29 Ağustos 2010 Pazar

Aşkımızın meyvesi: Pınar

Bu Aşkımızın Meyvesi Aytek:






Bu Pınar Altuğ:




Şimdi Pınar Altuğ'un yüzünü Aytek'in yüzü gibi hayal ediyoruz, upuzun bir çene, kocaman kulaklar ve başın üst kısmı geniş olacak.


Ben dün gece rüyamda o şeyi gördüm işte, Aytek görünümlü Pınar'ı. Hem de o bendim!


Bence dün gece rüyaların bilinç altıyla ilgisi olmadığını kanıtlamış olabilirim, benim bilinçaltımda bunların işi ne yahu?!


Sevgili rüya tabircileri;


Rüyada görülmüş atı, denizi, bebeği, çiçeği yorumlamak kolay, kendini Aytek görünümlü Pınar olarak görmek ne demek söylesenize bana! Bilmek istiyorum, hemen şimdi!

İyi ki doğmuş Serkan!




Sene 1997, kelimenin tam anlamıyla bacak kadar çocuğum! (yaş 9) Televizyonda şarkı söyleyen bir adam...


O adamın hayatımın sonraki 13 senesinin belki de en büyük parçası olacağını bilmiyorum o gün. O gün bilmediğim başka şeyler de var. Mesela o adamın seneler sonra benim için "kötü adam" olacağı... Mesela o adamın hayatıma bir kısmı çok şahane bir kısmı hakkında konuşmaya dahi gerek olmayan bir dünya insan katacağı...


Hakkında konuşmaya değmeyecek kısmı attık kenara. Bugünkü konumuz şahane olan kısım :)


Bu kadar övgü yeter :P Aslında yetmez de konuya giriş yapmalıyım. Bugün o adam sayesinde tanıdığım ve çok sevdiğim insanlar içinde en önemlilerinden birinin doğum günü.


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: "İyi ki doğdun sRkn!"


Neden şahane dedim? Çünkü sRkn sahip olabileceğiniz en şahane dost modeli! Gitmesek de görmesek de o öyle :) (evet, uzun zamandır görüşemiyoruz)


Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim ve yanımda olacağına inandığım 3-5 kişiden biri sRkn. Çünkü sRkn'a güvenebiliyorum, çünkü ne zaman ihtiyacım olsa sRkn yanımda olur biliyorum, çünkü başkalarının canını sıkan şeyleri dinlemeyi sevmesem de anlatan sRkn olunca hepsini dinliyorum, çünkü normalde gıcık biri olsam da malum grubumuzlayken hiç sıkılmıyorum. Etrafımdakilerin benim gibi olduğunu, ne dediğimi anladıklarını bilmek ve ne dediklerini anlamak çok güzel bir his!


İşin bir de kötü tarafı var tabi. Kendini bu kadar ait hissettiğin bir arkadaş grubun varsa başka insanlarla birlikte olmaktan keyif olma şansın kalmıyor :)


Aslında benim arkadaşımın ne kadar süper bir insan olduğunu herkese duyurmama da gerek yok belki di mi :) O beni biliyor, ben onu biliyorum, sanırım bu kafi...


Doğum günlerini bir yönüyle de sevmiyorum. Hâlâ aynı yerde sayıkladığımı fark ediyorum öyle günlerde. Ama olsun, belki bir dahaki doğum gününe kadar her şey şahane olur!


İyi ki doğdun!
İyi ki bu saçma sapan hayat yollarımızı kesiştirmiş zamanın birinde!
İyi ki o hiç atlatamayacağımı sandığım zamanlarda yanımda olmuşsun!
Ortaköy ve Taksim'deki o depresif saatlerle dolu şahane geceyi, kaldırıma oturup okuduğumuz şiirleri, sabah ettiğimiz korkunç kahvaltıyı falan bu defa hatırlatmıyorum :P


Seneler sonra yine yanyana olacağımızı biliyorum. Blog yazmaya devam ettikçe "29 Ağustos"ların konusu sen olacaksın onu da biliyorum :) Hayatın bize neler getireceğini bilmiyorum ama güzel şeyler hak ettiğimizi düşünüyorum ve bir gün o güzel şeylerin bizim olacağını hissediyorum!


Doğum günün kutlu olsun hajım.
"İyi ki varsın" diyebildiğim ya da bunu söylediğimde sesimi duyurabildiğim az kişi kaldı biliyorsun, hazır bunu söyleyebileceğim ve beni duyduğunu bildiğim biri varken söyleyeyim: "İyi ki varsın, iyi ki..."


Nice mutlu yıllara :)


(Bir de "çocuklarımın dayısı" olacağını söyleyecektim sanırım her doğum gününde, onu da hatırlatayım :))) )


Merak edecek olanlar için:
Geçen yıl: http://slnnn.blogspot.com/2009/08/22-sene-once-bugun.html
Ondan önceki yıl: http://slnnn.blogspot.com/2008/08/iyi-ki-doooooduuuuuun-srknnnnnnnn.html

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kısacık-5



* Gece uyurken dilini ısırıp uyanan o insan ben oluyorum! Hadi yemek yerken dilini ısırabilir herkes ama ya uyurken? 


* "Tavsiye etmek" yerine "tercih etmek" diyen insan var ya hani (çok var), işte ben onunla konuşurken şunu yaşıyorum hep:
-Bu filmi izlemeni tercih ederim.
-(Selin'in iç sesi) Başka hangi film vardı ki? Hangi filmi buna tercih ediyoruz. Acaba söyledi de benim aklım başka yerde olduğundan ben mi kaçırdım? Yok yaa galiba tavsiye etmek istiyor. (dış ses) Tamam bakarım.


* "Bakarım" derim ama 1-2 kişi dışında kimsenin tavsiyesini de çok ciddiye almam açıkçası. Benimle aynı şeyleri sevdiğinden emin olduğum birinin tavsiye ettiği şeyi ciddiye alırım, ama sevdiğimiz şeyler arasında dünya kadar fark olduğunu biliyorsam tavsiye ettiği filmi izlemek muhtemelen 2 saatlik can sıkıntısı olacaktır benim için.


