31 Ocak 2011 Pazartesi

Arkadaşlar her zaman iyi değildir, belki de onlar arkadaş da değildir

Aslında insanların anlattıklarını dinlemeyi severim ama bazen bazı insanlar sadece anlatıyor hiç dinlemiyor ya, sadece bir şeyler anlatmaya ihtiyaç duyduğu zaman seni arıyor ya, işte o zaman o insanları sonsuza dek hayatımdan çıkarasım geliyor.


Şu ara düşünmeyi en çok sevdiğim konu yanlış insanlarla arkadaşlık ettiğim zamanlar ve bu konudaki pişmanlıklarım. Sadece anlatmaz değil mi insan, karşıdakini dinler zaman zaman... Sadece anlatıyorsa ve sen konuşurken bir şekilde konuyu kendisine getirip yine konuşmaya devam ediyorsa bu işte bir yanlışlık vardır di mi?


Tabi esas sorun bu da olmayabilir. Eskiden eğlenceli konulardı hoşlandığın çocuğun yanından geçerken gülümsemesi, evde kalma kaygısı, erkek arkadaşınla yaptığın abuk subuk bir konuşma... Lisedeyken -hadi belki üniversitenin ilk yılları da dahil olabilir- eğlenirdik ve saatlerce konuşulabilirdi bu konu üstüne. Ama bu yaştan sonra sarmıyor, can sıkıyor. (bu yaştan sonra diyorsam da aslında genç sayılırım bence ben, öyle olayım ne olur :((  )


Yarım saat konuştun tamam, ama 3 saat 5 saat aynı konuyu dinleyince insanda ne sabır kalıyor ne kafa.


Geleceğe dair hayallerimi paylaşırken beni sorgulamayan, sadece hayal olduğunu bilen insanı seviyorum ben. Benim sorgulamayacağımın ve sadece hayal olduğunu bilerek dinleyeceğimin farkında olan ve öyle anlatan insanı seviyorum. Hele o hayale o insanı dahil edebiliyorsan işte o zaman harika!


Bir akşam vakti, Türkiye'ye Roger Waters mı gelse David Gilmour mu gelse muhabbetini "Yahu ikisi de gelse!" diye bitirip, bilet fiyatı dert değil, gerekirse yemek yemem yine giderim diyebilen insanı seviyorum, bunu söylersem bana "hastasın sen" bakışı atmayacak insanı...


Herhangi bir şey gördüğümde "X bunu sever" diyebilmeyi ve yanılmamayı seviyorum, birileri için cümledeki X olabilmeyi...


Okuduğumuz kitapları, izlediğimiz filmleri, duyduğumuz haberleri tartışabildiğimiz insanı seviyorum. Zevklerimiz aynı olmasa da birbirimizin dilinden konuşabiliyorsak o zaman çok seviyorum, ama zevklerimiz de aynıysa daha bir güzel oluyor.


Sadece derbi günleri gelip maç muhabbeti açan insanı sevmiyorum. Aynı takımlıysak eski maçlar konusuna dalıp keyifle nostalji yapabilmeyi seviyorum. Farklı takım taraftarıysak didişebilmeyi seviyorum, benim nereden sonra delireceğimi bilip ona göre konuşan insanı daha çok seviyorum :) Beni delirtmeyen adamı ben de delirtmiyorum tabi.


Tüm gün aşk hayatını, daha da fenası peşindeki erkekleri anlatan insanla geçirdiğim tüm saatler kayıp gibi geliyor. Ciddiye almadığını iddia ettiğin o peşindeki adam bu kadar önemsizse neden 3 saat ondan bahsediyoruz?


Yine de çok şahane arkadaşlarım var benim! Çok güzel zaman geçirdiğimiz bir dünya insan... Hatta o yaşta bilmelerinin gerekli olduğuna inandığım kitap/müzik/filmleri tavsiye ederek çok şahane sohbet edilecek kişi kıvamına gelmesine az da olsa yardım ettiğim öğrencilerim bile var :) Sonra yüzlerini hiç görmesem de yazdıklarını okurken şahane bir dostla sohbet ediyor gibi hissettiğim çok güzel blog arkadaşlarım var! Aslında şanslı bile sayılırmışım yahu! 3-5 tane can sıkan insan var işte yazının başında bahsettiğim gibi ama olur o kadar...


Başlığın esin kaynağı Tabutta Rövaşata filminden: "Ama arkadaşlar iyidir".

29 Ocak 2011 Cumartesi

Hepsi bu


Bu kadar işte, daha fazla bir şeye gerek yok.





Görsel şuradan: http://laughbreathelovelive.tumblr.com

+18 Friends


Yanılmıyorsam 7. sınıfta falandım, atv her gün Friends'i yayınlardı ve ben o çocuk halimle Friends saati geldiğinde sokaktaki oyunu bırakır eve gelirdim. İzler tekrar çıkardım. Bir arkadaşım "Bize göre değil o dizi, büyükler için" demişti. Olanca ukalalığımla "Ben sizin gibi değilim" demiştim ama sanırım içimden :) Umarım içimden demişimdir yani...


Birkaç sezon yayınladıktan sonra bıraktı atv, sonra Digiturk aldı. O zaman evde Digiturk olmamasının beni en çok üzen taraflarındandı Friends'i kaçırmak. Neyse ki internetten istediğimiz her şeye ulaşabilmemiz sayesinde izleyemediğim bölümlere de kavuştum.


Bu akşam topluca oturup birkaç bölüm izledik arka arkaya. Tam yarın devam ederiz deyip kapatmıştık ki Mischief  "Show tv Friends'in Türk versiyonunu yapmış" deyip görmek için yerinden fırladı. Tabi biz de peşinden...


Geçen sabah reklamda gelinlikle ortalıkta dolaşan bir adet dizi karakteri görünce "Rachel" olma ihtimalini düşünmüş sonra "Yok artık" demiştim. Diziyi açıp kendi düğününden kaçan gelinlikli kızı görünce anladım ki sahiden Rachel bu!


Kız evleniyor diye ağlayan tipin saçı başı kılığı kıyafeti Ross'a benziyor diye şaşırmadık. Alışkınız bu kopyalara. Ama oyuncu olmaya çalışan tiple onun ev arkadaşı olan diğer tipin yaşadıkları mekan, kılık kıyafet ve hareketleri birebir Joey ve Chandler kopyası olunca gülme krizine girdik, evet. Evdeki bütün detaylar aynı! Bu kadarını da beklemiyordum.


Konusunu oradan buradan kopyaladığımız dizilerin kaç tanesi tuttu bugüne kadar bilmiyorum. Sanırım hiç! Hâlâ neden ısrar ediyoruz, neden kendi türünde ve döneminde başarılı olan dizilerin aynısını yapmaya çalışıp becerememeye ve birkaç hafta sonra yayından kaldırmaya ısrarla devam ediyoruz? Olmuyor işte, olmuyor. 


Sırada hangi dizi var merak içindeyim. House? How I met your mother? Glee? Supernatural? Dexter? Spartacus? Yoksa eskilerden mi? Prison Break? Heroes? Married with children? Pardon, o yapılmıştı ama tutmamıştı. Seinfield? Hangisi?



*Yerli versiyonun ismi "+18"

27 Ocak 2011 Perşembe

Ya böyle giderse?



Zamanın birinde dakikası dakikasına ezbere bilirdik birilerinin saat kaçta nerelerde olacaklarını. Ezberlerdik. 


Aynı renk giymiş olduğunuzu fark etmek bile heyecan sebebiydi. Tek kelime etmediğiniz bir insanla ancak bunu bulabilirdiniz ortak nokta olarak.


