30 Kasım 2010 Salı

Kısacık-8



* 3 yılın sonunda epey büyük sayılabilecek bir değişiklik yaptım blogun görünümünde. Belki yine değiştiririm ama şimdilik böyle.


* Birkaç aydır kendime eskisi kadar dikkat etmediğimi fark ettim dün. Kızdım biraz...


* Superman t-shirtlü çift modası bitsin, hemen şimdi!


* İkizlerin aynı giysilerle neden dolaştırıldığını anlayamazken birebir aynı giyinen çiftleri görünce ne desem şaşırıyorum. Sahi çok merak ediyorum. Neden? Yanımdaki adamla aynı renkleri giydiğimizde ne oluyor ki?


* ylmzmrgl twitter'da yazdıklarını kitap yapacakmış. Hayat bunu duyduğumdan beri gözüme daha da anlamsız görünüyor.


* İstediğin kadar "kültürlüyüm, süpersoniğim, kültürümle hepinizi ezerim" havalarına gir, İvedik muhabbetine başladığın anda karizman yerle bir dostum!


* Mélanie Laurent, Marion Cotillard, Charlize Theron, Peyton List, Naomi Watts ve diğerleri! Gıcık mısınız? Gidin başka gezegende falan yaşayın, adamın asabını bozmayın! Şuraya 2 fotoğraf ekleyeyim dedim, hayata küstürdünüz beni gece gece. Bu saatte sıkıntıdan cips yemeye başladım. Hepsi sizin suçunuz! Çekin gidin, adamı komplekse sokmayın aaaaaa!


* Allahtan Johnny Depp var!


* Sevdiğiniz bir şey olsa bile herhangi bir iş zorla yaptırılıyorsa işkencedir. Kitap okumaya bayılırım ama Fransız Edebiyatı ile alakalı dersler sırasında, hocalarımızdan birinin takıntısı yüzünden yıl boyu Emile Zola okuyunca nefret etmiştim. Sonra ne oldu? Mezun olunca kendi kendime gidip Emile Zola kitapları alıp okumaya başladım. Adamın yazdıklarıyla öyle çok uğraştık ki artık çok yakından tanıdığım birini okuyormuş gibi oluyorum.


* Alacağım 2-3 kitap vardı, hazır almışken birkaç tane daha alayım deyip listeme başka kitaplar da ekledim. Sonradan eklediklerimi alıp o baştakileri unuttum. Böyle de dalgın bir insanım.


* Aynı şekilde gün içinde yazmayı düşündüğüm şeylerin hepsini unuttum ve şu an bambaşka şeyler yazıyorum.


* Pazartesiler hiç bitmesin istiyorum. Geri kalan her gün ayrı sendrom. Hele o cumartesi yok mu :(


* 2-3 tane matematik sorusu çözecektim güya bu akşam, yine yalan oldum.


* Umursamaz oldum iyice...


Bitsin burada. 



Görsel: Sophie Griotto

29 Kasım 2010 Pazartesi

Olur olmaz şeyler aklıma takılır!



Dün sabah kendimle yaptığım konuşma:




"Yaa şuradaki adamı galiba tanıyorum ama nereden tanıyorum? O da bana dikkatli dikkatli baktığına göre kesin tanıştık biz bununla. Kimdi bu kimdiii? Hah tamam buldum, bir okulda rehber öğretmen bu! (Rehberlik eğitimi dersinde "rehber öğretmen" denmeyeceğini öğrenmiştim aslında ama neyse artık.) Bizim lisede değildi, Allahım kim bu adam yaaa. (Kafama takılan bir şeyi öğrenemezsem ya da hatırlayamazsam sürekli aynı şeyi düşünüyorum, rüyalarıma girmeye başlıyor. Takıntılıyım evet.) Ortaokul zamanından da değil, nereden tanıyorum bu adamı... Hayır, olamaz. Beynimin bu derece sulanmış olması mümkün değil. Six Feet Under'da Claire'in okuldaki danışmanına benzettiğim için adamı kendi hocam sanıyor olmam mümkün değil di mi? Uff evet ya aynı ona benziyor. İşe bak dizideki okulun psikolojik danışmanına benzettiğim adamın kendi okulumda psikolojik danışman olduğunu sanıyorum. Dizi izlemeyi abarttım mı acaba?"


derken...


