durumun tadını çıkarmak istiyorum!

21 Kasım 2009 Cumartesi

Şiirli..

a.nur'un şiir mimini hiç zaman kaybetmeden yazmak istedim.

Kendimi bir şiir sitesinin "şairler" bölümüne attım, ne seçsem ne seçsem diye bakındım biraz. Biraz sahtekarlık yapıp Altay Öktem'in sevdiğim bir şiirini kopyalamaya niyetlendim. Sonra vazgeçtim. a.nur'un koyduğu kurala göre fazla tanımadığım bir şairin bilmediğim bir şiirini seçmeliydim çünkü :)

Sonra başka türlü bir sahtekarlık yaptım. En sevdiğim şiirlerden birinin şairinin başka hiçbir şiirini bilmediğimi fark edince hemen onu aradım. Çıkan şiirlerden bir değil üç tane seçtim... Şairimiz Hüseyin Yurttaş, şiirlerse şunlar:

Geride kalan

O tren gitti
Ben kaldım
Bir güz yaprağıydı hüzün
Döne döne
İndi önüme

Yerde ezik bir karanfil
Gözlerimde son gülüşün
Ve belki hâlâ sallanan elin

O tren gitti
Ipıssız kaldım
Yaslandığım ağaç gövdesi
Nasıl anlasın beni?

Gittikçe daha uzaksın
Ses yok kulak dayadığım raylarda
Kim duyacak içimde kopan çığlığı
Kim görecek beni
Kör karanlığında gecenin?

Gökte akan bulut
Varır mı senin gittiğin topraklara
Benden sana taşır mı bu yağmuru?

Rüzgara bıraktım kendimi
Sürüklenip gidiyorum
Bir şiir seni fısıldıyor
Boşluğa düşüyor adımlarım
Sigaram söndü ateşim yok
Meyhaneler çoktan kapanmış
Kendime çekilsem
Limanım belirsiz
Pusulam kayıp

O tren gitti
Ben kaldım
Bir güz yaprağıydı hüzün
Döne döne
İndi önüme

******
2. şiir:

Aşk adımları

Bilsem adını 
Yollara düşeceğim 
Kervankıran Yollara!  
1. 
Hangi rüzgârsa yüreğimin yelkenlerinde 
Sürükler suların ışıklı yolunda beni 
İklimden iklime taşır, dönenceden dönenceye  
Kimdir beni böyle yörüngesine çeken 
Uzay taşları kadar karanlık ve yalnızken  

Bilirim, adı konamaz düşlerde yaşayanın 
Ansızın yerleşir yüreğimize büyülü gizemi 
Saklı çiçeğidir içten içe süren baharımızın  

2. 
Önce denizler olmalı, ak denizler 
Kumsallarında koşup oynaşacağımız 
Çakılların çıtırtıları arasında 
Güneşin altında, çamların gölgesinde 

Önce denizler olmalı 
Ve unutulmuş koyları o denizlerin  

Teninde damlacıklar domur domur 
Yosunlara değmeli ayakları 
Bir ürperti gibi gezinmeliyim tüp diplerinde 
Birden ufuklar yıkılmalı ki 
Ötesi yurdu olsun sevgimizin  

Önce denizler olmalı, ak denizler 
Sözlerimizde suların yalınlığı 
Kavuşmalıyız iki ırmak gibi çağıldayarak 
Yataklarımız değişmeli coşkumuzdan 
Birbirimiz olmalıyız kimliklerimizden sıyrılarak  

3. 
Issız bir köy evinde 
Ocak başında 
Türküsü olup gecenin 
Yeniden yakılalım 
Alevlerin dilinde  

Üşüdünse sokul bana 
Örtün olayım 
Dünyama sunulmuş biricik meyvem 
Haramım 
Seni koruyan kabuğun olayım 
Üşüdünse sokul bana  

Issız bir köy evinde 
Yüzlerimizde yalazların yansıması 
Geçelim çağların ötesine 
İki masal kahramanı gibi 
Anlatılsın öykümüz 
Dilden dile  

