28 Aralık 2010 Salı

Gel 2011, bir sen eksiktin!

2011'e 3 gün var.


Birkaç gün önce spor yapmaya çalışan 15 yaşında çocuklara saldırdı koskocaman adamlar. (adam?) İnsanlık değil bu, edilen her türlü küfür müstahak. Fiilen orada bulunmasa da "kim kimi dövmüş" muhabbeti yapan herkes için aynı şey geçerli. Fenerbahçelilik ya da Galatasaraylılık mevzusu değil olay. Olay tamamen "insanlık". Benim için bir şey değişebilir miydi saldıranlar Fenerbahçeli, saldırılan çocuklar Galatasaraylı olsaydı? Bahsi geçenler çocuk, 15-16 yaşlarında bir grup çocuk... Saldıranlara hayvan desem hayvanlara hakaret.


Bitti mi? Tabi ki bitmedi.


Kantin zamlarını protesto eden bir grup çocuk. Lise öğrencileri. 18 yaşını geçmemiş herkes çocuk ya hani, bunlar çocuk. Adı üstünde "ÇOCUK". Ne olmuş? Kantin zamlarını protesto etmişler. Yemeklerini dışarıdan almış gelmişler, (simit almışlar, evden kek-börek getirmişler) arkadaşlarına dağıtmışlar. Müdür yardımcısı hemen kızmış tabi; "Burada parayı ben kazanırım, siz burada bir şey satamazsınız!"


Çocuklar satış yapmadıklarını, yiyecekleri dağıttıklarını söyleyince hemen yeni bir konu bulup onun üzerinden saldırma ihtiyacı hissetmiş, bu sefer demiş ki: "Bunların içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?" Polisler gelmiş sonra, öğrenciler susturulmuş, bu masal da burada böyle bitmiş. (Öğrencilere zorla imzalatılan tutanaklardan bahsetmiyorum bile. İte kaka polis aracına bindirilen çocuklar olduğundan da bahsetmiyorum hiç!)


Ama bu kadarla da kalmıyoruz. "Youtube'u açtık, bu kadar özgürlük size fazla" diyen sevgili büyüklerimiz bu defa da Fizy'i kapatmış. Maillerimizi okumamıza dahi izin verilmeyecek olan günü heyecanla bekliyorum bu arada ben. Huzur Equilibrium'da! Verin haplarımızı siz de kurtulun biz de kurtulalım!


Son birkaç gündür bunlara benzer çeşitli olayların yaşandığı bir ülkede 2011'e umutla bakmamız beklenmiyordur herhalde. 2011'de bunlardan daha kötüleri olmaya devam eder biz de facebook'tan organize olur kınarız bunu yapanları, bundan rahatsız olan bir milyon kişi buluruz, resimlerimizi değiştiririz falan. En iyi becerdiğimiz iş bu ne de olsa.

Abarttım!





2-3 gün önce... Bir yandan kahve içiyorum bir yandan elimdeki şahane kitaba dalmış durumdayım. Tamamen dünyadan kopuk haldeyim yani.


Bir an kitaptan başımı kaldırdım ve "Sen de çok abarttın Selin!" dedim kendime. O an tamamen kitaba yoğunlaştığımdan ve başka hiçbir şey düşünmediğimden eminim. Nasıl oldu da birden aklıma geldi bilmiyorum.


İşin tuhaf tarafı çok uzun zamandır bunu düşünsem de hiç itiraf edememiştim kendime bile. Bir anda cümle çıkıverdi ağzımdan, "Sen de çok abarttın Selin!".


Abartmıştım gerçekten, fazlasıyla :) Hala da devam ettiğimin farkındayım. Ama ilk adımdır ya bir şeyi kendine itiraf edebilmek, sonrası gelir ya hani...


Gelecek sonrası, bir şekilde gelecek. Bu kadar ilerleme kaydetmişsem gerisi de gelir bir şekilde değil mi?


Düşündükçe gülüyorum kendime o günden beri. Daha önce yapmam gereken şeyi bugüne kadar ertelemiş olmama gülüyorum. 


Nasıl olacak bilmiyorum ama iyi olacak her şey. Biliyorum.


(Şu an dinlediğim şarkının "I miss you" olması kötü bir tesadüf sadece. Sanki tesadüf diye bir şey varmış gibi...)

25 Aralık 2010 Cumartesi

İşindeymiş gücündeymiş



Yer: D&R
Tarih çok da önemli değil.


Dergilerin dizildiği bölümün önündeyiz, yanımdaki yirmili yaşlara henüz girmiş iki kızın konuşmasına ister istemez kulak misafiri oluyorum. Aslında sadece bir tanesi konuşuyor, ama yanındakinin tanımadığı birini tanıyor olmanın yükselttiği öz güven ve verdiği müthiş gazla bağırıyor da bağırıyor.


Birinin tanıdığı fakat diğerinin tanımadığı adam Umut Sarıkaya. Dergilerin arasında onun yakın zamanda çıkan karikatür albümünü görünce kızımız bir anda bildiğini gösterme ihtiyacı duymuş ve coşkuyla bağırıyor:


"Ahaha bu adam çok komik yaa, süpeeeer, kitabın adına da bayıldım yaa "İşimdeyim gücümdeyim", isme bak yaaa hahahaha çok süpeeeer"


Unutkan ve dikkatsizimdir ama yine de senelerdir bu adamın köşesinin ismi bu değil miydi ya diye geçiriyorum aklımdan. Yok yok eminim böyleydi. Hatta dikkatsizliğimin farkında olduğumdan şu yazıyı yazarken bir daha da "İşimdeyim gücümdeyim" yazıp arattım. 2004 tarihli bir entry buldum ekşi sözlükten "Umut Sarıkaya'nın köşesinin ismi" diyen. 


Sonra şöyle bir düşündüm de karikatüristleri sadece facebookta paylaşılan karikatürlerden tanıyan bir neslin eline herhangi bir mizah dergisi alıp okumamış olması tuhaf mıdır diye. Değil. Kesinlikle bir eksikliktir sadece facebookta paylaşılan şeyleri tanımaları ama tuhaf değil. Yeni neslin özelliği bu. (Aramızda çok büyük yaş farkı olmaması da ayrıca tuhaf. Bu kadar çabuk mu değişir her şey?)


Yalnız yine de takdir ettim, bizden öncekilerde de olan bir özellikti, biz sokakta oyun oynayarak büyüyen nesilde de var, bilgisayarda oyun oynayarak büyüyenlerde de, facebookla gözünü açanlarda da. Bilmiyor olabiliriz ama bilmediğimiz şeyle bile başkalarını ezmeye çalışmakta üstümüze yok. O özelliğimizi kaybetmiyoruz.


Bilmeyen ama öğrenmeye çalışan insan iyidir, güzeldir. Ama şu bildiğini zanneden ya da yanlış bilmesine rağmen doğrusunu kabul etmeyen insan modeli var yaa, Allah hiçbirini karşıma çıkarmasın.


