29 Haziran 2010 Salı

Tekrar Çal Sam-II







Kitapçıda çok zaman geçirmenin de bazı faydaları var tabi. Yeterince dolaşır ve ertafınıza bakınırsanız sizi çok mutlu edecek şeylerle karşılaşabilirsiniz :)


Mesela 1990'da basılmış bir "Tekrar Çal Sam". (Fotoğraftakinin birebir aynısı) Hatta bu yetmezmiş gibi yanında bir adet "Annie Hall", bir adet de "Manhattan" alabilirmişsiniz. (Onlar da 1990 basımı.)


Biz gidip alalım diye üçünü tek bir poşete koymuşlar, kitapların arasına saklamışlar. Allahtan Mischief'in gözleri iyi görüyor. 


Genelde eski kitapları Kabalcı'dan bulurdum, D&R'da bulunca şaşırdım. Demek ki nereden ne çıkacağı belli olmazmış, iyice incelemek gerekirmiş.


Mutluyum, sebebi de bu kitaplar :)


ve en sevdiğim bölüm...


Allan: Böylesi daha iyi olduğu için söylüyorum. İkimiz de senin Dick'e ait olduğunu biliyoruz. Sen onun işinin bir parçasısın. Onu başarılı olmaya sevk edensin. Eğer o uçak sen olmadan kalkarsa, sonradan pişman olabilirsin. Belki bugün değil, yarın da değil, ama çok yakında ve yaşamının bundan sonraki yıllarında pişmanlık duyabilirsin.


Linda: Çok güzel konuşuyorsun.


Allan: Casablanca filminin sonunda Bogart, Ingrid Bergman'a böyle söylüyordu. Bu sözü bir kere söyleyebilmek için hayatım boyunca beklemiştim.


Linda: Elveda.


Daha önce de şöyle demiştim: http://slnnn.blogspot.com/2008/11/tekrar-al-sam.html 

27 Haziran 2010 Pazar

The Fall

Uzun zamandır izlemeyi istediğim bir başka filmdi "The Fall".
Ne desem anlatmaya yetmeyecekmiş gibi. Yüzünüzdeki gülümseme ne ara yerini ağlama isteğine bırakmış, ağlama isteği ne ara geçmiş de yine gülümsemeye başlamışsınız fark edemiyorsunuz bile.

Sakin bir günüme denk gelmemiş olsa epey ağlardım muhtemelen...


The Fall şahane bir film olmasının dışında şahane bir masal. Hatta masal içinde masal. 


Nette şöyle bir bakındığımda filmin 18 farklı ülkede, 26 farklı gerçek mekanda çekildiği ve hiç özel efekt kullanılmadığı bilgisine denk geliyorum hep. Bir de Türkiye'de hiç gösterime girmediği, sadece bir festival sırasında gösterildiği bilgisi söz konusu. Gösterime girmemiş olması beni şaşırtmıyor ama her zamanki gibi sinirlendiriyor.
Anlatırken kullandığım hiçbir kelime yeterli gelmeyecek gibi... Umutluydum, güzel bir şey izleyeceğimi biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum.

Ben susayım, buyurun buradan okuyun: http://www.otekisinema.com/the-fall-2006/


Gugli gugli gugli go away!

26 Haziran 2010 Cumartesi

Gölge


Okuduğum kitaplar sayesinde binlerce farklı karakter tanıdım, çoğunun hayatlarını öğrendim en ince ayrıntılarına kadar, kimisinin ismini bile unuttum, kimisiniyse sanki gerçek biriymişçesine önemli yerlere koydum hayatımda.

"Bu karakterler içinden en kötüsü kimdi, okuduğun kitaplardaki karakterlerden birini öldürecek olsan kimi öldürürsün?" deseler (niye diyeceklerse..) tek bir isim çıkar ağzımdan: Selma.

Onlarca, belki yüzlerce şeytani karaktere denk geldim okuduklarımda ama hiçbiri üzerimde Selma'nın bıraktığı etkiyi bırakmadı.

Kitap bittiği saniye sinirden tüm vücudumun uyuştuğunu hatırlıyorum. Hani "Elime geçse bir kaşık suda boğarım" deriz ya, kimseyi boğmam belki ama Selma'yı boğarım.

