31 Temmuz 2010 Cumartesi

Inception




ve başım göğe erdi!


Günlerdir "Inception, Inception" dedikten sonra bugün izledim ve rahatladım.


İğrençlik yapıp bütün filmi anlatmayacağım, endişeye gerek yok.


Leonardo Di Caprio'ya taa Titanic zamanlarından kalma bir gıcık olma durumum olsa bile adamın son yıllarda rol aldığı bütün filmleri izledim, çünkü adam ya çok şanslı, gerçekten iyi işlerin içinde buluyor kendini ya da ne yaptığını gerçekten biliyor. Evet muhtemelen ikinci seçenek doğru. (Titanic filmine dair herhangi bir şey gördüğünde fenalıklar geçiren, filmi bir kez bile sonuna kadar izlememiş ve zerre kadar merak etmemiş o insan bendim, merhaba)


Neyse hakkını yemeyelim, adam iyi işler yapıyor. (zaten gıcık olmuyorum artık)


Oyunculuklar iyi, kurgu müthiş, bir an bile sıkılmıyorsunuz ya da dikkatiniz dağılmıyor izlerken. İçiçe geçmiş hikayeler ancak bu kadar net anlatılabilirdi sanırım. Filmin sonunda kafamda hiçbir soru kalmadı en azından. Hatta olaylar ilerlerken de neyin nerede yaşandığı ve neden yaşandığı gayet açıktı. "Ufff karmakarışık, hiçbir şey anlamadım" diyen birini görürseniz arkanıza bakmadan kaçabilirsiniz.






Konuya girmeden film anlatmak zor, o yüzden ben susuyorum ve bir kere daha filmi çok beğendiğimi söylüyorum.


Beklediğime değdi gerçekten.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Sıkıntıdan

Birilerine göre çok konuşuyorum. Sık sık diyorlar ki: "Selin sus artık".


Birilerine göreyse hiç konuşmuyorum, sessiz biriyim.


Birilerine göre sinir bozacak derecede sakinim, birileriyse her şeyi yapmaya muktedir bir manyak olarak görüyor beni.


Birilerine göre çok hassasım birilerine göre kaya kadar sertim, katıyım.


Bunlar gibi birbirine neredeyse zıt daha onlarca şey...


Biliyorum, insanların algılayışları farklı ve her şeyden etkileniyor. Ama nasıl bu kadar farklı şekillerde algılanabiliyorum işte onu bilmiyorum. Bir şey aynı anda hem siyah hem beyaz olabilir mi?


Bildiğim/farkında olduğum kadarıyla sevmediğim insanların yanında normal halimden farklı davranıyorum, orası doğru; ama sevdiğim insanlar hakkımda bu kadar farklı şeyler düşünüyorlarsa demek ki onlara da aynı şeyi yapıyorum. Hem de yapmadığımı sanmama rağmen.


Bir yandan da acaba bunların hangisi doğru diye merak ediyorum. Sonra "doğru" diye bir şeyin olma ihtimalini sorguluyorum.


Sanırım bu ara düşünecek çok fazla şeyim yok, o yüzden bütün gün böyle saçma şeylerle uğraşıyorum. Düşünecek fazla şeyim olmamasına rağmen aklımın sürekli bir şeylerle meşgul olması ve her şeyi 3 saniye içinde unutmam da benim tuhaflığım.


Ayrıca insanların hakkımda ne düşündüğünü bu kadar fazla umursamayı da bırakmalıyım artık.

25 Temmuz 2010 Pazar

Şanssız






Sen git her yerin çok kalabalık olduğu bir pazar günü, İstanbul'ın en kalabalık alışveriş merkezlerinden birinin yine çok kalabalık bir mağazasında görmeyi isteyebileceğin en son insanla karşılaş. İşe bak!


Kendimi çok şanssız hissediyorum bazen.

Aşk yalanı








Dedi ki:


"Rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. Bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı ama çocukça fikir. Bizi tamamlayacak biri... Tabi bu yanılsama bizi kendi içimizde ve kendi başımıza tamam olmaktan alıkoyar. Hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. Oysa insanlığımız -ki onsuz biz biz hiç olurduk- burada yatar."





*Six Feet Under.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Törkiş Ghost Whisperer




Sıcak hava yüzünden evde kapalı kalınca bütün gün dizi izleme moduna geçmiş olabilirim, evet. Bütün günü bunlarla geçirince de bütün gece rüyamda bunlarla uğraşıyorum.


Sıradaki dizi: Ghost Whisperer.