Bana da bazen Ortaç ve türevlerinin şarkılarını; İvedik esprilerini ya da saçma sapan dizilerin konularını bilmediğim için benzer muamele yapmaya çalışmak isteyenler oluyor farkındayım ama o kadar sinir bozucu bir insanım ki bulaşmamayı tercih ediyorlar! :)


Ayrıca onları bilmiyor olmak benim kendimi sevme sebeplerim arasında! :) (az sayıda sebebim var evet, yok değil.)

23 Aralık 2010 Perşembe

Her şey biter!

Blogun 777. yazısına Matrixvari bir giriş yapalım "Everything that has a beginning has an end" diyerek. (Blogun 777. yazısı olduğunu da kontrol panelinden gördüm, muhtemelen en azından 50 tanesi yayınlanmamıştır, öylece duruyordur taslaklarda.)


Başlayan her şeyin bitmesi durumu normalde düşündüğümde beni deli edecek bir hadise aslında ama tam bir saattir "Her şey biter" şarkısı eşliğinde olayı daha farklı da görebileceğimi düşünüyorum. (Bu düşüncelere kapılmamda Chuck Palahniuk'un da etkisi var, Yavuz Çetin'in de var, dün doğum gününü kutladığım adamın da var...)


Bitmesiyle beni sıkıntıya sokmuş bazı şeylerin bitişinin hemen ardından başlayan o mutsuzluk hali var ya, her şeyin sonu varsa onun da var!


İşkence gibi geçen o 1,5 yıllık öğretmenlik dönemi bitip ardından "Acaba kafama göre iş bulabilecek miyim?" stresi de nasıl başladıysa öyle bitecek.


Yeni başlayan şeyler beni mutlu edecek mi bilmiyorum ama nasılsa bir şeyler başlarken diğerleri bitecek, onlar biterken başkaları başlayacak. Elbet bir gün işler benim hayal ettiğim şekli de alır.


Hem olacakla öleceğe çare yoktu değil mi? Her şey olacağına varırdı ayrıca.


Yerine gelecek şeyler iyi olacak mı bilmiyorum ama şu an canımı sıkan her ne varsa bir gün bitecek. Umarım bu sıkıntılar giderken yerini benim istediklerime bırakır... (Hayır bencil değilim, herkes için aynı şeyi temenni ediyorum şu an, fena halde sevgi pıtırcığı modundayım.)


Şarkımı da paylaşıp giderim.


20 Aralık 2010 Pazartesi

Across the universe

Bu akşam durmadan bu klibi izliyorum ve neden bilmem ama izlerken de kendimi iyi hissediyorum.


Her ne kadar Dakota'yı kıskansam ve orada onun yerinde olmayı istesem de :) (klipteki velet Dakota Fanning.)






Ben (15)

Tamam, sakinim.


Ne zaman herhangi bir konuda ciddi bir karar vermek zorunda olsam geriliyorum. Sonrasında da hayatımdaki her şeyin olumsuz yanları gözüme batmaya başlıyor. 


"Onu mu yapsam yoksa bunu mu?"
"Öyle mi daha iyi olur böyle mi?" derken kendimi korkunç bir sıkıntı içinde buluyorum.


Sorun biraz da her şeyi kontrol altında tutmak istememden kaynaklanıyor galiba.


Neyse işte, 1 hafta içinde tam 2 defa ciddi bir karar alıp beni mutsuz eden ya da edeceğine inandığım şeyi attım hayatımdan. 2 kez kendime kanıtlamış oldum güçlü olduğumu, o yüzden de mutluyum.


Beni mutlu etmeyen yeterince şey yaptım şimdiye kadar, daha fazlasını istemiyorum.


Bugün keyfim yerinde! :)

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ben (14)

Ben ne istediğimi ya da ne istemediğimi bilmiyorum. Bütün sorunum bundan kaynaklanıyor sanırım. 10 dakika mutluysam geriye kalan 1 saat beni mutlu eden şeyin olumsuz yanlarını bulup canımı sıkmakla geçiyor.


Ergenliği sancısız atlattık da ondan mı böyle olduk bilmiyorum. Depresif ergenler gibiyim. 


Lisedeyken İngilizce'den nefret etmiştim, üniversitede Fransızca öğrenmeye başlayınca "İngilizce'yi özledim" diye zırlamaya başladım. Üniversite bitti, İngilizce öğretmenliğine başladım. Fransızcayı özledim zırlamaları başladı hemen. Son 2 gündür sürekli Fransızca duyuyorum ve tahmin edin ne oldu? Canım İngilizce konuşmak istiyor insanlarla. (Hayır, ben Türklerle dolu ortamlarda manyak gibi başka dilde konuşanlardan biri değilim.)


Hayatımda eksikliğini çekip "özlediiiiim" diye zırladığım şeyler var yaa, aslında hepsi hayatımda olmadıkları için değerliler. Hayatımda oldukları zaman yaptığım dangalaklıkları da biliyorum yani.


Böyle davranmaya devam ettiğim sürece asla mutlu olamam, biliyorum. Ama başka türlü davranmayı bir türlü başaramıyorum. Bazen pişmanlıkla harcıyorum içinde bulunduğum anı bazen korkuyla. Ama mutlaka rezil duruma getiriyorum. Başka türlü rahat edemem çünkü.


Off, çok sıkıldım bugün.


Uyumadan biraz kitap okumalı. Şu ara hayatımda güzel giden tek şey okuduğum kitap zaten.


(Çok sinirliyim bugün.)

15 Aralık 2010 Çarşamba

4'e dair...

"Unutacaksın" demişlerdi. Bahsettikleri şeyi yanlış anladığımı yeni yeni fark ediyorum. (Belki de doğru anlamıştım.)


Sesini hatırlamıyorum mesela. Gülüşünü (ki nadiren gülerdin), kızdığında nasıl baktığını (ki sık sık kızardın).


Canımı sıkıyor bu durum.


Sıcak bir öğleden sonra yanımda oturmuş gülerken seni izlemiştim, fark etmemiştin. Hayatımda hiç o kadar huzurlu hissetmediğimi fark etmiştim. Gülmüştüm halime. Daha yeni tanıdığım bir adamdı altı üstü, bu kadar abartacak ne vardı ki...


Yeni tanıdığım bütün insanlarda o huzuru arıyorum sen gittiğinden beri, bulamıyorum. Kimse bilmiyor ama insanlardan uzak durmamın en büyük sebebi bu.


Artık kendi kendime "öyle olsaydı şöyle olurdu", "böyle olsaydı öteki türlü olurdu" gibi cümleler kurmuyorum. Ne olursa olsun sonuç hep bu olacaktı. Belki bir gün daha geç belki bir gün daha erken ama eninde sonunda bu olacaktı. Gerçek canımı acıtsa bile artık bahaneler uydurmuyorum kendime. Büyüdüm herhalde...


Ben bildiğin gibiyim. Tutamayacağım sözler veriyorum kendime. Asla yapmam dediğim ne varsa bir bir yapıyorum hepsini. Korkuyorum her şeyden. "Rüyamda seni gördüm" bahanesine sığınıp arasam diye düşündüğüm bile oluyor çocuk gibi. Hâlâ boş konuşuyorum, hâlâ saçmalıyorum. Hâlâ insanlardan kaçıyorum. Hâlâ özlüyorum. En çok da özlüyorum.


