29 Ekim 2010 Cuma

Tebrik ve teşekkür (!) yazısı

Vatan Caddesi'ndeki 29 Ekim törenlerini hava muhalefeti sebebiyle pazar gününe yani KPSS sabahına erteleyen o süper insan kimse kendisini tebrik etmek istiyorum. (mevzuat gereği ilk hafta sonuna ertelenirmiş.) Bir gece öncesinde saatler değişeceği için sabah pek çok insan sıkıntı yaşayacak zaten, bir de sabah İstanbul trafiğini felç et ki her şey daha şahane olsun. Aman hafta sonu diye toplu taşıma araçlarının sayısını azaltmayı unutma. Saatte bir geçsin otobüsler, bir tane otobüs nesine yetmez insanların değil mi? 


Sabah yollarda sürünürken sizi bol bol anacağım haberiniz olsun güzel insanlar!


Gerçi KPSS'ye de öylesine giriyorum ama olsun. Aksaray çevresinde sınava girecek binlerce insan içinde bu sınava ciddi ciddi hazırlanmış çok fazla kişi olduğundan eminim.


"Artık sinirlenemiyorum bile" demiştim ya, gerçekten sinirlenemiyorum. Alıştım herhalde...


Bir işi doğru dürüst beceremediğiniz için sınavdan hakkıyla yüksek puan alan bir grup insanı da tekrar sınav stresine soktuğunuz yetmediği gibi yollarda da süründürün tam olsun. Kolay mı beee, devlet memuru olacak onlar! Öyle ağrısız sancısız olur mu hiç?


8,30'da sınav yerinde olman gerektiğine göre ve Vatan Caddesi üzerindeki okullara sadece yürüyerek ulaşabileceğine göre sen erkenden kalk istersen Eminönü tarafından, istersen Fatih'ten, daha doğrusu sen nereden istersen koşmaya başla. Zindelik iyidir hem. Sabah sporu olur.

26 Ekim 2010 Salı

Güzel bir gün!

Ales başvurusunu bir hafta ertelemem de tesadüf değil, yakınımda onca üniversite dururken inatla Marmara'ya gitmek istemem de... Evet, kasten yaptım!


Sabahın onunda düştüm yollara, istikamet Marmara! 


Karaköy'den binilen vapurun en sevdiğim yerine kurulmak, kulağımda sevimli bir şarkıyla ve yüzümde kocaman bir gülümsemeyle bir kıtadan diğerine geçiş yapmak gerçekten terapi etkisi yaptı üstümde! (tıpkı günün geri kalanı gibi...)


Bir yandan da gözlerim doluyor tabi ama hüzünleniyor muyum yoksa suçu rüzgara mı atmalı bilmem. Vapurdayken anladım yazmanın bana şu an neden eskisi kadar keyif vermediğini. Aşık olduğum şehrin en güzel yerinden geçerken onlarca şey düşünürdüm, daha bir duygusal davranırdım, yalnız kaldıkça daha çok dönerdim kendime bir sene önce.


Şimdi olmuyor. Sevimsiz yollardan geçip sevimsiz bir semte gidiyorum. Yalnız kalamıyorum. Düşünemiyorum uzun uzun. Güzel şeyler görüp güzel zamanları hatırlayamıyorum ya da geleceğe dair şeyler hayal edemiyorum. Varsa yoksa veli, öğrenci, öğretmen, ders muhabbetleri...


Boğazı bazen yukarıdan bazen aşağıdan izlediğim o 5 sene geçti gözümün önünden. Kulağımda "Aşk hiç biter mi" diyen şarkı...


Kadıköy'e varış. Geçmişle aynı olan her şeyin mutluluk vermesi, küçük değişiklikler için bile üzülme... Durağa yaklaştığımda her sabah denk geldiğim otobüsün orada beklediğini görünce de kendi kendime gülmüş olabilirim, evet. 


