30 Eylül 2010 Perşembe

Öğretmen halleri-5

Bu sene başka dershaneye devam edecek öğrencileri düşündükçe kendimi terk edilmiş gibi hissetmem komik di mi? Halbuki gidiş sebeplerinin benimle alakası olmadığını ve gitmekte sonuna kadar haklı olduklarını da en iyi ben biliyorum. Yine de tuhaf hissediyorum kendimi. 


Onlar da kötü hissediyor olacaklar ki utana sıkıla söylüyorlar başka dershanede olduklarını. Onlara söyleyemediklerimi yazayım bari:


Hangi dershanede olduğunuz ve hatta nerede ne halt ettiğiniz zerre kadar umrumda değil, sizi seviyorum ben o kadar, sallayın gerisini :)


Tek başımayken aslında yakalayıp söylüyorum bunları tabi :))


Gidenlerin arasında sevmediklerim de var, "İyi ki gittiler" diyorum içimden ama kimseye çaktırmıyorum.


Bir de yine başladım çooook yorulmaya. Hem de daha dersler geçen seneki kadar yoğun değil. Bu şekilde bu sene nasıl biter gerçekten bilmiyorum, yine kendime ayıracak 1 saatim bile yok. Mutsuzum :(


Okuduğunu anlamaktan aciz olsalar da eğitimciyim ben diyip duran bir dünya dangalağın arasında yaşamak canımı sıkıyor. 


Bugün dershane sahibinin salak oğlunu sınıfların kapısını dinlerken yakaladığımda dövecektim, o derece sinirlendim. Baktım karşıdan annesi de bakıyor, jeton düştü. Görevi veren annesi! Gidip babaya şikayet etsek ne olacak? Onu da kaç defa kapıları dinlerken yakalamadık mı?


Sevgili kraliçemiz (!) kocasının yokluğunda dershaneye misafir öğrenci almış. Kızın başka dershanenin öğrencisi olduğunu öğrenince de hemen kocacığına şikayet etmiş "Öğretmenler başka dershane öğrencisini almışlar derslerine" diye. Kocişko, diğer ismiyle büyük şef ya da ne derseniz o işte, herkesi topladı, katili arıyor. "Bu kızı derse kim aldı?"


Her gelene soruyor, her gelen aynı cevabı veriyor "Eşiniz aldı." Salak kraliçe ısrarlı; "Ben almadım, yanımda öğretmen vardı". Herkese soruluyor, olay anında orada olan sekretere geliyor sıra.


-Kim aldı öğrenciyi derse?
-Eşiniz aldıııı


Kral ve kraliçenin geri zekalı durumuna düştüğü bir toplantı daha böylece sona eriyor.


Her günümüz böyle. Aptallıklarla dolu! Bıktım deyip duruyorum ya inanın öyle şeyler görüyorum ki her gün bıkmamak mümkün değil.


Her gün yeni yalanlar, her gün yeni saçmalıklar.


Bitti bitecek, az kaldı. Bu sene bu saçma yerde son senem, sonra özgürlük!

27 Eylül 2010 Pazartesi

Le tunnel d'or

Bu da bu aralar en çok dinlediğim şarkılardan ikincisi. Aaron söylüyor, ismi Le Tunnel D'or. U-turn hastalığından sonra "diğer şarkılarını da dinlemeliyim" deyip peşine düştüğüm Aaron'un şarkılarına geç olsa da ulaştım ve ilk takıntım bu şarkı oldu. 

Sabah, akşam, gece fark etmiyor. Kulaklıklarımı takıyorum ve aradığım ilk şarkı bu!

Buharlaşan sözleri* düşünüyorum.

Aklımdan silinen ve neye benzediğini dahi hatırlayamadığım sesini...**

Şarkının en sevdiğim cümlesini tekrarlıyorum durmadan: "je t'aime trop fort, ça te dérange". Ben de rahatsız etmiş miydim birilerini sadece çok severek?

Bittikçe başa dönüyorum.