* Bir de karşımdaki bir şeyi yanlış söylediğinde katiyen düzeltemiyorum. Misal yukarıdaki kişiye "hımm sanırım tavsiye ederim diyorsun" gibi bir şey söyleyemem. İsimleri yanlış telaffuz ettiklerinin farkında olsam da doğrusunu söyleyemem. Sanki çok kırıcı bir hareketmiş gibi gelir.


* EVET ve HAYIR'dan öyle bıktım ki anlatamam. "Ben akpye oy vermem chpliyim ben" ya da "chpye oy vermem akpliyim ben" diyenleri duydukça kafa atasım geliyor. Sanki yerel seçimden bahsediyoruz. Ülkenin geleceğini emanet ettiğimiz okumuş etmiş insanlar (aralarında her meslekten insan var), zahmet edip referandumda oylanacak konuları dahi okumadan, küçük çocuk edasıyla "bana neee hayır/evet diiiicem beeeen" diyorlar, gülsem mi ağlasam mı şaşırıyorum. Nasıl da korkuyoruz böyle bir şeyleri okumaktan araştırmaktan. CHP'li de olabilirsin AKP'li de, ama gözünü seveyim 3-5 sayfa okumaya üşenme de bir araştır nelerin oylandığını. Bu kadar sığ olma yaa!!!


* Bana sorduklarında abuk sabuk cevaplar veriyorum çünkü o insanlarla böyle bir şey konuşmaya sabrım yok. "akp şeriat getirceeeeek", "chpliler kakaaaa ıyyy". Sonra o iğrenç kelime oyunlarını yapacaklar falan. 10 yaşında çocuk bulur onunla tartışırım daha iyi!


* Six Feet Under'ın arkasından bir başka bitmiş diziye başlama planım vardı ve kendime Carnivale'ı seçmiştim. Dün gece aklım neredeydi bilmiyorum ama download programına 2 sezonun bütün bölümlerini eklemişim. İnsan önce 1-2 bölüm izleyip bakar di mi? Neyse artık, güzeldir umarım.


* Hayatımın her döneminde uyuz bir insandım, yeni olmadı bu. Ne var ki son 5-6 yıl içinde tanıştığım insanlar bunu bilir ve bana ona göre davranırken (ona göre davranmak derken alttan almak anlamında söylemiyorum, canlarını sıkacağını bildiğim konularda bana bulaşmazlar mesela) çok daha uzun zamandır tanıdığım insanlar bir türlü beni tanımayı başaramıyor. Mesela ısrar edilmesinden nefret ederim. Birincide hayır demişsem o hayırdır, bir daha evet dedirtemez kimse bana. 150. kez sormanın anlamı yoktur. Çizgilerim bellidir, sevmeyeceğimi bildikleri ya da düşündükleri hiçbir filmi bana izletmeye çalışmaz, hiçbir kitabı okumam için ısrar etmezler, hiçbir müziği dinlemem için baskı kurmazlar. Ben de bu rahatsız olduğum şeyleri onlara yapmam, geçinir gideriz. Ama dediğim gibi 5-6 sene öncesine gidebiliyor bu geçinip gidebildiğimiz dostluklar. Önceye gidince sıkıntı oluyor. Üniversitede tanıştığım insanlarla birbirimizi çok daha iyi tanıdığımızı düşünüyorum. %100 tahmin başarım var mesela kazık atacak insanlar konusunda :)


* Başladığım kitabı 2 günde bitirdiğim günleri özlüyorum. Kafamı tam anlamıyla toplayıp uzun süre veremiyorum okuduğum şeye bir süredir. Umarım geçicidir...


Görsel

*İsimsiz*

Tramvayın iki farklı vagonundan dışarı doğru aynı anda attık adımlarımızı. Uzağı iyi görmesem de şu görmem gereken ya da tam tersine görmemem gereken şeyleri nasıl kaçırmadığımı aklım almıyor ama oradaydı işte!


Üzerinde aşina olduğum giysiler, o iyi bildiğim yürüyüş, iyi bildiğim hareketler... O önde ben arkada yürüdük bir müddet, yanımdakiler bana bir şeyler anlatıp duruyor ama dünya umurumda değil! O an tek derdim yüzünü görüp emin olmak o olduğuna ya da o olmadığına.


Yanındaki kıza doğru kolunu uzattığını gördüm. Hayır, görmek istediğim şey bu değil! Sonsuza dek beklemeyi bırak, beni 5 dakika beklemesi için bile sebep yok biliyorum ama yine de ben bunu görmemeliyim.


O sırada yanındaki kıza sarılmak için uzanmadığını fark ettim. Kalabalıktan kurtulmak için müsaade istiyormuş sadece, içim rahatladı o an.


Düşünüyorum, "ya oysa sahi?"


Ne söyleyebilirim?
Ne yapabilirim?
Kaçıp gidebilir miyim?
Görmemiş gibi mi yaparım yoksa yolunu mu keserim?


Bilmiyorum. Tek bildiğim heyecandan midemin bulandığı.


Aklımdan yüzlerce şey geçti o sırada, yüzlerce olasılık. Öncesi, sonrası.


Eliyle boynunu ovuşturup geri çekti elini. Eminim, bu o! Kolunu uzatışı, geri çekişi, yürürken etrafına bakışı, hatta yürüme şekli. Evet, kesinlikle o!


Midemin bulanması arttı birden, yanına biraz da titreme ve baş dönmesi. İnanamıyorum yaşadığım bu heyecana.


Bir an arkadaşlarım sesleniyor, dönüp bakıyorum. Sonra aklıma geliyor, hemen tekrar ona dönüyorum.


Ama yok!
Yolun karşı tarafına bakıyorum, orada da yok. Nereye gitmiş olabilir? Şimdi buradaydı. O kadar hızlı yürüyemez ya. Eh ışınlanacak hali de yok. İnsanları bırakıp koşsam bulabilir miyim? Hangi yöne gittiğini bilmiyorum ki nerede arayacağım?


Sağıma soluma bakınırken bir şey almak için durduğunu fark ettim. İşte önüne geçme fırsatı! Hızlı hızlı yürüdüm önüne geçtim. Tam o sırada döndü. Zamanında birinin dediği gibi "Bir adam boyu çöküntü".