Psikolojik sorunları var Selma'nın, hasta, kaçık. Ama "Deli o da işte ne yaparsın, zaten bu da gerçek hayat değil, sadece bir kitap" deyip geçmeyi beceremiyorum. Sanırım bunda da en büyük etken Peyami Safa'nın karakterleri okuyucuya yansıtmadaki başarısı. Gerçi bir de Cânân'ı var mesela Peyami Safa'nın. Yine kötünün kötüsü bir karakter ama Selma kadar nefret edilesi değil gözümde.

Seneler evvel kitabı okuduğum günden beri aklıma ne zaman gelse nefret ederim Selma'dan. Kitapların tozunu almak için hepsini yerinden oynatırım bazen, Selma ve Gölgesi elime geldiği an kitap bittiği an hissettiklerim gelir aklıma, sinirlenirim.

Böylesine etkilenmiş olmam da kitabı en sevdiklerim arasına sokar elbet.

Sonra bir gün bir haber okurum filminin yapıldığına dair. İzleme ihtimalimin ne kadar düşük olacağını düşünemediğim için heyecanlanırım.

Film, sinemaya gitme ihtimalimin olmadığı bir hafta vizyona girer. Sadece Beyoğlu sinemasında gösterilmektedir (ve bu beni hiç şaşırtmaz. Nedense bir orada buluyoruz aradıklarımızı! 6 ay Recep İvedik gösterimi yapmak varken bu tür filmlerle neden uğraşsın diğer sinemalar değil mi?!)

1 hafta sonra hevesle izleme planı yapılır yeniden ama vizyondan kalkmıştır. 

Sonra gel de sinirlenme. Gel de Taksim'deki sinemaları bir bir kapatanlara sövme... Yakında sadece alışveriş merkezlerinde film izleyeceğiz. Yaşasın popüler Hollywood filmleri! Yaşasın küfürle başlayıp küfürle biten şahane komedi (!) filmleri. (Recep tarzı filmleri hiç izlemeden tiksindim ama Hollywood filmlerinden nefret etmem aslında. Gerçi hoş, bu haftasonu itibariyle başlayacak Alacakaranlık tantanası yüzünden sinir stres yapacağım yine ama olsun.)

"En azından DVD çıkar, alır izleriz" dedik. Yine aynı sebepten ötürü izleyemediğimiz "I'm not there"de öyle yapmıştık mesela. Sonrasında bekleyiş başladı.

Haftada bir DVD satışı yapan sitelerin arama kutucuklarına yazdığımız "Gölge" kelimesi istediğimiz sonucu bir türlü vermedi. Google'da yazıp aramaya başladık. Baktık "Bu film neden yok" diye isyan eden bir biz değiliz. 

Sonra Notre Dame de Paris'de olduğu gibi download sitelerine dadandım. (Bkz: Beni yok edeceksin!, Notre Dame de Paris ) Tabi ki oralarda da bulamadım. En son 3 gün önce "Gölge" başlığını görüp "Yoksaaaaa" diyerek tıkladım. (filmin gösterim tarihi 20 Mart 2009, benim bulduğum tarihse 23 Haziran 2010. Bu süre zarfında DVD çıkmadı, tekrar bir yerlerde gösterilmedi, nşa bu filmi internetten indirip izlemeyi asla düşünmezdim ama başka çarem kalmadı... Normalde yaptığım bir şeydir, gerçi sonra beğendiğim filmin orijinal DVDsini muhakkak alırım ama olsun. Öğrenciyken harçlık, burs ne varsa hepsini D&R'a yatırıyordum, şimdi maaşı oraya yatırıyorum, ne var yani.)

ve film bulundu.
Dün gece de izlendi. Görkem Yeltan; Selma rolü için seçilebilecek en iyi oyuncuymuş sahi. Güzel olmuş. Bu fotoğrafa da ayrıca bayıldım:

Filme gelirsek. Kitaptan bağımsız olarak düşünülürse ya da kitabı okumadan izlenirse ne derece tat vereceğinden emin değilim. Karakterlerin, özellikle Selma karakterinin derinliğini kitaptan bildiğiniz için üzerine filmdeki kanlı canlı halini ekleyip ve bütün olarak düşünüp keyif alabiliyorsunuz. Ama şu an ben kitaptan bağımsız düşünemediğim için sadece filmdeki karakterler üzerine yorum yapamıyorum :)

Karanlık mekanlar filmin havasına uygun, seçilen oyuncular da hikayenin karakterlerine uygun olunca ortaya izlenesi bir film çıkmış bence.

