30 Nisan 2010 Cuma

Bir şey diyecektim

Söyleyeceklerim birikti yine, topluca söyleyip kurtulmayı istiyorum.

*Sevgili blogger,
Rica ediyorum beni hasta etme. Kontrol paneline her girdiğimde x sayıda yorum var diyorsun, o x durmadan artıyor ama üzerine tıkladığımda yorum yok diyorsun. Derdin ne benimle?

*Durmadan anlatılan uydurma hikayeleri ya da internet efsanelerini kendi başına gelmiş gibi anlatan rahatsız insan,

Geçen hafta Ersin Karabulut seni anlatmış gördün mü? Yahu illa bozalım mı seni? Hepimiz orada burada okuduk o hikayeleri, sen anlattığında uvvv o efsane olayı yaşayan buymuş deyip hayrete kapılmıyoruz ki. Doğrusunu söylemek gerekirse sen onları anlatırken ben aklımdan bambaşka şeyler geçiriyorum, sen gülmeye başlayınca hikayenin bittiğini anlayıp gülüyorum, o kadar. Tek internet kullanan sen değilsin, hatta muhtemelen benim kadar zaman geçirmiyorsun bu zıkkımın başında, "fwd: fwd: çok komik" başlıklı mailler de sadece sana gelmiyor. Bilmeni istedim...

*Kontör devrini kapatıp lira devrini başlatan güzide insanlar,
biz eskiden gidip adam gibi isterdik kontörümüzü, şimdi ne diyeceğiz alırken? "Lira alacağım" mı? Olmadı di mi? Bence de olmadı. Lütfen resmi bir açıklama yapılsın bu konuda.

*Arabada yan koltuğunda oturan adam görmesin diye pencereye doğru dönüp burnunu öyle karıştıran çocuk,

oğlum hadi yanındaki adam görmedi ama sen pencereye dönünce yanından geçen bütün taşıtlardaki insanlar seni gördü be. Lanet kırmızı ışık yüzünden en çok ben gördüm tabi! Yanındaki adamdan saklanmaya o kadar odaklanmıştın ki göremedin beni, olsun, ben seni yeterince gördüm. Ahh o kırmızı ışık!

*İlkbahar,
Bir ara gelmeye niyetin var mı? Hayır mayıs ayı geldi ben hala atkı falan takıyorum, ayıptır değil mi? (öğlen hava biraz güzel oluyorsa da ben o saatlerde dört duvar arasına tıkıldığım için hissedemiyorum o sıcaklığı. Bir sabah bir de akşam serinliği var bana)

*Hazırlayıcı eğitim sınavını hazırlayan sevgili dostlar,
tamam anlıyorum sürücü kursu öğretmenleri de girecek sınava ama sürücü kursundan gelen 10 kişi varsa okuldan ya da dershaneden gelen 200 kişi var. Sizce de sorular farklı olsa daha hoş olmaz mıydı? Ben nereden bileyim haftalık zorunlu direksiyon eğitimini, ehliyet türlerini, bulunması gereken evrakları... Ayrıca o adamlar nereden bilsin günlük ders planını, ünitelendirilmiş yıllık planı. (Belli bir plan hazırlamaları muhakkak gerekiyordur da herhalde bizim planlar gibi değildir.)

*Yolda karşılaşılan tanıdık,
sevmiyorum kardeşim yolda insanlarla konuşmayı, beni görmemiş gibi yap ikimiz de zaman kaybetmeyelim.

*Sevgili tatil,
Sen de geliyorsan gel artık. Vallahi yoruldum.

27 Nisan 2010 Salı

The Last Station

Bir ara umudumu kesmiştim ama dün gece güzel haberi alıp sonunda rahatladım. Uzun zamandır izlemeyi istediğim, diğer ülkelerde Ocak ayında gösterime girdiğinden beri buraya da gelir umuduyla beklediğim "The Last Station" 7 Mayıs'ta gösterime giriyormuş.

Muhtemelen yine az sayıda sinemada gösterilecek, beni yine sinir hastası yapacaklar ama olsun.

Neden bilmiyorum ama "Son İstasyon" gibi gayet uygun bir isim varken "Aşkın Son Mevsimi" gibi bir isimle vizyona sokmayı uygun görmüşler. Bence hoş olmamış... (Bu film Amerika'da gösterimdeyken bizde de "Son İstasyon" ismiyle bir Türk filmi gösterilmekteydi, acaba aynı olmasın diye mi böyle bir isim seçtiler... Aklıma başka bir şey gelmedi.)