Ne halt ettiğimi ben bile bilmiyorum.


4 yıl geçmiş. Tam da bugün...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Feeling good!



17 senelik öğrencilik hayatı, ardından kendini bir anda öğretmen olarak bulup haftada yaklaşık 66 saatlik çalışma işkencesine girmek falan derken koşturduk durduk bunca zaman. Sanıyorum bugün hayatımın gerçek anlamda ilk boş günü :)


Dün bütün eşyalarımı topladım, kapıdan çıkınca özgürlük diye bağırmadım ama müthiş bir rahatlama hissettiğimi inkar edemem. İnsan derken bile tereddüt ettiğim o tür varlıklarla bir daha hiç karşılaşmam umarım.


Şimdi dinlenme zamanı.


Önce pazar günkü ALES için biraz da olsa hazırlık yapmalıyım. En azından 1-2 deneme çözeyim de neymiş ne değilmiş göreyim :) Sonra kitaplar, filmler, müzik, kahve, çay... Psikolojimi yerine getirebilecek başka hiçbir şey gelmiyor şu sıra aklıma :) Hatta biraz da fotoğraf çekmeliyim belki. En sevdiğim mevsimde...


Sonrasında da kafama uyacak bir iş arama işkencesi başlayacak ama önce bir süre dinleneyim ne olur :(


Güzel hisler var içimde. Güzel olacak, güzel...


Ayrılmayı kafama koyduğumdan beri, yani 1 haftadır şarkım "Feeling Good". Bazen Nina Simone'dan dinliyorum bazen Muse'den. Hadi Muse dinleyelim :)


Youtube videoyu buraya eklememe izin vermedi :( Link budur: http://www.youtube.com/watch?v=CmwRQqJsegw


it's a new dawn
it's a new day
it's a new life for me
and i'm feelin' good!

11 Aralık 2010 Cumartesi

Öğretmen halleri-11



Bir yazı dizimizin daha fiilen sonuna gelmiş bulunuyoruz :)


Ben aklımda kalanları ve daha önceden yazmaya fırsat bulamadıklarımı yazmaya devam ederim muhtemelen tabi...


Okulum biter bitmez karşıma çıkan ilk yerde çalışmaya başlamakla hata yaptığımı bir yandan düşünüyorum ama diğer taraftan da bunun da bir ders olduğunu ve belki de benim için daha iyi olduğunu düşünüyorum.


Gördüm ki birileri işimi nasıl yapmam gerektiğini söylerse, yaptığım her şeye burnunu sokarsa, öğretmenlik dışında bir sürü şeyle uğraşmak zorunda bırakılırsam ben bu işe tahammül edemiyorum. Geriye baktığımda en keyif aldığım anların işime karışılmadan çocuklara bir şeyler öğretebildiğim anlar olduğunu görüyorum ve sanıyorum ki dershane ortamında bu iş zor.


Kendi aptallığından ötürü çevresindeki herkesten kazık yemiş bir adamın paranoyalarının ortasında yaşamak, diğer taraftan söylediği her sözle çevresine sıkıntı vermesi, her haltı kendisinin bildiğini sanması ama aslında bir bok bilmemesi sinir bozan şeylerin başında geliyorsa da en büyük sıkıntı yaptıklarıyla o çocuklara zarar vermesi.


Sene başında stajım bitse dahi sene sonuna kadar kalırım diye düşünürken bir de baktım ki tahammül edemediğim şeylerin listesi tahammül edebildiklerimin 3 katına çıkmış, tamam dedim bitti.


Küçüklere biraz yalan söylediğimi itiraf etmeliyim. "Haftanın 6 günü burada olduğum için hiçbir şeye zamanım kalmıyor ve yüksek lisans yapabilmek için zamana ihtiyacım var" dedim. Halbuki daha Ales'e bile girmedim. Bu yıl değil önümüzdeki yılın planları arasında var yüksek lisans başvuruları...


Büyüklere bir şey söylememe gerek kalmadı. Sadece 12-13 yaşlarında olsalar bile öyle iyi görüyorlar ki olanı biteni...


47 kişilik bir isim listesi çıkardılar dün. Altına da "Hepsi sizin yüzünüzden buradan ayrıldı. Selin Hoca'nın da onlar gibi gitmesini istemiyoruz" yazıp imzalamışlar. Büyük insan aklımla dedim ki "Ben gittikten sonra verin, o zaman yerime adam gibi birini bulur ve diğerleri gibi 2 haftada kaçmasına izin vermez". Çocuk akıllarıyla bana dediler ki "Ama siz gittikten sonra ne işe yarar ki..."


Bir şey diyemedim.


O çocukları çok seviyorum. Her birini. Ama son noktama artık geldim. Yüzlerine baktıkça midemi bulandıran birkaç insan arasında kalmayı istemiyorum daha fazla.


Bana dersi çok iyi anlatan hocalarımı severdim muhakkak ama unutamadıklarım hep hayatımda bir şeyler değiştiren insanlardı. Onlardan biri olmak için debeleniyorum bir senedir, becerebilmişimdir umarım.


Bugün manyaklarımdan biri şöyle söyledi:


"Dün ablamlar biz bu dershaneye geldiğimizden beri giden öğretmenlerin listesini yazmışlar, 47 kişi olmuş. 2 senede 47 kişi ayrıldığına göre sorun kimdedir hocam?" (Yaş 11 bu arada.)


Ha bu arada 47 kişi diyip duruyorum ama aynı anda 20 kişinin falan çalıştığını hayal etmeyin. 2 matematikçimiz var, diğer branşlardan birer kişi var. Lise grubunun fizik, kimya, biyoloji derslerine dalga geçer gibi aynı kişiyi sokuyoruz. Zaten doğru dürüst ders de almıyorlar. Haftada birer saat fizik, kimya, biyoloji; bir saat geometri, 2 saat matematik ve yoğun istekleri üzerine 2 saat İngilizce. Tarih, edebiyat falan hak getire. 2 matematik, bir Türkçe, bir sosyal, bir fen öğretmeni, bir de ben varım işte. Şu durumu düşünürseniz 47'nin nasıl büyük bir sayı olduğunu daha iyi fark edebilirsiniz.


İşte durum böyle.


Bir süre dinlenmeye ihtiyacım var. Fiziksel yorgunluk çok dert değil ama psikolojik anlamda yaşadığım şu sıkıntıdan kendimi bir şekilde kurtarmalıyım artık. Biliyorum "özel sektör" dedikleri şey sıkıntılıdır her zaman için, biliyorum her yerde bir sürü sorun yaşanıyor, kendi yaşadığım olabileceklerin en kötüsü demiyorum zaten. Ama 30'un üzerinde yılını öğretmenlik yaparak geçirmiş, hem devlette hem özel dershanelerde öğretmenlik/idarecilik yapmış insanlar 1 hafta içinde "Bunca senedir çalışıyorum böylesini görmedim, siz nasıl tahammül ettiniz" diyorsa vardır bir sebebi değil mi :) (5 tane de müdür gördüm 1 yılda ben.)