Sessizleştim, adımlarım yavaşladı, bir yere oturup saatlerce ağlamak istedim, yanımdakilerin hiçbiri olup biteni fark etmedi...


(Gerçek miydi? Hayal kurdum belki! Neye inanmak istersen...)

27 Ağustos 2010 Cuma

Six Feet Under-II





Bunu yapmak için dün gece uykusuz kalmam gerekti ama bitirdim.


Normalde seneler önce bitmiş bir diziye başladığınızda o diziyle alakalı her şeyden kaçmanız gerekebilir olacakları öğrenmemek için. Ama Six Feet Under öyle bir şey değil, dizi izlemekten ziyade cenaze işleriyle uğraşan o tuhaf ailenin günlük yaşamının bir parçası oluyorsunuz sanki. O yüzden de herhangi bir şeyden kaçmaya gerek kalmıyor ya da olacakları bilmek can sıkmıyor. (Diziye başlamadan önce final bölümüne dair pek çok şey biliyor olmam finalin üzerimde bıraktığı etkiyi azaltabildi mi? Hayır!)


Özellikle son 3-4 bölümde biraz fazla duygusallaştık, hatta olan biten pek çok şeye ağlamış olabiliriz. (biz kim be biz kim?) Kendimi izlediklerime nasıl kaptırmışsam dizidekilerle konuşan teyze moduna bile geçtim. Claire'e gaz verme, Brenda'ya yalnız olmadığını söyleme, David'e herşeyin yoluna gireceğini söyleme isteği gibi hisler içinde buldum kendimi zaman zaman.


Hem çok şey söylemek istiyorum hem hiçbir şey söylemek istemiyorum şu an.


En iyisi biraz uyumak olacak.


Oraya buraya yazdıkları (blog, sözlük vb.) "Six Feet Under" konulu yazılarıyla diziyi merak edip izlememe sebep olmuş, kim olduğunu bilmediğim o insanlara da teşekkür ederim tabi.


Şimdi uyku zamanı.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Tedirgin aşklar



Bazen hiç tanımadığım yazarların ismini hiç duymadığım ve konusunu dahi bilmediğim kitaplarını aldığım olur. Genelde bu tür durumlarda interneti sonuna kadar kullanan biri olsam da bazen kitapçıda görüp alır çıkarım. O kadar.

Genelde ortada hiçbir sebep yokken gözüme takılmış o kitaplar gerçekten güzel kitaplar çıkarlar. (Bir tanesi hariç. Japon Edebiyatına hiç hoş olmayan bir giriş yapmıştım kendi adıma.)

Yine böyle durup dururken "Aaa bunu alayım" deyip aldığım kitaplardan birinden bahsedeceğim birazdan. İsmi "Tedirgin Aşklar". Yazarı Luisgé Martin, ki kendisi İspanyol Edebiyatının son yıllarda öne çıkmış dikkat çeken isimlerindenmiş internette okuduklarıma göre ama İspanyol Edebiyatıyla pek ilgim olmadığından kendisini tanımıyordum doğrusu.

Aslında isminde "aşk" geçen kitaplara da önyargılıyımdır hep. İçinden bir Tuna Kiremitçi bir Canan Tan ya da benzerlerinden birinin romanı çıkar diye tırsıyorum sanırım. 

Öyle çıkmayacağını hissedip almıştım. Kitabı okurken zaman zaman nefret etsem de bırakamadım elimden. (Yarım bırakma huyum yoktur) Kitabı bitirdiğimde baktım ki neredeyse yarısına işaret koymuşum "Bunları sonra bir yere yaz" diye. (Kitapları çizemeyen o insanlardan biri benim! Merhaba!)

Arka kapağında şunlar yazıyor:

"İnsanın yurdundan ayrılır gibi ayrıldığı aşklar vardır: Her şeye yeniden başlayacağını, yeni caddelere alışacağını, yeni bir dil öğreneceğini, kendi yurdundan daha mutlu bir hayata başlayacağını bildiği halde her zaman kendi şehrini, çocukluk anılarını özleyecek ve orada daha mutlu olabileceğini düşünecektir. İnsanın yurdundan ayrılır gibi ayrıldığı aşklar vardır: Bir diktatör, bir kıtlık ya da bir salgın hastalık yüzünden, ama asla gönüllü olarak değil. Daha da kötüsü: O diktatör öldüğünde ya da salgın hastalık sona erdiğinde, insan fazlasıyla yaşlanmış olacağından artık geri dönemeyeceğini bilir."

Kitabın içinden sevdiğim bir bölüm. Aşina olduğum şeylerden bahsediyor:

"Hayatın beni ne yöne götüreceğinden haberim yok ama yine de bu yaşta artık kesinlikle hangi yollardan geçmeyeceğimi biliyorum. Gençlik boyunca başımıza neler geleceğini bilmemenin yarattığı belirsizlik bize büyük acı verir ama bu belirsizlik sürerken hâlâ her türlü hayali besleyebiliriz. Doğunun tüm ülkelerine seyahat edeceğimizi ve o ülkelerden birinde yaşamaya başlayacağımızı; eserlerimizin uzun zaman boyunca üzerinde konuşulacak kadar değerli olacağını; birini seveceğimizi; çocuklarımız olacağını ve soyumuzu sürdüreceklerini; okumayı istediğimiz bütün kitapları okuyacağımızı; kral, papa ya da bir devlet başkanı olacağımızı hayal edebiliriz. İnsanın en büyük başarıları, onları elde etmeden önce kurduğu düşlerden çok daha sıradandırlar. Tasarılarımız olağanüstüdür, buna karşın davranışlarımız önemsizdir. Bu yüzden yaşın bize getirdiği faydalardan hiçbiri götürdüklerini karşılayamaz. Ben hiçbir zaman, yaşadığım başarısızlıklar ve gerçekleşmeyen hırslar yüzünden durmadan acı çektiğim o yıllarda olduğu kadar mutsuz olmadım ama şimdi o yıllara dönmek için ruhumu şeytana satabilirdim (ruhum hâlâ şeytanın olmamışsa) çünkü o yıllarda başıma her şeyin gelmesi hâlâ mümkündü. Bir kral, papa ya da devlet başkanı (lafın gelişi olarak söylüyorum çünkü beni daha az ilgilendiren başka üç makam daha yoktur) olamayacaktım ama o zaman bunun gerçekleşeceğine hâlâ inanabilirdim"

19 Ağustos 2010 Perşembe

Rüyaymış




Rüyamda bir şeyin olmasını istedim, anında oldu. Hemen klasik cümleyi kurdum "keşke başka şey isteseymişim, olacakmış demek."