Başka birileri için saatlerce hiçbir şey yapmadan bilgisayar başında beklenirdi. Sadece "Belki gelirim daha sonra" dediği için.


Başka birileri msn'den bir şey yazdığında titreyerek açılırdı konuşma penceresi.


Birileri için her 40 dakikada bir 4 kat aşağıya inilir ve tekrar yukarı çıkılırdı ders aralarında.


8.30'da başlayan ders için 7.30'da okulda olunurdu. Çünkü bilinirdi ki o 7.05'te o otobüse binecek ikinci duraktan. Sabahın o saatinde Altıgen'de sadece ikimiz olacağız ve bu heyecan vericiydi!


Eve gitmek için bindiğin otobüste telefonuna gelen "x burada" mesajı otobüsten inmene ve bütün yolu geri yürüyüp okula gitmene sebep olabilirdi.


Başka biriyle telefonda konuşmak için ya da mesajlaşmak için bütün gece uykusuz kalmaya alışabilirdin. 3'te uyumak, 7'de tekrar kalkıp okula gitmek sıradan bir iş halini alabilirdi. Cnbc-e'nin verdiği 10 dakikalık reklam aralarında bile uyumayı öğrenebilirdin aslında çok zor uyuyan biri olsan da. "Dizi arası uyku" alışkanlık olurdu. Uykusuz kalmaya değerdi. Onun sesini duymak daha güzeldi uyumaktan!


Daha bunlar gibi yüzlerce an vardı heyecan içinde geçen. Geçti gitti. Kendimi yaşlı hissetmiyorum ama bir daha o anlardaki gibi heyecanlanmam diye düşünüyorum. Sanki benden geçmiş gibi, sanki öyle hissetmenin belli bir limiti varmış ve ben de hakkımı doldurmuşum gibi. Birini düşünürken heyecandan midenin bulanması, kendisini göreceksin diye gün saymak, söylediği her kelimeyi günlerce düşünüp milyonlarca anlam yüklemek,  günde 50 defa çalmış mı diye telefona bakmak, aslında telefonun gün boyu elinde olması ve duymamanın imkansız olması ve buna rağmen "ya duymadıysam" diye endişelenip kontrol etmek... Sanki bir daha hiç hissetmeyeceğim şeyler gibi geliyor bazen.


Umarım gereksiz yere takılıp kaldığım o saçma sapan düşüncelerden biridir bu da...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Öğretmensek öğretmenliğimizi bilelim!





Müfredatlarında iletişim ve medyayla alakalı konular olduğu için bir öğretmen arkadaşım sınıfta her hafta farklı bir gazeteden farklı bir köşe yazarı seçip çocuklardan onun hakkında bilgi toplamalarını istiyor. Sonrasında oturup tartışmayı planlıyorlar konu üzerine. 


Böylece çocuklar hem konuşma ve kendini ifade etme becerilerini geliştirecekler hem de o köşe yazarlarını araştırırken bir şeyler öğrenecekler.


İlk hafta bir gazete seçiliyor. Herhangi bir siyasi görüşe ya da oluşuma yakınlığıyla bilinenlerden biri değil. Sağa ya da sola yakın da değil. Yakın olsa da sorun edilecek bir konu yok ortada, çünkü bütün gazeteler okunacak. 
Amaç çocuklara bir fikri aşılamak değil, amaç çocuklara farklı fikirleri tanıtmak. (Seçilen köşe yazısını ben de okudum ve çok doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum böyle bir iş için.)


İlk sınıfta çalışma yapılıyor, çocuklar güzel güzel tartışıyorlar. Öğrenci de memnun öğretmen de. İkinci hafta için gazete ve köşe yazarı seçiyorlar birlikte. 


Ertesi gün kurumun sahibi geliyor öğretmenin yanına. Bir gün önce veliler gelmiş şikayete. X öğretmen öğrencileri solcu yapmak için çalışıyormuş! X öğretmenin kendisi de solcu değil ki öğrencileri solcu yapma gayreti içinde olsun! 


"Yapma böyle, kitapta ne varsa onu öğret, geç." deniyor. Özel kurumdaysanız sizin doğrularınızın önemi yoktur, insanların doğrularına uymak zorundasınız.


Üniversitede iletişimsel metot denen şeyi istediğiniz kadar öğrenmiş ve uygulamada ne kadar başarılı olduğunu görmüş olun. Sizden istenen öğrencilerin put gibi durmasıdır, siz masal anlatır gibi dil öğretmeye çalışırsınız. Kelime ezberletirsiniz. Test çözdürürsünüz. Asla farklı çalışma kağıtları falan getiremezsiniz. Fotokopi masraf demektir çünkü. Ben bu şartlar altında o çocuklara birkaç kelime öğretebilmişsem aferin bana. İşte ben bunu gördüğüm ve bildiğim için özel kurumda çalışan öğretmenler hakkında kötü düşünemiyorum. Çocuklara bir şeyler vermeyi istemeniz yetmiyor, eğer kurumun sahibi (müdürün de fonksiyonu yok) isterse öğretebilirsiniz sadece.


Öğretmenin bu konuda hevesi yok olunca vazgeçiyor işten tamamen. Vazgeçiriliyor daha doğrusu. 


Ardından inkılap tarihi dersinde boş zamanlarında Nutuk okumak istediklerini söylüyorlar çocuklar. Çocuk her türlü fikri duymalı o yaşta. Duymalı ki farklı fikirlere hoşgörülü davranmayı öğrensin, duymalı ki ileride neye inanacağını, neyi savunacağını, neyin peşinden gideceğini kendisi seçebilsin. Anne-baba her zaman en doğrusunu göstermiyor çocuklara...


Ardından kendisi de öğretmen olan bir veli geliyor bu defa şikayete: "Ne gerek var çocukların fazla okumalarına, kendi kitaplarını okusunlar yeter" diyor. Kendisi yakındaki ilköğretim okulunda fen bilgisi öğretmeni. Çevresi geniş yani o bölgede. O yüzden yeni kayıt getirme ihtimali var ve buna bağlı olarak da onun sözleri emir kabul ediliyor.


Benim branşım bu tür tartışmalara girilebilecek bir branş değil. O yüzden ders dışında bir dünya konu anlatmam kimseyi rahatsız etmedi sanırım. Sadece simple past tense, simple present tense vs. anlatıp seneyi bitirmek beni rahatsız edeceği için o anlattığım konulara vereceğim örnekleri özenle seçtim. Cümlede özne olarak Tolstoy'u kullandım, sonra Tolstoy'u tanıttım. İcatlar ünitesinde kitaptaki Edison örneğinin arkasından Tesla'yı anlattım çocuklara. Bence asıl tanınması gereken oydu çünkü. Leonardo Da Vinci'den bahsettim, Mayalardan, Beethoven'dan, Sokrates'ten, Tolkien'dan... Farklı kültürlerden, sanat akımlarından... Aklınıza gelebilecek bir dünya şeyden. Çünkü biliyorum ki o yaştaki çocuk öğretmenini örnek alır. Öğretmeninin elinde gördüğü kitabı merak eder. Öğretmeninin "seviyorum" dediği yazarı araştırır. 


Ama diyorum ya benim anlattığım şeyler bir anda çocuğu farklı bir düşünce sistemine, farklı bir siyasi görüşe ya da inanca yönlendirmez. O yüzden sıkıntı yok. Ama çocuğa bu hafta sağa sonraki hafta sola yakın bir köşe yazarı okutursan sağcı ebeveynler çocuğun sola yaklaşmasından, solcular sağa yaklaşmasından korkar. O yaştaki çocuğun sağ-sol kavramından haberi varmış gibi...