"Aaa tamam yaa hatırladım, bizim dershanenin yanındaki lisenin rehberlik öğretmeni bu adam. Geçen yıl yeni sınav sistemi hakkında bilgi vermeye gittiğimizde tanışmıştık. Odasında aynı benim gibi her türlü bitki çayını bulunduran manyak bu. Tamam yaa, ohh hatırladım. Ayrıca izlediğim dizilerle kendi hayatımı da karıştırmaya henüz başlamamışım demek ki, ne güzel!"


-MUTLU SON-

27 Kasım 2010 Cumartesi

Ben demiştim





Seneler önce, kendimi savunmaya çalışırken, daha doğrusu haklılığımı kanıtlamaya çalışırken kurduğum bazı cümleleri bir kitabın sayfalarında bulmak...




"Unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil çalışmamaktır. Fakat onu görmemeni tavsiye ederim. Maddesiyle alakanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimi olsun. Bundan emin misin?"


Demiştim ki "Sizin söylediğiniz gibi kendini zorlamakla olmaz. Kaçtıkça peşinden gelir bazı şeyler. Bir zaman sonra alışılacak böyle yaşamaya. Yavaş yavaş da silinecek akılda kalanlar. Sabır, tek gereken sabır..."


...






*Fotoğraf: booklover.tumblr.com
Alıntı: Peyami Safa-Yalnızız

26 Kasım 2010 Cuma

Beklenen pişmanlık!

Ne oldu biliyor musun?


Akşam üstü eve doğru yürüyordum hızlı hızlı. Kulağımda Yavuz Çetin. Aklımda 1000 farklı şey.


"X bugün öyle derken aslında ne demek istedi", "Y de benimle aynı fikirdeymiş bak", "Z acaba yanlış mı anlıyor beni", "Evraklarda bir sıkıntı olur mu ki", "Yarın erken kalksam", "Yazılacak kaç dosyam kaldı", "Kimlerle dersim var yarın", "Akşam 1-2 okuma parçası hazırlamayı unutmayayım", "Aaa atmye uğrayacaktım", "Yarın yatırsam ne olur ki", "Yok yok yatırayım da kitap siparişimi vereyim akşam", "Kaç günde gelir acaba", "Yarın ne giysem ki", "Yavuz'un bu şarkısı da ne severim", "Bir gün Beyoğlu yollarına düşmüşken ve bu şarkıyı dinlerken yolda elinde Fransızca kitaplar olan biriyle karşılaşmış ve kendisinin ruh eşim olma ihtimalini düşünmüştüm", "Ruh eşi ne lan saçmalama"........


Tam bunlar gibi yüzlerce şeyi düşünürken bir anda yolun ortasında durdum.


"Ben onca şeyi herkesin görebileceği bir yere ne düşünerek yazdım?"


Biliyordum işte bir gün bunu hissedeceğimi! Eline bir tükenmez kalem alıp yıllar evvel tuttuğu günlüğünde daha sonra görmeyi istemeyeceği ne varsa bir bir karalayan bendim. O defteri neden atmadım bilmem. Sakladım ama kelime kelime karaladım ileride canımı sıkacağını hissettiğim ne varsa. 


Bu sefer karalamak da çözüm değil işte, yazdıklarımı yırtıp atmak da. Milyonlarca insan yazdığım her kelimeyi ezberlemiyor elbette ama isim ya da olay söylemeden anlattığım bir takım şeyleri çok yakından görmüş ve ben yaşarken yanıbaşımda olmuş insanlar biliyor ve hatırlıyorlar işte o yazdıklarımı.


Yazdığım için pişman olacağımı biliyordum ben. Kesinlikle olacaktı işte. Bir gün olacaktı, bu akşam üstü oldu. Yol ortasında, durduk yere ve hiç aklımda yokken sanki biri gelip onca şeyi aslında hiç yazmamalıydın dedi...


İleride bir gün hepsini siler miyim bilmem. Ama tam da bu akşam canımı sıktı söylediğim her kelime.


Öyle işte...

23 Kasım 2010 Salı

Öğretmen Halleri-10

Koridora girmemle ağlamaktan konuşamayan sevimli bir yaratığın bacaklarıma sarılması bir oldu.