Sonra bir şey daha istedim, o da hemen oldu.


Hayatıma dair daha önemli şeyler istemeye karar verdim, onu mu istesem bunu mu istesem derken uyandım.


Aç gözlü olmamak gerek demek ki.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Biraz da ben söveyim KPSS'ye ve geri kalan her şeye

Hep birlikte KPSS'nin yapıldığı sabaha gidiyoruz. İstanbul'daki ilköğretim okullarından birindeyiz. Arkadaşım koridorda gireceği sınıfı bulmaya çalışırken karşılaştığı birine sorar: "Pardon x sınıfı nerede biliyor musunuz?" 


"Bilmiyorum" yanıtının ardından bu kez karşıdaki bir soru sorar: 
"Türkiye'ye 90 günlük vizeyi kaldırmış bir ülke, hangisi biliyor musunuz?"


Bir "Bilmiyorum" cevabı da arkadaşımdan gelir. Karşıdaki tekrar sorar:


"Merkez Bankası başkanı kim?"


Arkadaşım tekrar "Bilmiyorum" der, bu sırada sınava 1 saat vardır.


Diğer kişi ısrar eder: "Telefonun varsa tanıdığın birini arayıp sorar mısın, sınavda varmış bu sorular."


Sınava girenler iki soruyu da hatırlıyorlardır muhtemelen.


Doğu illerinden birinde öğretmenlik yapan bir başka tanıdık der ki: "Adamın arkasında aşiret var, nasıl gidip kopya çekiyorsun diyeyim?" Yaptığı ilk başta sadece kendini düşünmek gibi gelse bile ailesiyle hiç alışkın olmadığı bir şehirde tutunmaya ve yaşamaya çalışan bir adamın başına geleceklerden korkması normal aslında.


Der ki "İnsanlar birbirinin yerine giriyor sınava, kimse ses çıkaramıyor."


Selin İstanbul Üniversitesi'nde KPDS sınavına girer. KPDS giriş belgesi ve nüfus cüzdanı masanın üzerindedir ama gözetmeni kesmez. Bir kimlik daha ister. İki fotoğraf arasında 3-4 senelik bir fark vardır ve Selin çok fazla değişmemiş olsa da aslında gerçekten incelemiş olmaları hoşuna bile gider. Ne bilsin ülkenin başka yerlerinde işlerin böyle olmadığını.


Sonra bir gün açıköğretim sınavına girer İstanbul'da bir lisede. Gözetmen sınav kimliğine bakar, nüfus cüzdanına bakar ve farklı olduklarına kanaat getirir. Aradaki fark birinde Selin'in saçlarının yaz mevsiminde güneşten dolayı renginin çok az açılmış olmasıdır. Gözetmen "Saç renkleri farklı. Bak buradaki daha sarışın" der. Selin "Ohaaa" demek istese de kendine saklar. Birileri başka birilerinin yerine sınava girerken ve insanlar simsiyah olan saçlarını boyayla sapsarı yapabilirken saçımın bir kısmının güneşten biraz açılmış olması gözetmeni şüpheye düşürüyorsa ben daha ne diyeyim "oha"dan başka.


Yanılmıyorsam YÖK başkanı (yanılıyorsam da ÖSYM başkanıdır. YÖK gibi hatırlıyorum ama) çıkar basın toplantısına zamanın birinde, denetimin düşük olduğu illerde birbirinin yerine sınava girme ve kopya olaylarının olduğunu bildiklerini ama bir şey yapamadıklarını söyler. Büyük şehirlerden insanlar kalkıp uzak yerlere gitmektedir bu yüzden, yine kendisinin söylediğine göre. Her şey bilinir ama kimse bir şey yapmaz. Bu ülkede hep böyledir zaten ya...Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanını bilir misiniz? Santiago Nasar'ın öldürüleceğini herkes bilir ama kimse tek kelime etmez. Önlemek için hiçbir şey yapmaz. Aynen o hikaye bizimki de. Bu sınavlarda nelerin döndüğünü aslında herkes biliyor da kimse hiçbir şey yapmıyor.


Ben senelerdir ataması yapılmayan bir branşın öğretmeni olduğumdan öylesine girip çıkıyorum sınavlara galiba :) (bilmeyenler için not: Fransızca öğretmeniyim) Aslında İngilizce Öğretmenliği için gereken 40 kredim, istediklerinden yüksek KPDS puanım vs. her şeyim tamam İngilizce öğretmenliği için ama her ne kadar öncelik muhabbeti olmadığı iddia edilse de internette biraz aradığınızda görebiliyorsunuz atanma şansınızın olmadığını :) (gülüyorum ama bir sor bakalım neden gülüyorum)


İşin benim açımdan en çirkin tarafı da ne biliyor musunuz? Senelerini verip 2 dili öğrendikten sonra  öğretmenlik yapmak için dershane ve özel okul dışında alternatifimin olmayışı. (Fransız Dili ve Edebiyatında verilen bütün dersleri okulda aldım, İngiliz Edebiyatı'na da kendi kişisel merakım dolayısıyla bulaştım. Bir dünya formasyon dersi ıdı vıdı.) Özel okulların da 2 sene tecrübe istediklerini düşünürseniz tek yol dershane yani.


Senelerdir atama yapılmıyor da bu okullar nasıl Fransızca Öğretmeni buluyor derseniz şöyle söyleyeyim. Özel okullar öğretmenlik eğitimi olmasa da Fransız buldular mı hemen alıyorlar. (iş ilanlarında tek şartları "native speaker" olmak.) Devlet okullarının ne yaptığı konusunda da kendi yaşadığım bir durumdan bahsedeyim. Staj yaptığım okuldayız, okul müdürüyle sohbet ediyoruz.