Bunlar durup dururken aklıma gelmedi tabi. Bugün TV'de bir haber gördüm, sonra internetten araştırınca olayı öğrendim. Bir ilköğretim okulunda bir öğrenci merak edip insanların maymundan gelip gelmediğini sormuş. Öğretmeni de Darwin'in teorisinden bahsetmiş biraz. Bu sırada 2 çocuğun aklı karışmış. (Haber aynen böyleydi.) Veliler şikayete gitmiş "Öğretmen derste İncil okutuyor" diye. (Darwin ve İncil arasındaki bağı kuranlar kuramayanlara anlatsın. Biri de bana anlatsın.) Sonra da öğretmen ceza almış. Bu haberi görünce yakın zamanda kendi gözümle gördüğüm olaylar geldi işte aklıma.


İlkokul 5. sınıfta öğretmenimin benden farklı şeylere inandığını biliyordum. Ama hiç kafam karışmadı... Ayrıca "Oturun şu sayfanın özetini çıkarın" diye başladığı dersi masasında gazete okuyarak tamamlardı ve o özetlerin bana hiçbir faydası olmayacağını bilirdim. Ansiklopedi açar okurdum evde. Farklı dinler, farklı kültürler, farklı inançlar tanırdım. İşe bak, o da kafamı hiç karıştırmadı. Yeni neslin kafası biraz daha müsait herhalde karışmaya. Veliler ya da milli eğitim saçmalıyor olamaz ya!


Ayrıca makbul olan benim öğretmenimin yaptığıymış demek. Bense öğretmenlik yaparken hep onun yaptığının tam tersini yapmaya çalıştım. Çünkü onun yaptığının tersiydi benim gözümde öğretmenlik. Benim onun arkasından durmadan sövdüğüm şekilde insanlar da benim arkamdan sövmesin demiştim. Ama doğru olan oymuş işte. Pardon hocam, değerini bilememişim meğer senin.



*Görsel Ölü Ozanlar Derneği'nden. Ama konuyla ilgisi yok, kimsenin aklını karıştırmak istemem.

21 Ocak 2011 Cuma

Jöyüks dölan



Günlerden bir gün zerre kadar haz etmediğim bir arkadaşın arkadaşlarıyla birkaç saat geçirmek zorunda kalmıştık. Daha doğrusu arkadaşın arkadaşının arkadaşı durumundalar ve o kadar gereksiz insanlarla zamanımı neden harcadım açıkçası bilmiyorum.


Adettendir, hangi bölümde okuduğunu söylediğin an konuyla alakalı abuk sorular gelmeye başlar. Hangi bölümde okursan oku kurtulamazsın...


Doktorsan karşıdaki şikayetlerini sıralar, hukukçuysan alacak-verecek davalarından bahseder, matematikçiysen abuk subuk sorulardan sormaya başlar. ("sen bir sayı tut bak ben nasıl bileceğim" ya da "benim 3 tane yumurtam var, bilmem kimin 7 tane armutu var...") Biz de genelde orada burada duyup yanlış anladıkları saçma kelimeleri tahmin etmeye çalışırız.


Muhteşem yetenekleri sonucu hiç bilmedikleri bir dilde söylenen kelimeyi anında anlayan hatta yazabileceğini bile iddia eden bu insanlar beni hasta ediyor. Sen doğrusunu söyledikçe yanlışlarında ısrar etmeleri ve seninle iddialaşmaları da ayrı dert.


Neyse, benim huyumdur, ortamdakileri sevmemişsem konuşulanları dinlemem ve yorum yapmam. İçimden şarkı söylerim, hikayeler uydururum, plan yaparım vs. Ama asla konuşulan şeye kulak asmam.


Ortamda birden fazla Fransızca öğretmeni adayı olunca anaokulu çocuğu zekasına sahip arkadaşlardan biri bizimkilere bir Fransız filmi sormuş. Bizimkiler neden bahsettiğini anlamayınca ortamda en çok film izleyen ve sinemayla ilgilenen şahsiyet sıfatına sahip olduğum için işkence şeklini almış muhabbetlerine beni de dahil ettiler.


"Jöyüks dölan" diye bir film soruyor ısrarla, ben de söylediği şekilde bir film olmadığını ve muhtemelen "jeux d'enfants"dan bahsettiğini söylüyorum. Israrla diyor ki "hayır filmin ismi jöyüks dölan". 


İçimden "Ya sabır" çekip kendisine açıklama yapmaya çalışıyorum ama o hala jöyüks dölanda. Nasıl yazıldığını da bildiğini iddia ediyor. Yazmasını istediğimizde Fransızcaya çeşitli yeni kelimeler katıyor.


En son filmin konusunu anlatmasını istedim. Anlatmaya başlayınca "Tamam işte Jeux d'enfants senin bahsettiğin filmin adı" dedim. Kaldığı yerden devam ettim filmin konusunu anlatmaya. İkna oldu.


Ama bu onu kesmedi. (İnsan ne kadar az bilirse o kadar çok ısrar edermiş ya...) Filmin isminin Türkçesini soruyor. "Çocuk oyunu" diyoruz. "Hayır yaa bilmiyorsunuz siz." demeye başlıyor. Bu sırada yanında 4 Tane Fransızca öğretmenliği son sınıf öğrencisi var. İfadenin anlamını tek bilense filmin ismini jöyüks dölan sanan kişi!


Bir yarım saat de "Jeux d'enfants çocuk oyunudur, cesaretin var mı aşka değil" açıklamasıyla geçti. Neyse ki kendilerini o gün ilk ve son görüşümüz oldu.


Fransızca öğrenmeye başladığım günden bu yana en çok kullandığım ve duyduğum kelimelerden birinin telaffuzu konusunda ciddi ciddi tartışmaya giriyor mesela tek kelime Fransızca bilmeyen adam. O yıllar önce bir filmde duyduğu ve yanlış hatırladığı için ben de Fransızca öğretmeni olduğum için kazanan ben oluyorum tabi.


Herhangi bir konuda bir şey biliyorsa karşımdaki insanı seve seve sabaha kadar dinlerim ama ne olur bilmedikleri şeyler hakkında bu kadar iddialaşıp beni de boğmasınlar kendilerini de bu duruma düşürmesinler.


Bir de kendi ana dillerinden 100 tane kelimeyle tüm konuşma ihtiyaçlarını halleden insanlar Türkçe dışında herhangi bir dil bilen insanlara abuk subuk kelimeler sorup duruyorlar ya ona da gıcığım. Ben söylediğim an zaten unutacaksın, ayrıca o kelimeyi bilsen ne olur bilmesen ne olur. Bir sus be adam! 2 dk saçmalama!


Bir süredir kimse "Biraz Fransızca/İngilizce konuşsanaaa" demediği için o konuya girmek istemiyorum. Uyuyan devi uyandırmayalım.


Bugünlük şikayetlerim bu kadar :)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Gitmesek de görmesek de

3-4 gündür uzun saatlerimi youtube'ta geçiriyorum. Gidemediğim-göremediğim konserlere ait videoları izleyip bir taraftan üzülüyorum. Biraz geç doğduğumu düşünüp üzülüyorum... Diğer taraftan da kendimden küçüklere bakıp seviniyorum. Ben en azından bu adamları tanıma şansına eriştim, onların çoğu tanımayacak bile.


Her gün izlemek için başka birilerini seçiyorum. Bugünse beni şaşırtmayan bir şey oldu ve 2 gün aradan sonra yeniden Pink Floyd'da buldum kendimi.