Aslında senelerdir parça parça izlediğim bir dizi Ghost Whisperer. Bilmeyenler için özet geçelim hemen: Melinda çeşitli sebeplerden dolayı iki dünya arasında sıkışmış kalmış ruhların hesaplarını kapatmalarına yardım eden ve ışığa gitmelerine (o öyle diyor) yardımcı olan bir ablamız, dizi de o ablamızın başından geçenleri anlatıyor.


Biz de rüyamızda kendi çapımızda bir Melinda oluyoruz. Gayet hoş, eski bir bahçedeyiz, her taraf kalabalık. Fonda güzel bir Noir Désir şarkısı çalıyor, bağıra bağıra eşlik ediyorum. Bir yandan da ben bu şarkının sözlerini ezbere bilmiyordum ne ara öğrenmişim acaba diye düşünüyorum rüyamda. (Gerçekten bilmediğim bir şarkıya eşlik ediyordum, şu an yine hatırlamıyorum.)


Ayrılma zamanımız geliyor, merdivenden aşağı inerken merdiven altında bir oda olduğunu fark ediyoruz. Yıllardır ruhları ışığa göndermiş olan ben bu duruma rağmen son derece tırsak olduğum için "hayalet vardır orda, girme" diyorum Mischief'e. O da sanki çok cesurmuş gibi beni dinlemeyip dalıyor içeriye.


Ben girişin oradan bakıp bütün hayaletli filmlerde olan koltuğu orada görünce oraya girilmemesi gerektiğine karar veriyorum ama beni dinleyen kim?


Neyse, birkaç dakika sonra kucağında iki tane muhteşem bebekle kapıda beliriyor Mischief. Tombul, sarışın ve mavi gözlü iki tane şahane bebek var kucağında, önce "Allahımmm çok güzelllleeeeerrrr" desem de hemen şüphelenmeye başlıyorum, Melindayım ben, şüphelenirim tabi.


Bebeklerin vücutlarının alt kısımlarının şekilsizliği dikkatimi çekiyor hemen, 13 Hayalet filmindeki çirkin velet geliyor aklıma. Sonra gözlerine bakıyorum, evet bunlar hayalet! Bütün hayaletlerin gözlerinin altında çamur rengi o sudan olur, (ne çamuru ne suyuysa artık :D ) bunlarda da var. Demek bunlar hayalett!!!


Kendilerini göndermek için hemen neden burada kaldıklarını öğrenmem gerekse de ben korkudan öyle şeyler düşünemiyorum tabi. My Name is Earl çakması olarak yaptıkları Hakkını Helal Et gibi oluyor benim dizi. Bildiğim yöntemle gönderiyorum hayaletlerimi. 3 kuluvallah 1 elham okuyorum. Hemen yok oluyorlar.


Sıradaki diziyi heyecanla bekliyorum.

20 Temmuz 2010 Salı

Aylardan Temmuz ama...






Sun.day.sky'daydık pazar günü. Senelerdir uçurtma etkinlikleri peşinde koşup hiçbirine gidememiş insanlar için bu etkinliğin kaçırılmaması gerektiğini düşündük. (Zamanında katılma teşebbüsünde bulunduğumuz etkinlikler ya son anda iptal oldu ya da "Sadece kendi üniversitemizin öğrencileri katılabilir" cevabı verdiler.)


Neyse işte, pazar günü o sıcakta attık kendimizi Bilgi Üniversitesi'ne. Umduğumuzu bulduk mu? Aslında pek sayılmaz.


Gayet meraklı insanlar olmamıza rağmen uçurtma alanı dışındaki etkinliklerde harcayabildiğimiz toplam süre 1 saati geçmez ki bunun da yarım saati hazırlanan özel duvara sprey boyayla tombul peri çizmeye çalışarak geçti. Bilmem anlatabildim mi :)


Sonra uçurtma uçuranları izledik bir süre. Baktık sıcak dayanılacak gibi değil, hemen kaçtık oralardan. Sakin olacağını tahmin ettiğimiz Cihangir'e attık kendimizi. Cihangir'i Türkler terk etmiş, yerine Fransızlar yerleşmiş gibi bir hisse kapıldık önce. Fransız olmadıkları aksanlarından çok rahat anlaşılan bir dünya insan sardı etrafımızı. İki tane Fransızca öğretmeni olarak bu Türkiye'de Fransızca bilmeyen bir biz mi vardık acaba diye düşünmedik değil. (Hiç bilmeyeni bile teşekkür etmez "merci" der biliyorsunuz.)