Hazır kış da gelmişken pencerenin yanına kurulup bir elimde kahvem bir elimde kitabımla keyif yapmak istiyorum bir süre. Sonrasında arayacağım iş öğretmenlik mi olur bilemiyorum. Her işte bir hayır olduğuna inanmaya çalışanlardanım. Her şeyin olacağına vardığı konusunda da inancım tam. Olması gereken neyse olacak işte bir şekilde ve ben de bekliyorum.


3 gündür durmadan ağlayan (özellikle o yaşlardaki halime benzettiğim bir kızım var, ne yaptıysam sakinleştiremedim), çocuklar için açtığım facebook hesabımı "Öğretmenim gitmeyiiiin" cümleleriyle dolduran çocuklarımla yarın nasıl vedalaşacağımızı düşündükçe içimin sıkıldığı doğru. Bir yandan da kapıdan çıkıp "Özgürlüüüüüüüüüüüüüüük" diye bağırasım var. Nasıl bir gün olacak bilemiyorum.


Son durumum budur :)

7 Aralık 2010 Salı

Yeter ki



Belki yarın sabah çok şey değişir hayatımda. Hal tam böyleyken bir şiir bir de şarkı var aklımda:

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

ve gönül tanrısına der ki:
-Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm,
Yeter ki gün eksilmesin penceremden!

Sonra şarkı:

Bir gün daha her gün gibi
Yeter artık dedirten şu yalancı yüzlerle
Burası büyük şehir
Burası ıssız memleket düşündeki
Gözyaşlarım para etmiyor
Para etmiyor düşündüğümüz onca keramet
Bir bütün var bölünmüyor
Bozduğunu bütünlüyor zindanlarda
Kendimi bıraksam kendi haline...

Yeter ki sen son bir defa özgürlükten bahset bana
Yeter ki sen son bir defa gör kendini gözlerimde
Yorulduğun zaman söyle güzel günler var önünde hâlâ
ve hâlâ sıcak bir ekmek gibi taşıyorsak eğer geleceği göğsümüzde.



umudum var...

Şiir: Cahit Sıtkı Tarancı
Şarkı: Kumdan Kaleler

5 Aralık 2010 Pazar

Gerçekten yaşlanmış olabilirim



Hemen bu yazıdan önceki yazıda gerçek yaşımın ortaya çıktığından bahsettim ya hani, aslında biraz da gerçeklik payı olabilir o durumun içinde :p


Tam da o yazıyı okuduğum günün sabahında kendimi yaşlı hissettiren bir olay yaşamıştım. Bu kez de onu anlatayım da iyice inanılsın 50 yaşını geçtiğime :)


Ben film izlemeyi severim, özellikle de filmlerinin vizyona girmesini beklediğim oyuncular ya da yönetmenler vardır. Türkiye'de vizyona girmemiş filmlerin peşine düşerim ya da piyasada artık dvdsi bulunmayan filmlere ulaşmak için 40 takla atarım vs. Her daim haberim olur bir şekilde olandan bitenden. Merak ettiğim bir filmse ya da çok sevdiğim birinin filmiyse hiç yorum duymadan/okumadan izleyebilmek için ilk günden atarım kendimi sinema salonuna.


Daha doğrusu geçmişte bu böyleydi.


Geçen gün öğrencilerimden biri yanıma geldi. Aramızda geçen diyalog şöyle:


(Johnny Depp sevgimi bilen öğrencilerimden biri. Hazırladığım powerpoint sunularına arada bir Johnny Depp fotoğrafı koyuyorsam ne olmuş?)


Öğrenci:  Hocaaam, 10 Aralık'ta sinemaya gidelim mi?
Ben: Ne izleyeceğiz ki?
Öğrenci: Johnny Depp'in filmi vizyona giriyor yaa hocam. Angeline Jolie var bir de hani.
Ben: Aaa The Tourist di mi? Gerçekten bilmiyordum yaa.


Sorun filmin vizyona giriş tarihini bilmemek değil tabi, eskiden deliler gibi sinema takip eden insanın hayranı olduğu adamın filminden haberdar olmaması direkt akla önceliklerin değiştiğini getiriyor. O önceliklerin can sıkıcı şeyler olması da işin kötü tarafı oluyor.


Evet ben yaşlandım! İş-güç derdine düşüp bana en çok keyif veren şeylere zaman ayırmayı unutuyorum! Uffff :(

3 Aralık 2010 Cuma

BlogLeaks bizi de vurdu :(





Millet Wikileaks belgelerinin derdine düşmüşken biz de BlogLeaks dalgasıyla sarsıldık ama yıkılmadık, zira kapı gibi generalle evliyim! Sağ olsun yıkılmaktan,
 depresyona sürüklenmekten kurtardı beni.


Önce "RTE stayla" yapıp belgelerimizi sızdıranlara sesleniyorum.


"İspatlarsanız bu makamda durmam, peki siz aksi durumda duracak mısınız?"


Hatta daha da gaza gelip diyorum ki: 


"Benim abdestimden şüphem yok!"


Bunca zaman gençmiş gibi yaptık, önce üniversite öğrencisi numaraları, sonra stajyer öğretmen numaraları... Herkes yiyor sanıyordum ama kuyumu kazanlar varmııııııııııışşşş. (Ağlıyorum şu noktada, amaç okuyucunun acımasını sağlamak.)


Madem ortaya çıktı artık rahat rahat itiraf edebilirim. Ukturk'un da yazdığı gibi 4 çocuğum var. 50 yaşında diyerek bana iltifat etmiş, biraz daha yaşlıyım aslında. Gezdim tozdum, konsere gittim, tepindim falan diye anlatıyorum yaa, bu yaşta nasıl yapayım evladım onu? Romatizma izin verir mi sanki? Çocuklar eve gelince yaptıklarını bana anlatıyorlar, ben de kendim yapmış gibi yazıyorum :(


Bir de kocam var, emekli general. 2 metre boyunda, geniş omuzlu bir adam. Görsen korkarsın. Yaşımı ortaya çıkaranlarla görüşecek tek tek :))


Yazıma burada son verirken benim gibi emekli bir grup arkadaşımla bir güne katılmaya gidiyorum. Unutmazsam gelirken kısır getiririm size de. Sıkı giyinin, üşütmeyin e mi evlatlarım. Tam hastalık havası bak.






Yazının tamamı burada : http://blogeditoru.blogspot.com/2010/12/blogleaks-yasn-saklayan-aslnda-teyze.html   :)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Aralık notları


* Sonbaharı da bitirdik, bildiğin kış mevsimindeyiz. Buna rağmen hala t-shirtle dolaşabiliyoruz. İklimlerde değişiklik yok, küresel ısınma yalan diyenlere selam olsun!


Seneler evvel kar yağardı bu mevsimde be, 3-4 senedir aralık ayı ilkbahar gibi geçiyor.


Aralık gelince her tarafta karlı fotoğraflar paylaşılmaya başlar, ben de bakar bakar iç geçiririm, yine o döneme geldik. Hoş geldik.