İnsanların hissettiklerini anlatacak kelime bulamadığı durumlar olur bazen. Daha doğrusu bazı şeyler vardır ve onları nasıl anlatacağımızı bilemeyiz. Bu durumu da herkese anlatmak zordur. Dün başka bir şeyi anlatamayıp bu duruma düşmüştüm. Bugün de Pink Floyd için kullanabileceğim hiçbir kelime bulamıyorum. Ne desem eksik kalıyor, haksızlık ediyormuş gibi hissediyorum. O yüzden ben susuyorum.


2005 yılında Pink Floyd'un uzun bir aradan sonra bir araya geldiği ve benim televizyon karşısında ağlayarak izlediğim (biraz mutluluk, biraz kıskançlıktan...) o konserden videolar:


En sevdiğim şarkılar listesinin en başındaki şarkı, "Comfortably Numb":





Money:





Breathe:





Wish you were here: (Roger Waters daha videonun en başında Selin'i öldürür.)





ve bonus. 2 efsane bir arada! David Gilmour ve David Bowie "Comfortably Numb":





3 gün önce konser videolarına kilitlenme sebebim olan video; David Gilmour "High Hopes":





Youtube'un yarısını buraya taşımadan önce yazıyı bitirsem iyi olur :)

18 Ocak 2011 Salı

Anlayamıyorum

Bir türlü anlam veremediğim insan davranışları üzerine düşünüyorum bugün de, yapacak işim yok ya... 


Geçenlerde bir kızla oturmuş konuşuyoruz. (Bir arkadaşımın kardeşi.) Yeni işini anlatıyor da anlatıyor, yere göğe sığdıramıyor. Kendisinden bahsederken de durmadan övüyor kendini. Böyle insanların belli konularda kendilerini yeterli hissetmedikleri için başkalarına durmadan kendilerini övdükleri kanaatindeyim. Neyse, anlatışına bakarsanız çalıştığı bankayı buna devredip çıkıp gittiler sanırsınız. Bankanın bütün geleceği bunun ellerinde gibi konuşuyor. Bir yerden sonra dayanamayıp iş yerindeki görevini sorduk. Ikına sıkına söyledi şu insanların girip 1 ay sonra kaçtıkları departmanlardan birinde çalıştığını. Olabilir tabi, bunun benim için rahatsız edici bir tarafı yok, o söylediğinde "ıyyy bu muydu yani" gibi bir şey geçmedi aklımdan. Israrla övmesinden ama ne iş yaptığını söylememesinden, biz sorunca da suratının aldığı şekilden anladım ki kendisi fena halde rahatsız bu durumdan.


Sonra düşündüm. Rahatsız olduğunu gözümle gördüğüm ve cidden kötü şartlar altında çalışan epey arkadaşım oldu bunun gibi. Ama ne zaman sorsan çok mutlu olduklarını söylediler. Ben mutlu değilsem insanların beni mutlu sanması neye yarar ki? Stajyerliğimi kaldırmaya çalıştığım dönemde aldığım maaş gerçekten komik bir maaştı ama sorduklarında hep söyledim. Çünkü bu işin koşulu bu. O ilk yıl çok büyük ihtimalle sevimsiz işlerle uğraşacaksın, çok düşük bir maaş alacaksın ya da hiç almayacaksın vs. 


İyiyse iyidir kötüyse kötüdür. Farklıymış gibi davranmak beni mutlu etmez, beni mutlu etmedikten sonra çok mu önemlidir yani insanların beni mutlu sanması?


Hiç İngilizce bilmeyenden tut Türkçe dışında 3 dili ana dili gibi konuşanına kadar her türlü öğrencim vardı. 180 tane öğrenci ve tek öğretmen de bendim. Toplamda 3 tane orta seviye öğrencisi olan insan kadar havaya girip anlatamadım bunu. Gerek yok ki...


Sonra gelelim anlayamadığım ikinci türe: "Durmadan ısrar eden insanlar". Bir şeye "Hayır" denmişse o konu kapanmıştır. Neden ısrarla "Evet" cevabı için uğraşılır? "Hayır", anlamı herkesçe bilinen ve farklı anlamlar içermesi mümkün olmayan bir kelimeyken neden "Olabilir" ya da "Belki" olarak anlaşılır? Bu insanların derdi nedir ki durmadan ısrar ederler ve ısrar ederek karşıdakinin fikrini değiştirebileceklerine inanırlar?


3. tür: "Erkek arkadaş bulunca bütün arkadaşlarıyla iletişimi kesen kız". Bunun tam tersi durumu sanırım söz konusu değildir. Kız arkadaşı olduğunda benimle görüşmeyi kesen karşı cinsten bir arkadaşım olmadı hiç. Bunu benim hemcinslerim yapar sık sık. Bir sevgilisi yokken bütün günü birlikte geçirirsiniz, sevgilisi olduğu saniye seninle olan arkadaşlığı yalan olur. Ta ki sevgilisinden ayrılana kadar. Ayrıldığı gün yine ilk seni arayacaktır ama sen kaldığınız yerden devam eder misin bilmem...


Gelelim dördüncü türe: "Aslında hiç istemediği bir şeyi yapmak zorunda kalınca doğduğundan beri istediği oymuş gibi davrananlar". Önce kendimle başlayayım. Ben üniversitede Fransızca okumayı hiç istemedim. İlk yıllardaki yazılarımda en çok geçen ifadelerdendir "Fransızcadan nefret ediyorum" cümlesi. Ediyordum çünkü. Ya 3 ya da 4. sınıftan sonra sevmeye başladım. Herkes kendisine bölüm hedefi koyarken okul hedefi koymuştum ben. Tek istediğim Marmara'de okumaktı ve oldu. Bunu senelerdir her sorulduğunda da çekinmeden söylerim. "Edebiyat" okumayı isterdim, bölümün ismi "öğretmenlik" olsa da "zorunlu seçmeli" adı altında edebiyat bölümündeki bütün dersleri veren bir bölüme düştüğüm içinse şanslıyım. Ama bunun bilinçli bir tercih olduğunu iddia edemem.


Bazı insanlarda durum şöyle gerçekleşiyor. "x'i asla istemiyorum" deyip duruyor. Sonra o x eylemini yapmak zorunda kalınca "Yaa ben zaten çocukluğumdan beri bunu istiyordum" demeye başlıyor. Benimki gibi sonradan sevmek falan değil. Yapmak zorunda kaldığı an söylemeye başlıyor bunu. Sonra da bizden inanmamızı bekliyor...


En sevdiğim (!) tür: "Erkek arkadaşı ne seviyorsa onu sevmeye başlayan kız". Bunu da erkeklerin yaptığını hiç görmedim. Kız arkadaşı seviyor diye onunla oturup şu chick flick diye tabir edilen filmlerden izler belki ama yüzüne baktığınızda hayatından nefret ettiğini anlarsınız. Kızlar tarafındaysa durum farklıdır. Sadece derbi maç günü fanatik taraftar kesilen ve facebook, msn gibi yerlerde yazdıklarıyla ilgi çekmeye çalışan ama takımının sadece magazin programlarında görülen futbolcularını tanıyan o kız var ya, sorduğunda hayatı x takımdır. Ama erkek arkadaş y takımının taraftarıysa o da y takımına geçiş yapıverir. 


Hadi futbol hatun kişilerinin çok da ilgilenmediği bir şey olduğundan başka örnek vereyim. Erkek arkadaşı sevdiği için hiç ilgilenmediği tarzda kitaplar okur bu kız, o müzikleri dinler. "Onun sayesinde sevmeye başlamak" farklı bir şeydir, onu kabul ederim. Ama bu "seviyor gibi yapmak". Zaten ayrılıp yeni birini bulduğunda yepyeni zevkler edinir kendine. (Siyasi ve dini görüşlerini değiştiren insan gördüm ben. Ayrılınca özüne döndü.)