Regarde, il gèle
Là sous mes yeux
Des stalactites de rêves
Trop vieux
Toutes ces promesses
Qui s’évaporent
Vers d’autres ciels
Vers d’autres ports 
Et mes rêves s’accrochent à tes phalanges
Je t’aime trop fort, ça te dérange
Et mes rêves se brisent sur tes phalanges
Je t’aime trop fort 
Mon ange, mon ange 
De mille saveurs 
Une seule me touche 
Lorsque tes lèvres
Effleurent ma bouche 
De tous ces vents, 
Un seul me porte 
Lorsque ton ombre 
Passe ma porte 
Et mes rêves s’accrochent à tes phalanges
Je t’aime trop fort, ça te dérange
Et mes rêves se brisent sur tes phalanges
Je t’aime trop fort 
Mon ange, mon ange
Prends mes soupirs 
Donne moi des larmes
A trop mourir
On pose les armes 
Respire encore 
Mon doux mensonge
Que sur ton souffle 
Le temps s’allonge 
Et mes rêves s’accrochent à tes phalanges
Je t’aime trop fort, ça te dérange
Et mes rêves se brisent sur tes phalanges
Je t’aime trop fort 
Mon ange, mon ange
Seuls sur nos cendres
En équilibre 
Mes poumons pleurent 
Mon cœur est libre 
Ta voix s’efface
De mes pensées 
J’apprivoiserai 
Ma liberté 
Et mes rêves s’accrochent à tes phalanges
Je t’aime trop fort, ça te dérange
Et mes rêves se brisent sur tes phalanges
Je t’aime trop fort 
Mon ange, mon ange 

Eşlik eder misin bize?



* Nereden çıktı bu cümle dersen: "Toutes ces promesses qui s’évaporent"
**Bu da buradan çıktı:  "Ta voix s’efface"


25 Eylül 2010 Cumartesi

Bak yine delirttiler beni

Önce konuyla alakalı hiçbir eğitimi olmayan hatta onu bırakın pedagojik formasyonu dahi olmayan normal bir üniversite mezununu "rehberlik" için almalarına kızdım. Psikolojinin hassas iş olduğunu ve bu alanda eğitimin ne derece önemli olduğunu çocuk dahi bilir değil mi?


Yetmedi bir-iki öğrenciyle ve hatta başka öğretmenlerle diyalogunu izledim. İletişim engelleri vardı ya hani, muhtemelen hiçbirini duymamış, sesini inceltip olur olmaz yerlerde tuhaf kahkahalar atmakla iletişim işini halleder sanmış ama olmamış.


Gergin bir konuşmanın daha en başında kontrolünü kaybeden, hiçbir şekilde samimi olmadığı insana durmadan dokunup onu rahatsız eden ve daha çok sinirlendiren, ben dilini hayatında duymamış, konuşurken çocukla aynı seviyeye inemeyen, tepeden bakmayı tercih eden, her iki cümlesinden sonra "anladın mı" diyerek karşıdakine kendisini salak hissettiren birini tutuyoruz, psikolojisi bozuk öğrencilerimizi ona emanet ediyoruz. Bu anlattıklarım meziyetlerinin sadece bir kısmı bu arada. Eğitim almamıştır ama doğal bir yeteneği vardır iletişim konusunda ses etmem. Onun doğal yeteneği iletişimsizlik konusunda sadece...


Bunlar yetmez Türkçe öğretmeni lazım olur. "Sen de sözelcisin hadi gir" derler, liselerin dersine sokarlar bunu günlerce. Dün bir 5.sınıf öğrencisinin sorularını kontrol ederken gelir, o Türkçe dersine girecek yetkinliği kendinde gören insan bana 5. sınıf denemesinde çözemediği soruyu gösterir.


Aşağıdaki şıklardan hangisinde "ki"nin yazımında yanlışlık yapılmıştır?
a. Benimki seninkinden güzel.
b. Anneminki daha eski
c. Öyle güzel bir kızdıki gözlerimi alamadım.
d. Kardeşiminki gibi bir şeydi, hatırlamıyorum o şıkkı.


