16 Ağustos 2010 Pazartesi

Küçüktüm, ufacıktım





Eğlenceli bir mim göndermiş Ukturk, önce onunkini okuyalım, sonra kendimiz yazmaya başlayalım : http://blogeditoru.blogspot.com/2010/08/gencler-bugun-cocuklugumu-ele-alyoruz.html


Nasıl bir şeydim çocukken, aklımıza gelenleri yazalım bakalım.


Kitaplarım: Alice harikalar diyarında, Grimm masalları, Andersen masalları, Aisopos masalları vb. Çocuğa okula gitmeden seneler evvel okuma-yazma öğretirsen böyle olur. Bir yere gitmek istemiyor muyum? Rüşvet belli. "Gelirsen kitap alırım". Oyuncaklarla fazla haşır neşir bir çocuk değildim ben. Varsa yoksa kitaplarım. Bir de Mischief'in "Buluşların öyküleri" diye bir kitabı vardı, onu çok kıskanırdım. Bu da yazının itirafı olsun. Gerçi birbirimizin kitaplarını sürekli alır okurduk ama olsun :)


Elektro gitarlı bebeğim: Evet oyuncaklardan hoşlanmazdım dedim ama onun yeri ayrıydı. Barbie-Cindy vb. bebekler vardı ya, onlardan biri işte. Diğerlerinden tek farkı elektro gitarı olması. Tabi kasıtlı yapılmış bir tercih değildi ama gitar çalan ve saçlarının bir kısmı farklı renk olan o bebekten etkilenmiş olabilirim. Dayımların sürekli bir yerlerden alıp alıp getirdikleri kocaman bebekler vardı bir de. Bebeği alır almaz elbiselerini kaybeder sonra onlara kendim elbise dikerdim. Sanırım kasıtlı olarak kaybediyordum yenilerini dikebilmek için. Diktiklerimin bir şeye benzemediklerini söylememe gerek var mı?


Annem: Evet biliyorum, hepiniz çocukken annenizi çok seviyordunuz. Ama ben ona olan sevgimden bahsetmeyeceğim. O kadar sinir bozucu çocuklardık ki, birinin evine oturmaya gittiğimizde anneme huzur vermezdik. Annemin eteğinin bir ucundan ben tutardım, bir ucundan Canan tutardı, annem nereye giderse peşinden giderdik. Tam anlamıyla kabus!


Halam: Tamam, halanızı da çok seviyorsunuzdur. Ama hayatının ilk 10 senesini halasına yapışık geçiren çok fazla çocuk olduğunu sanmıyorum. Ev dışındayken annemin eteğine yapışık gezerdik dedim ya, evde olduğum zamanlarda da halamın omuzlarında yaşardım.Yaz-kış hiç fark etmez, sıcakla soğukla derdim yok benim. Her şartta ve her koşulda onun omuzları üzerindeyim. Yemeğini yerken, tv izlerken, sohbet ederken, dantel örerken ben hep omuzlarındaydım.


Manuela: O diziyi çocukken izlemiş birinin psikolojisinden hayır mı beklersiniz? Bir ara 1 hafta süreyle elektriklerimiz kesilmişti. Bütün mahalle karanlıktı, sadece yan komşumuzun elektriği kesilmemişti. İşte o 1 hafta boyunca her akşam onların evinde toplanıp Manuela izledik biz! Yine olsa yine yaparım, pişman değilim. (yan komşuyla elektriklerimiz asla birlikte kesilmezdi, sanırım onunki arka sokağa bağlı mıymış neymiş. Tuhaf tabi, yanyana 5 ev var, 4'ü karanlık, biri aydınlık.)


Fenerbahçe: Hayatımın her döneminde olduğu gibi çocukken de çoook önemliydi. O döneme dair en net hatırladığım 2 şeyden birincisi baba sırtında evde marş söyleyerek dolaşmaca. İkincisiyse ben ilkokul 3. sınıftayken Ali Şen'in takımdan Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin'i uzaklaştırması sonucu benim deliler gibi ağlamam.


Rıdvan Dilmen'in oynadığı reklam: Sanırım saat reklamıydı ya da uyduruyor olabilirim. Aykut Kocaman'dan önce feci bir Rıdvan Dilmen hayranıydım da ben. Reklamı görünce heyecanlanırdım. Evdekiler de "Aaa Selin tvye baaak" diye yaygara koparınca.