Bu türler bana gelip "Sen bir evlen başka takım taraftarı biriyle o zaman görürüm seni", "O tiksiniyorum dediğin müzikleri elbet seveceksin bir gün, düğününde onları çaldırıp tepineceksin" muhabbeti yapmıyorlar mı işte o an içimdeki canavar dışarı çıkıp kendilerine kötü şeyler yapmak istiyor! 


Evlenmek demek kendi kimliğini tamamen yok sayıp evlendiğin adamın kimliğine bürünmek midir?


Son türe geldik. Bu hem kızların hem erkeklerin yaptığı bir şey. Benim çok sık karşıma çıkan bir şey...


Birinin kız/erkek arkadaşı varken o insan hakkında ne hissediyor olursan ol sapık gibi peşinde gezinip, sana karşılık vermesini beklemek nedir, neden yapılır anlayamıyorum. Hayatında biri olmasını bırak sadece aklında başka biri olsa bile bu seni görür görmez değişmeyebilir ya da sen üstüne düştüğünde bir anda sana aşık olmayabilir. (Hatta söz konusu bensem kesin konuşabilirim bile. Değişmez fikrim. Zaten inatçıyım, üstüme düşüldükçe ters etki yapar bende.) Bu kadar ısrar neden edilir?


Son olarak anlamadığım konu şu: "Bu türler neden hep benim karşıma çıkar?"


*Tanıdıklarımın hepsi böyle tipler değil tabi :)
**Yazmadan önce bunları yapmadığıma dair onay almayı da ihmal etmedim beni yakından tanıyan aklı selim insanlardan.

16 Ocak 2011 Pazar

Halim böyle



Geçen günlerden birinde Tumblr'da dolanırken gözüme bir cümle takıldı. Şu an kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama "Hiç kimse geçmişe bakıp çok uyuduğu geceleri hatırlamaz." gibi bir şeydi. Hani bazen bildiğiniz şeyleri başka birinin söylemesine ihtiyaç duyarsınız ya, ancak o zaman üzerine daha çok düşünmeye başlarsınız, işte öyle bir şey oldu yine.


İnsanların canımı sıkmaları üzerine düşünmektense oturup güzel filmler izliyorum, kötü filmler de izliyorum, güzel müzikler dinliyorum, güzel kitaplar okuyorum... Biliyorum ki canımı sıkan insan tipleri 10 yıl sonra hayatımda olmayacaklar ama pek çok şeyi kolaylıkla unutabilsem de okuduğum o kitapları, dinlediğim o müzikleri, izlediğim o filmleri hiç unutmayacağım. Şimdiye kadar hep böyle olduysa sonrasında da böyle olur değil mi?


Bu ara kendime çok büyük bir iyilik yapıp zamanımı bana kendimi iyi hissettiren şeylerle geçiriyorum.


Aslında sadece bu değil. Kendi hayatıma dair aldığım pek çok karar var şu sıra. Hatta tuhaftır ama bu defa uygulamayı da başarıyor gibiyim.


Mesela karşımdaki iyi niyetimden faydalanmaya çalışıyorsa kabalaşabiliyorum artık. Telefonlarına çıkmıyorum, mesajlarına yanıt vermiyorum vs. Eskiden olsa ayıp olmasın der karşıdakinin niyetini bile bile ılımlı yaklaşırdım. Ama sanırım bazı insanlar bunu hiiiç hak etmiyor. Yaşına hürmeten saygı gösterilmeyi de hak etmiyorlar mesela. Sanki karşındakinin ne düşündüğünü bilmiyormuş gibi yapıp kalbini kırmadan onun pes etmesini beklemek karşıdakinde "eninde sonunda ikna olacak" izlenimi bırakıyor. Karşıdaki senden yaşça büyükse ve yaptığı bazı şeyleri sırf bu yüzden görmezden geliyorsan saf olduğunu ve ne yapsalar ses çıkarmayacağını düşünüyorlar. İşte tam olarak bunları önlemek için bazı insanlara karşı kabalaşmaya başladım, mutluyum.


Okumak cehaleti alırmış ama eşeklik baki kalırmış deseler de okumakla ne cehaletini ne de eşekliğini atamamış insanlarla aranda mesafe tutmak gerektiğini öğrendim mesela. Hiç bilmediği konularda atıp tutan, her şeyi bildiğini sanan, kabalığı komiklik sayan o adamlar var ya işte onları gördüğümde yolumu değiştiriyorum artık.


Yeni günün bana ne getireceğini bilmediğim için umutla ve keyifle başlıyorum güne. Ya iyi şeyler olursa...


2 ay sonra nerede kimlerle olacağımı bilmezken hayatımın geri kalanı için endişelenip kendimi üzmenin ne kadar saçma olduğunu fark ediyorum. Hayatımda eksikliğini duyduğum pek çok şey olduğu doğru ama "Ya hep böyle giderse", "Ya daha kötü olursa" diye üzülüp şu anın da içine etmek biraz aptallık değil mi?


"Her şey çok güzel, o yok ama en azından bu var" diye Pollyanna triplerine girmiyorum elbette. Sadece, 25 yaş bu iş için biraz geç olsa da insanlara hak ettiği gibi davranmayı başarabilmenin haklı gururunu yaşıyorum ve günümü beni mutlu eden şeylerle geçirmeyi öğreniyorum. Keyfim bu yüzden yerinde :)


(Başlık Çamur grubunun şarkısından)

12 Ocak 2011 Çarşamba

The Edukators



Yukarıdaki görüntüyü yanılmıyorsam "tek kareyle film tahmini" tarzındaki oyunlardan birinde görmüştüm. (Bayılırım o oyuna.) Aslında bu sahnenin biraz öncesi ya da sonrası da olabilir, emin değilim. Ne ayak bu deyip araştırınca izlenecek filmlerim arasına almıştım "The Edukators"u. 


Kısmet bu geceyeymiş.


Filmin orijinal ismi "Die fetten jahre sind vorbei" yanılmıyorsam "Bolluk günleriniz sayılı" anlamına geliyor. Jan, Jule ve Peter adlı 3 arkadaş çevresinde şekilleniyor filmin konusu. Jan ve Peter geceleri zengin insanların evine girip evdeki değerli eşyaların yerlerini değiştiriyor ve onlara bir mesaj bırakıyorlar. Bir gün Jan ve Jule aynı işi yapmaya kalktıklarında işler karışıyor ve evin zengin sahibini kaçırmak durumunda kalıyorlar.


Sonrası bu 3 arkadaş arasında geçen diyaloglar, zengin adamın geçmişiyle ve kendisiyle hesaplaşması, yine bizim üçlünün kendi aralarında yaşadıkları sıkıntılar şeklinde uzayıp gidiyor.


Filmin ilk yarısındaki gidişat bana filmin sonuna dair çok farklı şeyler düşündürmüştü ama filmin düşündüğüm gibi gitmemesi iyi oldu. Aklımdan geçen çok sıkıcı bir senaryoydu :)






Filmin özellikle sonunu sevdim. Son 20 dakikayı. Hele bir de o son bölümde Hallelujah'ın dinlemeyi en çok sevdiğim hali çalıp durunca...


