30 Ocak 2010 Cumartesi

Tatil başlar...

Sonunda tatil!

6 ayın yorgunluğu 9 günde atılır mı, daha doğrusu o 6 ayda yapılamayan şeyler 9 güne sığar mı bilmiyorum ama hiç yoktan iyidir değil mi?

Yorgunum. Ama fiziksel yorgunluktan çok psikolojik yorgunluk var. Geçen 6 ayı bir düşündük de bugün, gerçekten epey şey yaşamışız. Anlatmaktan hoşlanmadığım için çok basit şeyleri abarttığım sanılsa da gerçekten aklımın almadığı şeyler gördüm. Ama iyi oluyor bir yandan. İnsanları tanıyorsun, başına gelebilecekleri görüyorsun falan filan...

Kafamda yine tatil için plan listesi oluşturdum ve her zamanki gibi o planların gerçekleşmeyeceğini biliyorum :) Olsun, plan yapmak yine de güzel bence!

Canımı sıkan şeylerden kendimi kurtarmam gerek. En azından aklımı biraz boşaltsam hiç fena olmayacak gibi. Tam tatil öncesi yine sinir bozucu şeyler olmuş olsa da artık umursamamaya alıştım sanki.

Böyle bir huyum var benim. Olan şeyler ya canımı çok fazla sıkıyor ya da hiç umursamıyorum. Ortası yok. Bir süre çok fazla sıkıldıktan sonra bir anda yoklarmış gibi davranmaya başlıyorum. İyi bir şey midir bilmem.

İstanbul'a gezmeye gelmiş turistler gibi her tarafı dolaşasım var yine :) Hemen planı programı yapmalı!

En sonunda dinlenebileceğim, ben mutlu olmayayım da kim olsun :P

23 Ocak 2010 Cumartesi

doğru zaman


Okuduğum romanın kadın karakteri erkek olan için diyor ki; "Onunla doğru zamanda ve doğru yerde karşılaşmak harika olurdu".

Durdum düşündüm bir süre. Neydi şu doğru zaman dedikleri ya da doğru yer diye bir şey var mıydı gerçekten?

Benzer bir cümleyi ben de duymuştum hayatımın bir döneminde, hatta belki söylemiş bile olabilirim birilerine. Uydurulabilecek bahanelerden belki de en kötüsü gibi geldi şimdi düşününce.

Ben doğru zaman olmasını istedikten sonra herhangi bir şey engel olabilir mi bana ya da ben bir şeyin olmasını gerçekten istiyorsam doğru zamanda olmamamız gibi bir bahane söz konusu olabilir mi?

Daha 20'li yaşlardayken "daha önce karşıma çıksan her şey çok güzel olurdu ama artık benim için çok geç" triplerine girmemizin nedenini düşündüm, mantıklı bir açıklama bulamadım.

Dünyanın en mantıklı insanıymışız gibi davranıp boyumuzdan büyük laflar ederken söz konusu "biz" olduğumuzda nedir bu saçmalamalarımız? Var mıdır bir açıklaması?

Neden basitçe "istemiyorum" demek yerine suçu zamana atarız? Ya da mekana..

Yanlış zamanmış.

Yanlış yermiş.

Hadi canım sen de!

İstememişsin yeterince, istememişim, istememişiz. Başka da bir açıklaması yok bunun.

Ben öyle olmasını istemediğim sürece ne bir zaman ne de bir mekan "doğru" olacak benim için... Ben istiyorsam doğru zaman hemen şu an, doğru mekan tam da burası.

Gerisi hikaye...

Keyif...

Bugünü evde geçireceğimin habercisi bir telefon konuşmasıyla başladım güne. Pencereden baktım her yer bembeyaz. Gülümsedim tüm dünyaya.

İlk fırsatla birlikte attık kendimizi yağan karın altına.