* En sevdiğim aylardan biri Aralık yine de. Hatta YİNE DE kısmını büyük yazayım, dikkat çeksin.


* Büyük konuşmamın cezası olarak Serdar Ortaç dinleyen, Recep İvedik izleyen bir adamla evlenip hayatımı onunla geçireceğimi düşünmeye başladım. Allah korusun! Fena halde tırsıyorum.


* Yaşça büyük bütün insanların evlilik tavsiyesi vermesinden sıkıldım. 


* Her gün düzenli olarak şunu düşünüyorum: "Eve gidip bir tane matematik testi çözeyim." Her akşam da şunu düşünüyorum: "Neyse yarın çözerim." Bak yine yarına kaldı.


* Tumblr'ı çok seviyorum! 


* Çok uzak yerlere gidesim var...


* Bugün bazı zamanlar ne kadar kendini beğenmiş tavırlar içine girdiğimi düşündüm. İnsanlar öyle zamanlarda bana neden tahammül ediyor anlamıyorum. Aslında keşke tahammül etmeseler diyorum bazen. Ne kadar az insan olursa o kadar iyi.


* Kahve falında depresyon ve psikolojik tedavi çıkan tek insan ben olabilirim :)


* House'a ocak ayına kadar ara verilmesine sebep olan herkesi kınıyorum. Gregory House olmadan koskoca bir aralık ayı nasıl geçer, hı?


* Haydarpaşa Garı'nda çıkan yangının fotoğraflarını gördükçe içim sıkılıyor. Ne Kız Kulesi, ne başka bir şey, deniz yolculuğu yaparken görmeyi en çok sevdiğim yer orası!


* Sıkılıyorum. Çok...

30 Kasım 2010 Salı

Kısacık-8



* 3 yılın sonunda epey büyük sayılabilecek bir değişiklik yaptım blogun görünümünde. Belki yine değiştiririm ama şimdilik böyle.


* Birkaç aydır kendime eskisi kadar dikkat etmediğimi fark ettim dün. Kızdım biraz...


* Superman t-shirtlü çift modası bitsin, hemen şimdi!


* İkizlerin aynı giysilerle neden dolaştırıldığını anlayamazken birebir aynı giyinen çiftleri görünce ne desem şaşırıyorum. Sahi çok merak ediyorum. Neden? Yanımdaki adamla aynı renkleri giydiğimizde ne oluyor ki?


* ylmzmrgl twitter'da yazdıklarını kitap yapacakmış. Hayat bunu duyduğumdan beri gözüme daha da anlamsız görünüyor.


* İstediğin kadar "kültürlüyüm, süpersoniğim, kültürümle hepinizi ezerim" havalarına gir, İvedik muhabbetine başladığın anda karizman yerle bir dostum!


* Mélanie Laurent, Marion Cotillard, Charlize Theron, Peyton List, Naomi Watts ve diğerleri! Gıcık mısınız? Gidin başka gezegende falan yaşayın, adamın asabını bozmayın! Şuraya 2 fotoğraf ekleyeyim dedim, hayata küstürdünüz beni gece gece. Bu saatte sıkıntıdan cips yemeye başladım. Hepsi sizin suçunuz! Çekin gidin, adamı komplekse sokmayın aaaaaa!


* Allahtan Johnny Depp var!


* Sevdiğiniz bir şey olsa bile herhangi bir iş zorla yaptırılıyorsa işkencedir. Kitap okumaya bayılırım ama Fransız Edebiyatı ile alakalı dersler sırasında, hocalarımızdan birinin takıntısı yüzünden yıl boyu Emile Zola okuyunca nefret etmiştim. Sonra ne oldu? Mezun olunca kendi kendime gidip Emile Zola kitapları alıp okumaya başladım. Adamın yazdıklarıyla öyle çok uğraştık ki artık çok yakından tanıdığım birini okuyormuş gibi oluyorum.


* Alacağım 2-3 kitap vardı, hazır almışken birkaç tane daha alayım deyip listeme başka kitaplar da ekledim. Sonradan eklediklerimi alıp o baştakileri unuttum. Böyle de dalgın bir insanım.


* Aynı şekilde gün içinde yazmayı düşündüğüm şeylerin hepsini unuttum ve şu an bambaşka şeyler yazıyorum.


* Pazartesiler hiç bitmesin istiyorum. Geri kalan her gün ayrı sendrom. Hele o cumartesi yok mu :(


* 2-3 tane matematik sorusu çözecektim güya bu akşam, yine yalan oldum.


* Umursamaz oldum iyice...


Bitsin burada. 



Görsel: Sophie Griotto

29 Kasım 2010 Pazartesi

Olur olmaz şeyler aklıma takılır!



Dün sabah kendimle yaptığım konuşma:




"Yaa şuradaki adamı galiba tanıyorum ama nereden tanıyorum? O da bana dikkatli dikkatli baktığına göre kesin tanıştık biz bununla. Kimdi bu kimdiii? Hah tamam buldum, bir okulda rehber öğretmen bu! (Rehberlik eğitimi dersinde "rehber öğretmen" denmeyeceğini öğrenmiştim aslında ama neyse artık.) Bizim lisede değildi, Allahım kim bu adam yaaa. (Kafama takılan bir şeyi öğrenemezsem ya da hatırlayamazsam sürekli aynı şeyi düşünüyorum, rüyalarıma girmeye başlıyor. Takıntılıyım evet.) Ortaokul zamanından da değil, nereden tanıyorum bu adamı... Hayır, olamaz. Beynimin bu derece sulanmış olması mümkün değil. Six Feet Under'da Claire'in okuldaki danışmanına benzettiğim için adamı kendi hocam sanıyor olmam mümkün değil di mi? Uff evet ya aynı ona benziyor. İşe bak dizideki okulun psikolojik danışmanına benzettiğim adamın kendi okulumda psikolojik danışman olduğunu sanıyorum. Dizi izlemeyi abarttım mı acaba?"


derken...


"Aaa tamam yaa hatırladım, bizim dershanenin yanındaki lisenin rehberlik öğretmeni bu adam. Geçen yıl yeni sınav sistemi hakkında bilgi vermeye gittiğimizde tanışmıştık. Odasında aynı benim gibi her türlü bitki çayını bulunduran manyak bu. Tamam yaa, ohh hatırladım. Ayrıca izlediğim dizilerle kendi hayatımı da karıştırmaya henüz başlamamışım demek ki, ne güzel!"


-MUTLU SON-

27 Kasım 2010 Cumartesi

Ben demiştim





Seneler önce, kendimi savunmaya çalışırken, daha doğrusu haklılığımı kanıtlamaya çalışırken kurduğum bazı cümleleri bir kitabın sayfalarında bulmak...




"Unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil çalışmamaktır. Fakat onu görmemeni tavsiye ederim. Maddesiyle alakanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimi olsun. Bundan emin misin?"


Demiştim ki "Sizin söylediğiniz gibi kendini zorlamakla olmaz. Kaçtıkça peşinden gelir bazı şeyler. Bir zaman sonra alışılacak böyle yaşamaya. Yavaş yavaş da silinecek akılda kalanlar. Sabır, tek gereken sabır..."


...