Tolstoy rolünde Christopher Plummer'ı izleyeceğiz filmde, Tolstoy'un karısı Sofya rolündeyse Helen Mirren var.

Kitabı çok sevmiştim, Tolstoy'u ise oldum olası severim zaten. Bakalım film nasıl olmuş :)

7 Mayıs'ta gösterimde...


25 Nisan 2010 Pazar

Nerede deli varsa gelir beni bulur!

Alın bir kanıt daha...

Sinir bozucu bir gün geçirmişim, çıkış saatine abuk sabuk bir toplantı konmuş, saat 20.00 olmuş, hâlâ dershaneden çıkamamışım, sinirim doğal olarak tepemde. (Onlarca şirket işleten adamlar bu kadar çok toplantı yapmıyordur eminim. 3 öğün toplantı yapıyoruz şu sıra. Her seferinde yeni kararlar, yeni sıkıntılar..)

Otobüs durağında beklerken 50'li yaşlarda bir amca geldi yanıma. Otobüsü sordu, 1-2 dakika sonra gelir dedim. Hah iyi dedi. Sonra ben eve varana kadar amcadan kendimi kurtaramadım.

Ben tanımadığım insanlarla sohbet etmekten nefret ederim her şeyden önce. Lütfen okurken bunu da aklınızda tutun ki neler hissettiğimi anlayın.

İşte sonrası:

Amca: Esenler'e gidicem ben, bu otobüsten inip sonra başka otobüse binicem.
sLn: hııı
Amca: Bizim bir iş vardı da burada, onun için geldim, Sultanahmet köftecisi var ya işte ondan açacağız buraya.
sLn: hııı (iç ses: E bana ne bundan?!)
Amca: Sen nereye gidiyorsun?
sLn: .....
Amca: Hıı yakınmış, iyi iyi.
1 saniyelik sessizlik.
Amca: Memur musunuz kızım?
sLn: Yok değilim.
Amca: Ne iş yapıyorsun?
sLn: Öğretmenim.
Amca: Aaa ne güzel meslektaş sayılırız, ben de Milli Eğitim'den emekliyim.
sLn: Hııı
Amca: Nerede öğretmensin?
sLn: Şu arka taraftaki dershanede.
Amca: Hı, ne güzel ne güzel. Kaçıncı sınıflar?
sLn: İlkokul 4'ten başlıyor, üniversite hazırlığa kadar her sınıf var.
Amca: Ooo ne güzel. Yanlış anlama da bir şey soracağım.
sLn: Buyrun
Amca: Evli misin?
sLn: Yok
Amca: Hah iyi, aman kızım sakın karşıdakinin güzelliğine bakma, güzellik önemli değil, önemli olan maaşı.
sLn: (iç ses: yaa hep mi beni bulur bunlar yaaaa) Hıı amca hııı
Amca: Ama bak haksız mıyım. Güzel diye gidersin şimdi birine sonra yarın çok üzülürsün. Bak maaşı iyi olsun, o zaman rahat edersin.
sLn: Hııı (iç ses: ya sabırrrrr)
Amca: Bir gün yolda bir kızla tanışmıştım, o da böyle senin gibi güzel bir kızdı, hem öğretmenmiş o da. Sordum nişanlıymış. Adam üniversitede öğretim görevlisiymiş. Sordum kıza "O senden daha çok okumuş, nasıl aldı seni" diye, kızın güzelliğine aldanmış tabi. Bak şimdi sen de güzelsin, seni de alırlar ama sen yine de yüksek lisans yap muhakkak, daha iyi biriyle evlenirsin o zaman.
sLn: Olur tamam
Amca: Ne zaman emekli olacaksın şimdi sen?
sLn: Bilmiyorum.
Amca: Çok ilerlettiler yaşı yaa, 70'i 80'i bulur emeklilik herhalde.
sLn: Kısmet
Amca: Bak ne diyeceğim, bizim bir müfettiş var Zafer bey, ben seni onunla tanıştırayım, sana teftişte yüksek puan versinler, birkaç sene sonra yükselir müdür olursun.
sLn: hı hı olur.
Amca: Senin puanın kaç şimdi?
sLn: (iç ses: ne puanı be?!) Bilmiyorum
Amca: Aaa olmaz ama takip etmen lazım. Gerçi sen yeni başlamışsın, daha teftişe gelmemişlerdir di mi?
sLn: Yok gelmediler.
Amca: Hee tamam o zaman yoktur senin puanın daha. Ama böyle olmaz, bir dosya al kendine, her şeyi onun içine koy tamam mı bak. Lazım olur ileride.
sLn: Tamam
Amca: Bak ben seni kesin o müfettişle tanıştırayım yüksek lisans için de yardım eder sana.
sLn: (iç ses: elinden her iş gelen müfettiş) Tamam olur.
Amca: Al bak çikolata aldım, birini sen ye birini ben yerim.
sLn: Yok sağ olun.
Amca: Aaaaa olmaz amaaa, o senin kısmetin
sLn: Yok yok.
Amca: Olmaz ama biri seninnn
sLn: (İç ses: Tırsarım ama ben bağırma öyle.) İyi peki.
Amca: Bak bu paketin içinde, bundan korkma ama başkası yiyecek bir şey verirse alma olur mu?
sLn: (iç ses: Tamam anne!) Hı hı evet
Amca: Taksiciye ilaçlı bisküvi vermişler, soymuşlar sonra adamı yaa.
sLn: hııı
Amca: Ben Tosyalıyım, Tosya'nın pirincini bilir misin sen?
sLn: Yok.
Amca: Baldo pirinç diyorlar ya, o hiçbir şeye benzemiyor, asıl Tosya pirincini yiyeceksin bak. Seviyor musun pilav?
sLn: Evet.
Amca: Tamam o zaman, birkaç gün sonra pirinç gelecek Tosya'dan, hemen sana da ayıracağım olur mu?
sLn: (iç ses: yuh artık) dış ses yok
Amca: Ben şimdi sana telefon numaramı vereyim, ben senden telefon numaranı istemem, cık, olmaz, yanlış anlarsın belki, iki dakika önce otobüste tanıştık, telefon numarası istiyor dersin, gerçi ben senin baban yaşındayım ama olsun, yine de bir bayandan telefon numarası istenmez. Ben sana numaramı vereyim, sen beni 3 gün sonra ara, pirinç gelmiş olur. Ben şu otobüslerin döndüğü yer var ya oraya geleyim, pirinç getireyim sana, olur mu?
(sLn o sırada pencereye dönmüş gülmektedir...)
Amca devam eder:
Ben sana söylerim nasıl şapka taktığımı ki beni tanıyasın. Bak bir bu şapkam var bir de fötr var, hangisini taktığımı haber veririm ben olur mu?
sLn: hı hı
Amca: Sizin de işiniz zor, ben bile evden çıkarken 1 saat ne giysem diye düşünüyorum, hanımların işi daha da zor.
sLn: hı hı
Amca: Öyle öğretmenler görüyorum ki kılıkları kıyafetleri hiç yakışmıyor bu mesleğe. Adam o kadar okumuş, hâlâ insan içinde burnunu karıştırıyor.
sLn: hıı ne ayıp.
Amca: Olur mu öyle yaa. Bak sen şimdi öylesine konuşuyorum sanıyorsun ama ben sana haftaya pirinç getiricem.
sLn: (biz az önce başka bir şeyden bahsetmiyor muyduk?)
Amca: Köfteciyi açınca da çağırıcam seni, tamam mı bak, bekliyorum.
sLn: Tamam.
Amca: Çalıştığın yere de gelirim ben seni ziyarete.
sLn: (iç ses: yuhhhhhh daha neler)
Amca: Ama hep ben konuştum biraz da sizi dinleyelim hoca hanım.
sLn: Yok ben bugün çok ders anlattım, konuşacak halim yok.
Amca: Ben de başını şişirdim hoca hanım kusura bakma.
sLn: Estağfurullah. Aaa ben iniyorum artık, hadi size iyi akşamlar.
Amca: iyi akşamlar hocam, annene babana çok selam söyle, bir amcayla tanıştım bize pirinç getirecekmiş de, ara beni mutlaka olur mu hocam.
sLn: Hadiiii iyi akşamlar

(9 Nisan'da yazmışım, taslaklarda kalmış.)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Emin değilim

Artık yazmıyor olsam da aklıma geldikçe google analytics'i kontrol etmeye devam ediyorum. Gözüme şöyle bir arama ilişti az önce... Biri kasıtlı yapmış gibi :)

"Ait olduğun yer burası mı? Emin misin?"

Cevap veriyorum.