Sonrası şöyle:


-Öğretmenim, (iç çekiş) fıı fııı, öğretmeniiiiiiiiiiiim.
-Ne oldu güzelim, niye ağlıyorsun, gel bir sakin ol.
-Öğretmeniiiiiiiiiiiiimmmmmmmmmm
-Canım bir sakin ol gel söyle bakayım ne oldu.
-Ben fııı fıııı ödevimi ühüüü, ben aslında ödevimi fıııı fııııı yapmıştım fıııııııı amaaa defterimi evde unutttuuuuuuuuuuuummmmmmmmmm
-Bunun için mi ağlıyorsun?
-Eveeeeeeettttttttttt ühüüüüüüü.


Gülsem mi ağlasam mı şaşırdım :) Nasıl ağladığını görseniz inanamazsınız gerçekten ödev yüzünden ağladığına. Verdiğimi dahi hatırlamadığım bir ödev için kendini bu kadar hırpalamasına üzüldüm tabi. Bu minikler çok tatlı bee :))






(burun çekme efekti için "fııı"yı uygun gördüm.)

Ben (13)

* "13" ortaokulda okul numaramdı. Severim o yüzden. Ama favorim lisedekidir.


* Yalnızca 5 günlük bayram tatili yapma hakkı bulunan bir zavallı olduğum için çok mutsuz bir bayram geçirdim. Hemen bitti zaten. Mutsuzum.


* Hayatım boyunca soğuk bir insan oldum. İnsanlar ben yokmuşum gibi davransınlar istedim hep. Tuhaf di mi? Birileri deliler gibi kendini göstermeye çalışırken ben hep sıkıldım bundan. Hâlâ da gittiğim herhangi bir yerde yeni tanıştığım birileri benimle fazla ilgilenirse terslemek isterim. Sıkılıyorum yahu, samimiyet beklemeyin hemen.


* İlkokulda 24 saatimizi birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Bir gün onların evinde olurduk bir gün bizim evde. Okulda da yan yana otururduk zaten. Bu derece yakın olduğum insan beni telefonla aradığında aramızdaki diyalog şöyle başlardı:


-Selin naber?
-Ne var?


Annemin "Kız hatrını soruyor, azcık kibar ol da cevap ver" cümlesinden bir yerden sonra öyle bıkmıştım ki yeniden söylemesin diye kıza "İyiyim" demeye başlamıştım. Arkasından da "Ne var" diyordum tabi yine. "İyidir senden naber" demeyi öğrenmem epey zaman aldı.


* Akrabalarla olan durum daha da sıkıntılıydı. İlkokul yıllarında hatrımı soranlara ters ters bakar cevap vermezdim. Ortaokul yıllarına geldiğimde "İyiyim" demeye başladım. "İyiyim sen nasılsın" demeyi öğrenmem de epey zaman aldı. O kadar nefret ediyordum ki insanlarla konuşmaktan ne kadar az sözcük kullanırsam o kadar iyidir diye düşünüyordum.


* Fazlasıyla soğuk bir insan oluşumun da etkisi var aslında bu davranışlarımda.


* Aradan yıllar geçti, bu kez karşımdakini inceleyip tanıma işine fena sardım. Tanıyana kadar sessiz sessiz izliyorum. Eğer seversem çenem bir daha kapanmamak üzere düşüyor. Sevmezsem hayat boyu soğuk yüzümü görmek zorunda kalıyor. Bir süre sonra benden nefret edip kaçıyor zaten :)


* Biraz da kendini beğenmişlik var tabi.


* Herhangi bir konuda aslında pek bir şey bilmeyip çok şey biliyormuş gibi yapan insanlar var ya, çok canım sıkılıyor yanımda onlardan biri varken.


* Programa "proğram" diyen insana gıcık olurum, neden bilmem.


* Biri okul durumumu sorduğunda "bitti" demek beni çok hüzünlendiriyor. Henüz nedenini çözemedim.


* "Okuyom ben yaa" geldi aklıma şimdi bunu yazınca.


* Ruh halimin kötü olmasına öyle alışmışım ki iyi olduğumu söylemek tuhaf geliyor. Ama iyiyim.


* Öğrenciler hakkında oturup raporlar yazacağım bu saatte. Eğitim-öğretimle zerre kadar ilgisi olmayan, çocuk psikolojisine dair hiçbir fikri bulunmayan ve öğretmenlikle alakalı hiçbir şey bilmeyen bir adam okuyup değerlendirsin diye. İşte bu yüzden ben dershanelerden nefret ediyorum!