Baktık frankofonlar ayakta kalmaya başladı, "Eh hadi kalkalım da gençler otursun" deyip orayı da terk ettik. Bu sefer istikamet Taksim olsun dedik. O sırada bizde enerji namına hiçbir şey kalmamıştı tabi. Günü Fransız Kültür Merkezi'ndeki "Cent Pour Cent" (Yüzde yüz) isimli sergiyi gezerek bitirmeyi istedik ama saat geç olduğundan çoktan kapanmıştı Kültür Merkezi. Eh o da başka güne kalsın. (Sergi 13 Eylül'e kadar açık bu arada. Bilgi için: http://www.infist.org/programme/2010-02/10_0707exp.htm )


Özetle güzel bir gün oldu yani :)


Not: Görsel tabi ki temsili :) 


Not2: Mayıs ayını kaçırmış olsak da uçurtma görevi yerine getirilmiştir bence. Önümüzdeki maçlara bakıyoruz :)

19 Temmuz 2010 Pazartesi

19.07



19.07 kutlu olsun!

Aşksın sen.
"Aşkların en güzeli"

Sonsuza kadar "YAŞA FENERBAHÇE"

Sen şimdi güzelsin amaaaaa

İlkokul yıllarında çok yakın olduğum 2 tane arkadaşım vardı. (Biz ilkokuldan da mezun olmuş kuşaktanız, 5 yıllık mecburi eğitimin son, 8 yıllık mecburi eğitimin ilk mezunlarındanım.) İşte o iki tane arkadaşımdan birinin çok fazla inandığı ve durmadan tekrarladığı bir şey vardı. 


"Çocukken güzel olanlar büyüyünce çirkin olur; çirkin olanlarsa büyüyünce güzel olur."


Bana da durmadan "Sen şimdi çok güzelsin, büyüyünce çirkin olacaksın, biz çok çirkiniz ya büyüyünce çok güzel olacağız" derdi. Ben korkardım.


"Hayır yaa, bence ben hiç güzel değilim" derdim sesim titreyerek.


Arkadaşım, "Madem güzel değilsin niye sınıftaki bütün erkekler sana aşık, bak bize aşık olan kimse yok" derdi. İyice tırsardım.


O zamanlar gerçekten ayda bir mutlaka sınıf arkadaşlarımdan biri gelirdi "Ben sana aşığım" diye. Ama bir beklentiyle gelmezlerdi tabi, şimdiki çocuklar haftada bir "ben bilmem kimle çıkıyorum" diyorlarsa da biz küçükken olmazdı, ı ıh, ayıp. Büyüklerin yapabileceği şeylerdi biri için "kız arkadaşım/erkek arkadaşım" demek, elini tutmak, hediye falan almak. Böyle gelirdi yani bize. (İlişkiden anladığımız buydu işte, gerçi ilişki değil "çıkmak" derlerdi o zamanlar. Hâlâ da diyorlar ya, neyse.)


İşte ben de o gelip "Ben sana aşığım" diyenleri ne yapar eder döverdim bir-iki gün içinde. Ben vururken seslerini dahi çıkarmaz, kuzu gibi dururlardı, yoksa nasıl döveyim. Aaah ahhh halbuki bulmuşsun sana böylesine aşık adamları (adam?) neden şans vermiyorsun di mi :P (şakaaaa)


Kızardım, çünkü onlar geldikçe arkadaşım bana "Bak gördün mü ben sana demiştim sen şimdi çok güzelsin diye, ileride çok çirkin olacaksın" deyip dururdu. Ben de hayata küserdim.


Ergenliğin ilk yıllarında, hani şu kişinin kendi fiziksel görüntüsünden rahatsızlık duyduğu yıllar var ya, işte onlarda gözümün önünden gitmedi kızın yüz ifadesi.
"Sen şimdi güzelsin yaaaa..."


"Vurucam kırbacı" ifadesi hayal edin, işte bakışlar aynen öyle.


Şimdiki aklım olsa, hatta şimdikini bırakın lisedeki halimde olsam yine gülerdim kızın söylediklerine ama ilkokulda ben zavallı, saf, minik bir yavrucakken bana böyle şeyler söylemesi korkunç hissetmeme neden oluyordu.


Gerçi 20'li yaşlarında da bu saçma düşünceden tırsacak insanlar biliyorum ya neyse :))

18 Temmuz 2010 Pazar

Kısacık-4

* Bana en sevdiğim herhangi bir şeyi sorarsanız strese girerim. En sevdiğim film "21 Grams" derim, aklıma "Butterfly Effect" gelir. "Fight Club", "One Flew Over The Cuckoo's Nest", "Finding Neverland","The Shining" vs. derken aklıma gelen bütün filmleri sıralarım. Sanki bir film için "En sevdiğim film" dersem diğerleri alınacakmış gibi...