Karlı günleri severim. Karlı günleri sevmeyenlerin kar yağışını tamamen benim gibi olanların suçu olarak görmesi eğlendirir beni. Sıcak havanın da olumsuz tarafları var, yağmurun da. Ama kimse "hava sıcak olsun olsun dediniz dediniz yaz geldi işte, hepsi sizin yüzünüzden" demez. Buna rağmen kar yağması ve olumsuzlukların yaşanması hep kar yağmasını isteyenlerin suçudur niyeyse. İnanarak kar yağdırıyoruz ya biz işte, çok mübarek insanlarız :)

Ne hayal ediliyor bilmiyorum ki. Bize yollar kapanmıyor, karda kışta işe gitmek zorunda kalmıyoruz, hiç hastamız olmuyor, evsizler zerre kadar umrumuzda değil... Bu mudur yani? Pencerenin arkasından kar yağışını izlemeyi seviyoruz o kadar... Geri kalan her şey kardan nefret edenler kadar canımızı sıkıyor bizim de. Kaldı ki kar da diğer bütün hava olayları gibi bir şey. İnsanlar istediği için yağmıyor.

Neyse...

Bu ara umursamaz mı oldum nedir bilmiyorum, nşa beni hüzünlendirecek durumları umursamıyorum. Gülüyorum kendime sadece.

Keyifliyim bu ara, bütün olumsuzluklara rağmen. Bir gün böyle olacağımı söyleseler kesinlikle inanmazdım ama keyfim gerçekten yerinde.

Kendi ellerimizle hazırladığımız kekler, poğaçalar eşliğinde ailece çay keyfi yapacağız birazdan. Daha ne isterim bugünden :))

20 Ocak 2010 Çarşamba

Johnny ve ben aynı karede olsak..


Aşk insanın miyop gözlerinin bile uzağı görmesini sağlayabiliyormuş. Gördüm oradan biliyorum. Normalde asla okuyamayacağım bir mesafeden adamın gazetesindeki Johnny Depp ismini okuyabilmenin başka açıklaması bence yok.

Haber şu:

Ben daha çok fotoğraf kısmına takıldım. O da şu:

Haber biraz abartılmış sanki, şu saatlerce konuşma kısmı özellikle. Neyse. Kıskanmıyorum tamam mı?!

Oturdum hayal kuruyorum. Bir gün Johnny Depp'le aynı ortamda bulunma şansım olmuş mesela. Heyecandan ölmeden yanına kadar gidebilmişim kendisinin. Şöyle bir fotoğrafta Johnny Depp'in yanında ben varım. O fotoğrafta nasıl çıkarım? Örneklerle anlatalım.

1- Stresim fotoğraftan bile anlaşılır.
2- O kadar çirkin çıkarım ki utancımdan kimseye gösteremem.

3- Maraton koşmuş gelmiş gibi bir hal olur yüzümde.

4- Fotoğrafı çeken kişi çekeceği açıyı iyi ayarlayamaz, o kadar iri gözükürüm ki Johnny Depp gözükmez.
5- Yüzümde salak bir mutluluk ifadesi olur. İğrenç görünürüm.

6- Ölürüm. Johnny Depp cesedimle fotoğraf çektirir.


7- Fotoğrafı hiç bozmam, Johnny Depp'i tek başına çekerim, ben çektim diye herkese gösteririm.
Bu da kendisini canlı canlı gördükten sonraki aşama:
"Melebaaa delirdim beeen"

Buradan Johnny Depp'e sesleniyorum, ölecek olsam bile bir görüşelim be dostum!


Karikatürler Erdil Yaşaroğlu ve Yiğit Özgür'den.

19 Ocak 2010 Salı

Ben (10)

*Çizgi filmden bahsetmeyeceğim, korkmaya gerek yok.

*Yine de bir çizgi filmden bahsedeceksem Cédric'ten bahsedeyim, indirmeye başladım, yakında hepsi benim olacak :))

*Öğrencilere tepeden bakmayı, onlarla aralarına çok büyük mesafeler koymayı marifet sayan öğretmenlerim vardı zamanında. Bugün öğrencilerle kartopu oynarken hepsini andım. Sanırım zamanında onların o tavırlarından nefret ettiğim için şu an böyleyim.