TRT'nin balerinleri ve Müjdat Gezen: Yakın zamanda bahseymiş olmalıyım onlardan ama şu an yazıyı bulabileceğimi sanmıyorum. Televizyonun işleyişi ve çalışma prensibi konusunda ilk kafa yoruşum şöyle olmuştu: "Hadi TRT minik balerinler gönderip bizim televizyonun içine sokuyor ama bir tane Müjdat Gezen var dünyada, onu nasıl herkesin evine gönderebiliyor?"


Keçi: Buradaki keçi benim. Bildiğiniz "inatçı keçi". Ev ahalisini hayattan bezdirirdim inatçılığımla. Kirli diye annemin banyoya attığı herhangi bir giysimi giymek isterdim. Özellikle kirli olan ne varsa onu giymek isterdim ki deli olsunlar. Annem kirli olduğu için giyemeyeceğimi söylerdi. Ben de o kirli olan giysim olmazsa hiçbir şey giymeyeceğimi söylerdim. Karda kışta, o dönem sobalı olan evimizde iç çamaşırlarımla otururdum. Soğuktan donsam bile başka şey giymezdim. (çok üşümeme rağmen sırf inadımdan üzerime bir şey giymediğimi net hatırlıyorum) Olur da pes edip kirli giysimi getirip kafama atarlarsa onu 10 dk giyer, sonra çıkarırdım. Ben onu çıkarıp tekrar banyoya atana kadar yaptıklarımla evdekileri delirtmiş olurdum tabi. Bir de sürekli "önce o banyo yapsın" kavgamız vardı. Canan şimdiki halinin aksine çok uysal bir çocuktu. Öyle olmasa ev iyice akıl hastanesine benzeyebilirdi. Her konuda inat ederdim ve benim dediğim yapılmadığı sürece de milletin burnundan getirirdim her şeyi. Şu an bana inatçı diyenler bence bir daha düşünsünler :) Şu an melek sayılırım eski halimi düşünürsek.


Pasta: "Hastayım hasta canım ister pasta" tekerlemesini kim bilir nereden duymuşsam öyle bir yer etmiş ki bende, ne zaman hasta olsam pasta isterdim evdekilerden. Hep de bu tekerleme söylenirdi onun üzerine. Pastayı yedikten sonra iyileşiyoruz tabi.


Kalemlerim: Onlar asıl etkiyi bende değil ilkokul arkadaşlarımda bıraktılar. O kadar çok kalemim vardı ki... Hepsi de renkli ve birbirinden farklı özelliklere sahip kalemlerdi. Otomatik kalemler, üzerinden bir şeyler sarkan kalemler, ucu değişen kalemler... O zaman şimdiki kadar da çeşit yoktu tabi. O durumda da kocaman bir kalem kutusunu çeşit çeşit kalemle doldurmuş bir kız dikkat çekiyordu fazlasıyla. 


Günlüklerim: Üçüncü ya da dördüncü sınıftan beri günlük tutuyorum. Sürekli saklamaya çalıştığım için de çok dikkat çekiyordu tabi evde. İlk yıllar "Sabah kalktım, kahvaltı ettim, markete gittim, çikolata aldım, akşam Özlem'le onların bahçesinde piknik yaptık, akşam oldu, yattım" şeklinde yazılmış günlükler sonraki zamanlarda epey değişti tabi. 


Bahçe piknikleri: Akşam üzeri herkes annesine sandviç yaptırır, Özlem dediğim arkadaşın evinin bahçesine gidilir, topluca yenir. Bunun da adı pikniktir. Arada bizim bahçeye ya da başka bahçelere de gideriz ki renk olsun. O yaşta en büyük eğlencemiz bu. 


Sanırım bu kadar yeter :)


Teşekkür ettim mim için!

2 kişi de demiş ki:

bi dost dedi ki...

senin annen bir melek mi yavrum? onca inadına rağmen pataklamadı mı seni? selin çok gıcıkmışsın ama yahu:D (cananın çocukluğundaki uysallığını da belki delinin deliyi görünce sopasını saklaması şeklinde açıklayabiliriz)

Selin dedi ki...

Şimdi ara sıra gülerek anlatsa da o zaman ciddi ciddi sinir krizleri yaşatmış olmalıyım :) Sabırlı kadın kendisi :) Hatta ona yaptıklarımdan çok halama yaptıklarımı başıma kakar benim. Yaa bir de pataklasa da faydası olmaz ki, daha beter inat ederim o zaman. Öyle de pis bir çocuktum yani.

Canan lise yıllarına kadar o kadar uysal bir çocuktu ki görsen inanamazsın. Sonradan ne olduysa bu hale geldi :D

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?