Ya bu ara karşıma hep seveceğim filmler çıkıyor ya da keyfim o kadar yerinde ki ne izlesem hoşuma gidiyor :)

11 Ocak 2011 Salı

Bir masal akşamı



Sabahtan beri kitap okuyorum, eskiden okuduğum kitaplardan aldığım notlara göz atıyorum, okuduğumuz kitapları işaretleyip fikir alışverişinde bulunduğumuz bir sitede okuduğum kitapları bulamayıp sinirleniyorum... Tamamen okumayla alakalı faaliyetlere ayırdım bugünü yani :)


Bir başka faaliyetle devam edeceğim hemen; Ahmet Yurdakul'un Bir Masal Akşamı'ndan 2 bölüm yazacağım, burada da dursun.


"Atın üzerine yapışmış sinekler gibiyiz ama dizginlerin elimizde olduğunu sanıyoruz. Önce katledip ardından ağıt yakmanın erdemine inanmamı isteme benden. Neden sonsuzluk Nadya? Söylesene bana... Sevmek, hemen şimdi! Şuracıkta. Ve yarın... Ve yarından sonra... Bunu zorlaştırmaya ne gerek var? Ertelenmiş sevgilerin bugüne kadar kime ne yararı oldu? Biliyorum, söylemek istediğin farklı. Ancak sonu buraya varıyor. Sonsuza uzayacak sevgiler uğruna bugünleri sevgisiz yaşıyoruz. Yaşıyorlar. Sevmek sonsuzluktur! Hayır! Sevmek insanca bir iştir ve her insanın bir sonu vardır. Yaşasa da sonu vardır. <<İnsan tükenmez.>> gibi yüksek perdeden laflar etmeye kalkışma. Bal gibi tükenir."




"İnsanlık tarihi çocuklukta yaşadığı masallarla başlar, düşler sonradan gelir, gerçeklerle noktalanır. O masallar ve düşler olmadan gerçeklerimiz beş para etmez Nadya. Kökleri kurur. Nereden ve nasıl beslenirler? Başlangıcını kaçırdığımız bir serüvenin sonunu yakalamamız olası mı? İşte bu yüzden, insanın kendi tarihini yazması da kuyruklu bir palavradır. Yaşadıklarımız gölgemiz gibidir, asla peşimizi bırakmaz. Yaşamadıklarımız da..."


Kısacık-10

* Ben geçenlerde kendime bir iyilik yaptım ve Black Swan'ı izledim. Hatta yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder geyiği vardır ya; yeni yaş için geçerli midir bilmem ama ben de yeni yaşıma Black Swan izleyerek girdim. Bu bütün yıl iyi filmler izleyeceğim anlamına gelebilir mi? Gelsin lütfen! Çok beğenmediğim filmler için bile uzun uzun yazı yazarken buna yazmayacağım. Birinci sebebi şu ara canımın yazmayı çok fazla istemeyişi, ikinci nedeni ise maalesef hayatımdan hâlâ çıkmamış birkaç insan var, zevklerimiz hiç benzemese de ne zaman bir şey "izledim", "beğendim", "okudum", "dinledim" desem bunu bir tavsiye sayıp peşimden geliyorlar ve bu durum beni hasta ediyor! 


* İnsanların kendi çıkarları için başkalarını bu kadar rahat şekilde sıkıntıya sokmalarına anlam veremiyorum. İnsanları daha rahat tersleyebilmeyi öğrenmeliyim.


* Melis Danişmend'in yeni albümünü dinleyip duruyorum bu ara.


* "Beni üzenler ölmesin ama sürünsünler karanlık zindanlarda." 


* Bir de geçenlerde "Despicable me" isimli eğlenceli animasyonu izledim. Küçük kızların üçüne ayrı ayrı bayıldım! Ama en küçüğü olan Agnes bambaşka tabi: "it's so fluffy, I'm gonna die!!!"


* Dün gece rüyamda öğrencilerimi gördüm, hepsiyle teker teker sarılıp öyle bir ağladık ki... Çocukları özledim :(


* Her şeyi çok bilen sevgili aptal yöneticimiz yerime "İngilizce bilmeyen İngilizce öğretmeni" alınca şaşırmadım, tam tersine güldüm. Bu kadar aptalca idare edilen başka bir eğitim kurumu olabileceğine inanmıyorum! En son lisede İngilizce dersi görmüş ve arkasından kendisini zerre kadar geliştirmemiş belli ki. Ama bizim o her yanından zeka fışkıran idarecimiz tabi ki sorun etmez bunu, neden etsin? O paraya bakar. Bir matematik öğretmeninden daha az paraya çalışmayı kabul edersem pekâlâ matematik öğretmeni olabilirim o dershaneye. Sorun değil böyle şeyler. Tek önemli şey para!


* Kendisini bacak kadar çocuklara rezil ettiğinde de üzülmüyorum, gülüyorum. Yalan yok :) Sadece öğrencilerime üzülüyorum. Dersini çocuklardan daha az bilen bir öğretmenleri var artık...


* Bu ülkede bitirdiği bölüme dair fikri olmayan insanlar varken şaşırmamak lazım en son lisede İngilizce görmüş birinin İngilizce bilmemesine. Anlamadığım şey bu nasıl bir öz güven? Ben de lisede bütün dersleri gördüm, gireyim o zaman hepsine... Ayrıca para kazanmak için bilmediğim bir derse girip o öğrencilere zarar vermeyi nasıl bir insan evladı göze alır? 


* Öğretmenlik hayatının bana öğrettiği en önemli şey para için insanların ne derece çirkinleşebileceği. 


* "Her gün kalktım yataktan bir duayla, bu defa durucam sapasağlam ayakta!"


* 50. defa Pride and Prejudice okuduğumdan bahsetmiştim. Kitabın sonunda Mr. Darcy ve Elizabeth'ten kat kat mutlu olmayı başarıyorum her defasında :) Mr. Darcy; seninle 14 yaşında tanıştığımızda aşık olmuştum sana, yaş 25, hâlâ aşığım :)


(alıntılar Melis Danişmend'in yeni şarkılarından.)

6 Ocak 2011 Perşembe

Biraz daha yaşlı ama biraz daha mutlu!





Bir grup manyağın (onlar kendilerini bilir) bulabildikleri her yerden kutlama yapmasıyla yeni yaşımıza girdik. Ben izlediğim filme kendimi öyle kaptırmışım ki saatin 00.00 olduğunu, tarihin 04.01'den 05.01'e döndüğünü dahi fark etmemişim. Fark ettirdiler :) Kendilerinin hayatına ne kattığımı listelemişler, bu vesileyle de kendimi nimetten saymama sebep oldular :)


Ardından doğum günlerinin vazgeçilmezlerinden biri haline gelen sRknnn imzalı bir adet yazı geldi elbet :) Çok pis alıştım bu duruma ben :) Hayatım boyunca yanımda olmasını istediğim şahane dost ve elbetteki gelecekte olması muhtemel çocuklarımın dayısı olur kendisi! :) (çocuk ihtimali her geçen yıl biraz daha düşse de umut hep var!)


Erken kalkmam gerektiği için erkenden yattım. Sabah uyandığımda masamın üzerinde kargoyla gelmiş bir paket duruyordu. Bu ne olabilir ki diye düşünerek yerimden kalkıp baktığımda ve gönderen kısmındaki ismi gördüğümde "manyak" dedim, itiraf ediyorum :) Paket Ankara'dan gönderilmiş, gönderen a.nur. İlk işim içinden çıkan mektubu okumak oldu :) Mektup yazmaya bayılırım ama bana mektup yazılmasını 2 kat daha fazla severim! 