Filmin sonu mutlu değil tabi ama sonunda izlemiş olmak benim için "mutlu son".

:)


Fotoğraflar Google images ve sinemalar.com'dan.

İyi ki buradaydınız...



İnsanların okul yıllarında kurduğu hayaller neye benzer bilmiyorum ama bizim hayallerimiz nereden başlarsa başlasın hep aynı yerde biterdi.


Okul bitmiş, herkes çalışıyor bir yerlerde. Hayal ettiğimiz şekillerde devam etmişiz hayatlarımıza. Sonra toplanma zamanı gelmiş. Yanımızda kalmayı isteyenlerle (ki lafa gelince isterdi herkes...) bir araya gelmişiz, en sevdiğimiz yerlerdeyiz. Okul hiç bitmemiş gibi... Hiç ayrılmamışız gibi.


Dün bu günlerden biriydi işte.
3 kişi kalmıştık geriye, toplanmayalı neredeyse 10-11 ay olmuştu. Tadını çıkarmadan olmazdı yani :)


"Hadi oraya da gidelim", "Hadi burada da oturalım", "Orada ne yapmıştık", "O ne demişti", "O acaba ne yapıyordur şimdi" vb. cümlelerle dolu uzun konuşmalar, sanki geçen zamanda hiçbir şekilde diyalogumuz olmamış gibi olan biten her şeyi tekrar tekrar anlatmalar, normalde başka arkadaşlarımız yaptığında kızdığımız ama bu kez bu kadar keyifli oluşumuzdan dolayı dozajını bir türlü ayarlayamadığımız kahkahalar...


Özlüyor insan. Hayatta her şeyin muhteşem gitse dahi (ki asla gitmez.) bazı arkadaşlarının yerini hiçbir şey dolduramıyor.


"Keşke" diyorsun, "keşke hep yanyana olabilsek". Olmuyor. "Sağlık olsun" diyorsun bu kez.


Her saniye görüşemiyor olsam da bazı insanlar iyi ki var...


Fotoğrafın alakası var elbet. Başka yer seçilir mi hiç böyle bir buluşma için?

22 Haziran 2010 Salı

Kısacık-3

* Uzun uzun yazabileceğim pek çok şeyi böyle yazıp tüketiyorum sanırım.


* Markafoni'nin Victoria's Secret satışını kaçırmamak için sabahtan saldırıya geçen bütün hemcinslerime sevgiler gönderiyorum. Ben de sabahın köründe kalkıp kendime ayakkabı almaya gittim bugün. Kadın milleti böyle işte! :)


* Nasıl oldu bilmiyorum ama sabah yine aklıma küçükken televizyonun işleyişini çözmeye çalışmam geldi. Küçük balerinler yapıp bizim eve onları göndermelerine aklım eriyordu ama dünyada bir tane Müjdat Gezen varken nasıl bu kadar çok eve gönderebiliyorlardı işte ona aklım ermiyordu. Televizyonun arkasına bakıp orada minik adamlar görmeyi uman o çocuklardan biri de bendim!


* Çocukların hallerine bakıyorum, hepsi hayatın anlamını çözmüş, hepsi dünyaya gelmiş olmaktan nefret ediyorlar, en büyük acıları çekmişler, dünyanın en mutsuz insanları olmuşlar vs. İşte o an ergenlik dönemini bu kadar çabuk ve sakin atlatmış olmama şükrediyorum.


* Öğretmen olmanın bir faydası da bu, gençlik nelerle uğraşıyor, nelere üzülüyor, neleri seviyor hepsini görebiliyorsun.


* Görmek istiyor muyum, işte ondan emin değilim.


* Evdeyken "Aaa bugün hava serin galiba, ne güzel" diyorsun, sonra dışarı bir çıkıyorsun... Sonrası malum.


* Yine her şeyi boşvermiş durumdayım. Neden bilmiyorum.


* Varlığını bile unuttuğum, hiçbir şekilde aklıma gelmeyen insanlar rüyama da girmesinler. Hoşlanmıyorum bundan.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Bu bana yapılmamalıydı!



Pirates of Caribbean: On Stranger Tides'ın çekimleri başladı bildiğiniz üzere. (Bildiğinizi nereden çıkardıysam, sanki bu konuya herkes benim kadar meraklıymış gibi.)


Vizyon tarihi 20 Mayıs 2011 olarak gözüküyor şimdilik.