* Öğretmenlerin yazdığı raporları değerlendirecek kadro bir kimya mühendisi bir de muhasebeciden oluşmakta. (Kimya mühendisi şüpheli) Şaka gibi di mi?


* Düşünüp daha da fazla sinirlenmeden oturup raporumu yazayım bari. 

22 Kasım 2010 Pazartesi

I don't feel it anymore

Geçmiyor bazen.


Lanet can sıkıntısı geçmiyor. Film izliyorum, kitap okuyorum, friendfeed'e bakıyorum, twitter'a bakıyorum, ekşide dolaşıyorum, müzik dinliyorum... Aklıma gelen her şeyi yapıyorum ama geçmiyor.


Her şeyi kafamda büyütüp daha da büyük sıkıntılar haline çevirmeyi oldum olası sevmişimdir zaten. Hele bir de sıkıntı olarak görülecek çok şey varsa hali hazırda...


Zaman çok hızlı geçsin istiyorum. 


İşte yine can sıkıntısının son noktalarına yaklaştığım bir akşamda, dinleyecek şarkı ararken aslında uzun zamandır bildiğim bir şarkı takılıyor gözüme. William Fitzsimmons ve Priscilla Ahn'ın sesleri insanın içine öyle huzur veriyor ki... Sıkıntım geçmiyor tam anlamıyla ama olsun. Aslında şarkının sözleri de çok mutlu şeyler düşündürtmüyor tabi ki :)


Ne dediklerini boşverip o güzel iki sese odaklanıyorum tamamıyla, bir yandan da güzel bir müzik. Bundan iyisi can sağlığı...



Hold on this will hurt more than anything has before
What it was, what it was, what it was
I've brought this on us more than anyone could ignore
What I've done, what I've done, what I've done


I've worked for so long just to see you mess around
What you've done, what you've done, what you've done
I want back the years that you took when I was young
I was young, I was young, but it's done


Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away
Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away


We'll fall just like stars being hung by only string
Everything, everything, here is gone
No map can direct how to ever make it home
We're alone, we're alone, we're alone


Oh take it all away
I don't feel it anymore
Oh take it all away


19 Kasım 2010 Cuma

Bayram kabusu

Bayram günü evden çıkılmaması gerektiğini zamanında öğrenmiştim aslında. Ama bazen mecbur kalıyorsunuz işte. Tıpkı dün bana olduğu gibi.


Sabah yolların boş olduğu saatlerde işe gidip akşam geç saatte ve yorgun halde eve döndüğüm için sağa sola çok dikkat etmiyorum, etrafım çok kalabalık da olmuyor zaten. Çalışmadığım günlerde de kendimi nereye atacağımı şaşırdığım için insanlar çok dikkatimi çekmiyor, daha çok mekanlara takılıyorum. Sağa sola bakış amacım nerede ne yapacağıma karar vermek için, yanımdan geçenleri görmek için değil.


İşte bu yüzdendir ki ben o apaçi dediğiniz insanları yakın zamana kadar sadece internet üzerinden tanıyordum. Aslında bir tanesini her gün görüyorum ama ona da gözüm alıştı artık. Dün o kalabalıkta dışarı çıkınca neden abartılı şekilde onlardan bahsedildiğini anlamış oldum. Her yerdeler!


Onlardan daha da fena olan bir başka kız grubu var aslında. Onlara ne deniyor bilmiyorum. 14-15 yaşlarındalar ama en azından 10 yaş büyük gözükecek şekilde makyaj yapıyorlar. Abartılı ve çok çirkin parlak giysiler giyiyorlar. Yine çok çirkin kolyeler, bileklikler vs takıyorlar. Tek kelimeyle korkunçlar!


Bir de öyle havalılar ki anlatacak kelime bulamıyorum, öyle söyleyeyim.


İşte önce bunların içine düştüm. 


Oradan kurtulunca daha beter bir yere düştüm! Bayram günü gidilebilecek en kötü yer bir alışveriş merkezidir. Acilen almam gereken şeyin satıldığı en yakın mağazanın sadece Cevahir'de olması muhtemelen benim bahtsızlığım. 


Kapıda en azından 100-150 kişiden oluşmuş sıranın peşine takıldık, daldık içeri. d&r'ın kitap bölümündeki o kalabalığa bakılırsa Türk insanı okumuyor diyerek haksızlık ediyor olabiliriz. Zira içeride kımıldayacak yer yok.