"Okul bitince gelin 250-300 tl'ye stajyer olarak başlayın, 3-4 sene içinde ayrılan biri olursa onun yerine sizi alırız öğretmen olarak. Hem siz sınavlarla uğraşmayın hem biz tanımadığımız insanlarla uğraşmayalım." diyor büyük bir lütufta bulunur gibi bakarak.


İstanbul'da 250-300 tl'ye iş teklifi yapmanın neresi lütufsa!!


1000 tl'lik stajyerlik teklifi de aldık almasına ama İstanbul'un bir ucunda, (İstanbul sınırları içinde olduğundan bile emin değilim. ) 2 sene boyunca başka bir öğretmenin ayak işlerini yapacağınız, bu sırada kreşteki minik çocukların popolarını falan temizleyeceğiniz bir işti. (her türlü işi yapmanız istenebilir denmesinden bu sonucu çıkarmıştık) Stajyerlik teklifi derken kapıya gelip beni çağırdıklarını hayal etmeyin tabi, çevresine "sadece bana teklif geldi" diye anlatan kompleksli armutlarımız da olmuştu ama ben onlardan değilim. Bölüme haber gönderip bizi okula görüşmeye davet etmişlerdi topluca. Bana özel bir şey değil.


En azından dershanede stajyerliğimi kaldırıp kendime Fransızca öğretmenliği yapabileceğim okullar aramanın hayalini kuruyorum şu an. Çünkü devlet okulu falan lüks bize. Öyle bir hakkımız yok. Bu saatten sonra da olabileceğine ihtimal vermiyorum.


Kendim için sinirliyim, gecesini gündüzüne katıp deliler gibi çalışmasına rağmen hiçbir şey elde edemeyenler için sinirliyim, hak etmeden yüksek puanlar alıp istedikleri yerlere yerleşecek olanlar yüzünden sinirliyim. Dünyanın herhangi bir yerinde bu tür işler doğru dürüst yürüyor mudur emin değilim, uzaktan davulun sesi hoş gelir ama yakından bakmak gerek. Yine de bu adaletsizliklere kızıp "Bu ülkede yaşamaktan nefret ediyorum diyenlere" zerre kadar kızmıyorum artık. (abuk sabuk sebeplerle sövenleri hâlâ komik buluyorum o ayrı.)


İyi tarafından bakayım: Zaten meraklı olduğum Fransız Edebiyatı hakkında epey bilgiye sahibim artık. Eskiden kitap okurken yüzeysel şekilde okurdum, bu dersler sonucunda hepsine çok farklı bakmaya başladım. Kendi kendime evde Fransızca konuşuyorum, bu da güzel bence. 


Minik sbs pıtırcıklarına İngilizce öğretiyorum. Bir adım ileriye gidemiyorum aksine köreliyor gibi hissediyorum ama olsun. Aa bir de yönetmelikte Yabancı dil öğretmenlerinin ilköğretim gruplarına Türkçe öğretmenliği yapabilme hakkı olduğu yazıyor. (İki dilin karşılaştırıldığı dersler aldığımızı bilmeyenlere not olarak ekleyeyim. Karşılaştırmalı dilbilgisi dersleri.) Türkçe öğretmenleri atanamazken onların yerine beni atayacak halleri tabi ki yok ama Türkçe öğretmenliği yapamamış olmak içimde kalmasın diye öğrencilerime Türkçe öğretmenlerinin zahmet edip öğretmediği dilbilgisi konularında yardım ediyorum. (Kendisi sağolsun ortalığı karıştırmakla meşgul olduğundan çocuklara hiçbir şey öğretmiyor. Ben de anlattıklarımı kafalarında somutlaştırabilsinler diye Türkçe örnekler de kullanmak zorunda kalıyorum. Sonra bir bakıyorum çocuk Türkçesini bilmiyor. Hadiiiii bu sefer Türkçe dilbilgisi çalışıyoruz birlikte.)


Psikoloji, rehberlik vb. gibi konularda aldığım eğitimi de kendi psikolojimi düzeltmek için kullanıyorum. İleride bir çocuğum olursa inşallah gelişim psikolojisi dersi de çok işime yarayacak.


Durumum budur.


Benim bu durumuma "deliliğe vurmak" da denir aynı zamanda.

17 Ağustos 2010 Salı

Sürpriz?




Hayatın sürprizlerle dolu olduğuna ve her an her şey olabileceğine fazlasıyla inanmıştım bir dönem. Tam da o dönem durmadan şaşırtıyordu hayat beni. Hayal dahi edemeyeceğim güzellikte şeyler karşıma çıkıyordu.


Sonra bir gün inanmayı bıraktım. Benim abarttığımı düşündüm. Fazlaca anlam yüklüyordum belki olana bitene. Neden bilmiyorum, hayatın o sürprizlerle dolu yüzü de benden uzaklaştı. Beklediğim durumlar, beklediğim sonlar, beklediğim tatsızlıklar...


Hani diyorum, yeniden başlasan artık düzelmeye, şaşırtsan beni eskisi gibi.


Güzel olsa hayat...


Heeey! Kime diyorum!

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Küçüktüm, ufacıktım





Eğlenceli bir mim göndermiş Ukturk, önce onunkini okuyalım, sonra kendimiz yazmaya başlayalım : http://blogeditoru.blogspot.com/2010/08/gencler-bugun-cocuklugumu-ele-alyoruz.html


Nasıl bir şeydim çocukken, aklımıza gelenleri yazalım bakalım.


Kitaplarım: Alice harikalar diyarında, Grimm masalları, Andersen masalları, Aisopos masalları vb. Çocuğa okula gitmeden seneler evvel okuma-yazma öğretirsen böyle olur. Bir yere gitmek istemiyor muyum? Rüşvet belli. "Gelirsen kitap alırım". Oyuncaklarla fazla haşır neşir bir çocuk değildim ben. Varsa yoksa kitaplarım. Bir de Mischief'in "Buluşların öyküleri" diye bir kitabı vardı, onu çok kıskanırdım. Bu da yazının itirafı olsun. Gerçi birbirimizin kitaplarını sürekli alır okurduk ama olsun :)


Elektro gitarlı bebeğim: Evet oyuncaklardan hoşlanmazdım dedim ama onun yeri ayrıydı. Barbie-Cindy vb. bebekler vardı ya, onlardan biri işte. Diğerlerinden tek farkı elektro gitarı olması. Tabi kasıtlı yapılmış bir tercih değildi ama gitar çalan ve saçlarının bir kısmı farklı renk olan o bebekten etkilenmiş olabilirim. Dayımların sürekli bir yerlerden alıp alıp getirdikleri kocaman bebekler vardı bir de. Bebeği alır almaz elbiselerini kaybeder sonra onlara kendim elbise dikerdim. Sanırım kasıtlı olarak kaybediyordum yenilerini dikebilmek için. Diktiklerimin bir şeye benzemediklerini söylememe gerek var mı?