Yeni filmde Will ve Elizabeth yok. Bence de isabetli bir karar, ikisini her türlü sevsem de artık sıkmaya başlamışlardı.


Tabi eksikleri tamamlamak için de yeni karakterler eklenmiş bu arada. Eklenenlerin arasında tek bir isim gözüme batıyor: Penélope Cruz.


Bana "bir film yapacağız, kimi oynatalım" deseler uzun bir liste sunabilirim. Ama "Film yapacağız kimi oynatırsak bu filmi asla izlemek istemezsin" deseler sadece iki isim söylerim: Penélope Cruz ve John Travolta.


O ikisini görmeye tahammül edemiyorum. John Travolta'ya bir süre sonra gözüm alışıyor ama Penélope Cruz o sinirimi bozan aksanıyla konuşmaya başladığında duvarlara kafa atmak istiyorum.


Bu bana yapılır mı?


Bir filmde Johnny Depp olsun ve o filmi izlemek benim için şart olsun. Sonra da tut yanına Penélope Cruz'u koy ve benim sabrımı zorla. Serinin ilk üç filminden kat kat iyi bir film yapsanız bile benim bu filmi sevemeyeceğim şimdiden belli.


Daha önce de Blow filminde birlikte oynadıklarını biliyorum, zaten benim kendisinden nefret etme sebebim o filmdir. Hayattan soğumuştum kendisini gördüğüm sahnelerde.


Mimikleri ve el-kol hareketleri sinir bozucu, konuşması 2 kat daha fazla sinir bozucu, dolayısıyla tahammül edemiyorum oyunculuğuna. Kendisini güzel bulan bir topluluk muhakkak vardır ama benim kendisi için kullanabileceğim en son sıfat bile değil "güzel".


Uffff, öyle işte.


Hayal kırıklığımın büyüklüğünü anlatabilmişimdir sanırım. 


Yazı Jack Sparrow'la ilgili olmasa da neden onun fotoğrafını kullandığımı açıklamanın sanırım gereği yok. Ha bir de kıskandığım için falan bu kadar nefret dolu olduğum sanılmasın. Güzel insanın hakkını veririm, kıskansam da veririm. Bkz. Geçmişte yazdığım ve Mélanie Laurent'tan bahsettiğim yazılar ya da Pirates of Caribbean'ın Elizabeth'i Keira Knightly hakkında zaman zaman düzdüğüm methiyeler. 


:))

20 Haziran 2010 Pazar

Yine hasta


Siz normal insanlar sıcaktan yanıyorsunuz ya, ben şu an üşüyorum. Çünkü her zamanki gibi hasta olmayı başardım!


Yaz, kış; yağmur, çamur, güneş hiç fark etmez. Her şekilde hasta olurum!


Şimdi gelsin ilaçlar, gitsin bitki çayları.


Ooooooooooof


Çizim Momoko Asuka'ya ait.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Kısacık-2

*Kış boyunca yazı yazamamak beni mutsuz etmişti, şimdi acısını çıkarmalı...


* Tatil için "okunacak kitaplar", "izlenecek filmler", "görüşülecek insanlar" listelerim hazır, bakalım ne kadarını gerçekleştirebileceğim.


* Adımlarını dinlediği şarkının ritmine göre ayarlayan insanlardan biri de benim. Heeey merhabaaa.


* Akrabalarımın bir kısmını severim, bir kısmını sevmem. Sevmiyor oluşumun çeşitli sebepleri var elbette ama bir tanesini anlatacağım. Seni gördüğü saniye "aaaaa kilo almışsın seeeen" diyen akraba var ya, işte o akrabadan nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmedim ben. Manyak mı ne ya! Kilo verdiğin zaman söylemez ama 100 gr alsan yine fark eder. Bir de bunun tam tersi olan sevimli akraba var. Yanakları mıncırılası akrabalar onlar. Seni gördüğünde "ayyy nasıl zayıflamışsın sen böyle, sırrı ne bunun söyle de biz de kilo verelim" tadında cümleler kuran o güzel insanı sevelim, sevdirelim.


* Normal mail adresimi yazmak istemediğim sitelerde kullanmak için aldığım bütün mail adresleri birbirine benziyor. Ya okul numaralarımdan birini kullanıyorum (favorim lisedeki), ya da LOTR karakterlerine dadanıyorum. Bütün Orta Dünya ahalisinin mail adresi var sayemde.