*Yazı yazmayı özlüyorum bu ara, akşamları öyle yorgun oluyorum ki yazacak enerjim olmuyor. Ama yazmak da istiyorum bir yandan. Hüzünleniyorum işte öyle.

*Bir de kurabiye yapmak istiyor canım ama bunun konumuzla ilgisi yok.

*Üniversitede sömestrin ne demek olduğunu unutmuş bir insan olarak şu an heyecanla tatili bekliyorum. Allahtan bütlere kalmazdık da bir hafta tatil yapardık insanlar bütlere girerken. Aaaah ahhh, gençlik yıllarımı özledim. (Geçen sene gençtim, bu sene yaşlıyım, olamaz mı?)

*Psikolojime yağan kar altında yürümek kadar olumlu etki yapan çok az şey var hayatta.

*Yağan karı camdan keyifle izledim bugün. Hüzünlenmedim. Bence bu da bir gelişme.

*Ne zaman ki havanın çok soğuk olduğunu anlayıp ellerimdeki yarım parmaklı eldiveni çıkardım ve onun yerine çantamdan çıkardığım normal eldiveni giydim, işte o zaman yaşlanınca korkunç bir insan olacağımı anladım. Temkinli insanım tamam da insan yedek eldiven taşır mı yahu?

*Çantam hep çok ağır. Bütün sebebi temkinli insan oluşum.

*Yarısının yalan olacağını bilsem de bir sürü tatil planı yapıyorum yine. Arkadaşlarımı özledim, İstiklal'i özledim, Kadıköy'ü özledim, Göztepe'yi özledim, Ortaköy'ü özledim, geç yatmayı özledim, uyumayı özledim...

*Japonca'nın kulağıma hoş geldiğini fark ettim.

*Duygusal filmler bana iyi gelmiyor, bir de gidip en fecilerini seçmekte üstüme yok. Dün gece Sekai no chûshin de, ai wo sakebu'yu izledim. Türkçe meali "Dünyanın orta yerinde aşk için ağlıyorum". Gel de ağlama yani...

*Hiç sevmediğim, yaklaşık 2 aydır da göremediğim birini rüyamda gördüm dün gece. "Geri geldim, eski günlere dönüyoruz hep birlikte" dedi. Uyandığımda ne derece gergin olduğumu anlatacak kelime bulamıyorum.

*Hayatta bahsetmekten en çok nefret ettiğim şey paradır. Gel çikolatadan bahsedelim onun yerine.

*Bak yine uykum geldi... Pfff

14 Ocak 2010 Perşembe

Uyamadım bir türlü saatlere

Hiçbir şeyin zamanını ayarlayamıyorum ben, ya fazla erken ya fazla geç..

Söyleyeceklerimi zamanında söyleyemem mesela. Geç kalırım, etkisini kaybeder. Erken söylerim, yapması gereken etkiyi yapamaz.

Ben söylesem mi söylemesem mi diye düşünürken iş işten geçer..

Ben bir şeyi yapsam mı yapmasam mı diye düşünürken başka biri yapar, benim tekrar yapmamın hiçbir anlamı kalmaz...

Zamanlamayla ilgili problemlerim var. Belki de asıl problem kararsızlıkta. Kendime bu yüzden çok kızıyor olsam da bir türlü "içimden geldiği gibi" davranmayı beceremedim. Ya da içimden geleni tam o an yapmayı beceremedim.

5 dakika geç.
5 dakika erken.

Tutturabilecek miyim bir gün doğru zamanı?

Peki "doğru zaman" diye bir şey var mı?

13 Ocak 2010 Çarşamba

Artık geçti


Güzel bir kış sabahına açıyorum gözlerimi, hava ne soğuk ne sıcak. Uzaktan, çok uzaktan hafif bir müzik sesi eşlik ediyor sabah bana.

Yavaş yavaş yürüyorum pencereye doğru. Pencereyi açıp sabah serinliğinin içeri dolmasına izin veriyorum, perdeler uçuşuyor, ürperiyorum. Ama umurumda değil, üşümeyi seviyorum.