"Aaaa ayfon ıdısı" "Aaaa ayfon vıdısı" şeklinde çığlıklar atıp hoplayıp zıplayan ergen kızlar mı ararsınız, içerideki koltuklara kurulup sohbet eden yaşını başını almış adamlar mı...


Yemek katı asıl kabus. Sanırsın ki millet aylardır yemek için bugünü beklemiş. Ellerinde tepsilerle yer arayan ama bulamayan insanlar, boşalan masa için birbirini yiyen başka insanlar...


Orada yemek yemenin imkansız olduğunu fark edince rotayı Taksim'e çevirdik. Kalabalık olsa bile sevdiğim bir yer en azından! Tuhaftır, Cevahirdeki kalabalığın yarısı bile yoktu diyebilirim Taksim'de. İstediğimiz yerde rahat rahat oturup yemeğimizi yiyebildik en azından!


Evet bu şehrin kalabalığını bile seviyorum ama dönüşümlü olarak kalabalıklaştıralım bence İstanbul'u. Hepimiz birden sokaklara dökülünce olmuyor. 


Dün bayram günleri evden çıkmamakla akıllılık ettiğimi öğrendim de bu ilgi bir işime yarayacak mı?
Hayır!


Çünkü bugün yeniden çıkmak zorundayım ve yeniden aynı yere gitmek zorundayım. Yarın da işe gitmek zorundayım zaten. Uffff...

17 Kasım 2010 Çarşamba

Garip alışkanlıklarım, huylarım vs.

Finduilas'tan garipliklerimiz konulu bir mim gelmiş, hadi yazalım.


2008'de de garipliklerimi anlatmıştım, bunlar 2010 model garipliklerim olsun.


* Karikatür ezberlerim. Olur olmaz yerlerde de kullanırım o cümleleri. Bu aslında kasıtlı yaptığım bir şey değil ama bir iki kez okuduğumda aklımda kalır işte. Mizah dergileriyle alakası olmayan insanlar genelde "ne diyor bu" der gibi bakarlar. Yanımdaki kişi Mischief ise diyalogu karşılıklı canlandırırız. Süper olur!


* Bir kitap, bir film ya da herhangi bir şey bana çok anlatılmışsa asla izlemem, okumam vs. Ama istisnalarım vardır. Belli 2-3 kişinin tavsiye ettiği her şeyi beğenebileceğimi bilirim. En azından şans veririm.


* Çantama koymam gerekenlerin hepsini koyup koymadığımı 40 kez kontrol ederim. Bu duruma Mischief "yoklama" adını verir.


* Ev halkının en çok kafayı taktığı davranışım dergilerimi atmayışımdır. Hepsini saklarım. İleride ne yapacağımı bilmiyorum kendileriyle ama saklıyorum.


* Kullanmaya kıyamadığım çok eşyam vardır.


* Oğlak burcu olmanın bir getirisidir, her türlü olay için uzun zaman öncesinden plan yaparım. Nereye gidilecek, ne giyilecek, neler yapılacak her şey planlanır. Hele organizasyonun sorumluluğu bendeyse iyice detaylı düşünmeye başlarım. İnsanlar ne yapmak ister, ne sever, ne sevmez...


* Tuhaf bir hafızam vardır. İnsanların isimlerini hatırlayamam, ne giydiklerine falan zerre kadar dikkat etmem ama nerede ne yaptık, kim ne dedi, konuşurken kim nerede oturuyordu, kim ne zaman geldi, kim kime ne yaptı vs. abuk subuk her şeyi hatırlarım. Bir de yıllar aklımda kalır genelde. Şunun olduğu yıl şu da olmuştu, bu olduğunda ben şu sınıftaydım demek ki şu yıldaydık gibi cümlelerim boldur.


* Dışarı her çıktığında mağazalara saldırıp alışveriş yapan kızlardan değilim. Alışveriş günüm bellidir, o gün sabahtan çıkılır, alışveriş yapılır. Onun dışındaki zamanlardaysa dışarı ne için çıkmışsam sadece onunla ilgilenirim. Ama kitap alışverişi istisnadır tabi, o her an yapılabilir.