Sözelci olsa dahi bilmiyordur unutmuştur anlarım. Ama üniversite bitirmiş bir insan "Ya bunların 3'ü benzer görevde kullanılmış, o zaman cevap diğeridir" diyemez mi? Türkçesi bu soruyu çözmeye yetmeyen bir insanın Türkçe dersi verme cesareti nereden gelir? Ona o görevi vermek için insanın aklını kaçırmış olması mı gerekir?


İleride çocuğum olursa dershaneye göndermem, hatta bu ülkede okula bile göndermek mantıklı mı emin değilim.

24 Eylül 2010 Cuma

Cold Wind

Bu ara en çok dinlediğim ve kendi kendime mırıldanıp durduğum 2 şarkıdan biri Arcade Fire'ın Cold Wind şarkısı, diğeri de Aaron'dan Le Tunnel d'or. Cold Wind ile başlayalım...


In the middle of the summer
I'm not sleeping
Cold wind blowing
In the middle of the night
They try to find me
But I'm still driving
If you're going to San Francisco
Lay some flowers on the grave stone
There's music on the station
But I'm just listening to cold wind whistling
And if they ever find me tell the papers cold wind, cold wind.
Cold, cold wind blowing
Cold wind blowing
Hey hey hey
Something ain't right
Something ain't right
And if they ever find me tell the papers cold wind cold wind
Cold, cold wind blowing, cold wind blowing, cold wind blowing
Cold wind blowing, cold wind blowing.


22 Eylül 2010 Çarşamba

Ben (12)

* Benim için tek çikolata vardır, o da Nestle Chokella'dır. Mecbur kalmadıkça Nutella yemem, eve almam.


* Browni Intense sevmem.


* Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın fazlasıyla abartıldığını düşünüyorum.


* Prison Break'i izlemedim, izlemeyeceğim.


* Titanic'i hiç tamamen izlemedim, zerre kadar da merak etmedim.


* Issız Adam'dan nefret edeceğimi vizyona girdiği gün fark ettim, ikinci gün nefret ettim, sonra da izleme gereği duymadım.


* Şebnem Ferah'ı hayatımın hiçbir döneminde dinlemedim ve beğenmedim.


* Alacakaranlık vb. serilerden nefret ediyorum, hatta genel olarak vampirlerden de soğudum.


* Günümüzün popüler ve içi boş kitaplarını okuyup kendisini edebiyat uzmanı sayan insanlar için üzülüyorum.


* Starbucks'a katiyen gitmem. Aklınıza ilk gelecek sebeplerin hepsi yanlış. Sadece attığım her adımda onları görmekten bıktım. Hele sevdiğim yerler kapanıp yerine kahveciler açılmıyor mu...


* Boş boş konuştuğunuzda sizi dinliyormuş gibi yaparım ama aklımdan o an geçenleri emin olun bilmek istemezsiniz.


* 20 yaşında aşk konusunda, hayat konusunda vs ahkam kesen tiplerin kafalarına kafalarına vurasım gelir.


* Sadece kendi düşündüğünün doğruluğuna inanan ve kendisi gibi düşünmeyen herkesi aptal olarak gören bütün insanlara gıcık olurum.


* Özümde iyi biri de sayılmam. Ama gördüğüne inandığın şeye benzemediğimi garanti ederim.


* Apple ürünlerine karşı bir gıcıklığım yok ama bir görgüsüzlük hali sezmiyor değilim kullanıcıların bir kısmında.


Bunlar da itiraflarım olsun, linç edilirsem hakkınızı helal edin :)

20 Eylül 2010 Pazartesi

Huzur, keyif vesaire..



Güzel bir sonbahar akşamı Cihangir'de geçirilen keyifli saatler sonrasında insanda ne sinir kalıyor ne stres  :)


Hayat ne güzel oluyor bazen di mi?


