21 Ekim 2011 Cuma

Midnight in Paris


Hiç sevemedim içinde bulunduğum çağın insanını, düşünce yapısını. Hep sandım ki geçmişte yaşasaydım daha mutlu olabilirdim. Belki elimizde olmayan şeyin değerli olması durumudur bu, bilemiyorum. Ama hep istedim işte...


Sonra kitabını okurken karşımda oturduğunu hayal ettiğim yazarlarım vardı. O büyüleyici insanları karşımda konuşurken hayal ettim. Dünyanın en büyük mutluluğu olabilirdi bu. Tabi o sevdiğim adamlar uzun zaman önce, hatta bir kısmı tam da yaşamayı hayal ettiğim çağlarda bu dünyayı bırakıp gitmişlerdi.


Resimlerine bakarken çizerken ne düşündüğünü hayal ettiğim ressamlar vardı sonra. Çoğu zaman resmin kendisinden bile ilginç gelirdi ressamın hislerini hayal etmek. İşte o adamlar da çoktan bırakıp gittiler buraları.


Hele müzikle uğraşan o adamlardan bahsetmiyorum bile...


Yine sevdiğim bir adam vardı. "Woody Allen". Daha önce filmlerini izlemiştim ama "Aaa güzel olabilir" diyerek sadece aklımdaki bir ihtimal üzerine gidip izlediğim "Play it again Sam" öyle çok düşündürdü, öyle içimi ısıttı, pek çok şeye bakışımı öylesine değiştirdi ki... Belki hikayeden çok ona dair düşündüklerimdi beni böylesine etkileyen ama olsun. O gün gerçekten sevdim işte o adamı.


Aradan yine seneler geçti. O bahsettiğim adam tam da yukarıda bahsettiğim konular üstüne bir film yaptı, önümüze koydu :)


İzlerken hissettiğim şey tamamen şu: Ben bu durumumu anlatacak olsaydım aynen böyle anlatmak isterdim!


Şimdi de oturmuş o geçmişe gitme isteğimi sorguluyorum işte. Acaba beni bu çağa bağlayacak bir şey bulamadım da ondan mı kaçasım var...

2 kişi de demiş ki:

Mia Wallace dedi ki...

o zaman dün izlemediğime pişman oldum :(

kirazlı sakız dedi ki...

Belki de bu çağda eksik bir şeyler vardır.

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?