*Fotoğraf: booklover.tumblr.com
Alıntı: Peyami Safa-Yalnızız

26 Kasım 2010 Cuma

Beklenen pişmanlık!

Ne oldu biliyor musun?


Akşam üstü eve doğru yürüyordum hızlı hızlı. Kulağımda Yavuz Çetin. Aklımda 1000 farklı şey.


"X bugün öyle derken aslında ne demek istedi", "Y de benimle aynı fikirdeymiş bak", "Z acaba yanlış mı anlıyor beni", "Evraklarda bir sıkıntı olur mu ki", "Yarın erken kalksam", "Yazılacak kaç dosyam kaldı", "Kimlerle dersim var yarın", "Akşam 1-2 okuma parçası hazırlamayı unutmayayım", "Aaa atmye uğrayacaktım", "Yarın yatırsam ne olur ki", "Yok yok yatırayım da kitap siparişimi vereyim akşam", "Kaç günde gelir acaba", "Yarın ne giysem ki", "Yavuz'un bu şarkısı da ne severim", "Bir gün Beyoğlu yollarına düşmüşken ve bu şarkıyı dinlerken yolda elinde Fransızca kitaplar olan biriyle karşılaşmış ve kendisinin ruh eşim olma ihtimalini düşünmüştüm", "Ruh eşi ne lan saçmalama"........


Tam bunlar gibi yüzlerce şeyi düşünürken bir anda yolun ortasında durdum.


"Ben onca şeyi herkesin görebileceği bir yere ne düşünerek yazdım?"


Biliyordum işte bir gün bunu hissedeceğimi! Eline bir tükenmez kalem alıp yıllar evvel tuttuğu günlüğünde daha sonra görmeyi istemeyeceği ne varsa bir bir karalayan bendim. O defteri neden atmadım bilmem. Sakladım ama kelime kelime karaladım ileride canımı sıkacağını hissettiğim ne varsa. 


Bu sefer karalamak da çözüm değil işte, yazdıklarımı yırtıp atmak da. Milyonlarca insan yazdığım her kelimeyi ezberlemiyor elbette ama isim ya da olay söylemeden anlattığım bir takım şeyleri çok yakından görmüş ve ben yaşarken yanıbaşımda olmuş insanlar biliyor ve hatırlıyorlar işte o yazdıklarımı.


Yazdığım için pişman olacağımı biliyordum ben. Kesinlikle olacaktı işte. Bir gün olacaktı, bu akşam üstü oldu. Yol ortasında, durduk yere ve hiç aklımda yokken sanki biri gelip onca şeyi aslında hiç yazmamalıydın dedi...


İleride bir gün hepsini siler miyim bilmem. Ama tam da bu akşam canımı sıktı söylediğim her kelime.


Öyle işte...

23 Kasım 2010 Salı

Öğretmen Halleri-10

Koridora girmemle ağlamaktan konuşamayan sevimli bir yaratığın bacaklarıma sarılması bir oldu.


Sonrası şöyle:


-Öğretmenim, (iç çekiş) fıı fııı, öğretmeniiiiiiiiiiiim.
-Ne oldu güzelim, niye ağlıyorsun, gel bir sakin ol.
-Öğretmeniiiiiiiiiiiiimmmmmmmmmm
-Canım bir sakin ol gel söyle bakayım ne oldu.
-Ben fııı fıııı ödevimi ühüüü, ben aslında ödevimi fıııı fııııı yapmıştım fıııııııı amaaa defterimi evde unutttuuuuuuuuuuuummmmmmmmmm
-Bunun için mi ağlıyorsun?
-Eveeeeeeettttttttttt ühüüüüüüü.


Gülsem mi ağlasam mı şaşırdım :) Nasıl ağladığını görseniz inanamazsınız gerçekten ödev yüzünden ağladığına. Verdiğimi dahi hatırlamadığım bir ödev için kendini bu kadar hırpalamasına üzüldüm tabi. Bu minikler çok tatlı bee :))






(burun çekme efekti için "fııı"yı uygun gördüm.)

Ben (13)

* "13" ortaokulda okul numaramdı. Severim o yüzden. Ama favorim lisedekidir.


* Yalnızca 5 günlük bayram tatili yapma hakkı bulunan bir zavallı olduğum için çok mutsuz bir bayram geçirdim. Hemen bitti zaten. Mutsuzum.


* Hayatım boyunca soğuk bir insan oldum. İnsanlar ben yokmuşum gibi davransınlar istedim hep. Tuhaf di mi? Birileri deliler gibi kendini göstermeye çalışırken ben hep sıkıldım bundan. Hâlâ da gittiğim herhangi bir yerde yeni tanıştığım birileri benimle fazla ilgilenirse terslemek isterim. Sıkılıyorum yahu, samimiyet beklemeyin hemen.


* İlkokulda 24 saatimizi birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Bir gün onların evinde olurduk bir gün bizim evde. Okulda da yan yana otururduk zaten. Bu derece yakın olduğum insan beni telefonla aradığında aramızdaki diyalog şöyle başlardı:


-Selin naber?
-Ne var?


Annemin "Kız hatrını soruyor, azcık kibar ol da cevap ver" cümlesinden bir yerden sonra öyle bıkmıştım ki yeniden söylemesin diye kıza "İyiyim" demeye başlamıştım. Arkasından da "Ne var" diyordum tabi yine. "İyidir senden naber" demeyi öğrenmem epey zaman aldı.


* Akrabalarla olan durum daha da sıkıntılıydı. İlkokul yıllarında hatrımı soranlara ters ters bakar cevap vermezdim. Ortaokul yıllarına geldiğimde "İyiyim" demeye başladım. "İyiyim sen nasılsın" demeyi öğrenmem de epey zaman aldı. O kadar nefret ediyordum ki insanlarla konuşmaktan ne kadar az sözcük kullanırsam o kadar iyidir diye düşünüyordum.


* Fazlasıyla soğuk bir insan oluşumun da etkisi var aslında bu davranışlarımda.


* Aradan yıllar geçti, bu kez karşımdakini inceleyip tanıma işine fena sardım. Tanıyana kadar sessiz sessiz izliyorum. Eğer seversem çenem bir daha kapanmamak üzere düşüyor. Sevmezsem hayat boyu soğuk yüzümü görmek zorunda kalıyor. Bir süre sonra benden nefret edip kaçıyor zaten :)


* Biraz da kendini beğenmişlik var tabi.


* Herhangi bir konuda aslında pek bir şey bilmeyip çok şey biliyormuş gibi yapan insanlar var ya, çok canım sıkılıyor yanımda onlardan biri varken.


* Programa "proğram" diyen insana gıcık olurum, neden bilmem.


* Biri okul durumumu sorduğunda "bitti" demek beni çok hüzünlendiriyor. Henüz nedenini çözemedim.


* "Okuyom ben yaa" geldi aklıma şimdi bunu yazınca.


* Ruh halimin kötü olmasına öyle alışmışım ki iyi olduğumu söylemek tuhaf geliyor. Ama iyiyim.