Kolaysa işe git yarın...


(Tam olarak fotoğraftaki o kaldırımda kahve keyfi yaptık..)

Kendini toplama çalışmaları

Bir süredir unutkanlıktan ve dikkat dağınıklığından şikayet edip duruyorum. Hali hazırda B vitamini eksikliğinden muzdarip olduğum için unutkanlığı da ona bağlıyordum. 


Dün gazetede bir araştırmanın sonuçlarını okudum. İnternetle haşır neşir olan ve aynı anda birden fazla şeyle kafası meşgul olan insanların ortak sorunuymuş unutkanlık ve dikkat dağınıklığı.


Bir yandan blog yazısını tamamlarken bir yandan reader'dan başka blogları okuyorum. Öte taraftan oyunumu kontrol ediyorum sık sık. Dizi ya da film izliyorum aynı anda. Bir şey izlemiyorsam bir elimde mouse vardır diğer elimde kitap. Bir sayfa okurum, ekrana bakar kontrolümü yaparım, diğer sayfayı okurum. Hiçbiri olmazsa müzik dinlerim. Msn'den yazanlara cevap veriyorum, telefona bakıyorum arayan soran var mı diye. Ertesi gün yapılacakları düşünüyorum. İndirdiğim dosyaları düzenliyorum. Tumblr'a bakıyorum, Friendfeed'den yazılanları cevaplıyorum, formspring'ten sorulara yanıt veriyorum vs.


Sanırım sorunu direkt olarak B vitamini eksikliğine bağlamak yanlış. Asıl suçlu belli...


Bugünden itibaren internet başında geçirdiğim saatleri düzene sokmalıyım. Hatta çalışmalara başladım bile.

16 Eylül 2010 Perşembe

İyi ki varsın Cin Ali!





"En son okuduğum kitap Cin Ali ehi ehi ehi" diyen adam var ya, ölmemiş o. Senelerdir sesi çıkmayınca endişelenmeye başlamıştım ama hâlâ hayattaymış, bugün gördüm de içim rahatladı.


Son görüştüğümüzden bu yana hayatında epey şey değişmiş, en son gördüğümde ilköğretim okulunda öğrenciydi, şimdi üniversiteyi bile bitirmiş.


Ama hâlâ aynı kafada, böyle gelmiş böyle gidecek demek ki.


Kitap okumuyorsanız okumayın, bana ne! Koca adamlara bu yaştan sonra okuma alışkanlığı kazandırabileceğime inanmak gibi bir hataya düşmüyorum zaten. Ama en azından bu espriyi bırak be. Bir adım ileri git.


Ya Cin Ali olmasa, o zaman ne yapardık?

İyi ki doğmuş, iyi ki beni bulmuş!

Mesafelerle ilgili sıkıntım var benim. Ne zaman birini çok sevsem uzak düşüyoruz bir şekilde. Ayrı şehirlere...


Tecrübeli sayılırım, gördüm ki dünyanın öteki ucuna dahi gitse birini seviyorsam seviyorumdur. Mesafeler bana dokunmaz :) En çok kimi sevmişsem, en çok kimin yanımda olmasını istemişsem hayat onu bir şekilde uzaklaştırıyor benden. Can sıkıcı.


Özlüyorsun, yapacak bir şey yok. O canının çok sıkıldığı gün kendimizi birlikte bir yerlere atsak da anlatsam sıkıntımı, o "Geçecek" dese diyorsun ya, sonra istediğin zaman göremeyeceğini fark ediyorsun ya, can yakıyor o işte!


Sabah kahve-poğaça şeklindeki kahvaltılar okuldaki kahvaltıları hatırlatıyor da o tadı asla vermiyor ya o zaman nefret ediyorsun istediğin gibi gitmeyen her şeyden, kendini ait hissetmediğin bir grupla otururken canın sıkıldığında gülmekten yanaklarınızın ağrıdığı o günleri hatırlıyorsun ya işte o an isyan etmeye başlıyorsun da sonuç vermiyor.