Sevgili a.nur; 
O manyak şeyi nereden bulduğunu bilmiyorum ama emin ol ben kıyamam onlara yazmaya :) Sık sık yanlış çağda yaşadığını hisseden bir insana bu yapılmaz, madem yapıyorsun zaman makinesini de icat et, ben geçmişe kaçıyorum! Hemen kabarık eteklerimle odada salınırken "Dadıcığım ben odama çekiliyorum" deyip odaya kaçtığımı ve büyük aşkıma mektuplar yazdığımı hayal ettim senin yüzünden. Sonra baktım ne etek var ortada ne dadı ne de büyük aşk... Olmaz böyle :)


Ardından hayatımın ilk el yapımı tebrik kartını aldım! Hayatımda gördüğüm en güzel şeyler arasında ilk 10'a girer o :) Yapan da edacım... Bazı insanları el becerilerinden dolayı kıskandığım doğrudur, çünkü ben öyle fazla detay içeren ve özel bir beceri gerektiren işlerde çok başarılı sayılmam :( Yalnızca Eda'yı bu konuda kıskanmıyorum. Çünkü bu kız bana durup durup şahane şeyler yapıyor yahu! O bana hamurdan Johnny Depp bile yaptı zamanında, daha ne olsun :)


Sonra cennete düştüm! Her tarafın çikolatalarla dolu olduğu çok şahane bir yere gittim, orası hakkında ayrı bir yazı yazacağım :) 


Akşam dilek tutmayı unutarak mumları üfledim. Olsun. Bugüne kadar dilek tuttuk da ne oldu?


Sonrasında sıra öğrencilerden gelen mesajları okumaya geldi. Yanılmıyorsam 60-70 civarı mesaj yanıtladım. Ben yanıtladıkça yenileri geldi, bir yerden sonra pes ettim :) Hepsine teşekkür ettim ve onları ne çok sevdiğimi söyledim :)


25. yaşımın ilk günü yüzümde kocaman bir gülümsemeyle geçti (bazı sebeplerden dolayı ara ara içimi hüzün kaplasa da...) dilerim bu yıl böyle gider. Lütfen, lütfen, lütfen :(


Tekrar teşekkür ederim bana önemsendiğimi hissettiren herkese. 




5 Ocak 2011 Çarşamba

Durum raporu :)

Yeni yaşın başlangıcı gayet güzel oldu :) Bugün yaptıklarımı ve beni çok çok mutlu eden sürprizleri bir ara anlatacağım. Aşırı ilgiden şımarmış doğum günü çocuğu olarak bugünkü şarkımı paylaşmak istedim. (sanırım geçen yıl da bunu yapmıştım.)


25 yaşına girdiğim günün şarkısı "Anahtar sözcük" oldu benim için. Melis Danişmend söyler, biz dinleriz...


Binlerce sözcük var içimde
Çıkmak için hepsi sırada
Hangi birine öncelik versem bilmem


Önce "af"
Senden dilemek için
Senden ve üzdüğüm herkesten 
Çok, çok, çok, çok özür dilerim


Acı
Çektim ve çektirdim
Tuttuğum yas tüm hak etmeyen zavallı insanlar için


Çirkin davranışlarım vardı
Biliyorum mazeret sayılmaz ama
Berbat berbat bir yıl geçirdim


Binlerce sözcük var içimde
Çıkmak için hepsi sırada 
Hangi birine öncelik versem bilmem


Şans
Onu da kaybettim
Halbuki eskiden dört ayak üstüne düşer düşer kalkar giderdim


Korku bundan sonrası
Düzelir mi her şey
Her şey aptal bir romantik komedi gibi


Umut gün içinde bazen
Ara ara, az biraz, az biraz
Aydınlanmakta şu karanlık içim


Bu ara anlatacağım çok şey var aslında ama yavaş yavaş :) Bana önemsendiğimi hissettiren herkese teşekkür eder ve giderim...


25!

"Doğum günü" denen, duygusal yoğunlukta son noktaya ulaşılan o malum gün yine geldi. Tam 1 saat 22 dakikadır 25 yaşındayım. Sanırım buna alışmam uzun sürecek. Yeni yaşımdan çok ilginç şeyler falan beklemiyorum. "İşini kış tut da yaz çıkarsa bahtına" diyorum artık kendime.


O beni hatırlayacak mı, bu kutlayacak mı konulu meraklarım ve ben şu an gidiyoruz ve yeni yaşımıza alışmaya çalışıyoruz. Yarın daha normal bir kafayla dönmeyi umuyorum.


Sevgiler.

4 Ocak 2011 Salı

Kısacık-9

* "The Tourist" filmiyle alakalı olarak söylemek istediğim en önemli şeyi unutmuşum. Johnny Depp'in canlandırdığı Frank karakterine mesleği sorulur ve der ki: "Matematik öğretmeni". Hayatı boyunca matematik dersini sevmemiş bir insan olarak önce Johnny Depp'i sonra da kendi öğretmenlerimi düşündüm. Ders boyunca sınıfa hiç bakmadan tahtaya bir şeyler yazıp yazıp giden 40'lı yaşlarda bir abla; her ders "ben iki elimle de yazı yazabilirim" diye övünen, benden 14 yaş büyük olan halamın öğrenciliği zamanında onun da derslerine giren ve emeklilik zamanı daha o yıllarda gelmiş olmasına rağmen azimle çalışan ve matematik anlatmayan bir adam; lisede menopoz döneminin sıkıntısıyla bir günü bir gününü tutmayan bir teyze; son olarak da kendini beğenmiş ve son derece kompleksli bir abla. Eh benim matematiği sevememiş olmam bence normal.


* Lise hazırlıktaydım, yeni yeni İngilizce öğrenmeye başladığımız zamanlar... Pride and Prejudice okuyoruz sınıfça ve tabi ki Mr. Darcy'e aşığım! Hayatımın çeşitli dönemlerinde herhangi bir şekilde sevdiğim adamların özelliklerini bir araya toplamış ve kafamda "aşık olunacak adam" portresi çizmişim ya kendime, işte o adamın ukalalık özelliği de Mr. Darcy'den alınma. Ukala olsun ama ukala olmak için haklı sebepleri olsun! Hiçbir şey bilmeyip çok şey biliyorum havalarında dolanmasın mesela, o iğrenç. 


* Yokluğumu fark eden otobüs şoförü güzel bir abi. Günlerdir nerelerde olduğumu sordu, işten ayrıldığımı söyledim. "İnşallah hayırlısı olur hakkınızda" dedi, teşekkür ettim. Tek merak edenimin bindiğim otobüsün şoförü olduğunu söyleyip ergen bunalımına girecektim ki nankörlük olduğunu hissettiğim an susup şükrettim. 


* İşte bu ara böyleyim, dün aslında çok da beğenmediğim bir film hakkında yazmayacaktım, söylemek istediğim matematik konusuydu. Unuttum. 2 üstteki Mr. Darcy maddesini de başka yere bağlayacaktım. Unuttum. Yıllar önce okuduğum kitapları ara ara dönüp okumayı seven bir insanım, ayrıca aynı anda 8 kitaba kadar çıkabilme kudretine sahip olduğumdan (bu durumu marifet gibi göstermeye çalışıyorum, yemeyin) 1-2 tanesi eskiden okuduğum kitap olunca yeni şeyleri de kaçırmıyorum. Bu ara da "Pride and Prejudice"e döndüm. Daha doğrusu keşke "Aşk ve Gurur" yerine ona dönseymişim. Korkunç bir çevirisini okuyorum şu an. Anlatım bozuklukları, yazım yanlışları, uydurma kelimeler... Özne-yüklem uyumsuzluklarına artık alıştım, yadırgamıyorum bile. Dahi anlamına gelen "DE" ayrı mı yazılır? Gelin bunu yayın evine anlatın. Neyse işte. En son okuduğumda ciddiye almadığım bir bölüm bu sefer biraz dokundu bana: "Jane neredeyse evde kalmış sayılır. Yaşı yirmi üç oldu. Tanrı esirgesin ben bu yaşa gelip de evlenmemiş olursam utancımdan ölürüm." Utancından ölürmüş! Peeeeh! 23 diyor ya 23!!!