* Aklıma gelmişken "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filminin biraz fazla abartıldığını düşünüyorum. Çok sıkıldım her yerde karşıma çıkmasından.


* Sabah uyandığında suratsız olan o insanlardan değilim ben ve bence bu iyi bir şey.


* Aslında kötü biri sayılmam, zararım yoktur pek insanlara ama yine de tanısan sevmeyebilirsin bence. Tanıyıp da sevmeyen çok insan oldu da o yüzden söylüyorum.


* Nasıl bir sitemdir bu Allahım! Niye sevmediniz lan beni??? =D


* Karakterlerinden ve davranışlarından nefret ettiğim insanlar da vardı zamanında, umarım onlar da sevmemiştir beni. Çünkü eğer sevmişlerse ortada sakat bir durum var demektir ve kendimden nefret etmem gerekebilir.


* Gerçi o insanlarla geç de olsa bir şekilde ayrılıyor yolumuz. İyi ki...


* Zamanında kendini bir halt sanan insanların şu an bir halt olmadığını görmekten keyif alıyor olabilirim, evet. Ne yapayım yaa, ben de insanım.


* Gece yattıktan sonra aklıma hakkında yazı yazılacak onlarca konu geliyor. Hatta kafamdan yazıyı da yazıyorum. Sonra aynı yazıyı telefona yazıp kaydediyorum ertesi gün bloga aktarma planı kurarak. Ertesi gün ise bloga yazmaya üşeniyorum. Böyle bir döngü halini aldı bu.


* Yaz sıcağında fazla duygusal şeyler okumaya katlanamıyorum. (Ne alakaysa). O yüzden ben de öyle şeyler yazmamaya çalışıyorum. (Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.)


* Saat 13.00'te kahvaltı, saat 17.00'de öğle yemeği, gece 12,00'de akşam yemeği şeklinde şahane bir düzen oturttum birkaç gündür. Akşam yemeğini 20.00'de yersem sabah 5.00'e kadar tekrar acıkıyorum ve tekrar yemek durumunda kalıyorum. O yüzden akşam yemeğini geceye aldım. Yemek dışındaki zamanlar da film/kitap/Six Feet Under şeklinde geçiyor.


* Eğer hak etmişsem insanların trip atmalarına gerçekten kızmıyorum. Ama ne yaptığımı da bilmek istiyorum böyle zamanlarda. Eğer telafi edilecek bir durum varsa zamanında telafi edilmeli. Birikirse zarar verir. Amaaa ne zamanki ortada yaptığım bir şey yokken bana trip atılıyor ve neden trip atıldığı dahi söylenmiyor, işte o zaman gerçekten kızıyorum. Büyük insanlarız, konuşarak halledebilsek sorunlarımızı di mi ama.


* Bol mesajlı ve sitemli bir yazı oldu, idare edilsin lütfen.


* Allah herkese sabır ve bu sıcaklarla baş edebilme gücü versin, amin.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Six Feet Under






Akşamları eve ceset halinde geldiğim, izlediğim ve okuduğum hiçbir şeyden keyif alamadığım, dahası ne izlediğimin ya da ne okuduğumun farkında dahi olamadığım günlerden birinde başlamıştım "Six Feet Under" izlemeye. İzlediğim üçüncü bölümden sonra dedim ki "Selin, bu güzel bir dizi, kafanın bir dünya olduğu günlerde izleyerek harcama bunu". Sonra bıraktım.


Hazır tatil olmuşken, hazır ben kendime oyalanacak şeyler ararken, kendimden kaçmam gereken zamanlar yeniden başlamışken tam zamanıdır dedim ve tekrar başladım Six Feet Under'a. 






Hakkında çok güzel şeyler okuduğum ve çok uzun zamandır başlamayı istediğim bir diziydi. İzlerken gördüm ki söylenenler azmış bile. Geceleri oturup sabaha kadar izliyorum. İyi de oluyor. Ben de kendimi böyle oyalıyorum...


"4"

Zaman denen şeyle alakamı keseli epey olmuştu galiba. Ne günlerle ilgim var, ne aylarla, ne de yıllarla. Bir süredir (bugün 15 Temmuzmuş, demek ki 15 gündür) Temmuz ayında olduğumuzu düşünüyorum günde belki 20 kez. Tuhaf di mi? İnsan hangi ayda olduğunu neden düşünür ki?


Bir şeyden ne kadar kaçarsan karşına o kadar çok çıkar ya, o hesap benimki.


Artık unuttuğumu sandığım onlarca anı dönüp duruyor beynimde birkaç gündür.
Aa o da olmuştu.
Böyle demişlerdi.
Şöyle yapmışlardı.