* Toplu taşıma aracına bindiğimde yanına oturabileceğim pek çok insan varsa ama içlerinde en normal görünüşlü olan benim yaşlarımda bir erkekse onun yanına oturmam. Sanki herkes çocuğa asılmak amacıyla o kadar boş yer varken onun yanını seçtiğimi düşünecekmiş gibi gelir. Rahatsız edileceğimi bile bile giderim yaşlı bir amcanın ya da teyzenin yanına otururum. Teyze beni yastık olarak kullanır, amca durmadan soru sorar vs. rahatsız bir yolculuk yapmış olurum.


* İnsanların yüzlerine karşı iyi şeyler söyleyemem ama kötü şeyler söyleyebilirim. Gıcık olmam tuhaf bir durum değil ama di mi?


* Lise hazırlıktayken İngilizcemi geliştirebilmek için yalnızken hep İngilizce düşünürdüm. Aklımdan geçen her şeyle ilgili İngilizce cümleler kurardım. Sonra Fransızca düşünme çalışmaları başladı. Şu ara bir dili konuşurken durup bir anda diğerine geçebilme çalışmaları yapmaktayım. Düşüncelerim çoğunlukla farklı dillerde yani. "Nasıl öğrendin" diye soranlara cevabım budur.


* Yabancı dil öğretmek eğitimini aldığım iş olsa da ne zaman biri "bana ne tavsiye edersin" diye sorsa ne diyeceğimi şaşırırım. Karşıdakinin seviyesini, ne şekilde daha iyi öğrenebildiğini bilmeden ne diyeyim ki ben...


* Bir insanın herhangi bir davranışından ötürü ondan soğumuşsam ya da kızgınsam bir şey yokmuş gibi davranamam. Yaptığı her şey sinirimi bozar. Kavga çıkaracak yer ararım. Arkasından konuşup konuşup yüzüne bir şey yokmuş gibi davranan insanlara tuhaf gelir bu davranışım ama bence olması gereken bu.


* Konuşmaların ortasında gereksiz detaylar vermeyi severim. Beynimin her tarafını dolduran tuhaf şeyleri insanlarla paylaşmak hoşuma gider.


* Bütün gece bilgisayar başında oluşum buna rağmen facebook denen şeyle zerre kadar ilgilenmeyişim bir grup insan tarafından tuhaf karşılansa da kendimi böyle seviyorum ben. Paylaştıkları şeyleri beğenmediğim, özlü sözler paylaşmadığım, gereksiz fotoğraf altı sohbetlerine katılmadığım için onlar beni sevmiyorlar ama olsun :)


* Dinlediğim müziğin ritmime göre ayarlarım adımlarımı. Bazı müzikler fazla hızlı gelir, yine de ona uyarım. O sırada dışarıdan nasıl göründüğümü hayal dahi etmek istemiyorum.


Kendi davranışlarım bana çok normal geliyor tabi. Bu yazdıklarımın bir kısmı benim garip bulduklarım değil insanların bende garip gördükleri şeyler. Böyle bir şeyim işte :)


Finduilas'a teşekkür ederiz. Bayram yazısı yazmak içimizden gelmediği için "Mutlu bayramlar" dileğimizi de araya sıkıştırır ve gideriz...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Bayram gelmiş ya

Şimdiye kadar bütün tatillerden önce çeşitli planlar yaptım, hepsi yalan oldu. Bu kez tam tersini denemeye karar verdim. İşte bu bayram kesinlikle yapmayacaklarım:


- Dinlenmeyeceğim.
- Film izlemeyeceğim.
- Dizi izlemeyeceğim.
- Kitap okumayacağım.
- Arkadaşlarımla zaman geçirmeyeceğim.
- Normalde zaman bulamadığım işlere zaman ayırmayacağım.
- Uyumayacağım.




Zaten toplam 4 gün tatilim var, hafta sonları tam gaz çalışmaya devam. (Pazartesi normal iznim) İstesem de çok fazla şey yapacak zamanım yok.


İşte bu sefer gerçekten özledim öğrenci olmayı :(

12 Kasım 2010 Cuma

Özledim mi ne?

Biriyle yollarınızı ayırdığınızda her tarafta onunla alakalı şeyler görmeye başlamanız muhtemelen kaçtığınız şeyin peşinizi bırakmamasıyla alakalı bir durumdur.


Onu hatırlatan bir şeyler muhakkak vardır her tarafta ya da siz onu hatırlamak istediğinizden her tarafta onunla ilgili şeyler görürsünüz.