* Az önce telefonumda günün tarihini görünce bir an gerildim. Yarın bu saatte bir yaş daha büyümüş olacak o kişi benim!


* Biz bir şey yaptık burada, bakın isterseniz :) http://shemaahalisi.blogspot.com/2011/01/hepsi-ve-daha-fazlasyla-bugun-shemada.html


* "Hoş geldin" dendiğinde "Merhaba" diye karşılık vermek gibi tuhaf bir huy edindim.


* Fransızca ödevlerini yaparken asla Fransızca şarkı dinleyemezdim. Aklım o şarkıya gidince kafam karışır. Fransızca bir şey yazarken dinlediğim İngilizce ya da Türkçe şarkıya eşlik bile edebilirim. Kafam karışmaz. (Almanca da demek isterdim ama ezbere bildiğim tek Almanca şarkı "Helden". YLMZMRGL mantığına göre iyi Almanca biliyor sayılırım bu durumda.) Yazdığım dille o an dinlediğim dil aynı olursa kafamı toplayamıyorum, farklı olursa sorun yok. İşte şu an Türkçe sözlü şarkılar dinlediğim için yazı yazmakta zorlanıyorum. Geri dönüp yazdıklarımı okudum da en azından 5 tane hata buldum. Bulamadıklarım da kalmış olabilir. 


* Ben gidip film izleyeyim.

2 Ocak 2011 Pazar

Turist


Yalan yok, ne zaman bir Johnny Depp filmi vizyona girse aşık ergen kız triplerine girer ve ilk günden atarım kendimi sinema salonuna. Aslında özellikle merak ettiğim tüm filmlere bunu yapıyor da sayılırım. Neyse.

Kafam bambaşka şeylerle doluyken vizyona girdiği için pek de ilgilenemedim, hele bir de ardından ne kadar kötü olduğuna dair bir şeyler duyunca "Amaaan salla, bir ara izleriz" dediğimi de itiraf etmeliyim. O şekilde kaldı işte, canım bir türlü izlemek istemedi.

Birkaç gündür de "Bir ara izlerim" deyip erteliyorum durmadan. Erteleye erteleye dün geceye ulaştık. 

Önce konuyla biraz alakalı bir şey anlatmak istiyorum. Geçenlerde kanal kanal gezinir ve hiçbir şey bulamazken baktım sinema programı var, takıldım o kanala. Bahsi geçen kanal ismini ara sıra dolanırken gördüğüm ama daha önce hiç izlemediğim bir kanal ve öyle sanıyorum ki yerel kanal falan da değil. (Yerel kanal olması da bu saçmalığı haklı göstermez gerçi.)

Geri sayımda Turist'e sıra geldiğinde sunucu kişisi şöyle dedi:

"Turist, çevremdekilerin bir kısmı beğenmediği için benim de izlemediğim bir film. Kötüymüş zaten hem de Av Mevsimi'nin gölgesinde kaldı."



Sormak istediğim şu:

Nerede olursa olsun "sinema programı yapan" ve o programda çeşitli eleştiriler yapması beklenen bir insanın çevresindekiler beğenmedi diye bir filmi izlememe lüksü var mıdır? O senin işin yahu! Tv'de program yapmayı geç 3 kişinin okuduğu bir sinema blogu yazıyor olsan dahi o işi ciddiye alıyorsan bahsi geçen o filmi izleyip ona göre yorum yapman gerekmez mi?

Arkadaş ortamında sohbet ediyor sanki!

Neyse konuya geri dönüyorum. Çok kötü bir film izleyeceğiniz beklentisiyle filmin başına oturursanız filmi sevebiliyorsunuz, ben denedim, oldu.

Ayrıca bir kez daha fark ettim ki Angelina Jolie kucağında sevimli çocuklarıyla gezdiğinde ya da ülke ülke gezip zor durumdaki insanlara yardım ettiğinde bana çok sevimli gözüküyor ama oyuncu olarak kendisini sevemiyorum.




Biraz spoiler sayılır. Biraz da "çemkirme" denebilir.

-----


"24 milyon dolar harcadın ve kendine seçtiğin yüz bu mu?" gibi bir cümle söylüyor ya filmin sonunda, o cümleden dolayı da kendisini çok pis kınıyorum, ayıptır, terbiyesiz kadın! O yüzü bir kez görmek için ölecek insanlar var bu dünyada!

-------

Spoiler da çemkirme de yazı da bitti. 

Başka bir film izleme zamanı!

1 Ocak 2011 Cumartesi

2011

Yılbaşı gecelerini hiç sevmiyorum.

Yeni bir yıla girelim, sanki her şey yeniden başlıyormuş gibi sevinelim tamam da şu yılbaşı geceleri cidden sinir bozucu. Hoplayan zıplayan insanlar, havai fişekler, konfetiler falan filan. Bilmiyorum belki benim eğlence anlayışıma bunlar çoook uzak olduğu için ya da bu tür eğlencelerde insanların dinledikleri müzikler benim sinirimi bozduğu için de böyle hissediyor olabilirim.

Hani bir de benim bu tür şeylerden nefret ettiğimi bile bile "yılbaşı gecesi bir içtik bir içtik görmen lazım, Serdar'ı dinledik, süperdi" gibisinden cümleler kurmuyorlar mı bana gelip, gıcık oluyorum. (Serdar'ın kim olduğunu anladınız. Soyadıyla belirtme gereği duyulmaz bilirsiniz.)

Mesela facebook kullanıcısı olmadığıma da seviniyorum böyle zamanlarda. Hele dün 3 dk maruz kaldım bol bol "aşkıım, bebeğiiim, kuşuuum" içeren bir yazışmaya. Hayattan nefret ettim. Gerizekalıymış gibi davranmak insanların neden hoşuna gider bilmiyorum.

Neyse. Konumuz o değil.

Yılbaşı geceleri sıkılıyorum. Gerçi televizyonda her gördüğümde başına oturup bitene kadar izlediğim Kelime Oyunu'nda Cenk Durmazel'in olması bu geceyi biraz da olsa keyifli hale getirdi mi? 
Eveeeet. 
(Tv'de izlediğim tek şey Kelime Oyunu. Abinin hastasıyız.)

3 saat kadar önce yeni bir yıl başladı. Hayatımın 25. yılı bana güzel bir şeyler getirecek mi bilmiyorum. Umutlu olmak istiyorum ama bir taraftan da "Şimdiye kadar güzel şeyler bekledik de ne oldu" diyor içimden bir ses.

Yine de biliyorum hayatta her an her şeyin olabileceğini. Şu umutsuz halime rağmen küçük bir "belki" var...

Yazıyı okuyan kişi;
kimsin bilmiyorum ama umarım 2011 hayalini kurduğun her şeyi getirir sana. Olmasını istediğin gibi olsun her şey...

Hayalini kurduğun her şey deyince de olmadı pek. Misal ben Johnny Depp'e aşığım ama diyelim ki adam da benden nefret ediyor. Benim hayalimin gerçekleşmesi onun kabusunun gerçekleşmesi anlamına geliyor. Nasıl olacak bu iş?

2011'den Johnny Depp'le ilgili bir beklentim tabi ki yok, örnek olsun diye yazdım onu :)

Mutlu bir sene diler ve Friends izlemeye giderim.

Sevgiler