Hâlâ kızgınım aynı insanlara, aklıma geldikçe kızıyorum. Tuhaf şekilde üzülüyorum geçen onca zamana rağmen. Hâlâ o kafamdaki soruları sormak istiyorum, soramıyorum, susuyorum.


Kızıyorum bir süredir, çok kızıyorum.


4 sene olmuş dahil olalı hayatıma. Aslında 2 sene de ondan öncesi var, "Görmediğim, duymadığım, bilmediğim ama her dediğine çok değer verdiğim bir tuhaf adam" olarak hayatımda olduğun zaman.


Biri seninle üçü sensiz 4 Temmuz geçmiş. İnanamadım. "Zaman çabuk geçer" diyenler haklıymış da "Zaman her şeyin ilacı" diyenler yalancıymış. İlaç olmamış hiçbir şeye geçen zaman.


Geri geleceğine dair umudum hiçbir zaman olmadı zaten ama artık beni duyduğunu da zannetmiyorum. Seni tanıdığım zamandan beri ilk defa bilmiyorum nerede ne yaptığını. İyi olup olmadığını...


O hani kim olduğunu iyi bildiğin adamın tam da bu günlerin öncesinde "hortlaması" da tesadüf değil hiçbir şeyin tesadüf olmadığı gibi ama artık anlam yüklemiyorum olana bitene. Duymuyorsun ya, kendi kendime konuşuyorum ben de. 


Ne kötü olmuş di mi yine? Biz dedik bu adama bırak bu işi diye. Bak yine eline yüzüne bulaştırmış. Bırak onu, ne hali varsa görsün. Sen nasılsın? Yolunda mı her şey? 


Seneler önce bir Temmuz günü İstiklal'deki o salak halimizi hatırlıyor musun? O gün de o adamdan bahsetmiştik di mi? Sonra benim en sevdiğim adamın filmini izlemiştik birlikte. Nefret etmeme rağmen çikolatalı pasta yemiştim sen istiyorsun diye. Hiç söylemedim di mi çikolatalı pastadan nefret ettiğimi? Bizimki acaba içeride midir deyip gülmüştük Ada'nın önünden geçerken. Taşları değiştireceğiz diye İstiklal'i delik deşik ettikleri zamanlardı, gerçi o hali bile güzeldi. Sen vardın, iyi kötü bir şeyler umabiliyorduk hâlâ hayata dair, gülümseyebilmek için sebeplerimiz vardı...


Ne çok zaman geçti farkında mısın? Arada bir bile olsa aklına geliyor muyum? Suçlu mu hissediyorsun kendini yoksa benim koca bir aptal olduğumu mu düşünüyorsun bilmiyorum. Ama ben hâlâ merak ediyorum pek çok şeyi.


Herkese yaptığım gibi senden de kaçmanın yollarını arıyordum 4 yıl önce bugünlerde. Sonra baktım yakalanmışım çoktan. Şimdiki aklım olsa... Neyse...


İyisindir umarım. Umarım arada bir de olsa merak ediyorsundur ne yaptığımı. Umarım az da olsa üzülüyorsundur demeyi istiyorum ama sana karşı acımasız olamıyorum ben. Senin kadar becerikli değilim böyle konularda.


Ben mi?
Biraz daha güçlüyüm, biraz daha fazla çabalıyorum kendim için ama hâlâ elime yüzüme bulaştırıyorum. Her şey bildiğin gibi yani.


Uzattıkça saçmalıyorum. Bilirsin hem uzatmayı severim hem saçmalamayı. Yine de yeter bu kadar. Görmesen de bilmesen de ben sana sesimi duyurmak için az da olsa çaba sarfedeyim istedim.


Öyle işte.

13 Temmuz 2010 Salı

İddialıyım


"Bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım" demiş Arşimet.


Benim öyle büyük iddialarım yok. Tek iddia edebileceğim şudur:


Peşime iri ve uçabilen bir böcek takın. 100 m, 400m engelli, 5000 m, maraton vb. aklınıza gelebilecek her türlü yarışta bir daha asla kimsenin yaklaşamayacağı rekorlara imza atayım.


Yaparım bunu, gerçekten.

11 Temmuz 2010 Pazar

Yekpare Hanım






Bugün her cümlede muhakkak bir kez "yekpare" diyen bir kadınla karşılaştım. Kabus gibiydi.


"Murat gel bak bunun yekpare olanından alırsak güzel olur."


"Pardon bunun yekpare olanı var mı, parçalı olursa işime yaramaz."


"Güzeldi böyle yekpare........"