Ait olduğum yerde olmadığımı sanıyorum ama bu durumu değiştirecek gücüm de yok henüz. Belki ileride bir gün...

Başka soru?

19 Nisan 2010 Pazartesi

İstemediğin ot...

Zaman zaman yaptığı işlerden nefret etsen bile hayatının 12 senesi boyunca hayranı ve sıkı takipçisi olduğun adamdan gün gelir vazgeçersin. Bu sırada 23 yaşında olduğumu düşünürsek 12 senenin ne kadar uzun bir süre olduğu sanırım daha iyi anlaşılabilir.

Öyle büyük bir alışkanlık halini almıştır ki ölene kadar dinleyicisi olacakmışsın gibi gelir ama bir gün nefret edersin işte. Onunla ilgili ne var ne yoksa silersin, yok edersin. Biraz da eski sevgili muamelesi yaparsın yani...

Karakterinin yeni yeni oturmaya başladığı dönemlerde hayatında bu kadar yer etmiş bir şeyden bu kadar çabuk vazgeçebileceğini söyleseler muhtemelen inanmazsın insanlara ama çok çabuk olmuştur bazı şeyler.

Sonra aradan aylar geçer.

Bir gün yolda yürümekteyken karşıdan gelen 2 öğrencinin elindeki telefondan müzik sesi gelmektedir, yolda müzik dinleyerek, daha doğrusu müzik yayını yaparak yürümeleri komik gelir. Ama durum kızların dinlediği şeyin ne olduğunu fark ettiğin ana kadar komik gelir sana, sonrasındaysa tek söyleyebildiğin şey "ya sabır" olur.

Ertesi gün tenefüslerde yapılan müzik yayını için gider biri o adamların zamanında en sevdiğin şarkılarından olan bir şarkıyı seçer. Sinirin bozulur bozulmasına da hayatında ilk defa o grubun ismini duyunca seni hatırlamayan insanlar bulmuşsundur, bozmamak için ses etmezsin.

Sonraki gün öğretmen arkadaşların biriyle testleri düzenlerken arkadaşın şarkı söylemeye başlar. Kimin şarkısı olduğunu söylememe bilmem gerek var mı...

Aynı gece rüyana da girer. Aklında "Acaba tüm bağlantımızı kesmeden önce son kez dinlemeli miydik?" sorusu vardır uyandığında. Sonra "Amaaaan salla gitsin" dersin.

ve son olarak
"rüyamda x'i gördüğümü anlattım mı ben?"

sorusunu sorduğun anda melankolikdeli de şunu yazmıştır:

"95.3'te bilin bakalım hangi grup çalıyor ?
Valla bu grubun şarkısını bir yerde dinlediğimde aklıma hep siz geliyorsunuz artık"

Bilmem "istemediğin ot" diye başlayan cümleyi söylemekte haksız mıyım...

(a.nur'a da selam. delinin cümlesinin bir muhattabı da o.)
:)

18 Nisan 2010 Pazar

"3"

Nisan ayında yazmaya başladığımı hatırlayınca eski yazıları bir gözden geçireyim dedim, 2 seneyi çoktan bitirip üçüncüye başlamışız fark etmeden, onu gördüm.

Sanki çok daha uzun zamandır yazıyor gibiyim, sanki çok daha uzun zamandır okuyor gibiyim. Bana kendimi şu blog kadar iyi hissettiren az şey var hayatımda sanırım. Güzel insanlar tanıdım, güzel insanlara ulaştım, aklımdan geçen her türlü şeyi paylaştım, yazdığıma pişman oldum bazen...

Ama iyi ki bu işe bulaşmışım, iyi ki bunu da yapmışım.

Daha ne kadar yazarım bilmiyorum ama şimdiye kadar yazdıklarımı okuyan, saçmalamalarımı bile ciddiye alıp cevap veren herkese teşekkür etmeliyim galiba.

Öyle işte, bunu da anlatayım istedim sadece.

Bir bahar sabahı

Bahar gelmiş ya, sabah vakti kendini yollara atmanın, İstiklal'de bir aşağı bir yukarı yürümenin, Cihangir'de hangi sokakta olduğunu her defasında şans eseri bulduğumuz o sevimli kafeye gidip keyif yapmanın, Ortaköy'de denize karşı waffle yemenin, Moda sahilinde yayılıp hayal kurmanın, Galata kulesine çıkıp İstanbul'u izlemenin, vapurda rüzgarın tadını çıkarmanın vaktidir.