* Öğrenciler hakkında oturup raporlar yazacağım bu saatte. Eğitim-öğretimle zerre kadar ilgisi olmayan, çocuk psikolojisine dair hiçbir fikri bulunmayan ve öğretmenlikle alakalı hiçbir şey bilmeyen bir adam okuyup değerlendirsin diye. İşte bu yüzden ben dershanelerden nefret ediyorum!


* Öğretmenlerin yazdığı raporları değerlendirecek kadro bir kimya mühendisi bir de muhasebeciden oluşmakta. (Kimya mühendisi şüpheli) Şaka gibi di mi?


* Düşünüp daha da fazla sinirlenmeden oturup raporumu yazayım bari. 

22 Kasım 2010 Pazartesi

I don't feel it anymore

Geçmiyor bazen.


Lanet can sıkıntısı geçmiyor. Film izliyorum, kitap okuyorum, friendfeed'e bakıyorum, twitter'a bakıyorum, ekşide dolaşıyorum, müzik dinliyorum... Aklıma gelen her şeyi yapıyorum ama geçmiyor.


Her şeyi kafamda büyütüp daha da büyük sıkıntılar haline çevirmeyi oldum olası sevmişimdir zaten. Hele bir de sıkıntı olarak görülecek çok şey varsa hali hazırda...


Zaman çok hızlı geçsin istiyorum. 


İşte yine can sıkıntısının son noktalarına yaklaştığım bir akşamda, dinleyecek şarkı ararken aslında uzun zamandır bildiğim bir şarkı takılıyor gözüme. William Fitzsimmons ve Priscilla Ahn'ın sesleri insanın içine öyle huzur veriyor ki... Sıkıntım geçmiyor tam anlamıyla ama olsun. Aslında şarkının sözleri de çok mutlu şeyler düşündürtmüyor tabi ki :)


Ne dediklerini boşverip o güzel iki sese odaklanıyorum tamamıyla, bir yandan da güzel bir müzik. Bundan iyisi can sağlığı...



Hold on this will hurt more than anything has before
What it was, what it was, what it was
I've brought this on us more than anyone could ignore
What I've done, what I've done, what I've done


I've worked for so long just to see you mess around
What you've done, what you've done, what you've done
I want back the years that you took when I was young
I was young, I was young, but it's done


Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away
Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away


We'll fall just like stars being hung by only string
Everything, everything, here is gone
No map can direct how to ever make it home
We're alone, we're alone, we're alone


Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away


19 Kasım 2010 Cuma

Bayram kabusu

Bayram günü evden çıkılmaması gerektiğini zamanında öğrenmiştim aslında. Ama bazen mecbur kalıyorsunuz işte. Tıpkı dün bana olduğu gibi.


Sabah yolların boş olduğu saatlerde işe gidip akşam geç saatte ve yorgun halde eve döndüğüm için sağa sola çok dikkat etmiyorum, etrafım çok kalabalık da olmuyor zaten. Çalışmadığım günlerde de kendimi nereye atacağımı şaşırdığım için insanlar çok dikkatimi çekmiyor, daha çok mekanlara takılıyorum. Sağa sola bakış amacım nerede ne yapacağıma karar vermek için, yanımdan geçenleri görmek için değil.


İşte bu yüzdendir ki ben o apaçi dediğiniz insanları yakın zamana kadar sadece internet üzerinden tanıyordum. Aslında bir tanesini her gün görüyorum ama ona da gözüm alıştı artık. Dün o kalabalıkta dışarı çıkınca neden abartılı şekilde onlardan bahsedildiğini anlamış oldum. Her yerdeler!


Onlardan daha da fena olan bir başka kız grubu var aslında. Onlara ne deniyor bilmiyorum. 14-15 yaşlarındalar ama en azından 10 yaş büyük gözükecek şekilde makyaj yapıyorlar. Abartılı ve çok çirkin parlak giysiler giyiyorlar. Yine çok çirkin kolyeler, bileklikler vs takıyorlar. Tek kelimeyle korkunçlar!


Bir de öyle havalılar ki anlatacak kelime bulamıyorum, öyle söyleyeyim.


İşte önce bunların içine düştüm. 


Oradan kurtulunca daha beter bir yere düştüm! Bayram günü gidilebilecek en kötü yer bir alışveriş merkezidir. Acilen almam gereken şeyin satıldığı en yakın mağazanın sadece Cevahir'de olması muhtemelen benim bahtsızlığım. 


Kapıda en azından 100-150 kişiden oluşmuş sıranın peşine takıldık, daldık içeri. d&r'ın kitap bölümündeki o kalabalığa bakılırsa Türk insanı okumuyor diyerek haksızlık ediyor olabiliriz. Zira içeride kımıldayacak yer yok.


"Aaaa ayfon ıdısı" "Aaaa ayfon vıdısı" şeklinde çığlıklar atıp hoplayıp zıplayan ergen kızlar mı ararsınız, içerideki koltuklara kurulup sohbet eden yaşını başını almış adamlar mı...


Yemek katı asıl kabus. Sanırsın ki millet aylardır yemek için bugünü beklemiş. Ellerinde tepsilerle yer arayan ama bulamayan insanlar, boşalan masa için birbirini yiyen başka insanlar...


Orada yemek yemenin imkansız olduğunu fark edince rotayı Taksim'e çevirdik. Kalabalık olsa bile sevdiğim bir yer en azından! Tuhaftır, Cevahirdeki kalabalığın yarısı bile yoktu diyebilirim Taksim'de. İstediğimiz yerde rahat rahat oturup yemeğimizi yiyebildik en azından!


Evet bu şehrin kalabalığını bile seviyorum ama dönüşümlü olarak kalabalıklaştıralım bence İstanbul'u. Hepimiz birden sokaklara dökülünce olmuyor. 


Dün bayram günleri evden çıkmamakla akıllılık ettiğimi öğrendim de bu ilgi bir işime yarayacak mı?
Hayır!


Çünkü bugün yeniden çıkmak zorundayım ve yeniden aynı yere gitmek zorundayım. Yarın da işe gitmek zorundayım zaten. Uffff...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Garip alışkanlıklarım, huylarım vs.

Finduilas'tan garipliklerimiz konulu bir mim gelmiş, hadi yazalım.


2008'de de garipliklerimi anlatmıştım, bunlar 2010 model garipliklerim olsun.


* Karikatür ezberlerim. Olur olmaz yerlerde de kullanırım o cümleleri. Bu aslında kasıtlı yaptığım bir şey değil ama bir iki kez okuduğumda aklımda kalır işte. Mizah dergileriyle alakası olmayan insanlar genelde "ne diyor bu" der gibi bakarlar. Yanımdaki kişi Mischief ise diyalogu karşılıklı canlandırırız. Süper olur!


* Bir kitap, bir film ya da herhangi bir şey bana çok anlatılmışsa asla izlemem, okumam vs. Ama istisnalarım vardır. Belli 2-3 kişinin tavsiye ettiği her şeyi beğenebileceğimi bilirim. En azından şans veririm.


* Çantama koymam gerekenlerin hepsini koyup koymadığımı 40 kez kontrol ederim. Bu duruma Mischief "yoklama" adını verir.


