26 Ekim 2010 Salı

Güzel bir gün!

Ales başvurusunu bir hafta ertelemem de tesadüf değil, yakınımda onca üniversite dururken inatla Marmara'ya gitmek istemem de... Evet, kasten yaptım!


Sabahın onunda düştüm yollara, istikamet Marmara! 


Karaköy'den binilen vapurun en sevdiğim yerine kurulmak, kulağımda sevimli bir şarkıyla ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle bir kıtadan diğerine geçiş yapmak gerçekten terapi etkisi yaptı üstümde! (tıpkı günün geri kalanı gibi...)


Bir yandan da gözlerim doluyor tabi ama hüzünleniyor muyum yoksa suçu rüzgara mı atmalı bilmem. Vapurdayken anladım yazmanın bana şu an neden eskisi kadar keyif vermediğini. Aşık olduğum şehrin en güzel yerinden geçerken onlarca şey düşünürdüm, daha bir duygusal davranırdım, yalnız kaldıkça daha çok dönerdim kendime bir sene önce.


Şimdi olmuyor. Sevimsiz yollardan geçip sevimsiz bir semte gidiyorum. Yalnız kalamıyorum. Düşünemiyorum uzun uzun. Güzel şeyler görüp güzel zamanları hatırlayamıyorum ya da geleceğe dair şeyler hayal edemiyorum. Varsa yoksa veli, öğrenci, öğretmen, ders muhabbetleri...


Boğazı bazen yukarıdan bazen aşağıdan izlediğim o 5 sene geçti gözümün önünden. Kulağımda "Aşk hiç biter mi" diyen şarkı...


Kadıköy'e varış. Geçmişle aynı olan her şeyin mutluluk vermesi, küçük değişiklikler için bile üzülme... Durağa yaklaştığımda her sabah denk geldiğim otobüsün orada beklediğini görünce de kendi kendime gülmüş olabilirim, evet. 


Oturdum hemen ve sağa sola bakmaya devam. Uzun bir aradan sonra özlediğim bir yere gidince etraftaki hiçbir detayı kaçırmamak için elimden geleni yaptığımı fark ettim. Her şeyi unuturum belki ama görüntüler hep aklımdadır. Sanırım uzakta kaldığım günler için aklımda tutmaya çalışıyorum ya da bilmediğim başka bir sebebi var.


Durakta gülümseyerek bekleyen sevimli bir dost karşıladı beni ki kendisi ennnn sevdiğim olur. Otobüsten inince biraz panik yaptım galiba, sanki 5 senemin her gününü o okulda geçirmemişim gibi. 


Sonrası kampüse giriş, etraftaki değişen/değişmeyen bütün detayları inceleyiş ve özlem... Nasıl anlatsam bilmiyorum, şu an yazmayı bırakıp ağlasam rahatlayacak gibiyim, dün de böyleydim.


Abartmamak gerek tabi, huyumdur geçmişte bıraktığım her şeyi özlemek. Geçmişte bırakmak demeyelim, hayatta pek az şeyi geçmişte bırakmayı başarabildim. Can yakan geçmişte bırakılamayanlar...


Okuldan sonra Kadıköy'de geçirilen keyifli saatler, en son yeniden vapur!


Direkt Eminönü'ne geçme şansım varken kendimi Karaköy'e atışım, oradan yavaş adımlarla Eminönü'ne gidişim yadırganmamalı, tüm günümü 4 duvar arasında geçirirken öyle özlüyorum ki oraları görmeyi.


Yol boyunca en sevdiğim şarkılardan biri eşlik etti bana. "Hey You". En çok Pink Floyd ve Beatles dinlerdim denizin bir ucundan diğer ucuna geçerken. Geleneği bozmayayım dedim.


Dün akşam saatlerinde Galata Köprüsünde gülümseyerek yürüyen bir kız gördüyseniz o bendim! Sıkıntımı kendime saklayabilirim ama mutluluğumu asla!


Akşam eve dönüşte kendimi dünyanın en mutlu insanı gibi hissedişim beraberinde deliliği getirdi, en son eve doğru yürürken Bob Dylan'la birlikte "Blowin' in the wind" söylüyordum sokakta. (Benim gibi başkalarının ne düşüneceğini bu kadar umursayan bir tip yolda şarkı söyleyerek yürüyor, düşünün yani.) 


Sanki bugün iş başına dönüp hayata yeniden küsmeyecekmişim gibi upuzun ve çok keyifli bir gün geçirdim dün. Başta da dedim ya, terapi gibiydi.


Sık sık tekrar etmeli =)

3 kişi de demiş ki:

Mia Wallace dedi ki...

hayırlısı olsun canım bol bol bob dylan lı günler ama hüzünlendirmesin seni:)

kamil dedi ki...

uzun bir süre sonra senin bloggundan bişeyler okumak güzel :) buralardan uzak diyarlarda özlediğim şeylerden birisi oldugu farkettim. ama farkettiğim en önemli şey, o ucra köşede bazen rahatlamak icin kalemi elime alıp defteri karalarken uslubumun seninkine benzemesi. sanırım yazma özürlü bir insan olarak yarım yamalak da olsa artık yazabiliyorsam bunu senden öğrendiğimdir, senin yazdıklarına olan hayranlığımdır...


Kamil...

diamandi dedi ki...

hiç geçmeyecek, bitöeyecek bu okul yaa pufff lu yıllardan sonra ya hu ne yapacağız yaa bitiyor az kaldı :s lı zamanların gelişi çok ai ve acık ve keskin olurduu.... sonra biterdi birkaç damla gözyaşıyla ıslanmış bir mezuniyet töreni... fotoğraflar çekilir gülümsenirdi elinde diploma müsveddesiyle... sora aradan yine zaman damlayarak geçerdi ve gün gelir özellikle işin düşsün de göreyim denilen bir eski güne özlem duyulurdu... özlemin vuslatına erincede kısa kısa bütün bir kitabın notları gibi düşerdi gözümüze bir yanılsama... keşke denir ve dediğin gibi eminönüne geömek varken sırf galata köprüsünü yürüyerek ve üşüyerek geçmek var diye karaköye hatta abartılıp kabataşa bile geçilebilirdi...

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?