* Her girdiğim sitede/forumda bir Marla Singer olmasından hiç hoşlanmıyorum. Fight Club yokken ne yapıyorduk biz sahi? (Fight Club'ı çok severim o ayrı)


*Mrs. Lovett'ı seçerken çok aradım, blog araması yaptım, Türkçe sayfaları aradım, yabancı sayfaları aradım. Bulamadım. Bu isimde başka blog varsa ne olur söylemeyin, bir daha değiştirmeye kalkmayayım :)


*Helena Bonham Carter'ın en sevdiğim rolü de odur zaten. Bir de Big Fish'teki rolü var ama şu an ismini ne yazık ki hatırlamıyorum.


* anoktanur'u kim kızdırdıysa ortaya çıksın çabuk! Şöyle demiş: http://kayipfeslegen.blogspot.com/2010/06/kim-oldugunu-biliyorum.html ben de katıldım gitti. Google reader'dan paylaşıyoruz da kim bakıyor bilmiyorum. Bir de bunu deneyelim.


* Beni evlendirmeyi hayatının amacı haline getirmiş bir veli var. Birbirimizin halini hatrını sorar sormaz evlilik konusunu açıyor. Nikah salonunun önünden geçerken kolumu dürtüyor. Yeğenleriyle tanıştırmaya çalışıyor. Hayattan bezdim sayesinde. Geçen sabah oğlunun yanına gittim sınava, çocuğu kendi haline bıraktı. 3 dakika içinde kendi hayatında olup bitenleri anlattı ve hemen yine evlilik konusuna geldi. Azmine saygı duymuyor da değilim hani.


* Bir başka veli de sağda solda "çok güleryüzlü" diyormuş hakkımda, hayatımda bana ilk kez güleryüzlü dendiği için heyecanlandım. Genelde "somurtkan, suratsız, nemrut, meymenetsiz" gibi şahane sıfatlar kullanılır da.


* Çalıştığım dershanenin sahibi olan sevimsizlik abidesi de günlerdir beni her gördüğünde evlilik muhabbeti yapıyor. "Niye evlenmiyorsun sen?", "Seni alan adama Allah sabır versin", "Gidip öyle bardan falan adam bulmayın, doğa seven bir adam bulun kendinize", "ağlayan iki çocuğu susturmaya üşeniyorsun kendi çocuğuna nasıl bakacaksın sen", "temizlik yapmaktan yemekten anlamayan adam bulursan yandın, kız gibi bir şey bul ki sen işe git o ev işlerini halletsin" gibi manyak manyak cümleler kuruyor. Delirdi iyice.


* Bak farkındaysan akrabaların evlendirme çabalarından hiç bahsetmiyorum bile. Niye memleket meselesi haline geldim onu bir anlasam...

17 Haziran 2010 Perşembe

Bir gün Dr. House ve ben...


Sıcak havadan bunalan ve kendine yapacak iş bulamayan Selin ne yapar?
Uyur.

ve bu aralar adet edindiği üzere kendini tuhaf rüyaların içinde bulur...

Bilinçaltının yansıması mı dersiniz yoksa geleceğin habercisi mi dersiniz bilmem ama bu rüya için içimden geçen tek şey geleceğin habercisi olması :))

O değil de ben de bilinçaltına neler atıyormuşum böyle!?

Rüyamda Dr. House'la birlikteyiz, yanımızda farklı dizilerden bir iki karakter daha var ama rüyaya House dahil olunca geri kalanların bir önemi kalmıyor, dolayısıyla da unuttum kim olduklarını.

Dr. House (Hugh Laurie değil bildiğin Dr. House'tu gördüğüm) bana bir aşık olmuş ki sormayın gitsin. Hiç duymadığım bir grubun bir şarkısından bahsedip duruyor bana, şarkı beni anlatıyormuş. Birlikte yemeğe gidiyoruz, dolaşıp müzik çalan abilerden o şarkıyı çalmalarını istiyor. Bana tuhaf da bir lakap takmış, "şarkıyı sadece onun için çalın" diyor. (Bana normalde çok kıroca gelecek bu eylemin sevimli gelmesi?!)

Şarkının ismini de grubun ismini de hatırlıyordum ama nasıl olduysa unuttum, şarkının sözlerinde gizli bir işaret olabilirdi halbuki!?