Hele yerini doldurmuşsanız bir şekilde o zaman daha da fena. Tüm sıkıntı yetmezmiş gibi bir de suçluluk hissi peşinizi bırakmaz. Yollarınızı ayırmanızın tüm suçlusu odur belki ama yine de suçlu hissedersiniz kendinizi işte!


Bu durum normalde "aşk" için geçerlidir, bazen "bitmiş bir dostluk".


Benim bu ara bu hissi çok sık yaşama sebebimse Kaspersky Internet Security.


5 yılın sonunda kendisini bilgisayarımdan kaldırıp yerine Eset Smart Security kurduğumdan beri her sabah üzerinde Kaspersky logosu olan araçlar geçiyor yanımdan. (Kendilerini şu zamana kadar hiç görmemiştim.) Yolda kendi kendime gülerken beni görürseniz bilin ki yakın zamanda bir tanesi yanımdan geçmiş.


Zaten Eset de canımı sıkmaya başladı, döneceğim Kaspersky'e o olacak. Bunların hepsi işaret!


(Can sıkıntısından kafayı sıyırmaya başlamışsam kime ne?)

7 Kasım 2010 Pazar

Kısacık-7





* Diğer günler idare ediyorum ama pazar sabahları erken kalktığımda çok sinirli oluyorum. Yataktan kalkmadan önce bir 10 dakika kadar hayatımın halini düşünüyorum, gidersem ne kaybederim onun hesabını yapıyorum. Sonra "Hadi Selin ha gayret" deyip kalkıyorum yerimden.


* Az kaldı azzzzz...


* Kışı çok seviyorum ama şu dengesiz sonbahar zamanları sinirimi bozuyor. Sabah-öğlen sıcak akşam buz gibi.


* Beynimin tüm gün konuşup ders anlatmaktan sulandığını hissediyorum akşamları. Ya konuşacak halim olmuyor ya da durmadan saçmalıyorum. Az önce kardeşimle yazılı için çalışırken 2 farklı zamanı birleştirip yepyeni bir zaman yaptım ve onunla cümle kurdum. İngilizcede öyle bir zaman yok, olsa da hiçbir anlamı olmayacak bir zaman zaten, ama ben yaptım! 


* Arkasından dilime dolanan bir şarkıyı abuk subuk bir hale getirdim.


* Son olarak da akşam üstü dayısına giden ve giderken "Niye gidiyorsun, kimle gidiyorsun" gibi çeşitli sorularla sorguya çektiğim annem eve geldiğinde "Aaa sen neredeydin" dedim. 


* Erkenden yaşlanıyorum sanırım.


* Öğrenci psikolojisine girdim bile! Soruların neye benzediğini dahi bilmediğim için birkaç ALES denemesi çözeyim dedim, her gün yepyeni bir bahaneyle kendime engel oluyorum. Bugün uykum var, bugün başım ağrıyor, bugün yorgunum, bugün dizi var...


* İzlediğim diziler de sanki günü gününe izlenmesi gereken şeylermiş gibi bahane ediyorum onları. Zaten netten indirip izliyorum House, Fringe ve HIMYM'ı. Yarın izlerim, sonraki gün izlerim. Yoook. İlla ki bahane edeceğim bir şeyleri. Gerçi artık Türk televizyonlarında yayınlanan dizileri de netten takip edebiliyor insanlar.


* Dizi dedim de aklıma geldi, Karamazov kardeşleri de dizi yaptık, acaba sırada ne var... İncecik Yaprak Dökümü'nü senelerce bitiremediysek 2-3 ciltlik romanlar kaç yıl sürer çok merak ediyorum.


* Pazartesi günleri dünyanın en mutlu insanıyım, benim sendromum salı günü.


* Telefonlar artık onlarca alarm kurmaya müsait olsa bile ben o özelliği kullanmamayı tercih ediyorum. Her akşam kırk kez kontrol edeceğime yeniden ayarlamak daha kolay geliyor. Bir de işe gitmeyeceğim zaman telefonun alarmını geceden kapatmak var ya, işte o en büyük mutluluğum!


* Tüyap'a gidip binlerce kitap arasında dolaştınız ya çok kıskandım ben!


* Sabah yolda giderken bir anda aklıma Hüseyin Hocam geldi ve onu çok özlediğimi hissettim birden. Ne alakaysa artık...