Oturdum hemen ve sağa sola bakmaya devam. Uzun bir aradan sonra özlediğim bir yere gidince etraftaki hiçbir detayı kaçırmamak için elimden geleni yaptığımı fark ettim. Her şeyi unuturum belki ama görüntüler hep aklımdadır. Sanırım uzakta kaldığım günler için aklımda tutmaya çalışıyorum ya da bilmediğim başka bir sebebi var.


Durakta gülümseyerek bekleyen sevimli bir dost karşıladı beni ki kendisi ennnn sevdiğim olur. Otobüsten inince biraz panik yaptım galiba, sanki 5 senemin her gününü o okulda geçirmemişim gibi. 


Sonrası kampüse giriş, etraftaki değişen/değişmeyen bütün detayları inceleyiş ve özlem... Nasıl anlatsam bilmiyorum, şu an yazmayı bırakıp ağlasam rahatlayacak gibiyim, dün de böyleydim.


Abartmamak gerek tabi, huyumdur geçmişte bıraktığım her şeyi özlemek. Geçmişte bırakmak demeyelim, hayatta pek az şeyi geçmişte bırakmayı başarabildim. Can yakan geçmişte bırakılamayanlar...


Okuldan sonra Kadıköy'de geçirilen keyifli saatler, en son yeniden vapur!


Direkt Eminönü'ne geçme şansım varken kendimi Karaköy'e atışım, oradan yavaş adımlarla Eminönü'ne gidişim yadırganmamalı, tüm günümü 4 duvar arasında geçirirken öyle özlüyorum ki oraları görmeyi.


Yol boyunca en sevdiğim şarkılardan biri eşlik etti bana. "Hey You". En çok Pink Floyd ve Beatles dinlerdim denizin bir ucundan diğer ucuna geçerken. Geleneği bozmayayım dedim.


Dün akşam saatlerinde Galata Köprüsünde gülümseyerek yürüyen bir kız gördüyseniz o bendim! Sıkıntımı kendime saklayabilirim ama mutluluğumu asla!


Akşam eve dönüşte kendimi dünyanın en mutlu insanı gibi hissedişim beraberinde deliliği getirdi, en son eve doğru yürürken Bob Dylan'la birlikte "Blowin' in the wind" söylüyordum sokakta. (Benim gibi başkalarının ne düşüneceğini bu kadar umursayan bir tip yolda şarkı söyleyerek yürüyor, düşünün yani.) 


Sanki bugün iş başına dönüp hayata yeniden küsmeyecekmişim gibi upuzun ve çok keyifli bir gün geçirdim dün. Başta da dedim ya, terapi gibiydi.


Sık sık tekrar etmeli =)

23 Ekim 2010 Cumartesi

Öğretmen Halleri-9

Başlık olarak "Artık sabrı iyice taşan bir zavallının dramı" da demek mümkündü aslında.


Sevgili 9. sınıflarıma öğretmekte olduğum konuyu iyi anlayabilmeleri için Türkçe'den az da olsa cümle öğeleri bilmeleri gerekiyor. Ben hepsinin bildiğini varsayarak epey zaman dolaylı tümleç, belirtili nesne vs. dedim durdum. Sonra baktım boş boş bakıyorlar bana "Dolaylı tümleç nedir?" dedim, ses yok. Diğerlerini sordum ses yok. Hadiiiiii, konumuz Türkçe'de cümlenin öğeleri.


Ertesi gün diğer 9. sınıftayım. Konu yine aynı. "Bunun kullanımı cümlede aldığı göreve göre değişir" dedim. 2-3 cümle yazdım, anlatıyorum. Burada bilmem ne görevinde, burada bilmem ne...


"Bunu özne görevinde nasıl kullanırım bir cümlede" dedim, boş boş baktılar. "Tamam baştan alalım, özne nedir önce bana onu söyleyin" dedim. Yüzüme boş boş bakmaya tam gaz devam...