Yeni bir ilişkinin en başında olan tedirgin tipler vardır hani, elini kolunu nereye koyacağını bilemez, panik yapar, hissettiklerini çok fazla belli etmekten korkar vs. İşte tam o durumdayız House ve ben :))

Sonrası malum. Aşırı sıcağın etkisiyle uyanış.

Bir daha uyusam, rüya devam etse...

Gerçi bir daha uyumanın şöyle de bir riski var. Dedim ya tuhaf rüyalar görmeyi adet edindim diye, bir gece hayaletlerden kaçıyorum, ertesi gece bir daha hayaletler takılıyor peşime, sonraki gece nasıl olmuşsa 9-10 aylık bebek olarak doğmuş kızımın kendisinden haberi olmayan babasına nasıl haber vereceğimi düşünüyorum. Böyle manyakça şeylerle uğraşıyorum. Bir daha uyursam kendimi onlardan birinde de bulabilirim. Ama House'la yemek yediğimiz yerde de olabilirim. Ne zor bir karar :p

Bu kadar saçmalama yeter. 

Sıcak ve can sıkıntısı zavallı beynimi pelte kıvamına getirdiği için söylediğim ve yaptığım her şeyin, ayrıca gördüğüm tüm saçma rüyaların bir süreliğine mazur gözülmesini talep ediyorum! Yazıyı da House'un en sevdiğim fotoğrafıyla bitiriyorum.



16 Haziran 2010 Çarşamba

Olmaz, olmamalı...

Evden çıkarken süslenmişim, elbiseler, topuklu ayakkabılar, güneş gözlükleri; üstüne başına azıcık özen gösterdiğinde gelen müthiş özgüven...


Sağdan soldan gelen iltifatlar.


Her zaman alışveriş yaptığın yerlerde sırf "kız" gibi göründüğün için gördüğün ekstra ilgi. (kot pantolon ve t-shirt'le gidince gördüğün ilgiden daha fazlası yani)


Az önce bahsettiğim özgüvenin duruşuna, yürüyüşüne yansıması...


Her şey şahane yani.


En havalı halimle saçımı başımı savura savura yolda yürüyorum. Fonda Pretty Woman çalıyor, hayır aslında çalmıyor da ben o moddayım.


Tam o sırada karşıdan 100 kg ağırlığı çoktan aşmış bir teyze geliyor. Üzerinde benim elbisemin birebir aynısı. Teyzeyle pişti oluşumuzun üzerine benim adımlar yavaşlıyor, az önceki havamdan eser kalmıyor. Pretty Woman susuyor, acıklı şeyler çalmaya başlıyor. Hayata küsüyorum. Teyze geliyor yanımda duruyor, birlikte bekliyoruz.


İki dakika şu durumun tadını çıkarsaydım be!

15 Haziran 2010 Salı

Korku






Zamanında geyiğini bol bol yaptığımız "kedilerle yaşlanma" fikrinin gerçek olması ihtimali geldi aklıma az önce, hem de durduk yere. Elbet sorun kediler değil, sorun yalnız kalma korkusu.

Hayatımda hiç yalnız kalmadığım için mi bu derece korkuyorum yalnızlıktan?


Kalabalık bir aile, durmadan gidip gelen akrabalar, sık sık görüşülen arkadaşlar, her saniyeni birlikte geçirdiğin bir kardeş...


Galiba çok alıştım ben "kalabalık" yaşamaya. En çok da bu yüzden ödüm kopuyor birilerinin gitmesinden, etrafımda olmamalarından.


Can sıkıcı bir his.


Akşam akşam hiçbir sebep yokken gelmesi daha da can sıkıcı.

Yeniden

Çok uzun zamandır kendi gerçeklerimi böyle kafama vura vura bana hatırlatan başka şarkı olmamıştı galiba. Kendin biliyorsun bilmesine ama başkasından duymak daha güzel oluyor.


"Yeniden" Malt'ın albümünde daha ilk dinlediğimde takıldığım şarkı ve o gün bugündür durmadan dinlediğim şarkı. Uzun zamandır yazmak istiyorum da niyeyse bir türlü toplayamadım yazacaklarımı.


Aslında uzun uzun sevdiğim bütün şarkılara dair bir şeyler yazmak gibi manyakça fikirlerim de var. Ne yapsam diye düşünmeyi bitiremeyince de yazamadım işte bir türlü.