Eşlik etmeye başlıyorum uzaklardan gelen şarkıya, hatta dans bile ediyorum. (ki hiç beceremem.)

Gülümsüyorum pencereden dışarı bakıp, içeri girip bir kez daha gülümsüyorum. Oradaki fotoğraf gülümsedi mi bana? Peki ya şu taraftaki kitap, selam verdi sanki.

Müzik sesi artıyor gitgide. Ben de daha güçlü bir sesle eşlik ediyorum yıllardır bildiğim o sözlere. Biz bağırıyoruz, sesimizi kimse duymuyor, duyulmadıkça daha çok bağırıyoruz.

Notalar dolduruyor odamın her yanını. İlk baharda kırları beyaza boyayan papatyalar gibi. Az önce açtığım pencereyi sıkı sıkı kapatıyorum. Heeeey gitmeyin hiçbir yere!

Geçmişime dair hiçbir şeyi artık merak etmiyorum!

Güzel bir kış sabahı "Geçti" diyorum kendime, "Artık geçti".

Bir adım atıyorum ileriye...

Resim: Salvador Dali-Woman at the window

9 Ocak 2010 Cumartesi

Oldum ben

Yolda yürürken çevredeki insanlarla selamlaşıp duruyorum. Sağdan soldan küçük çocuk çığlıkları yükseliyor "öğretmeniiiiiiiiim" şeklinde.

Telefonda velilerin seslerini tanıyorum.

Esnafla "işler nasıl abla" muhabbetine başladım. Öğretmen olduğumu bilseler bu soruyu sormazlar tabi. "Müfredata uygun gidiyorum. Çocukların geçen seneden eksikleri var onları da kapatırsam tam olacak" dediğimi düşünemiyorum.


Bir de eskiden her yer bana yabancıydı, şimdi sağda solda ne var hep biliyorum.

.
.
.
.

Sanırım ben artık oldum!

8 Ocak 2010 Cuma

Follow me bebeğim

Sosyallikten öleceğim yakında. Bu ara günlük hayatımda sosyalleşme fırsatım olmadığından nete sardım ben de.

Nerelerdeyim diye merak ederseniz şuralardan bana ulaşabiliyorsunuz:

Şu benim:


Bu da benim:


Hatta bana soru soracaksanız onu da şuradan yapabiliyorsunuz:


Buralardayım ben :))

5 Ocak 2010 Salı

Bir doğum günü daha oldu, bitti, geçti...

Doğum günlerimde hep normalinden çok daha hassas ve alıngan olurum ben, bu hassasiyetimden faydalanan bir grup küçük çocuk ağlattı beni bugün!

Diğer öğretmenleriyle anlaşıp bir dünya hazırlık yapmış benim miniklerim. Annelere kekler börekler yaptırılmış, konfetiler hazırlanmış, ellere fotoğraf makineleri alınmış ve beklemeye geçilmiş :)

İçeri girdiğimde kendimi ünlü biri gibi hissettim, hangi kameraya bakacağımı şaşırdım :)

Çocukların sürprizini mahvetmek için bana gelip bütün planı anlatan çocuğa rağmen bilmiyormuş gibi davrandığımı itiraf etmeliyim. Bilmeme rağmen gözlerim doldu onların o hazırlığını ve panik hallerini görünce tabi :))

Hatta yakalanmışım da :) Olsun.

Arkasından eve geldim, ikinci partimiz evdeydi :) Sürpriz manyağı oldum yine ben bugün. Birilerinin seni sevdiğini hissetmek çok güzel!

Sevimsizlikler de oldu mutlaka bir yandan. Olsun..

Önemseyen ya da önemsemeyen herkese teşekkürler..


24 sene olmu$ bak!

Çocukken hep olmayı hayal ettiğim o yaşı da bitirdim biraz önce.

Bir 5 Ocak daha geldi, bir yaş daha yaşlanma zamanı!