4. 
Yollardayız 
Eli elimde 
Fundalıklar arasından yürüyoruz 
Çiçekler öpüyor eteklerini  

Yollardayız  
Sevinci sağıyoruz günün göğsünden 
Üstümüz başımız çengi ışık 
Aşkın yolcularıyız  

Yollardayız 
Yüreklerimizde nice esinti 
Çiçek tozlarıyla yüklü 
Uçuyoruz düşlerin çavlanında  

5. 
Kentin sokakları aydınlanıyor birden 
Yine yakalanıyoruz bakışların yağmuruna 
Kıskançlığın kıskacındayım 
Gir koluma 
Aç adımlarını 
Tenhalarda yürüyelim  

Haydi  

Yolumuz denizler olsun yoldaşımız martılar 
Birer çarpıntı gibi geçelim günlerin solgun yüzünden 
Esriyen yanımızda dalga dalga sevgiler 
Ardımızda anılarımızın açık sözlü yalınlığı 
Tenhalarda yürüyelim  

Haydi  

En bildik sözlerle geçelim sevdanın çöllerini 
Bir ışık yağsın sonra sussun her şey 
Kanat vuralım yeşillikler arasında 
Solukları turunç kokan güneyli çocuklar gibi 
Tenhalarda yürüyelim  

Haydi 

Gümüş çizgilerini yoklayalım ufukların 
Sevginin yıldırımlarıyla yırtılsın içimizin karanlığı 
Yağmura hazırlanır gibi dolu dolu ve coşkun 
Tenhalarda yürüyelim  

Haydi

6. 
Söyle 
Hangi denizlerin çocuğusun 
Görüyorum yüzünde 
Tirşe mavi yansımalarını dip dalgalarının  
Bu aşk derinliğindir senin  

7. 
Kaç aşkın günbatımını yaşadım 
Çekildim yıkıntılarımın içinde 
Yürüdüm anıların tozlarına bulana bulana 
İçim toz duman  

-oysa sen beni kaçırdın benden-  

Türkülendim ansızın 
Şimdi bütün uçurumların çiçek 
Ve bu aşk 
Bu aşk sevgilim 
Senin kadar gerçek!
***

3. şiir:
Sevmek diye bismillah
İşte kaldırımlarda gün 
Nakşıyla 
Koygun bir baharı işliyor 
Yüzünde dalgınlığın dağınık durgunluğu 
Bir şarkıyı yazıyorsun gözlerime  

Şarkısız olmaz mı aşklar?  

Derinleşen bir körfez aydınlığı 
İzmir'i çıldırtan sevgim, sevincim 
Ellerimde hüzünlü şiirlerimden kalma ılık ter 
Seni buluyorum 
Yeniden yitirmek endişesiyle suskun  

Hüzünsüz olmaz mı aşklar?  

Kente bir korku yayılıyor yüreğimden 
Dipten gelmiş sarsıntılarla 
Birbirimize yaklaşıyoruz şimdi daha çok 
Yalnızlık mı, ayrılık korkusu mu 
Hırpalanmış bir sessizlik aramızda 
Canavar düdükleriyle geçiyor ömrümüz  
Gemilere takılmış kederli bulutlar 
Gelip gözpınarlarıma doluşacaklar 
Göğün, denizin, dağların seslenişleriyle 
Kuşları çağırayım sana 
Yüzüne ellerine insinler 
İzmir'in yaralı göğsündeki iniltiyi dindireyim 
Yalanları silelim coşkun yağmuruyla sevginin 
Anlamak istiyorum seni  

Yalansız olmaz mı aşklar?  

Otuz yaş sonrasının çocukluğundayım 
Hep çocuk kalmanın savrukluğundayım 
Al beni, bastır göğsüne 
Sirenlerde sevgimin çığlıkları 
Varoşlara yayılan ölüm ve intihar söylentileri gibi 
Dağılıyor dört yana  

Ölümsüz olmaz mı aşklar? 


Bu kadar...