Annem: Evet biliyorum, hepiniz çocukken annenizi çok seviyordunuz. Ama ben ona olan sevgimden bahsetmeyeceğim. O kadar sinir bozucu çocuklardık ki, birinin evine oturmaya gittiğimizde anneme huzur vermezdik. Annemin eteğinin bir ucundan ben tutardım, bir ucundan Canan tutardı, annem nereye giderse peşinden giderdik. Tam anlamıyla kabus!


Halam: Tamam, halanızı da çok seviyorsunuzdur. Ama hayatının ilk 10 senesini halasına yapışık geçiren çok fazla çocuk olduğunu sanmıyorum. Ev dışındayken annemin eteğine yapışık gezerdik dedim ya, evde olduğum zamanlarda da halamın omuzlarında yaşardım.Yaz-kış hiç fark etmez, sıcakla soğukla derdim yok benim. Her şartta ve her koşulda onun omuzları üzerindeyim. Yemeğini yerken, tv izlerken, sohbet ederken, dantel örerken ben hep omuzlarındaydım.


Manuela: O diziyi çocukken izlemiş birinin psikolojisinden hayır mı beklersiniz? Bir ara 1 hafta süreyle elektriklerimiz kesilmişti. Bütün mahalle karanlıktı, sadece yan komşumuzun elektriği kesilmemişti. İşte o 1 hafta boyunca her akşam onların evinde toplanıp Manuela izledik biz! Yine olsa yine yaparım, pişman değilim. (yan komşuyla elektriklerimiz asla birlikte kesilmezdi, sanırım onunki arka sokağa bağlı mıymış neymiş. Tuhaf tabi, yanyana 5 ev var, 4'ü karanlık, biri aydınlık.)


Fenerbahçe: Hayatımın her döneminde olduğu gibi çocukken de çoook önemliydi. O döneme dair en net hatırladığım 2 şeyden birincisi baba sırtında evde marş söyleyerek dolaşmaca. İkincisiyse ben ilkokul 3. sınıftayken Ali Şen'in takımdan Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin'i uzaklaştırması sonucu benim deliler gibi ağlamam.


Rıdvan Dilmen'in oynadığı reklam: Sanırım saat reklamıydı ya da uyduruyor olabilirim. Aykut Kocaman'dan önce feci bir Rıdvan Dilmen hayranıydım da ben. Reklamı görünce heyecanlanırdım. Evdekiler de "Aaa Selin tvye baaak" diye yaygara koparınca.


TRT'nin balerinleri ve Müjdat Gezen: Yakın zamanda bahseymiş olmalıyım onlardan ama şu an yazıyı bulabileceğimi sanmıyorum. Televizyonun işleyişi ve çalışma prensibi konusunda ilk kafa yoruşum şöyle olmuştu: "Hadi TRT minik balerinler gönderip bizim televizyonun içine sokuyor ama bir tane Müjdat Gezen var dünyada, onu nasıl herkesin evine gönderebiliyor?"


Keçi: Buradaki keçi benim. Bildiğiniz "inatçı keçi". Ev ahalisini hayattan bezdirirdim inatçılığımla. Kirli diye annemin banyoya attığı herhangi bir giysimi giymek isterdim. Özellikle kirli olan ne varsa onu giymek isterdim ki deli olsunlar. Annem kirli olduğu için giyemeyeceğimi söylerdi. Ben de o kirli olan giysim olmazsa hiçbir şey giymeyeceğimi söylerdim. Karda kışta, o dönem sobalı olan evimizde iç çamaşırlarımla otururdum. Soğuktan donsam bile başka şey giymezdim. (çok üşümeme rağmen sırf inadımdan üzerime bir şey giymediğimi net hatırlıyorum) Olur da pes edip kirli giysimi getirip kafama atarlarsa onu 10 dk giyer, sonra çıkarırdım. Ben onu çıkarıp tekrar banyoya atana kadar yaptıklarımla evdekileri delirtmiş olurdum tabi. Bir de sürekli "önce o banyo yapsın" kavgamız vardı. Canan şimdiki halinin aksine çok uysal bir çocuktu. Öyle olmasa ev iyice akıl hastanesine benzeyebilirdi. Her konuda inat ederdim ve benim dediğim yapılmadığı sürece de milletin burnundan getirirdim her şeyi. Şu an bana inatçı diyenler bence bir daha düşünsünler :) Şu an melek sayılırım eski halimi düşünürsek.


Pasta: "Hastayım hasta canım ister pasta" tekerlemesini kim bilir nereden duymuşsam öyle bir yer etmiş ki bende, ne zaman hasta olsam pasta isterdim evdekilerden. Hep de bu tekerleme söylenirdi onun üzerine. Pastayı yedikten sonra iyileşiyoruz tabi.


Kalemlerim: Onlar asıl etkiyi bende değil ilkokul arkadaşlarımda bıraktılar. O kadar çok kalemim vardı ki... Hepsi de renkli ve birbirinden farklı özelliklere sahip kalemlerdi. Otomatik kalemler, üzerinden bir şeyler sarkan kalemler, ucu değişen kalemler... O zaman şimdiki kadar da çeşit yoktu tabi. O durumda da kocaman bir kalem kutusunu çeşit çeşit kalemle doldurmuş bir kız dikkat çekiyordu fazlasıyla. 


Günlüklerim: Üçüncü ya da dördüncü sınıftan beri günlük tutuyorum. Sürekli saklamaya çalıştığım için de çok dikkat çekiyordu tabi evde. İlk yıllar "Sabah kalktım, kahvaltı ettim, markete gittim, çikolata aldım, akşam Özlem'le onların bahçesinde piknik yaptık, akşam oldu, yattım" şeklinde yazılmış günlükler sonraki zamanlarda epey değişti tabi. 