Ama şimdi, bu pazar sabahında işimin başında olmam lazım.
Çocuklar, sınavlar, ödevler beni bekler... Sabretmeli bir süre daha. Hem mayıs kapıda!

Aşık oluruz, uçurtma yaparız belki.

Olmaz mı?

Olur!

* "bak aylardan mayıs, aşık olmalı uçurtma yapmalıyız" der Zardanadam.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Öğretmen halleri-2

Herkesin yaka silktiği, bir kısmının "adam olmaz" dediği, başka bir kısmınınsa kendi kişisel hesaplarından ötürü adam olmamasını istediği öğrencim bugün sınıfa girer girmez "Hocam teşekkür ederim geçen gün beni sınava çalıştırdığınız için, hep sizin anlattıklarınızdan çıktı, çok güzel geçti sınavım" deyince "iyi bir şey yapıyorum galiba dedim kendime. Tuhafım belki, insanlar garanti olana oynayıp kazanmaya çalışırken ben durumu vahim olan ama uğraşılırsa iyi şeyler yapabilecek olanların üzerine oynamaya çalışıyorum.

Garanti olanlar yerinde sayıp benim umutsuz vakalar iyiye gidince de dünyanın en mutlu insanı oluyorum tabi :)

Hep şikayet ediyorum, biraz da hatırlanası şeylerin notunu düşmek istedim. "Neler yapmıştım ben" diye dönüp geçmişe baktığımda hep sevimsiz şeyler bulmayayım diye...

16 Nisan 2010 Cuma

Öylesine

Hiç tanımadığın birinin kendi hayatı üzerine yazdığı 3-5 kelime seni bütün gece oturup düşünmeye itebiliyor ya işte ben bunu sevmiyorum artık.

Birilerinin bir yerlerde benzer şeyler yaşadığını bilmek zaman zaman rahatlamanı sağlasa bile bir yandan da can sıkıyor. Hatırlamadığını sandığın şeyler geliyor mesela aklına. Kendine kızmaya başlıyorsun yine, yeniden.

Olmuyor.

Yine de etkisi çabuk geçiyor artık. Sonra yeniden düşünmeye başlıyorum. İnternetin en güzel tarafı da bu, senin hissettiğin şeyin aynısını hisseden insanlar buluyorsun bir yerlerde. Kendilerini anlatırken aslında seni de anlattıklarını bilmeyen insanlar...

"Güzel ya" diyorum sonra, gerçekten güzel.

Bazen fikirlerim öyle çabuk değişiyor ki hızına ben bile yetişemiyorum :)

11 Nisan 2010 Pazar

hep böyle

Ne zaman hayatıma dair herhangi bir şeyin iyi gitmeye başladığını düşünürsem o şey hemen kötü gitmeye başlar. Hele düşünmekle kalmayıp başkalarıyla paylaşırsam, o an her şey tersine döner.

Ben kötü gittiğini düşünürken aslında çok da fena gitmiyordur. İyi gitmeye başladığını düşündüğüm an ise sona yaklaşıyoruz demektir.

Mesela biri için aklımdan güzel şeyler geçer, iyi arkadaş olduğumuza inanmaya başlarım, bir de hata yapıp bunu başkasıyla paylaşırım. İşte o an bahsi geçen kişiyle aramızın bozulmasına sayılı saatler kalmış demektir. Mutlaka bir sorun yaşanır aramızda.

Ya da ne bileyim, yaptığım herhangi bir işi sevmeye başlarım. Hemen arkasından eskisinden daha çok nefret ettirecek şeyler gelir başıma...

Misal dün ilkbahar gelmiş, aman ne kadar da neşeliyim tadında 2-3 kelime ettim ya, bugün son 8-9 ay içinde geçirdiğim en stresli 2-3 günden birini yaşadım bunun üzerine. İnsanlarla ciddi tartışmalar yaşamanın eşiğine geldim birkaç kez. Ama cidden sabırlı insanmışım... Gerçi işin bir de şu boyutu var, benim tartışmam sevdiğim insanlara sorun yaşatacaktı. Bunu düşünerek de kendimi sakinleştirdim biraz.

Tabi hâlâ sinirliyim, hâlâ kavga edecek insan arıyorum kendime. Halbuki atışmayı çok da seven biri değilim ama bu siniri bir şekilde çıkarmam gerek galiba bir yerlerden...