Doğum günlerinin hem en sevdiğim hem en sevmediğim tarafı kendi kendine hesaplaşma kısmı. Her yıl bir öncekinden biraz daha farklı bir yerde buluyordum kendimi zaten ama bu seneki çok daha büyük bir değişim olmuş gibi. İnsanlar değişmiş, çevremdekiler değişmiş, ben değişmişim. İyi mi olmuş kötü mü olmuş bilmiyorum ama daha başka biri gibi hissediyorum kendimi bir süredir.

Bazı günlerde fazla hassas oluyor ya insan, ben de öyleyim yine. Geçen senelerin hepsini yanımda bir kalabalıkla ve eğlenerek geçirdikten sonra (ne olmuş olursa olsun eğlenerek, eğlenemediğimde bile kendimi zorlayarak..) yeni bir yaşın ilk gününü ders anlatarak ve sevilenlerden uzakta geçirmek fikri canımı sıkıyor...

23 pek parlak geçmedi, 24'ten umutluyum. Umutlu olabilmek için kendimi zorluyorum daha doğrusu. Belki sıkıntıyla başlamak daha hayırlıdır.

1 yaş daha yaşlandım.
Güldüm, ağladım, üzüldüm, özledim, unuttum, hatırladım.. Geçti bak 1 sene daha.

Şu an okumakta olan insan kimsin nesin bilmiyorum, hayatının neresindeyim onu da bilmiyorum ama bir teşekkür borcum vardır muhakkak.

Yaşadığım iyi ya da kötü bütün anlar için teşekkürler hayatıma bir ucundan da olsa dokunmuş herkese!

Nasıl bir 5 Ocak geçireceğimi bilmiyorum ama umarım düşündüğümden güzel olur her şey.

İyice çekilmez olurum ben böyle zamanlarda. O yüzden susmalı galiba.

Geçen 24 senede herhangi birinin "iyi ki" diye başlayan bir cümlesinin nesnesi olabilmişsem ne mutlu bana.

Tuhaf hissediyorum kendimi. Çok...

Nice yıllar olsun hep beraber.

(geçen sene "23 sene olmuş bak" demiştim, bu sene sayıyı değiştirdim, gerisine dokunmadım..)

3 Ocak 2010 Pazar

Ben (9)

* Yarın akşam bu saatlerde doğum günüme birkaç saat kaldığını fark edeceğim, sonra yeni yaşıma çalışarak gireceğimi düşünüp hüzünleneceğim. Şu an umutla bekliyorum bir değişiklik için...

*Gıcıklık yapıyorum, kendime gıcık oluyorum, yine gıcıklık yapıyorum, yine gıcık oluyorum. Böyle gıcık bir durum bu.

*Polo denen şeker var ya hani, 24 saat durmadan yiyebilirim ben ondan.

*Bu ara da şöyle bir şeye takıldım. Fark ettim ki sevdiğim bütün şarkıları ya kişilerle ya da yerlerle özdeşleştirmişim. Bana mekanları hatırlatan şarkılardan birini dinlerken kendimi orada hissediyorum. Sonra nerede olduğumu fark edince üzülüyorum. Mesela şarkı bana okula giderken vapurla karşıya geçtiğim anları hatırlatıyor ya, bir bakıyorum çirkin binalar arasından geçiyorum o ara... Üzülüyorum işte.

*Bulunduğum ortamda bir kişi başka birinden hoşlanıyorsa ve ben de bunu fark etmişsem iğrençleşiyorum. Hemen attıkları her adımı izlemeye başlıyorum. Sen yaşadığında stresli olsa da başkasını izlemek çok eğlenceli. Evet, ben bugün bunu yaptım :)

*Sürekli yazı yazasım var, aklımda da sürekli yazacak şeyler var ama o kadar üşeniyorum ki...

*Bir an gelecek çok şahane şeyler olacakmış gibi!..

*"İstanbul akşamlarım"ın ne güzel bir şarkı olduğunu düşünüyorum, tam da şu an.

*O çok şahane şeylerin olacağı an bazen de hiç gelmeyecekmiş gibi...

*Kayıp Sembol bitti birkaç gün önce. Hâlâ bir numaram "Melekler ve şeytanlar". Ne güzel adamsın Robert Langdon!