Bahçe piknikleri: Akşam üzeri herkes annesine sandviç yaptırır, Özlem dediğim arkadaşın evinin bahçesine gidilir, topluca yenir. Bunun da adı pikniktir. Arada bizim bahçeye ya da başka bahçelere de gideriz ki renk olsun. O yaşta en büyük eğlencemiz bu. 


Sanırım bu kadar yeter :)


Teşekkür ettim mim için!

15 Ağustos 2010 Pazar

Ben (11)





* Bazı insanlar şeftaliye dokunamaz, kimisi limon görmeye hatta adını duymaya bile dayanamaz. Kadifeye, kediye, köpeğe dokunamayanlar vs. Benim hiçbiriyle problemim yoktur. O insanların yaşadığı o hissi (tiksinme mi huylanma mı desem, ne desem bilemedim) ben sadece nişastaya karşı hissederim. Dokunamam, adını duyduğumda bile içim bir tuhaf olur. Bu bahsettiğim durumu yaşamayan birine nasıl anlatabileceğimi doğrusu bilmiyorum. İşte o iğrenç hissi nişasta dışında bana yaşatan bir şey daha olduğunu fark ettim üniversiteye ilk başladığımda. "Eclater" fiili ve onun her türlü çekimi. "Ec" ya da "Ecl" ile başlayan herhangi bir kelime veya "later" içeren herhangi bir ifade bende bu hissi yaratmıyor. Ne zaman "éclater" aklımdan geçse/okusam/duysam vücudum kasılıyor. (okunuşu: eklate)


* Söylemeden önce durup düşünmezsem birbirine karıştırdığım bazı ifadeler var. Mesela "ithalat ve ihracat". 1 saniye durup hangisinin hangisi olduğuna karar verip öyle söylemeliyim. Ama gördüm ki onları karıştıran tek kişi ben değilmişim. Karışltırdığım diğer ikili "Mudo ve Mado". Mudo'da waffle yiyip Mado'dan terlik almak istediğimi söylediğim olmuştur geçmişte. (mesela 2 hafta önce.) Üçüncü ikilimiz ise Paulo Coelho ve Paul Auster. Ah onları neden birbirine karıştırdığımı bir anlasam!


* Bilgisayarda yazı yazamıyorum bir süredir. Alıyorum kağıdımı, kalemimi...


* Eski Selin geri döndü! Günde 3-4 yazı yazmaya başladım yine. Kış aylarında yazacak zaman bulamayacağım o günler için saklamalıyım onları.


* Gerçi yazamadığım o günlere dönmem de an meselesi. Yarın "Tanıtım derslerine başlıyoruz, kayıt almamız gerek o yüzden hadi her türlü yalakalığı yapalım" derlerse hayatım kayabilir. Tiksiniyorum dershanelerden! Ama az kaldı. 3-4 ay sonra stajım kalkacak inşallah...


* Bir kez olsun zamanında mantıklı davransam. Sonra yaptıklarımdan pişman olmasam. Olmaz mı?


* İyi şeyler söyleyip sürekli gülümsemem gereken zamanlar oluyor bazen. Bana ihtiyaç duyduğumda güzel şeyler söylemiş insanlara aynı şekilde karşılık vermeyi istiyorum. Ama beceremiyorum. İçimden gelmeyen hiçbir şeyi yapamıyorum. İçimden gelenleri de yaptığım söylenemez gerçi...


* Bu ara çevreden iyi haberler alıyorum. Önce iyi haberler aldığım için mutlu oluyorum, sonra hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyen bir ben varmışım gibi hissedip hüzünleniyorum. Depresifliğim üzerimde sanırım.


* Güzel şeylerin olmasını istiyorum artık. Hadiii!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

ben, kendim





Kendimle iyi geçinemiyorum bu ara.

Bütün sıkıntım ondan...

Hepimiz metalciyiz, herkes metalci!

Küçüktük. Sanırım ortaokul yıllarımız olmalı. 


Müzik muhabbeti yapıyoruz. Bir arkadaşım dedi ki:


"Yaa ben Türkçe müzik dinlemiyorum, hoşlanmıyorum hiç, yabancı müzik dinliyorum sadece"


Bütün Türkçe şarkıların kötü olduğu ve yabancı müziğin şahane olduğunu ima eden bu cümlenin ardından süpersonik bir cevap beklentisiyle sordum:


"Ne dinliyorsun peki?"


Cevap:


"Shakira"


Muhtemelen müzik hakkında derin düşünmeye tam olarak o gün başladım.


Sonra büyüdük, o arkadaşım kendi ideal müziğini buldu, şimdi mutlu.


Bu sefer başkaları çıkmaya başladı karşıma.


"-Ben eskiden acayip rockçıydım. Ama artık hoşlanmıyorum, saçma geliyor.
-Ne dinlerdin mesela?
-PentEgram.
-Tamam ben cevabımı aldım."


"-Metalciyim ben.
-Ne dinlersin?
-Metallica.
-Başka?
-Bu kadar.
-Son dönemde eski hallerini aratıyorlar ama (diye tuzak bir cümle kurarsın, sonra beklediğin cevap gelir.)
-Ben son zamanlarda pek dinlemiyorum zaten. Eski şarkıları dinliyorum, Nothing Else Matters falan."


Sadece Şebnem Ferah dinleyip kendini baba metalci sanan (baba metalci de neyse artık) gençler var etrafımda. Bu benim dinlediğim müzik olduğu için rahatsız oluyorum bu tiplerden ama muhakkak diğer müzik türleri için de benzer bir durum geçerlidir. Kulağıma hoş geleni dinliyorum dese vallahi ona bile ses çıkarmayacağım ama sadece Şebnem Ferah dinlemekle metalci olmaları gerçekten komik geliyor. Bırak kardeşim, olma metalci falan, olup ne yapacaksın. 


Ben internetim yokken üzülürdüm, haberim olmuyor müzik olaylarından diye. 2 haftada bir TRT2'de yayınlanan müzik programını kaçırmamak için kırk takla atardım. HBB izlerdim arada bir-iki güzel klip yayınlıyor diye.