İşlerin iyi gitmeye başlamasının hemen ardından bozulacağına inandığım için mi hep böyle oluyor bilmiyorum. Muhtemelen bu durumu yaşayan benim gibi çok fazla insan var daha, onu da biliyorum. Ama yine de çok canımı sıkıyor bu durum.

Bir şeyler yapmalı...

10 Nisan 2010 Cumartesi

İlkbahar

Baharın bir türlü gelmemekte inat etmesi çok mu dert, bana geldi çoktan bak! :)

Yorucu bir günün ardından akşam vakti eve dönerken uzun zamandır hissetmediğim kadar iyi hissettim kendimi. Hayat biraz da sevimli tarafını gösterse de daha da güzel olsa her şey...


Bu kadar keyiflenme sebebim olan şarkıyı da paylaşayım. Boşverin sözlerini, müzik başlı başına bir neşe kaynağı :)

Şarkının ismi: Printemps, yani "ilkbahar"

9 Nisan 2010 Cuma

Kısacık

*"Ortaya karışık" isminden sıkıldım ben. Kısa ve birbiriyle alakasız konulardan oluşan yazılar için yeni başlık bulmalıyım.

*Haftasonu yine açıköğretim sınavım vardı. Ama normalde olduğu gibi büyük bir keyifle çıkamadım bu defa. Sınavdan sonra görüşülecek arkadaşlar yoktu bu kez, eve gelip şahane bir uyku çekme fikri de içimi rahatlatamıyordu. Sabah öğrencilik yaptım, sonra öğretmenliğe geri döndüm. Sıkıcı oldu.

*Aynı gün içinde hem öğrenci hem öğretmen olmayalı çok olmuştu. Özlemişim.

*Hilmi'yi özledim. Gerçekten.

*Öğretmenliğin en sevmediğim kısmı kesinlikle veliler!

*Bu akşam eve gelirken yanımdan bir adam yürüyordu. Önce park etmeyi başaramayan bir ablaya yardım etti, sonra insanlar karşıya geçebilsinler diye arabaları durdurdu, bütün bunları yüzünde bir gülümsemeyle yaptı. Yürürken de dans eder gibiydi zaten. "Adam kendi çapında bir superman" dedim içimden...

*Kıskanç bir insanmışım ben.

*Uyumak istiyorum. Günlerce...

*Kafamda bin tane şey var yine, 3 ay kala kpss'ye giresim geldi mesela bu ara. 3 ayda ne kadar çalışılır bilmiyorum ama çok sıkıldım dershane işinden.

*Sakinimdir ben aslında, çoğu şeye tepki bile vermem. Sonra bir anda hiç olmayacak bir şeye çok büyük tepki veririm, insanlar ne olduğunu şaşırır. Birikim tabi...

*Şu gün yazarım, bu gün yazarım derken en sonunda "Neyse yaa cuma yazarım diyorum", sonra bakıyorum cuma da geçmiş yazamamışım.


2 Nisan 2010 Cuma

laa laaaa laaaaaaa

1 saat önce ders çalışmayı beceremediği için kendine kızan, sınav stresine giren, korku filmindeki çocuğu hala hatırlayamadığı için sinirlenen, can sıkıntısından ölmek üzere olan insan bir anda ortadan kayboldu, yerine gelen insan I've got the world on a string eşliğinde dans edip kendine yemek hazırlıyor şimdi.

Komşular pencereden beni gördülerse sonunda emin olmuşlardır deli olduğuma. Bu mutluluk bir anda nereden çıktı onu da bilmiyorum ama sevdim bunu :)

Yardımmm

Bir çocuk arıyoruz.
Tahminen 8-9 yaşlarında bir erkek çocuğu, Hollywood yapımı bir korku filminde oynamıştı. Solgun bir yüzü var, gözlerinin etrafı mosmor. Üzerinde siyah bir giysi var. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bir koridorda başını yana yatırmış duruyor filmin bir karesinde.

Başka bir karede de elinde battaniyeyle ya da havluyla gelip çocuğu elindeki şeye saran bir anne figürü var ama bu kısmı başka bir filmle karıştırıyor olabilirim. Yapılacak bir sürü işim var ama yaklaşık bir saattir bu çocuğun hangi filmde olduğunu bulmaya çalışıyorum.

Kimdir bu çocuk???

(bir filmde de denizci kıyafeti giymişti, aynı film olabilir. Yine hayaletimsi bir şeydi.)