1.5 saat kadar önce tarih 16 Eylül oldu. 16 Eylül o çok özlenenlerden birinin doğum günü. Ne Elif için ne Eda için "en yakın arkadaş" sıfatını kullanamıyorum ben. Başka bir şey bu. Hayatımda sahip oldukları yer "arkadaş" denen şeyin çok ötesinde. Sanırım bir ismi yok.


Tamam, sakinim, ağlamıyorum. Geçti.


İşte bugün Elif'in doğum günü. Üniversite hayatımda sahip olduğum ilk arkadaş o. "Kayıtta tanıştığım sevimli ve meraklı kız". Sonrasındaysa bir kısmı kavga dövüşle, bir kısmı yanlış anlamalarla, büyük bir kısmıysa ömür boyu unutulmayacak çok güzel şeylerle geçmiş koskoca seneler. Birbirimizi öldürmek istediğimiz zamanları birlikte hatırlayıp gülebiliyorsak biz sahiden aşmışız bu olayı demektir :)


Ne çok şey yaşadık birlikte, ne çok güldük, ne çok sevindik... Kim bilir kaç kez birimiz ağlarken teselli etmeye çalıştı diğeri, kaç kez birlikte ağladık... Kaç kez yollarda şarkı söyledik. Kaç kez aynı şeye sinirlendik. Kaç kez birbirimizi sakinleştirdik.


Hayatında şu olsun bu olsun diye doğum günü dilekleri sıralamama gerek yok onun için. Kendim için ne istiyorsam aynılarından ona da istiyorum, çok süper şeyler istiyorum :)


Bir gün gelecek, aynı şehir sınırları içinde, istediğimiz an birbirimizi görecek şekilde yaşamaya başlayacağız yine. Bir gün ne kadar mutlu olduğumuzu anlatmaya başlayacağız yeniden. Bir gün o hayalini kurduğumuz şeylerin elimize asla geçmeyeceğini sandığımız bu günleri düşünüp güleceğiz birlikte...


Onu ne söylesem az. Beni gerçekten tanıyan ve bu yüzden de yanında kendimi çok rahat hissettiğim çok az sayıda insandan biri o, nasıl sevmeyeyim :)


"Hayatında her şeyin ne kadar güzel olduğunu hissettiğin sabahlar çok yakınında olsun, mutlu ol hep".


Fazla duygusalım bu ara. Kelimeler istemediğim şekilde bir araya geliyor. O yüzden "Selin sus!"


Yine duramadım doğum günü temennisinde bulunmadan: "İyi olsun o benim çok sevdiğim."


Kutlu olsun doğum günü! Ben ona çeşitli yollarla yine ulaşacağım ama ulaşmaya çalıştığım her yerden duysun beni :)


Ben onu çok seviyorum kiii :)

13 Eylül 2010 Pazartesi

İsyan vakti

Sabah saat 10 itibarıyla bu zavallının işkencesi başlar. Sonra hazirana kadar şafak saymaca...


Nefret ettiğim bir semt, nefret ettiğim bir sistem, nefret ettiğim bir düzen... Testler, kitaplar, veliler, kendini akıllı sanan tipler...


Gözüm geçen senekinden daha fazla korkuyor bu kez. Geçen sene her şey yeniydi benim için. Bu sefer neler olacağını bilince daha sıkıcı oluyor.


Sabırlıymışım ama, gerçekten sabırlıymışım. İnanın öğrencilerden çok büyükler delirtiyor insanı. 2-3 kavgayla seneyi atlatabilmişim ya, müthiş sabırlıymışım gerçekten.


Bu yazıyı okuyan insan; eğer öğretmen adayıysan ve aklının bir köşesinde "dershane de olur aslında" diye bir düşünce varsa yalvarırım bir daha düşün. Öğrencilerin para kaynağı olarak görülmesi falan gibi şeylerden bahsetmeyeceğim sana. Onların zaten herkes farkında.