Şimdi hepimizin elinde internet varken bu sığlık niye onu anlamıyorum. Gerçekten bu müziği seviyorsan Şebnem Ferah, Metallica ve Pentagram dışında da bu müziği çok iyi yapan insanlar var, arayıp bulsana. (Şebnem Ferah'ı zerre kadar sevmediğimi ve beğenmediğimi de araya sıkıştırmak isterim.) 


Yok, sadece havalı oluyor diye metalciyim diyorsan kendine, boşver. Zaten siyah t-shirt giymekte değil olay biliyor musun? Hem pop müzik daha havalı şimdi. Serdar Ortaç var bak. "kop kop"
Hadi eller havaya! 

13 Ağustos 2010 Cuma

Zeytinli Rock Fest'te bir gün




Hoş bir tesadüf (!) sonucu Zeytinli Rock Fest'in 10 dk. uzağında bulduk kendimizi. Eh gitmemek olmazdı! (Gitmediğimiz günlerde de oradan gelen müzik sesiyle uyuduk, iyiydi.)


Senelerdir aklımda kalırdı, netten haberlerini görüp gitmek isterdim ve gidemeyince de üzülürdüm tabi. Çünkü şu alakasız tiplerin ortamın içine etmesi durumu sadece İstanbul'da yaşanır sanırdım. (Nedense) Gördüm ki öyle değilmiş. Tek fark katılan insan sayısında. İstanbul'da bu tür etkinlikler çok daha kalabalık oluyor. Ama iki tarafta da kuru kalabalık çoğunlukta.


-Gerçekten müzik dinlemeye gelenler.
-Kız/erkek arkadaş, çadır, sabahlamak, alkol kelimelerini bir arada duyunca toplanıp gelenler. (ortamla ya da müzikle ilgileri yok)
-"Orada güzel kızlar/yakışıklı erkekler vardır" diye gelenler. (Müzikle ilgileri olmadığını söylememe gerek var mı?)
-"Aaaa festival varmış hadi gidelim" diyip gelen ama ortamla ya da konuyla zerre kadar ilgisi olmayanlar. ("rock müzik de ne?" tayfası)


vb. kategorilere ayırabilirim gelenleri. (benim gördüklerimi)


Böyle bir ortamda benim konserlere birlikte gitmekten keyif aldığım, müzik zevklerimizin ortak olduğu arkadaş grubumun etrafta olmayışına nasıl üzülmeyeyim? (Özledim sizi!)


Sırasıyla Kreş, Direc-t, Gripin üçlüsü vardı bizim orada olduğumuz saatlerde.


"Kreş" bu kez iyiydi! Daha önce dinlediğimde gerçekten sıkıntıya sokmuşlardı beni ama bu defa beğendim. Umarım normal halleri budur. (Kreşi izleyen insan sayısı 100 civarıydı, en azından yarısı "Yarım kalan şarap" için oradaydı.)


Ardından Direc-t'e geldi sıra. Direc-t'e dair söylenecek en önemli şeyler: Özgür'ün yokluğu (askerde), yeni albümün Özgür gelir gelmez çıkacağı ve Bilge, Bilge, Bilge, Bilge :)


En son 2005'te canlı dinleyip çok sevmiştim. 5 yıl sonra bir daha sevdim! (Bu sırada 150-200 kişiyi bulduk. Yine de şarkılara eşlik edebilenlerin sayısının çok fazla olduğunu söyleyemem. Hemen yan tarafımızda kız arayışında 2-3 kişi, hemen önümüzde başka 2-3 kişi, yan tarafımızda alkolün etkisinde bir grup ergen emo ile izledik Direc-t'i. (ergen olmayan emo var mı bilmiyorum aslında) Önlerden bir grup insan coşkuyla eşlik ediyordu görebildiğim kadarıyla.


Sonra sıra Gripin'e gelince ben sahneden uzaklaştım. Çünkü yurdum insanı popüler olanı sever ve Gripin bir süredir öyle. İlk zamanlarında sıkı bir Gripin dinleyicisi olduğumu inkar edemem. (dış etkenlerin payı büyük) ama artık değilim, zaten Gripin de eski Gripin değil.


En saçma ve çirkin Gripin şarkısı olduğunu düşündüğüm "Durma Yağmur Durma" ile giriş yaptılar. Komşu kızı gibi neden yaptıklarını anlamadığım bir şarkı ve Gripin'e ait olmayan ama zamanında cover yaptıkları Sarışınım, Dalgalandım da duruldum, Yolcu yolunda gerek gibi şarkılarla devam ettiler.Gülşen, pardon Gulshen'in bile söylediği Sarışınım yerine Hayat Mars Etti, Senle Yarınım Yok ki vs dinlemek isterdi gönül ama maalesef...


Etrafta popo sallayan o kadar kızı görünce ben kendimi Demet Akalın, Serdar Ortaç ve türevlerinden birinin konserinde sandım bir ara, o kadar söyleyeyim, siz anlayın.


2 gece önce MFÖ gibi bir grubun çimlere sızmış 50-100 kişiye istemeyerek şarkı söylediğini de ekleyeyim ortamı daha güzel hayal edebilmeniz için. (kaynak: oradaki isyankar görevliler)


Gripin Elalem'e başlayınca ümitlendim, ne yalan söyleyeyim. Hem benim sevdiğim zamanlardan bir şarkıydı diye ben mutlu olacaktım, hem de "siLicem gelmişi geçmişi" (L'ye dikkat!) kısmını küfrederek söyleyip mutlu olacak bir grup insan vardı. Ama o grup insan şarkıyı muhtemelen ilk kez duyduğu için mutlu olamadı. Kısmet değilmiş.


"Aaa Gripin var" diye sevinen ortamla alakasız o kesimin Gripin'in de hiçbir şarkısını bilmiyor oluşuna aslında şaşırdım ama kafa yormaya değmez sanırım.


Bol bol sinirlenmiş olsam da bol bol bağırdım, bol bol şarkı söyledim, bol bol tepindim, bol bol headbang bile yaptım :) (Tabi ki Gripin'de değil! Grup aralarında müzik çaldılar bize bol bol.)


Mutluyum!