Bazı öğrenciler tanım yapmakta zorlandığı için örnek üzerinden gidelim diye düşünerek bana bir cümle söyleyip öznesini bulmalarını istedim. Yine ses yok. " cümlesinin öznesini bulun o zaman bana" dedim, 1 dakika yüzüme baktıktan sonra "Gidiyorum" dedi. Diğerine döndüm, o da onayladı "Evet hocam gidiyorum".


"Emin misiniz?" dedim, "Tabi hocam gidiyorum işte" dediler. Bir daha düşünmelerini istedim, bir tanesi sesli düşündü "Okul mu acaba yaa, yok yok gidiyorum tamam". Sonra benimle paylaştı "Eminiz hocam öznesi gidiyorum".


Ağlasam mı gülsem mi şaşırdım. Liseye kadarki bütün Türkçe derslerinden öznenin ne olduğunu bilmeden nasıl geçtiler bilmiyorum. Biz daha ilkokulda cümleyi "Özne, tümleç, yüklem" olarak öğelerine ayırırdık. Detaylı ayırmalara da 6. sınıftan sonra başlamıştık. Bunlar 9. sınıfta ve hâlâ öznenin ne olduğunu bilmiyorlar. 


Bu arada bahsettiğim çocuklar daha önce de anlattığım bir grup öğrencim. Hani şu 3'le 3'ü çarpıp 12 bulan, hemen arkasından 4 ve 4'ü çarpıp yine 12 bulan çocuklar. Herhangi bir zeka gerilikleri olmadığını da ekleyeyim.


Bir tanesinin lise 1. sınıfta 2. senesi zaten, diğeri de muhtemelen seneye yine 9'da olacak diyeceğim ama liselerde de kalmayı kaldırma muhabbetleri dönmekteyken bunu diyemiyorum. Detayları nedir bilmiyorum ama bu çocuklar bu halleriyle sınıfta kalmadan liseyi bitireceklerse ben gelecekten korkuyorum. Lise bitince parayı bastırıp üniversiteye de devam ederler. Süper!


Zavallı ben, bu çocuklar kendi dillerinden bihaberken ne öğretmeye çalışıyorum ki?? Kendi dillerinde cümle kuramayıp bir paragraf yazamazken ben başka bir dili öğretmeye çalışıyorum. Şaka gibi gerçekten...


Bana da yazık :(

20 Ekim 2010 Çarşamba

Söyleyelim de içimizde kalmasın!

"10 kişiye söylemek istediğimiz 10 farklı şey" konulu bir adet mim var elimizde, kaynağımız şurası: http://baskabirininsorunu.blogspot.com/2010/10/mim-soyleyemediklerimizi-soyleyelim.html . beisa'ya teşekkür edip başlıyoruz yazmaya, bakalım neler çıkacak :)


* Bir grup insana: Sizle bir arada olmaktan nefret ediyorum!


* Bir insana: Hayatta en sevmediğin insan tipi nasıldır deseler direkt sana yönlendiririm görmeleri için. Bu tarife tam olarak uymaktasın!


* Başka bir insana: Ben aslında çabaladım ama sen görmeyi hiiiç istemedin. Dolayısıyla kendimi zerre kadar suçlu hissetmiyorum!


* Geçmişte kalmış iki insana: Size arkadaşım demeye utanıyordum. Çok şükür kurtuldum bundan :)


* Bizim bir arkadaşa: Hata yaptığını benden daha iyi biliyorsun ama ben söylediğimde kötü oluyorum. O yüzden ben de artık susuyorum!


* Çok eskide kalmış bir adet insana: İyi ki her şey bu şekilde olmuş.


* Bir önceki kadar olmasa da çok eskide kalmış bir başka insana: Çok güvendiğim ve karakterinden çok emin olduğum insanlar hakkında bile yanılma ihtimalim bulunduğunu gösterdiğin için teşekkür ederim.


