28 Aralık 2011 Çarşamba

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi



Yaklaşık 1 ay önce öğlen saatleri kardeş kişisi arar.


Kardeş: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ne bilet alayım mı?
Selin: Alll. Ama ben sadece ismini biliyorum o oyunun, nedir kim oynar bilmiyorum.
Kardeş: Tek kişilik oyun.
Selin: Kim o tek kişi?
Kardeş: Arda Aydın.
Selin: (-ERROR- 1 dakikalık tuhaf sesler çıkarma sürecinin sonunda konuşmayı başarır.) Soruyor musun bir de, al tabi, ama ben sezon başı bütün oyunlara bakmıştım nasıl fark etmedim. Ay al ya al, hemen al.
Kardeş: (Bu tepkiyi vereceğimi bildiğinden) Eheheh


(Çok sevdiğim, her oyununu izlemek istediğim tiyatrocular listesi "tiyatro" etiketinden takip edilebilir.)


Yorgun, halsiz, uykusuz, duygusal durum alt üst vaziyette girdim salona. O halde oyuna adapte olamazsak bir daha izleriz fikriyle gittik. İlk 5 dakika gerçekten boş boş sahneye baktım.


Ama böyle kalmanıza "oyun" izin vermiyor. Bir bakıyorsunuz ki hikayenin içine girivermişsiniz çoktan...


Oyun, Ziya Osman Saba'nın 40'lı yıllarda yazdığı bazı hikayelerin kolajı. Bilgiyi ben vermeyeyim, şuradan bakalım birlikte: http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=382 Altta video da mevcut.


Bir fotoğrafhanede asılı tüm fotoğraflarda gülümseyen insanlar var. Mutlu hepsi. Şimdi fotoğrafçılara pek yolumuz düşmüyor ama hani facebook sayfalarına bakarsanız herkes mutlu ya. İşte 2000'lerdeki Mesut İnsanlar Fotoğrafhanemiz de orası belki. 


Aynen bizim şimdi "Bu insanlar ne çok eğleniyorlar, ne kadar da mutlular" diye aklımızdan geçirdiğimiz gibi o da düşünüyor fotoğraflara bakarken... 


Bazen kendi fotoğraflarıma bakarken rahatsız oluyorum. İnsan kendi ruh halini daha güzel fark ediyor, hangi gülümseme mutluluktan, hangisi fotoğraf gereği ayırt etmek kolay oluyor. Bazen "Ben bu kadar mutlu değilim ki, bu fotoğrafların nesi var?" diye geçiriyorum aklımdan. (Sanki fotoğraflardaki Selin başkasıymış gibi.) 


İşte kahramanımız o fotoğraflardan hareketle kendi iç dünyasına, kendi geçmişine dönüyor önce. Çocukluğuna gidiyor, düşünüyor, hatırlıyor, sorguluyor.


Ama beni oyuna dair en çok etkileyen kısım nedir diye düşündüğümde "İstanbul" diyorum tereddütsüz.


İstanbul'u özlüyor.
İstanbul'u çok seviyor.
Saygısı sonsuz, sınırsız.


Karakterin hissettiği şeyi öyle güzel yansıtıyor ki Arda Aydın izleyiciye...


Karakter o özlemini öyle güzel kelimelerle anlatıyor ki...


Kadıköy'ü anlatıyor, Fenerbahçe'yi, denizi, vapuru, her akşam aynı yerden geçen insanları... Kadıköy'ün orta yerinde Kadıköy'ü özletiyor bana nasıl oluyorsa! Sanki uzaktaymışım gibi hissediyorum... Sanki anlatılan hikaye benim.


Beyoğlu'na çıkıyor yürümeye. Sonra Cihangir'e. Sanki aynı İstanbul'u seviyoruz... Aynı İstanbul'u görüyoruz baktığımızda. (70 yıl farkla da olsa.)


Bazı insanlar birilerini ya da bir şeyleri çok güzel seviyorlar. Çok güzel özlüyorlar. Nasıl anlatsam bilmem... O çok güzel özleyen, çok güzel seven adamlardan biriydi işte oyunun ana karakteri.


1 saat 10 dakika sürüyor oyun. Tek perde. 1 saat 10 dakika tek bir kişiyi izliyorsunuz sahnede, o sadece anlatıyor. Ne dikkatiniz dağılabiliyor, ne sıkılabiliyorsunuz. Seyircileri selamlamaya başladığında kısa bir şaşkınlık. "Nasıl yani, bitti mi? Bu kadar çabuk mu!"


Biz oyunu öyle çok sevdik ki, ilk fırsatta bir daha izleyeceğiz...


Bir de "Tekrar Çal Sam" izleyebilsek yeniden keşke :)

0 kişi de demiş ki:

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?