Sen 4 sene 5 sene okudun ya hani, branşının nasıl öğretilmesi gerektiğini öğrendin ya, biliyor musun başkaları senden çok biliyor senin işini. Öğretmen sıfatı dahi olmayan insanlar sadece mevki olarak senden üstteler diye ya da senin maaşını ödüyorlar diye senden çok bildiklerini sanıyorlar. Özel hayat diye bir şey yok. Akşam 7'de dershaneden çıktığında değil sevdiklerinle keyif yapacak ayakta duracak halin olmuyor. Konuşmaktan o kadar yoruluyorsun ki tek kelime edesin gelmiyor.


O evi aradığında sinirini bozan insanlar var ya, hani bağırmak istiyorsun "kayıt olmuyorum, düşün yakamdan" diye, onlar da o işten nefret ediyorlar emin ol. Kendimden biliyorum. En yakın arkadaşlarımla dahi telefonda konuşmayı sevmeyen ben tanımadığım insanlarla saatlerce konuşmak zorunda kalıyorum. Fazladan maaş ödemek istemeyen idareciler her işi mevcut elemanlarına yaptırmaya çalışıyorlar. 1 sene içinde farklı zamanlarda eğitim danışmanı, müdür yardımcısı ve müdür olma teklifleriyle geldiler. (kadın müdüre müdire denirdi ya neyse) Hepsine cevabım "asla" oldu tabi. 


Sekreter izinliyken danışmada durup telefona bakmak, başka bir öğretmen o gün izinliyse onun yerine oturup cevap anahtarı falan çıkarmak sıradan işler. Temizlik işlerini halleden ya da kantine bakan öğretmen arkadaşlarım olmuşken ben 2 telefona bakmışım, 2 cevap anahtarı çıkarmışım, lafını mı yapayım bir de.


Meziyetlerim arasında optik okuyuculuk var mesela. Eğer optik okuyucunuz yoksa para verir başka yerde okutursunuz. Eğer para vermek istemezseniz optik formları verirsiniz öğretmenlerin eline, biri okur diğerleri işaretler, sayar, toplar. Sonra da internetten puan hesaplar. Hepsi bu. Optik okuyucuya ne gerek var. (cv'me yazacağım bunu. "Geçmişte bir dershanede optik okuyucu olarak görev aldım") 


Hafta sonu diye bir şey yok. Hafta sonu demek senin için çok ders demek, çok iş demek.


Bunlar gibi daha bir sürü şey işte.


Canımı sıkıyor bu iş. Şu aptal stajı bitirdikten sonra bir daha dershane kelimesini duymak istemiyorum. Hayatta her ne için büyük konuştuysam başıma geldiği için çenemi kapatmak da istiyorum bir yandan ama yeter, bıktım!


İşkence başlar, şafak karanlık. Lütfen bu kez daha az sancılı geçsin, bitsin, bir daha da yolum dershanelere düşmesin. Hayattan soğudum resmen.


Ayrıca hayatımda tek bir şey iyi gitsin, diğerleri yüzünden şikayet etmeyeceğim. Gerçekten. Tek bir şey bile mi iyi gitmez yaa bir insanın hayatında?!

10 Eylül 2010 Cuma

Omen

Normalde hiç susmayan zilimiz bayram günü olmasına rağmen susmaya karar verince güzel oldu, günün yarısını film izleyerek geçirdik.


İlk olarak:




Sonra:




Son olarak:




Özellikle üçüncüyü sadece Damien'in ölümünü görmek için izlediğimizi itiraf etmeliyim. İlk iki filmde zaman zaman gerildik ama 3 için aynı şeyi söyleyemem. Yine de başlamışken bitsin dedik. 


Yarın da 4'ü izler seriyi bitiririz. 


Gençlerle birlikte izliyorum ki onların yaşlarındayken korku/gerilim filmi izlerken nasıl tırstığımı hatırlayayım :) 


Şu boş zamanları daha sık bulsam da izlemeyi istediğim her şeyi izleyip bitirebilsem :( (bitmez tabi ama azaltabilsem en azından...)