* Bir arkadaşa: Benim yaptığım şeylerin aynısını yaptığında, ikinci bir ben olmaya çalıştığında senden öyle nefret ediyorum ki anlatamam.


* Geçmişte kalamamış bir insana: Hani geçecekti, geçmedi bak!


Sabaha kadar yazarım sanırım böyle yaa hoşuma gitti :) Ama hastayım ve içtiğim ilaçlar beni uyumaya zorluyor yine. O yüzden bu kadarla kalsın şimdilik, sonra bir ara devam edelim bu işe.


Mim de Canan ve Lale'ye gitsin... Beisa'ya bu eğlenceli konu için bir kez daha teşekkür edip uyumaya gideyim :)

18 Ekim 2010 Pazartesi

Can sıkar durduk yere

İşe yaramayacak şeyleri kaldırmak için odanın içinde ne var ne yoksa elden geçiriyorum. Defterler, kitaplar, notlar, dosyalar, fotokopiler... Bir yandan onları karıştırırken bir yandan da onları kullandığım zamanları düşünüyorum, keyifli bir nostalji oluyor yani.


Uzun zamandır kullanılmamış defterlerden bir tanesinin içinde uzun uzun yazılmış bir şey ilgimi çekiyor. Neredeyse 6 sayfa. Çalışma notlarım, kitap özetlerim desem olamaz çünkü Fransızca değil, Türkçe yazılmış. İlk paragrafı okuduğumda canımın sıkıldığı zamanlarda yazdığım hikayelerden biri olabilirmiş gibi geliyor. 


Eskiden durmadan bir şeyler uydurur yazardım uzun uzun. Hikayeler yazardım, aslında hiç var olmamış insanlara mektuplar yazardım. (orta okul-lise yıllarından bahsediyorum.)


İkinci paragrafa geldiğimde okuduğum şeyin ne olduğunu fark ediyorum. Yazdıktan ya da söyledikten sonra bir daha asla hatırlamayı istemediğim şeyler vardır benim, o da onlardan biri işte.


Bir tür mektup denebilir. Aklımdan geçen her şeyi (eksiksiz) anlatmışım zamanın birinde. Konunun muhattabına da ulaştırmışım tabi ki. Bugün olsa asla yazmaya cesaret edemeyeceğim şeyler yazmıştım :)


Ne olduğunu anlayınca elim ayağıma dolaştı önce, okumalı mıyım diye düşündüm, cesaret edemedim. İnsan nasıl korkar ki kendi söylediklerinden? Neden korkar?


Defteri kapattım, sonra onun orada durmasının tehlikeli olduğunu fark ettim. Başkası bulup okuyacak diye korkum yok, yeniden karşıma çıkmasından korkuyorum. 


Sayfaları yırttım önce, kendime duyduğum kızgınlığı sayfalardan çıkartmak ister gibi küçücük parçalara böldüm ve attım. Aynı sözcüklerin bir başka yerde daha durduğunu bilsem de kurtulmak istedim o yazdıklarımdan. (ya iki yerde daha duruyorsa?)


Geçmişte seni üzen şeyler varsa eski eşyaları karıştırmak çok tehlikeli bir iş haline geliyor, bugün tekrar görmüş oldum...

16 Ekim 2010 Cumartesi

Öğretmen Halleri-8

Durmadan konuşulmuş 9 dersin ardından o en son ders tam bir kabustur. Gerçi bazı günler bütün dersler kabus gibi gelebilir. Gün içinde 3-4 farklı sınıfta aynı konuyu baştan anlatmak, aynı örnekleri vermek, hele de kafan başka şeylerle doluysa ya da o an orada olmak işkence gibi geliyorsa...


Dünden kalan sinirlilik halinin üstüne bugün sinir bozucu başka şeyler eklenince halim içler acısı bir durum aldı.