Teşekkür ettik anoktanur'a :))

19 Kasım 2009 Perşembe

Düşünecek başka şeyim kalmamış gibi..

Annem ben henüz ortalarda yokken gıcık olurmuş inatçı çocuklara. Benim olsa şöyle yaparım böyle yaparım tarzı cümleler geçirir dururmuş kafasından.

Kime ne söylersen başına gelir ya o laf ettiklerinin 2 katı kadar inatçı, gıcık bir çocuk sahibi olmuş annem. O çocuk tabi ki benim..

Küçükken yaptıklarımı düşününce ben bile gıcık oluyorum kendime. İnatçılığın da bir sınırı olmalı di mi?

Hani şimdi de ben bütün günümü çocuklarla geçiriyorum yaa, ne inatçılara uyuz oluyorum ne yaramazlara.. Ama tahammül edemediğim bir tip var. Bacak kadar boylarıyla öyle sevimsiz laflar ediyorlar ki, öyle kötü bir enerji yayıyorlar ki etrafa... Bazen sırf bir tanesinin etrafa attığı o gıcık bakışlara takılıp ders anlatmaktan nefret ediyorum. Zil çalsın diye dua ediyorum içimden.

Halbuki küçücük çocuk yani, ne kadar kötü olabilir ki derdim biri böyle söylese ama gerçekten çok sinir bozucu olabiliyorlar.

Annemin gıcık olduğu inatçı çocukları düşünüyorum, sahip olabileceği en inatçı çocuğa sahip olmasını düşünüyorum, sonra benim gıcık olduklarımı düşünüyorum ve ileride başıma geleceklerden korkuyorum...

Gerçi insan kendi çocuğu olunca görmez kötü taraflarını di mi?

14 Kasım 2009 Cumartesi

İstanbul'dan telefon var!


Bilir misiniz Tom Waits'i?

Telephone call from İstanbul'u?

Dilime dolanıp duruyor birkaç gündür, unuttukça yine aklıma geliyor.
"I got a telephone call from İstanbul,
my baby's coming home today" bölümü var ya, o bölümde tuhaf ve anlamsız sayılabilecek şeyler geçiyor aklımdan.

Mesela insan çok sevdiği İstanbul'dan ayrı olmayı, İstanbul'dan ayrı olmak yetmezmiş gibi aşık olduğu insanı da İstanbul'da bırakmış olmayı hayal eder mi? Manyak mıyım ben? Bu şarkıyı dinlerken o hissi yaşamak istiyorum!

Gitmişim mesela bir yerlere.. Hem İstanbul'umu bırakmışım gitmişim, hem de kimi çok sevmişsem..

Telefon etmiş sonra özlenenlerin biri. "Geliyorum bugün" demiş. Mutluluğu düşünsenize!

Bu ara bu şarkıyı dinlerken hep bunu hayal ediyorum işte. Bir yandan da böyle bir durumun olması hayali bile beni ürpertiyor tabi.

Ha bir de yolda yürüyorsam gülümsüyorum kendi kendime. Deli sansalar ne değişir? Fazladan bir kişi daha öğrenmiş çok mu dert?!

Öyle işte, anlatayım istedim.

Daha önce de karalamıştım Tom Waits'e dair bir şeyler. Bak burada.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Konuş bakayım

Hayatınızın bir bölümünde dil öğrenmişseniz muhakkak konuyla ilgili abuk sabuk sorularla muhatap olmuşsunuzdur.

"Sen şimdi konuşabilir misin yani?"

"Derdini anlatabiliyor musun?"

"Tamamen öğrendin mi Fransızcayı?"

Yok konuşamam ben. Bunca sene hiç bir hocam merak edip konuşabiliyor muyum diye bakmadı. 2'den fazla Fransızca kelimeyi bir araya getiremiyorum hatta.

Derdini anlatmaktan kasıt nedir? Varoluşumuzu mu irdeleyeceğiz, dedikodu mu yapacağız, dün başımızdan geçeni mi anlatacağız, ne yapacağız yani? Edebiyatçıların o kitapları ya da şiirleri yazmaktaki amaçlarını yani "dertlerini" anlattık bunca yıl ama kendi derdimi anlatamam. Bendeki dert hiçbirinde yok :P

Peki sen Türkçeyi, yani kendi ana dilini, tamamen öğrendiğini iddia edebiliyor musun?