"Yekpare"
"Yekpare"
"Yekpare"


Aynı dükkanın içinde bulunduğumuz 5 dakikada kurduğu bütün cümlelerde bir kez yekpare dedi.


Benzer şekilde kullandığım bir kelime olması ihtimalini düşünüp korktum. Allah'ım aklıma mukayet ol.



11 Temmuz

11 Temmuz bugün.


Srebrenitsa katliamının 15. yıldönümü.


Srebrenitsa'da ne olmuştu bilmeyenler için kısacık bir yazı kopyalıyorum ntvmcnbc.com'dan. Buyrun:


11 Temmuz 1995'te resmi rakamlara göre 8 bin 300 Boşnak Srebrenitsa'da öldürüldü. Bosna Sırp Ordusu kadın çocuk yaşlı genç demeden binlerce insanı katletti. 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleştirilmiş en büyük toplu insan kıyımı, Avrupa'da hukuksal olarak belgelenen ilk soykırım oldu. Ancak soykırımı yapan Miladiç hâlâ yakalanamadı.


15 Yıl önce Sırp askerleri Srebrenitsa'da silahsız Boşnaklara saldırdı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü tarafından korumak gerekçesiyle silahları toplanan binlerce Müslüman Boşnak, bulundukları her yerde, yolda, dağda, evlerinde, caddelerde katledildi. Cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetler parçalandı ve 64 ayrı toplu mezara gömüldü.


(Fotoğraflara bakabilirsiniz şuradan: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/15-yildir-dinmeyen-aci.html?position=0 )


Srebrenicki Inferno (Bildiğim kadarıyla: "Srebrenitsa Cehennemi")



majko, majko, jos te sanjam 
sestro, brate, jos vas sanjam svake noci 
nema vas nema vas nema vas 
trazim vas trazim vas trazim vas 
gdje god krenem vidim vas 
majko, oce, sto vas nema 



bosno moja ti si moja mati 
bosno moja majkom cu te zvati 
bosno majko srebrenice sestro 
necu biti sam 


bosno moja ti si moja mati 
bosno moja majkom cu te zvati 
bosno majko srebrenice sestro 
necu biti sam 





lane tosu lane tosu 
lane tosu lane tosu 


sestro, brate, jos vas sanjam svake noci 
nema vas nema vas nema vas 
trazim vas trazim vas trazim vas 
gdje god krenem vidim vas 
majko, oce, sto vas nema 



bosno moja ti si moja mati 
bosno moja majkom cu te zvati 
bosno majko srebrenice sestro 
necu biti sam 


bosno moja ti si moja mati 
bosno moja majkom cu te zvati 
bosno majko srebrenice sestro 
necu biti sam 


Diyor ki:





anne seni hala rüyalarımda görüyorum.
abi, abla her gece rüyam da sizi görüyorum.
yanımda değilsiniz.
sizi arıyorum; nereye gitsem , nereye baksam.
anne, baba neden yanımda değilsiniz?
bosna, benim annem sensin.
bosna, seni annem gibi görüyorum.
bosna, annem. srebrenitsa ablam (kardeşim) 
yalnız değilim.


(ekşisözlük'ten)


Tüm dünyanın gözü önünde bir katliam yaşandı orada. Unutulmasın.


10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir sınav sonrası daha

Bu sınavı da bitirdik.


Geç yatmaya kısa bir sürede alışan bir insan olarak yine tatil moduna geçiverdiğim için dün gece 4'ü buldu uyumam. Sonra da sabah 7'de kalkınca sınava nasıl bir kafayla gittiğimi anlatmaya sanırım gerek yok.


Sınav sonrası "Nasıldı?" sorusuna oldum olası cevap vermeyi sevmem ama kpss'de durum daha başka. Daha doğrusu Eğitim Bilimleri'nde. Ne desen boş gibi.


Rehberlik eğitimi dersi için okuldaki hocamın aldırdığı bir kitap vardı. Bir sayfada örnek olay anlatır ve o durumda ne yapacağınızı düşünmenizi isterdi. Kafanızda kurduğunuz şey doğru mu diye bakmak için arka sayfayı açtığınızda o durumda yapabileceğiniz en son şeyin o aklınızdan geçen şey olduğunu görürdünüz. İstediğiniz kadar mantıklı düşünün, hayatınız boyunca tanıdığınız öğretmenlerin o durumda yaptıklarını dikkate alarak cevap verin ya da öğretmenlik yapıyorsanız benzer bir durumda karşılaştığınızda yaptığınız ve işe yaramış şeyleri düşünün, boş. Diyorum ya tuhaf diye. Hani sadece ben böyle düşünüyor olsam "Acaba bende mi sorun?" derim ama bu alanda isim yapmış ve hatrı sayılır yayınevlerinin KPSS kitaplarını hazırlayan üniversite hocalarım bunu söylüyorsa vardır bir hikmeti değil mi?