Son saat söylene söylene yerimden kalktım, kitabımı aldım, sınıfa gittim. 5. sınıflarla son dersim. Baktım minikler ortalıkta yoklar. Sürpriz yapmak için saklanmışlar. Bozmadım, "kızlaaaaar nerdesiniiiiiiizzz, korkutmayın beniiiii" diye dolaştım bir süre. Sonra "Aaaa gördümm, sıranın altındasınızz, hadi çıkın bakalıııım" dememle koşup boynuma sarılmaları bir oldu.


Bir tarafta da "öğretmeniiiiiiim" çığlıkları tabi ki.


"Öğretmenim tahtayı gördünüz mü" dedi bir tanesi, her ders olduğu gibi tahtayı kalplerle doldurduklarını bilsem de bilmiyor gibi yaptım. "Aaaa kızlar şahanesiniz, bayıldıııım, ben de sizi çooook seviyoruuuum" dememle tekrar sarılmaları bir oldu :)


"Selin öğretmenim en çok sevdiğimiz öğretmen sizsiniz."


"En güzel öğretmenimiz Selin Öğretmen"


"Öğretmenim sizi çok seviyoruz" vb. cümlelerle doldurmuşlar yine tahtanın her tarafını. O yorgunlukla başka sınıfa derse girsem muhtemelen çooook sıkıcı bir ders olurdu hem onlar için hem benim için. Ama minik veletleri yorgun olsam da kıramıyorum. Normalde insanlara sarılmayı falan çok seven bir insan değilim ama bunlara hayır diyemiyorum ki :)


O yorgunlukla ve o kadar saatin üzerine hoplaya zıplaya ders yapıyoruz. Bu minikler de olmasa hiç katlanamayacağım bu işe galiba :)

15 Ekim 2010 Cuma

"Ölsün" desem mesela...

Uzun zamandır bugünkü kadar sinirlenmemiştim. "Daha kötüsü olamaz" demiştim, olurmuş. Giden hayatta en nefret ettiklerinden biri olsa da gelen muhakkak gideni aratırmış, öğrendim. Geç de olsa...


İnsanlar en fazla ne kadar iğrençleşebilir onu gördüm bugün. Olayın taraflarından biri olmasam da uzaktan bakıp geçemiyorum. İnsanlar midemi bulandırıyor!


"Bu kirli dünyaya çocuk getirmek istemiyorum" geyiklerinin ne derece haklı olduğunu bugün anladım. İnsanlar haklıymış ve ben körmüşüm! Sanırım şu son 2 yılda gördüklerimden sonra kimseye güvenmeyi başaramayacağım. Uffff, tanıdığım hiç kimse bugün gerçek yüzünü gördüğüm o hayvan kadar midemi bulandırmamıştı... 


Bugün bitsin istiyorum. O iğrenç herif o çocuklara yaptıklarının cezasını hemen yarın bulsun istiyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor.


Kulaklıklarımı takıp en sevdiğim şarkıyı dinleyeceğim bir yandan da uzun zamandır merak ettiğim bir kitabı okuyacağım yatağıma uzanıp. Bu gece de kolay kolay uyuyamayacağım muhtemelen. Ama artık düşünmek istemiyorum, en azından bugünlük.


13 Ekim 2010 Çarşamba

Gece vakti


Gece vakti bilgisayarımın başında otururken burnuma gelen o muhteşem deniz kokusu da neyin nesi olabilir?


Hayırdır inşallah.


Özledim galiba... Sabahın yedisinde vapura binip o muhteşem kokuyu içime çekip keyif yapmayı nasıl özlemem ki zaten.

12 Ekim 2010 Salı

Sıkıntı





Etrafımda bu derece aptal insanların olması canımı sıkıyor.




Bu aralar çok fazlalar.




Dolayısıyla canım çoooooooooooooook sıkılıyor!



11 Ekim 2010 Pazartesi

İkinci





Bir adam vardı uzun seneler önce. Aşk hikayesi anlatmayacağım, bahsettiğim adama aşık değildim. Ne denir o hisse onu da aslında bilmiyorum.