*Öğrencilerle çok komik şeyler yaşıyorum bazen. Anlatmak da istiyorum, unutmamayı da istiyorum. O yüzden staj günlüğü gibi bir şey yapıp bir de onları anlatabilirim. Sanırım bunu yapacağım.

*Birinin senin mutluluğunu önemsediğini görmek güzel bir şey. Biraz da hüzünleniyorum sanki.

*Karaköy'den vapura binip Kadıköy'e gidesim var, oradan da gidip bir okulumu görmek istiyorum. Özledim.

*Vapur demişken, "konuşan vapurlara bindir beni" dedi şarkıda da. Denk geldi.

*Kar yağacak diyorlar. Yağsın bence.

*Six Feet Under'a başlamıştım ben, ama unuttum sonra. Devam edeyim di mi?

*Lost başlamasa da umrumda değil sanki ama House olmadan olmuyor..

*Yine aynı şarkıyla bitsin: Çünkü ağlıyor İstanbul akşamlarım!..

*Can sıkıntısı insana neler yaptırıyor...

1 Ocak 2010 Cuma

Sevgili 2010

Sevgili 2o1o;

Aslına bakarsan senden çok iyi şeyler beklemiyorum. Yani nasıl desem, 2oo5'ten, 2oo6'dan beklemiştik, olmamıştı. Sonra 2oo7, 2oo8, 2oo9'dan beklemedik, eh onlardan da bir icraat göremedik. Beklesek de beklemesek de çok keyifli geçmedi son birkaç yıl. Senin bu gidişe bir dur diyebileceğine inanmak için bir sebep gösterebilir misin bana? Gösteremezsin bence. Beklesem de aynı, beklemesem de.

Yine de isteklerim yok değil.

Gerçi tarih 31 Aralık olmuş, 1 Ocak olmuş benim için fark etmiyor. Dün de aynı şeyleri bekliyordum, bugün de bekliyorum, yarın da bekleyeceğim.

En yakın tarihli isteğim güzel bir doğum günü. Mümkünse 2oo8'deki gibi bir şey hatta. Şu an organizasyon yapmaya çok üşeniyor olsam da birileri bir şeyler yapsa fena olmaz gibime geliyor. Hadi be 2o1o, yap bir güzellik!

İkinci isteğim zamanı biraz daha faydalı kullanmayı öğrenebilmek. Bütün sinir bozuculuğuyla günün her anı için plan yapan bir insan olarak bu konuda nasıl problem yaşıyorum aklım almıyor aslında. Akşam saatlerimi düzgün şekilde organize etmeyi becerebilmeliyim. "Aaaa saat ne zaman 12 oldu" demekten bıktım.

Sömestr tatili denen şey lütfen 3-5 gün olmasın. En azından 7 güne tamamlayalım yahu ya da olmuşken 1o gün olsun. Bana da yazık. En son sömestr tatilimi üniversite hazırlıktayken yapmıştım ben. Öğrenciyken de tatilim olmadı, şimdi de olmuyor, ayıptır, günahtır.

Kar tatili, yağmur tatili, güneş tatili fark etmez. Arada bir tatil olsun yeter.

Bu kış da kar yağmadan bitmesin mümkünse. Bu nasıl kış yahu?!

Arkadaşlarımı daha çok göreyim, lütfen, lütfen, lütfen!

Güzel bir şeyler olsun artık, biraz da mutluluğumu anlatayım :p

Lost'un son sezonu bir an önce başlasın ve bitsin. Vallahi sıkıldım.

Sinemaseverleri artık dövmeyeyim, insanlar beni de sinemayı sevdikleri kadar sevsinler. (Neden bahsediyor bu kız sorusunun cevabı için bkz: içimizden biri: Yekteran Baymedir Süper kahramanım!)

Aslında çok şey de istemiyorum yani. Şöyle biraz huzurlu biraz keyifli bir yıl geçirmek istiyorum. Tabi bu çok şey istemek de sayılabilir bir taraftan, değil mi?