Neyse işte, bildiğim şekilde, aklımda kalan ne varsa kullanarak bir şeyler yaptım. Geçen bir sene içinde kendi öğretmenlik tecrübemde yaşadıklarımı mümkün olduğunca katmadan, öğrenciyken gördüğüm/okuduğum şeyleri kullanmaya çalıştım. Bakalım artık ne olacak.


Sabah 3 saati aynı yerde oturarak geçirince sırayla bütünleşir gibi oldum, Sınav bittiğinde ısrarla kalkmak istemedim. Çünkü bacaklarım oturmaktan uyuştuğu için kalkamadım. Sınavın bitmiş olduğunu bilsen o gazla basıp gideceksin ama 2 saat sonra yeniden sınava gireceğini bilince insan oturduğu yerden kalkmak da istemiyor.


Ben soruların üzerinde 20 dk. düşünebilen insanlardan değilim. En fazla 2 kez okurum, cevabı buldum buldum, bulamadım boş bırakır geçerim. Bu yüzden de karşıdan bakanlar çok kendimden emin olduğumu sanıyorlar. Halbuki ilgisi yok. Bugün de yanımda oturan kız sınavın bitmesine yakın ben kitapçığın sayfalarını karıştırırken bir süre ciddi ciddi kitapçığa baktı, sonra panikle kendi kitapçığında aynı soruyu buldu. Değiştirdi mi ne yaptı görmedim ama hiç çalışmadığımı, en son tarih dersini de üniversite birinci sınıfta gördüğümü bilseydi eminim o kadar büyük panik yaşamazdı benim yüzümden.


Sonra da ben sağlam bir panik yaşadım gözetmenimiz olacak manyak yüzünden. 20 kişilik sınıfa kitapçık dağıtmak nasıl yarım saat sürebilir?


"Kitapçıklar yanlış gelmiş" diye ortalığı yıktı, herkesi strese soktu, meğer kendisi dağıtmayı beceremediği için yanlış kitapçıkları vermiş millete. O yüzden de arka bölümde oturanlara hiç B kitapçığı kalmamış. Sonra tekrar topladı, tekrar dağıttı.


Diğer sınıflarda Yabancı Dil sınavına başlandı, bizimki 15 dk geç başladı. Bu sırada da ortalıkta dehşet içinde dolaşıp manyak manyak konuştuğu için beni de strese soktu. 60 dk.da bitiremeyeceğimi düşünüp endişelenmeye başladım. Gerçi sonra 50 dk.da bitti.


Kitapçık dağıtmayı beceremeyen gözetmenin sınav sırasında okuduğu ergen kitabını da görünce hayattan nefret ettim. Onda olup da bir türlü atanamayan bunca insanda olmayan ne var diye merak ediyor insan. (Olayın zekayla ilgisi olmadığını düşünüyorum zira bugün aynı sınıfta bulunduğumuz 6 saatte pek olumlu fikirler oluşmadı kafamda kendisiyle ilgili.)


Evet, içim fesat, ne var yani.


Neyse işte iyi mi kötü mü henüz bilmiyorum ama atlattık bugünü de böyle. Artık kafamı kurcalayan bir şey olmadan dinlenebilirim sanırım...

6 Temmuz 2010 Salı

Sansürsüz İnternet





İnternette Sansüre karşı ortak platform deklarasyonunu bu cümlenin üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz.


İnternet sansürlerinden bıktım, ben de bu konuda ses çıkarmak istiyorum diyorsanız bu cümlenin üzerine tıklayarak deklarasyonu imzalayabilirsiniz.


Blogum/sitem var ben de oradan bu hareketi duyurmak istiyorum derseniz bu cümlenin üzerine tıklayarak hazırlanan banner'lara ulaşabilir, istediğiniz yere ekleyebilirsiniz.




İnternet kullanmaktan bihaber bir grup insanın hangi sitelere gireceğimize karar vermesi sizi rahatsız etmiyorsa, tunnel kullanırım, DNS değiştiririm, nasılsa bir şekilde girerim, başka kimse de beni ilgilendirmez diyorsanız söyleyecek bir şey yok ama biraz olsun rahatsızlık duyuyorsanız bence linklere bir göz atmalısınız.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Temmuz sabahı

Bir temmuz sabahı bencillik etmeyip dinlediğim şarkıyı paylaşayım istedim. Bilmem neredeki amcayla, başka bir yerdeki teyzeyi boşverin. Amcam da teyzem de yok zaten benim. Kim dinlemek istiyorsa, kimin ruh haline uygunsa bu şarkı onun için :)


Bir de benim için...