* Yatakta müzik+kitap keyfi yapmak için daha uygun bir zaman olamaz sanırım! Mutluyum! :)

4 Kasım 2010 Perşembe

Kısacık-6






* Ben bugün "Ben bilimle uğraşmadığım için Türkiye her yıl 10 milyar dolar kaybediyor. Zamanımı bilime ayırmış olsam haftada en az 3-4 icat yaparım" diyen adam gördüm. Aslında her gün görüyorum, kendisi patronum oluyor. Benden nefret edin ama bana acımayın olur mu :(


* Millete laf söyledikten sonra aynı olay başıma gelirse sessizce kabullenirim, utanmadan da söylerim "Başkasına söylüyordum bak şimdi yaptıklarıma" diye. Kendimi haklı çıkarmaya çalışmam. Haksızsın, kabul et!


* Söyleyecek iyi bir şeyim yoksa susarım. Bazen olumsuz şeyler söyleyip karşıdakini kırmaktansa sessizlik daha mantıklı gelir. İnsanlar bunu anlasalar da ısrarla bir şeyler duymaya çalışmasalar. Yok işte kardeşim, ağzımı açsam kalbin kırılacak. Bırak susayım. Ben ne dersem diyeyim aynı haltı yemeye devam edeceksin nasılsa...


* Yukarıda yazdığım şeyi insanların yüzüne söyleyememek canımı sıkıyor. Açık sözlü olmakla kırıcı olmayı çoğu kez birbirine karıştırsam da zaman zaman durmam gereken noktayı ayarlayabiliyorum. İşte o zamanlarda da çeşitli baskılarla karşılaşıyorum. Hayat ne saçma.


* Aklının almayacağı kadar inatçı olabilirim.


* Hangi konuda olduğu fark etmez, hiçbir şey yapmayıp işlerin yolunda gitmemesinin suçunu hep karşıdakine atan tipler var ya, hepsinden nefret ediyorum. Hayatımda kötü giden bütün ilişkilerin sorumlusu benim evet. Geçmiş yıllarda çok yakın arkadaşım olmuş ama şu an görüşmediğim insanların hepsiyle ilişkiyi kesen benim, hayatımın farklı dönemlerinde karşıma çıkmış çeşitli adamlarla şu an birlikte ve mutlu değilsek bu da benim yüzümden. Her şeyi ben yaptım evet!


* Normalde çok sakin olup sinirlenince korkunç bir insana dönüşen o tuhaf yaratıklardan biri benim.


* Kırmızı Pazartesi'yi okuyorum. Durmadan tiyatro oyunundan görüntüler geliyor gözümün önüne. Tiyatroya gitmeyi çoooook özledim. Hafta sonları izin yapılan normal ve düzgün bir işim olunca ilk işim bulabildiğim bütün tiyatro oyunlarını izlemek olacak.


* Nokta koyarken "ç"ye de basan, her cümleyi ".ç" ile bitiren, sonra fark edip düzelten o insanlardan biri benim.


* Bazı insanlara "milletin tipine laf etmeden önce kendi tipine bak" diyememek üzüyor beni bazen.

2 Kasım 2010 Salı

Hey Murphy bak bana!

Göztepe'den Kadıköy'e yürüyerek inmeyi (Kadıköy'e gitmek değil Kadıköy'e inmek deriz biz Marmaralılar :p Yani tanıdığım bütün Marmaralıların öyle söylediğini fark etmiştim.) özlemiş bir insan evladı olarak bugün elime geçen fırsatı kaçırmayayım dedim, başladım yavaş yavaş yürümeye.




Sabahın köründe evden çıkınca mont giymiştim, öğlene doğru korkunç bir sıcağa maruz kalınca montu çıkardım, koluma attım. Ziverbey dolaylarında susadığımı fark ettim, su aldım. İçtiğim ilk yudumdan sonra elimdeki kapağı düşürdüm, caddenin ortasına kadar yuvarlandı. Elimde kapaksız bir şişeyle kaldım. Attığım 2 adımın ardından 2 ayakkabımın bağcığının da çözüldüğünü fark ettim. Hemen ardından bir de telefonum çalmasın mı!




Kolumda mont, diğer kolumda ağır mı ağır bir çanta, bağcıkları çözülmüş 2 ayakkabı, elimde kapağını yere düşürdüğüm bir şişe su, bir yandan çalan telefon...




Merhaba Murphy, naber?