Zamanın birinde bir kadını her şeyden çok sevişini sevmiştim, o kadını kaybettiğinde uzun yıllar kendini toparlayamayışını sevmiştim, sonra karşısına çıkan öteki kadını sevmiştim, onun sayesinde yeniden hayata dönüşünü sevmiştim, onu her şeyden çok seviyor oluşunu sevmiştim...


Hayali bir karakteri onu canlandıran kişiyle özdeşleştirip ikisini birden sevmiştim.


Daha o yaşımda istemeye başlamıştım büyüyünce karşıma ona benzer bir adam çıkmasını.


Hani zaman geçtikçe aptalca gelmeye başlar ya çocukken yaptıklarımız; dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler aklımıza geldikçe utanırız. İşte o zamanlara dair şeyler içinden hâlâ sevmeye devam ettiğim az sayıda insandan biri bu bahsettiğim adam.


Kısa zaman önce yaşadığım bazı şeylerin çok benzerlerini seneler önce televizyondan izlemiştim aslında ben. Daha geçen gün düşününce fark ettim ne çok benzerlik olduğunu. Gülümsedim. Galiba çok içten dilemişim...


Hayatınızın en önemli figürlerinden biri bir film yapsa umursar mısınız etraftan duyduğunuz "olmamış", "sıkıcı", "kötü" gibi yorumları? O filmin bir yerinde onu sizin hayatınızın vazgeçilmezi yapan o hikayeyi yazan adamın kitabını okurken görmüşseniz ya da aynı kadına tıpkı seneler evvelinden hatırladığınız şekilde hitap ederken duymuşsanız ve vücudunuzdaki ürperti o yüzünüze yayılan sıcaklıkla son bulmuşsa "kötü" diyebilir misiniz izlediğiniz o şey için?


Ben diyemem. 


Gönderdiği o mektubu okurken izlediğim hiçbir filmde ağlamadığım kadar ağladım bu akşam üzeri.  Son günlerdeki ruhsal durumumun da etkisi var muhakkak... 12-13 yaşıma ağladım belki biraz, belki giden zamanın geri getirilemeyişine ağladım, belki 15 sene önce sokakta birlikte top oynadığımız insanı dün gece evlendiğini görmekti beni duygusal yapan bilmiyorum.


Belki de o bahsettiğim hikayedeki kadın kadar şanslı olamayışıma ağladım...


En mantıklısı hangisi olurdu aslında bilmiyorum. Yine de seviyorum adam seni!


Hem ikinci yarısı olur mu sahi?

6 Ekim 2010 Çarşamba

bu da bitti

Bugün ekranda görmeyi uzun zamandır beklediğim o "G" harfi belirdi sonunda ve dış ticareti de atlatmış oldum :)


Bu defa böyle aman öğrencilik hayatı bitti, aman yeni hayatıma nasıl alışacağım gibi tripler yok tabi ki, 2009 Temmuz'unda geçmiştik oralardan :)


Kafamın fazlasıyla yoğun olduğu ve çok sıkıntılı olduğum bir dönemde "bir saniyem bile boş kalmasın" diye başladığım şeylerden biriydi bu okul. Hâlâ sıkıntılıyım ama o dönem sayesinde fazladan bir diploma daha edinmiş oldum :P


Sonunda bu da bittiği için çok mutluyum :)

5 Ekim 2010 Salı

Öğretmen Halleri-7

Gayet ciddi şekilde cevap veriyor "Sosyal insan nasıl olur?" sorusuna.


"Hani hocam böyle tarih falan var ya sosyal bilgiler dersinde, onları iyi yapıyordur bunlar. Ama ben yapamıyorum"


Ağlamak istiyorum!!!