* Ev halkının en çok kafayı taktığı davranışım dergilerimi atmayışımdır. Hepsini saklarım. İleride ne yapacağımı bilmiyorum kendileriyle ama saklıyorum.


* Kullanmaya kıyamadığım çok eşyam vardır.


* Oğlak burcu olmanın bir getirisidir, her türlü olay için uzun zaman öncesinden plan yaparım. Nereye gidilecek, ne giyilecek, neler yapılacak her şey planlanır. Hele organizasyonun sorumluluğu bendeyse iyice detaylı düşünmeye başlarım. İnsanlar ne yapmak ister, ne sever, ne sevmez...


* Tuhaf bir hafızam vardır. İnsanların isimlerini hatırlayamam, ne giydiklerine falan zerre kadar dikkat etmem ama nerede ne yaptık, kim ne dedi, konuşurken kim nerede oturuyordu, kim ne zaman geldi, kim kime ne yaptı vs. abuk subuk her şeyi hatırlarım. Bir de yıllar aklımda kalır genelde. Şunun olduğu yıl şu da olmuştu, bu olduğunda ben şu sınıftaydım demek ki şu yıldaydık gibi cümlelerim boldur.


* Dışarı her çıktığında mağazalara saldırıp alışveriş yapan kızlardan değilim. Alışveriş günüm bellidir, o gün sabahtan çıkılır, alışveriş yapılır. Onun dışındaki zamanlardaysa dışarı ne için çıkmışsam sadece onunla ilgilenirim. Ama kitap alışverişi istisnadır tabi, o her an yapılabilir.


* Toplu taşıma aracına bindiğimde yanına oturabileceğim pek çok insan varsa ama içlerinde en normal görünüşlü olan benim yaşlarımda bir erkekse onun yanına oturmam. Sanki herkes çocuğa asılmak amacıyla o kadar boş yer varken onun yanını seçtiğimi düşünecekmiş gibi gelir. Rahatsız edileceğimi bile bile giderim yaşlı bir amcanın ya da teyzenin yanına otururum. Teyze beni yastık olarak kullanır, amca durmadan soru sorar vs. rahatsız bir yolculuk yapmış olurum.


* İnsanların yüzlerine karşı iyi şeyler söyleyemem ama kötü şeyler söyleyebilirim. Gıcık olmam tuhaf bir durum değil ama di mi?


* Lise hazırlıktayken İngilizcemi geliştirebilmek için yalnızken hep İngilizce düşünürdüm. Aklımdan geçen her şeyle ilgili İngilizce cümleler kurardım. Sonra Fransızca düşünme çalışmaları başladı. Şu ara bir dili konuşurken durup bir anda diğerine geçebilme çalışmaları yapmaktayım. Düşüncelerim çoğunlukla farklı dillerde yani. "Nasıl öğrendin" diye soranlara cevabım budur.


* Yabancı dil öğretmek eğitimini aldığım iş olsa da ne zaman biri "bana ne tavsiye edersin" diye sorsa ne diyeceğimi şaşırırım. Karşıdakinin seviyesini, ne şekilde daha iyi öğrenebildiğini bilmeden ne diyeyim ki ben...


* Bir insanın herhangi bir davranışından ötürü ondan soğumuşsam ya da kızgınsam bir şey yokmuş gibi davranamam. Yaptığı her şey sinirimi bozar. Kavga çıkaracak yer ararım. Arkasından konuşup konuşup yüzüne bir şey yokmuş gibi davranan insanlara tuhaf gelir bu davranışım ama bence olması gereken bu.


* Konuşmaların ortasında gereksiz detaylar vermeyi severim. Beynimin her tarafını dolduran tuhaf şeyleri insanlarla paylaşmak hoşuma gider.


* Bütün gece bilgisayar başında oluşum buna rağmen facebook denen şeyle zerre kadar ilgilenmeyişim bir grup insan tarafından tuhaf karşılansa da kendimi böyle seviyorum ben. Paylaştıkları şeyleri beğenmediğim, özlü sözler paylaşmadığım, gereksiz fotoğraf altı sohbetlerine katılmadığım için onlar beni sevmiyorlar ama olsun :)


* Dinlediğim müziğin ritmime göre ayarlarım adımlarımı. Bazı müzikler fazla hızlı gelir, yine de ona uyarım. O sırada dışarıdan nasıl göründüğümü hayal dahi etmek istemiyorum.


Kendi davranışlarım bana çok normal geliyor tabi. Bu yazdıklarımın bir kısmı benim garip bulduklarım değil insanların bende garip gördükleri şeyler. Böyle bir şeyim işte :)


Finduilas'a teşekkür ederiz. Bayram yazısı yazmak içimizden gelmediği için "Mutlu bayramlar" dileğimizi de araya sıkıştırır ve gideriz...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Bayram gelmiş ya

Şimdiye kadar bütün tatillerden önce çeşitli planlar yaptım, hepsi yalan oldu. Bu kez tam tersini denemeye karar verdim. İşte bu bayram kesinlikle yapmayacaklarım:


- Dinlenmeyeceğim.
- Film izlemeyeceğim.
- Dizi izlemeyeceğim.
- Kitap okumayacağım.
- Arkadaşlarımla zaman geçirmeyeceğim.
- Normalde zaman bulamadığım işlere zaman ayırmayacağım.
- Uyumayacağım.




Zaten toplam 4 gün tatilim var, hafta sonları tam gaz çalışmaya devam. (Pazartesi normal iznim) İstesem de çok fazla şey yapacak zamanım yok.


İşte bu sefer gerçekten özledim öğrenci olmayı :(

12 Kasım 2010 Cuma

Özledim mi ne?

Biriyle yollarınızı ayırdığınızda her tarafta onunla alakalı şeyler görmeye başlamanız muhtemelen kaçtığınız şeyin peşinizi bırakmamasıyla alakalı bir durumdur.


Onu hatırlatan bir şeyler muhakkak vardır her tarafta ya da siz onu hatırlamak istediğinizden her tarafta onunla ilgili şeyler görürsünüz.


Hele yerini doldurmuşsanız bir şekilde o zaman daha da fena. Tüm sıkıntı yetmezmiş gibi bir de suçluluk hissi peşinizi bırakmaz. Yollarınızı ayırmanızın tüm suçlusu odur belki ama yine de suçlu hissedersiniz kendinizi işte!


Bu durum normalde "aşk" için geçerlidir, bazen "bitmiş bir dostluk".


Benim bu ara bu hissi çok sık yaşama sebebimse Kaspersky Internet Security.


5 yılın sonunda kendisini bilgisayarımdan kaldırıp yerine Eset Smart Security kurduğumdan beri her sabah üzerinde Kaspersky logosu olan araçlar geçiyor yanımdan. (Kendilerini şu zamana kadar hiç görmemiştim.) Yolda kendi kendime gülerken beni görürseniz bilin ki yakın zamanda bir tanesi yanımdan geçmiş.


Zaten Eset de canımı sıkmaya başladı, döneceğim Kaspersky'e o olacak. Bunların hepsi işaret!


(Can sıkıntısından kafayı sıyırmaya başlamışsam kime ne?)