5 Ekim 2011 Çarşamba

İyiymiş gibi.

Derler ki gece vakti, hele de yorgun ve uykusuzsanız ağlama isteği duymanız normalmiş. Duygularınız daha baskın gelirmiş o anlarda ve herhangi bir şey için çok kolay ağlayabilirmişsiniz. (İlla ağlamaya gerek yok tabi, üzülmek de dahil bu bahsedilen duruma.)


Hangi ülkenin gazetesiydi hatırlamıyorum ama yabancı bir gazetede okumuştum bunu. Düşününce mantıklı geldi.


Biz yazan insanlar açısından bakıldığında da şöyle bir sonuç çıkıyor: Yazmak için belli bir duygu yoğunluğu gerekiyor ve o yoğunluk gece vakti sağlandığı için geceleri daha fazla yazıyoruz. Yatağımdan kalkmaya üşenip telefonuma fikir olarak kaydettiğim onlarca yazının sabah bana bir şey ifade etmemesi muhtemelen ondan.


Gece kağıtlara karaladıklarımın sabah yırtılıp atılması da.


Aslında konuyu bağlamaya çalıştığım bir yer yok şu an. "Olur öyle" diyeceğim sadece. "Olur." Olmasa daha iyi ama oluyor işte. Bahsettiğim his kalıcı elbet ama o ruh hali geçiyor ertesi sabah. Akşam yine başlıyor, sabah yine geçiyor vs.


Kinyas ve Kayra'nın açılış cümlesi der ki "Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür." Mesele bu mudur ki? Öldüm de ondan mı istemiyorum "sonuncu" sıfatını başkasına vermeyi? (Yazar ölmek fiilini mecazi anlamda kullandığını açıklamasa da olur değil mi?) Eskiden yaralayan hiçbir şeyi hatırlamıyorum ve artık hiçbir şey yaralamıyor. Tuhaf bir keyif alıyorum böyle yaşamaktan. Bir parçam oldu bu hal ve başka türlü yaşamaya alışamam gibi geliyor.


Neyse, sıkıldım bu kendini değerlendirme işinden.


Sus Selin.

2 kişi de demiş ki:

beenmaya dedi ki...

belki de her yara bir diğerinin üzerin ekleniyor, biniyor içeriği, öznesi ne kadar farklı olsa da. o yüzden de biz hep şu andakini hatırlıyoruz ve öncekiler hiç yaralamamış sanıyoruz. ve hatta sonrakiler de yaralamayacak...

Selin dedi ki...

ah o "belki"ler var ya işte...

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?