Başımı duvardan duvara vurma isteği yaratan esas cümleyse "Biraz Fransızca konuşsana".
Ne diyeyim anacım, ne istersin? Genelde küfürleri merak ederler gerçi, ben bir iki Fransızca küfür edeyim o zaman.

5 sene öncesine kadar "İngilizce konuşsana bakayım nasıl konuşuyorsun" derlerdi, şimdi Fransızcamı merak ediyorlar. Très bien anacım très bien!

"Bu Fransızlar r'leri bir tuhaf söylüyorlar yaa sen de yapabiliyor musun öyle?"

Yapmaz mıyım hiç?!

18 yaşından sonra öğrendiğim bir dili bir Fransız gibi konuşamayacağımı ben yabancı dil öğretimiyle ilgili derslerde öğrendim. Kafama kafama vurdular, gelin biraz da ben size anlatayım..

Normalde bir dili yabancı dil öğretmenliği bölümünde asla dil ve edebiyat bölümlerindeki kadar iyi öğrenemezsiniz. Kendinizi geliştirirsiniz, o ayrıdır. Ama öğretmenlikte verilen dil kısıtlıdır. Zavallı ben bölüme başladığım gün hocasından şöyle bir cümle duymuş bir insanım: "Öğretmenliklerde dil öğretimi kısıtlıdır. Biz size seçmeli edebiyat dersleri koyduk ama siz seçmeyeceksiniz çünkü biz sizin yerinize seçtik. Edebiyat dersleriyle birlikte öğretmenlik eğitimi alacaksınız"... O gün "ıyyyyy" demiş olsam da şimdi anlıyorum aslında başıma gelenin güzel bir şey olduğunu. Böyle düşününce de bölümün normale göre neden böyle ağır olduğunu daha iyi anlıyorum.

Hatta geriye baktığımda kendimden korkuyorum! Haftasonu dış ticaret sınavlarına girip hafta içi edebiyat+öğretmenlik derslerinden sınavlara giriyordum. Buna rağmen bitmiş bu okul. Alttan ders bile kalmamış hem de. Bak tırstım yine :P

Başa dönelim.

O kadar ders geçtim oğlum ben, tek bir sınava bile ezberleyip girmedim, zaten ezberleme becerim de yok. Kendi cümlelerimle yazdım ne yazdımsa. Eh demek ki öğrenmişim zamanında ben bu dili :p (Bir tek canım Hilmicim vardı ezber isteyen, onda da kopya çekiyorduk :P )

Matematikçileri yakalayıp "bir problem çöz de görelim" ya da resim öğretmenlerini yakalayıp "çiz bakayım şuraya bir natürmort" diyorlar mıdır acaba?

En fenası da beden eğitimi! "Bir takla at bakayım".

Birkaç sene sonra dil öğrenen bütün küçükleri yakalayıp sıkıştıracağım.

"Sen şimdi konuşabiliyor musun?"

"Bir turist gelse mesela, bir şey söylese cevap verebilir misin?"

"Bu ne demek? E ama saçma değil mi?"

"Hadi konuş da bir dinleyelim"

Hı hı bunu yapacağım.
İntikam günü için bekliyorum!

(Pffff, ben sinir olduğum şeyi başkasına yapmayı beceremiyorum ki ama...)

7 Kasım 2009 Cumartesi

Sensin "tek kişi", hıh!

16 yaşındaydım. Aşık olduğumu sanıyordum. Hatta şu "başka kimseyi sevmeyeceğim hayatım boyunca" komikliklerini bile yapmıştım o zaman. Her insan hayatının bir döneminde yapıyor sanırım, ben erken erken yapıp kurtulmuşum.