(8.sınıf öğrencisi)

2 Ekim 2010 Cumartesi

Öğretmen halleri 6

Elimizde bir grup 9. sınıf öğrencisi var. 1 haftadır ne yaptıysam normalde 4-5-6. sınıflarda gördükleri Simple Present Tense'in kafalarında tam oturtamadım. Döndüm tekrar tekrar anlattım, yüzlerce cümle kurdum.

Bu konuyu daha önce görmüş olduklarını söylediğimde aldığım cevap anlamlıydı: "6-7-8'de kalma yok ki,  zayıf aldık ama geçtik."

İngilizce genel olarak zorlandıkları bir ders olduğundan ve beceremeyeceklerini düşünerek olaya 1-0 yenik başladıklarından durumu çok da yadırgamadım.

Benden sonra bu bir grup 9. sınıf öğrencisinin dersine Türkçe öğretmeni girdi. Çıktığında söylediği cümle "En azından okuma-yazma biliyorlar, buna da şükür." oldu.

En son saat kimya dersleri vardı. 

Bu bahsettiğim bir grup 9. sınıf öğrencisi 3x3'ü 4x4'e bölüp 1 buldular, nasıl yaptıkları sorulduğunda 3x3=12, 4x4=12, 12/12=1 cevabı verdiler. Yetmedi başka bir soruda 3x'i "üç çarpı" sandılar, arkasında başka sayı olmamasına bakmadan "Neden çarpmadık 3'ü" diye sordular.

Yazının başından beri ısrarla vurguluyorum "Bir grup 9. sınıf öğrencisi" diye. Bunların hepsi farklı okullardan gelen çocuklar, kimisi iyi olduğu düşünülen okullardan gelen çocuklar. Öğretmenliğe başladığımdan beri bunlara benzer öyle çok çocuk gördüm ki...

İçim sıkılıyor bunların geleceğini düşündükçe. Biz de 24 saat ders çalışan çocuklar değildik tamam. Sorun ders çalışmamaları da değil. Düşünmüyor bunlar, araştırmıyor, öğrenmeye çalışmıyor. Abuk sabuk diziler ve filmler yetiyor onlara genel kültür olarak. Gün boyu facebookta paylaşacakları videolar dışında pek bir şey düşünmüyorlar vs. vs. vs. Can sıkıcı...

1 Ekim 2010 Cuma

Bilinçaltı; sen nelere kadirsin!



Dün gece gördüğüm onlarca rüyanın içinde bir tanesi gerçekten dikkate değerdi.


Çalıştığımız dershanenin her tarafına bombalar yerleştiriyoruz. Dershanenin karşısında bir kafeye oturup keyifle patlamayı bekliyoruz. Tabi bu arada normalde kafeye benzer hiçbir yer yok etrafımızda ama rüya bu zaten.


O sırada sevmediğimiz insanları da içeride bırakmışız tabi. İnsani tarafım "yazık bee" derken şeytani tarafım "oh olsun" diyordu, itiraf etmeliyim...


Biraz zaman geçince sekreteri içeride unuttuğumuzu fark edip koşa koşa onu almaya çıktım. Ne olduğunu söylemeden çıkmaya ikna etmeye çalıştım bir süre, uzun sürdü ama başardım.


O arada koştum bombanın saatine baktım, son 1,5 dakikayı görünce "Allahım 4 katı nasıl ineceğiiiiiiz" diye bir çığlık atıp koşmaya başladım.


Sonra çıktım ama patlama kısmını göremeden uyandım.


Yazının burasında Freud'a bağlanıyoruz: "Rüyalar insanın uyanık yaşamında arka plana itilmiş, sosyal ve etik değerlerle kontrol altında tutulmuş ya da bastırılmış, düşünce ve duyguların uykuda bilincin rahatlamasıyla görsel açıdan ön plana çıkmasıdır. Rüyalar baskı altında tutulmuş dileklerin farklı kılıklarda gerçekleşmesidir"


Başka da yorum yapmayacağım bunun üzerine :)