Uriah Heep-July Morning


There I was on a july morning
With the strength of a new day dawning
And the beautiful sun.
At the sound of the first bird singing
I was leaving for home.
With the storm and the night behind me
And a road of my own.
With the day came the resolution
I'll be looking for you.


I was looking for love in the strangest places
There wasn't a stone that I left unturned
I must have tried more than a thousand faces
But no one was aware of the fire that burned
In my heart,
In my mind,
In my soul.


In my heart,
In my mind,
In my soul.







Güzel bir gün olsun lütfen...

4 Temmuz 2010 Pazar

Tembel olduğumdan bahsetmiş miydim?

Ben söylemiştim öğrencileri sınava hazırlamak için uygun kişi değilim ben diye.


O çocukların hayatından daha uzun bir süre geçirdim öğrenci olarak ama hâlâ belli şeyleri kazanamadım. En sahtekar halimle o çocuklara ders programı yaparken ve bu durumdan utanırken bir yandan da belki olaya öğrenci değil öğretmen olarak bakabilmek benim öğrenciliğimi de etkiler diyordum.Etkilemedi.


Sınav başvuruları başladığında "ohhoooo çalışırım ki ben" dedik, gittik başvurduk. Sabah erken kalkıp çalışılacaktı, eh zaten işimizin getirisi olarak bütün arkadaşlarımız öğretmendi yaa, rahat rahat kapatırdık eksikleri. Pedagojik formasyonu olan bir dil öğretmeni olarak Türkçe ve Eğitim Bilimleri benim sorumluluğumdu, tarihçimiz tarih, matematikçimiz matematik anlatacaktı. Olay bitecekti. Hatta farklı alandan atanmak istersek elimizde bulunsun diye İngilizce sınavına da girilecekti, o sınavlarda çıkan soru tiplerine dair ipuçlarını da ben verecektim. Böylece hem kendimiz tekrarlamış olacaktık hem birbirimize faydamız olacaktı.


Sonra işler umduğumuz gibi gitmedi tabi.


Hayal dahi edemeyeceğimiz bir yoğunluğun içinde bulduk kendimizi. Sabah 10.00 akşam 19.00 arası, sadece 10 dakikalık molalarla ders anlattığımız günler oldu bol bol. Akşam evlere ceset gibi gittik. Çoğu akşam kelimeleri bir araya getirip konuşmayı bile beceremiyordum yorgunluktan. Sabah erken uyanamadık, öyle oldu böyle oldu derken sınav geldi çattı. Şu ana kadar hiç deneme çözmedim, çoğu derse dair hiçbir not okumadım. Spor olsun diye gireceğim haftasonu sınava.


Sınava girecek sevgili arkadaşlar,
Endişelenmeyin! Eminim benim gibi olan çok insan vardır.


Bu sene de böyle geçti ama seneye böyle yapmamalıyım, yapmayacağım. Hı hı, evet.


(Geçen sene de böyle diyordum.)


Sağlık olsun, hem hayatta her şey mümkün, belki böylesi daha hayırlıdır falan gibi çeşitli teselli cümleleri benim için gelsin...

Günün özeti

İstiklâl her zaman için Türkiye'nin en renkli yeridir ama bugün biraz daha fazla renkliydi.


İstiklal girişinde farklı ülkelerden gelmiş ve kendi yerel kıyafetleriyle yürüyüş yapan yüzlerce insan karşıladı önce bizi. Almanya, Bulgaristan, Cezayir, Fransa, Hırvatistan, Hindistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, Kanada, KKTC, Macaristan, Makedonda, Meksika, Mısır, Moldovya, Polonya, Portoriko, Rusya, Sierra Leone, Sırbistan, Slovakya, Güney Kore, Tayland, Tayvan, Ukrayna, Ürdün ve Yeni Zelanda'dan gelmiş insanlar. Tabi neden geldiklerini anlamamız o an için mümkün olmadı, sonra internetten araştırınca öğrendik. (Bkz: http://www.bcekmece.bel.tr/icerik.aspx?kod=1683 )


Ardından Tünel Meydanı ve Galata'da 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında gerçekleşen "Tünel Şenliği". Güzel müzikler, sevimli insanlar...


Eh bir de biz vardık tabi!


Mischief, a.nur, bi dost ve tabi ki ben!


Çok eğlendik biz bugün.


:)