Şimdi düşününce üzerinden yüz yıl geçmiş gibi geliyor. Aslında genelde düşünmüyorum da. Benim için o dönem önem arz eden tarihleri hatırlamıyorum mesela. Yaptığım hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Geçti gitti.

Bu sabah saat 7,3o'a doğru evden çıktım. Kapıdan dışarı adımımı attığımda gördüğüm ilk insan o oldu. Önden yürüyüp gitsin diye oyalandım biraz kapıda. Biraz da sövdüm içimden "sabah sabah olacak iş mi bu?" diye..

O sırada dinlediğim şarkının ne olduğunu fark ettiğimde asıl komedi başladı benim için. "Tek kişiyim ben hâlâ". O önde ben arkada yürürken sanki aradan yıllar geçmiş, hep onu beklemişim gibi hissettim bir an. Şarkı da bu durumun fon müziği olmaya uygun olurdu. Bir an gerçekten öyle hissettim.

Bir-iki saniye sonra toparladım kendimi :)

Tek kişiyim ben hâlâ diyecek bir durumum yoktu her şeyden önce.
Onu hiç beklememiştim.
Ziyadesiyle yutmuştum ettiğim büyük sözleri.
Bir an bile özlememiştim.

Biraz düşününce güldüm halime. Biraz da şükrettim o bir an için hissettiğim duygunun gerçek olmamasına.

Yine de sabahın o saatinde görmeyi isteyebileceğim en son kişiydi :)

Öyle geçti gitti.

Not: Şarkının sözlerini merak ederseniz http://www.garaj.org/parca/5IO/tek-kisiyim-ben-hala-kesmeseker

6 Kasım 2009 Cuma

Gitmesi gereken yere nasıl gideceğini bilmeyen bir mektup bu

Bugün biraz da benim takıntı haline getirdiğimi düşündüm. Yeni fark etmedim ama ilk defa itiraf edebildim kendime. İyiye mi gidiyorum dersin? Mümkün mü iyi olmak ya da iyi diye bir şey var mı sahiden?

Ödüm kopardı bir an için bile olsa aklımdan çıkacak diye. Artık korkmuyorum bak. Aklıma gelmiş ya da gelmemiş çok dert değil bir süredir. Ya iyice umursamaz oldum, son noktaya geldim ya da en başından beri istediğim gibi kafam o kadar çok şeyle dolu ki kendi kendimi yemeye zamanım yok.

Aslında sebebi ne olursa olsun kendimi daha iyi hissedebiliyorum ya umurumda değil gerisi. Oldu bitti. Zaten her şey biterdi ya hani...

Bugün öyle şeyler geçti ki aklımdan kendim bile şaşırdım. İnsanın kendini olduğundan farklı görmesi durumu üzerine düşündüm epey zaman.

Çocukken kendime seçtiğim ve "asla başka bir şey olamam" dediğim meslekleri düşündüm mesela. Aslında bana nasıl da uygun olmadıklarını. "Şu anki de sana uygun değil ama" dersen haklısın. Bilirsin, hiç istemedim bunu ben. Ama konumuz bu değil bugün. "Asla başka insanlarla iyi anlaşamam, bir daha asla x gibi bir arkadaşım olmayacak" dediğim insanları düşündüm... Sonra hayatıma giren daha iyi arkadaşları.. Bir zamanların yakın arkadaşları olsalar da hayatımdan uzaklaştırdığım insancıkları.

Uzun uzun düşündüm. Sen sandığım şey tam olarak sana benzemiyordu belki, zerre kadar alakanız olmaması da mümkün. Ya ben sandığım şey? Benim bildiğim sLn ne kadar benziyor senin bildiğine? Başkasının bildiği sLn'e? Bir başkasının bildiğini sandığı sLn'e?

Düşündüm.. Belki olması gereken budur, böylesi daha iyidir herkes için dedim kendime.

Yine de merak ettim nerede olduğunu, ne yaptığını...

Bir gün bunu da bırakırım belki!?

Hayır, hayır bunu yazarken gözlerim dolmadı. Sana öyle gelmiş... Duygusalım bugün biraz hem ne var yani...