Şarkının başlamasıyla aynı anda bir gülümseme yerleşiyor yüzüme. Nerde olursam olayım hem de... İçimden eşlik ediyorum, şarkı bitiyor bu kez kendi kendime söylemeye başlıyorum. Düşünüyorum, tekrar gülümsüyorum.


Bir süre önce kendime güçlükle itiraf edebildiğim şeyin şarkı hali:


Her geleni yok sayıp darlanmaksa benim tarzım
Her gelene hırlayıp harlamaksa farzım
Her gidenin ardından ahlanmaksa arzım
Belki de bana benim gibi bir ahmak lazım.


Şarkının tamamı:


Dün yeniden
Dinledim bu şarkıyı
Kalmıştı çok eskiden
Sözleri dedim bari yazayım en baştan yeniden


Dün yeniden
Baktım eskilere benim yeni evden
Her şey değişmiş ama nakarat kalmış
Söylüyorum aynen, yeniden


Her geleni yok sayıp darlanmaksa benim tarzım
her gelene hırlayıp harlamaksa farzım
her gidenin ardından ahlanmaksa arzım
belki de bana benim gibi bir ahmak lazım


Malt'ı sevdiğimden birkaç kez bahsetmiştim değil mi?

14 Haziran 2010 Pazartesi

Aklıma geldi de

Lise 1. sınıfın ikinci dönemindeyim. Can sıkıntısından nereye sarsam diye bir arayış içine düşmüşüm, tam o sırada karşımıza 11 Dil-A'nın 5 kişilik grubu çıkmış.


İçlerinde esmer, uzun boylu, sevimsiz mi sevimsiz bir tip var, ben de onu seçmişim. Tip sevimsiz ama havasından geçilmiyor. Modellik falan yapıyor o dönem, o geçerken kızlar kapılara çıkıyor vs.


Biz de manyaklar gibi onlar yokken girip sınıflarında oturuyoruz, masalarını inceliyoruz. Sabahları biz alt sınıf olduğumuz için törenden sonra hemen çıkıyoruz sınıfa, onlar son sınıf oldukları için en son geliyorlar. Biz koşarak sınıfa eşyalarımızı atıyoruz, hemen sınıflarının önündeki pencerenin kenarında yerimizi alıyoruz.


Türk gençliğinin büyük çoğunluğu gibi şarkıyı yanlış anlıyor ve her yana "no woman no cry" yazıyor, gözümüzde daha da havalı oluyor. (O yaşta bilmiyordum şarkının sözlerini ya da neyi anlattığını. 1-2 sene geçince öğrendim.)


Günlerden bir gün arkadaşların müdahalesiyle koridorda konuşmak için beni beklediğini öğreniyorum ama tırstığım için gidemiyorum. Korkağımdır böyle konularda, evet.


Okul bitiyor, ayrılıp gidiyorlar. Sonra tamamen unutuyorum.


Aradan birkaç yıl geçiyor, yanılmıyorsam 2oo6'nın yazındayız... Bir sabah televizyonu açmış hızlı hızlı kanal değiştiriyorum. Show Tv'yi geçmemle geri dönmem bir oluyor.


Ünlü showman sıfatıyla anılan eski tiyatrocu bir abimiz var hani, senelerdir Niğde'nin n'si, Mehmet Ali'nin m'si şeklinde program sunuyor. (gugıl aramalarından kaçmak için yaptığım maymunluklar) İşte o abinin bir programı var, eskiden Nurseli İdiz'in sunduğu Saklambaç formatında bir yarışma. Benim "No woman no cry"cı da yarışmaya gitmiş kendine "woman" arıyor.


Hissettiğim şeyi anlatmak için nasıl bir kelime kullansam bilmiyorum. Eskiden bir şeyler hissettiğin birinin evlendiğini duymaktan bile daha fena onu çöpçatan programlardan birinde görmek :)) (Evlendiğini de duyduklarım oldu, ne var yani.)


Bir şekilde geçmişte bıraktıklarının nerede ne yaptıklarını merak ediyorsun etmesine ama bu şekilde görmek de hoş değilmiş doğrusu. Keşke merak etmeye devam etseymişim...


:)

Why does it always rain on me?

Testte bir soruyu çözemeyip yanıma gelen öğrencimin sorusuna şöyle bir baktım, sonra gülmeye başladım.

Soru şu:

Bu şarkıyı söyleyen şarkıcının nasıl bir ruh halinde olduğu söylenebilir?