9 Eylül 2010 Perşembe

Doğrudur

* "Ilık rüzgarlarla sana sevgimi gönderdim, sana kalbin kadar temiz şeyler diledim" şeklinde bayram mesajları var ya, işte onları okumadığım;


* "Evet" ve "Hayır" kelimelerini duydukça midemin bulandığı;


* Kültürlü, zeki vs. geçinen insanların referandum hakkında yaptığı abuk sabuk yorumları duyunca gülmeden duramadığım;


* Referandum dışında da her türlü konularda yaptıkları saçma yorumları duyduğumda aynı tepkiyi verdiğim; 


* Rüyamda friendfeed'e bir şeyler yazdığımı gördüğüm, uyandığımda "Bir dakika yaa çocuk film tavsiyesi istemişti yazamadım" diye hayıflandığım, rüya olduğunu fark edince bu kez kendime güldüğüm;


* Bazen insanlardan çok sıkıldığım;


* Bazen kendimden çok sıkıldığım;


* Zaman zaman kendimi çekilmez bulduğum;


* Yılmaz Özdil yazılarını deliler gibi paylaşanları gördükçe gülmeden duramadığım;


* Hayatı facebook olmuş insanların  "evet diyecekleri dövecek kaç kişi var?", "hayır diyeceklerden tiksinen 100 kişi bulabilirim", "şu an müzik dinleyenler???" gibi iletileri facebook dışındaki her yere yazdıklarını gördüğümde hayattan soğuduğum;


* Sabah uyandığımda telefonumda sevimli insanlardan gelmiş sevimli mesajlar gördüğüm için mutlu olduğum;


* Okuyan insanları okumayanlardan daha çok sevdiğim; (kitap, gazete, dergi ne olursa.)


* Ama en çok kitap okuyanları sevdiğim;


* Vampirli şeyleri gördükçe içimin daraldığı;


* Michael C. Hall'u Six Feet Under'dan sonra çok sevmeye başlasam da Dexter'ı hâlâ sevemediğim;


* House'u özlediğim;


* Bu senenin nasıl geçeceğini düşünüp düşünüp sıkıntıya girdiğim;


* Gelecek kaygısını eskisinden çok daha fazla duyduğum;


* "Tarkan 8 gecede 55.000 kişi topladı, U2 bir gecede 50.000 kişi toplayabildi" haberine ve "Tarkan U2'yu döver" mesajına çok güldüğüm; "Tarkan dünya starı falan değil, uyanın artık Türk basını, boş yere şişirmeyin şu adamı" diye bağırmak istediğim;


* Bu günlerde gerekli gereksiz her şeye hüzünlendiğim;


* Bir arada bulunmak zorunda olduğum insanların bazılarından gerçekten nefret ettiğim;


* Yazıya başlarken yazmayı planladığım şeylerin çoğunu unuttuğum ve aklımda olmayan şeyleri yazdığım;


* Bu ara en çok tumblr hesabımla ilgilendiğim;


* Söylemeyi istediğim ve karşımdakilerin duymayı istediğini bildiğim pek çok şeyi kendime sakladığım;


* Dünyada yanlış giden şeylerin hepsini düzeltemeyeceğimi artık kabullendiğim;


* Başkalarının çocuklarını gördüğünde kafayı yiyen biri olarak yarın öbür gün çocuğum olursa aklımı kaçırma ihtimalimin yüksekliğinin farkında olduğum;


* Alışveriş yaparken çocuk giysilerinin hepsini almak istediğim;


* Birkaç yıl önce herhangi bir fikrin, herhangi bir siyasi görüşün, herhangi bir müzik türünün, herhangi bir sanat akımının, herhangi bir spor kulübünün ateşli bir savunucusuyken o konularda fikir dahi belirtmeyen insanlar haline geliyor ya bazı insanlar, işte onları gördüğümde üzüldüğüm;


DOĞRUDUR.


Bu benim.