I can't sleep tonight
Everybody saying everything's alright
Still I can't close my eyes
I'm seeing a tunnel at the end of all these lights
Sunny days
Where have you gone?
I get the strangest feeling you belong
Why does it always rain on me?
Is it because I lied when I was seventeen
Why does it always rain on me?
Even when the sun is shining, 
I cannot avoid the lightening

Aynı yayınevi bir başka kitabında da alıcısı Desmond göndereniyse Penelope olan mektuplar yazmıştı.

Seviyorum seni Okyanus Yayınları =)


13 Haziran 2010 Pazar

Öğretmen halleri-4

ve sonunda bitti...

Son sınavı da atlattık, hatta beklemediğimiz bir başarıyla atlattık ve seneyi bitirmiş olduk.Hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu ama bitti. Bir seneyi daha bu şartlarda ve bu tempoda geçirme fikri gözümü korkutsa da ne yazık ki "staj" denen o zıkkım elimi kolumu bağlıyor.

Ev hanımı olasım geliyor bazen... Her sabah kalkıp işe gitmek can sıkıcı. Ev hanımları az yoruluyor demiyorum. En azından evdeler, muhattap olmak zorunda kaldıkları insanlar kendi aileleri, bu da güzel bir şey.

Şimdi tatil zamanı, yani yüzlerce plan yapıp hiçbirini yerine getirememe zamanı!

Uzun zaman sonra ilk kez bir pazarı evde geçiriyorum, güzel bir kahvaltıyı hak ettim bence.

8 Haziran 2010 Salı

Öğretmen halleri-3

İlk ikisini atlattık.


Geçtiğimiz haftasonu 7 ve 8. sınıflarımız sınavlarını oldular, hem onlar rahatladı hem biz... Ama bu rahatlamanın öncesindeki stresi anlatmamın imkanı yok :)


Yoğun baskılar sonucu öğrencilerle okullara gitme isteğimizi kabul ettirebildik. Yanlarında olmayı istediğim bütün öğrencilerin yanında olamadım tabi ama gerçekten çok sevdiğim öğrencilerin en azından bir kısmıyla bir arada olmak da rahatlatıcıydı benim açımdan.


Sonuçlarımızın ne derece başarılı olduğunu resmi olarak açıklanmasından sonra değerlendirebileceğiz ama şimdilik durumdan memnunuz :)) 


Kendimi gerçekten öğretmen gibi hissettim öğrencilerimin başarılarını ne kadar önemsediğimi fark ettiğimde. Hâlâ bir tarafım bu durumdan nefret ediyor etmesine ama bir yandan da alıştım sanırım. Hayat tuhaf. "Asla" dediğin her ne varsa tam ortasında buluyorsun kendini...


Öyle işte...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Öğretmen halleri 2-Girmeyeceğin sınavın stresi

Vizeler, finaller, öss, yds, denemeler, yazılı sınavlar, testler vs derken yüzlerce sınava girmiş oldum şimdiye kadar. Yapı olarak heyecanlı bir insan olsam da sınavlara hep umursamaz, hep sakin girdim. 


Ben sınava girerken benim yerime dışarıda heyecananlara da hep kızdım. Büyütülecek ne vardı ki sanki?!


Sonra ÖSS-YDS sırası Mischief'e geldiğinde anladım ki sınava girmekten zormuş dışarıda beklemek. Sonra küçük kardeşimizin OKS zamanı geldi, bir seneyi de onun heyecanıyla geçirdik.


Derken öğretmenlik hayatı başladı. Hiç gelmeyecekmiş gibi gözüken tarihler geldi çattı. Geçen 10 ay içinde herkesten fazla zaman geçirdiğim sevgili öğrencilerimin bir kısmı yarın, bir kısmı sonraki gün, bir kısmı ise önümüzdeki hafta girecek sınavına ve ben şu an heyecandan ölmek üzereyim.


Öğrencilerle birlikte sınava gitme adetini yerine getirebilmek için biraz mücadele etmemiz gerekti, sonunda başardık. Ama şu an bir taraftan da için rahat değil. İstiyorum ki inandığım ve sevdiğim bütün öğrencilerin yakınında olayım... Sanki benim orada olmam bir şeyleri değiştirecekmiş gibi...


Heyecanlıyım, korkuyorum. Umarım şu iki haftayı alnımızın akıyla atlatırız.


Hadi çocuklar...