27 Şubat 2011 Pazar

İstiyorum



Hani ne zaman bir konu hakkında büyük konuşsak, "İstemem" desek başımıza gelir ya, işte bu sefer geçmişte büyük konuştuğum 5 konuyu birden bünyesinde toplamış bir durum var. Bir tanesinden yırtsam diğerine yakalanırım durumu söz konusu olmalı diye düşünüyorum.


Asıl mesele şu: Ben hakkında büyük konuştuğum en az 5 şeyin bir araya gelmiş hali başıma gelsin istiyorum :)


Yetkili kimdir, nereye başvuru yapmalıyım?


İstemiyor gibi yapmaya devam mı etmeliyim yoksa?


Rica etsem bir kez daha başıma gelebilir mi istemediğim şey? Hatta bu defa 5 şey var, kesin gelmeli!






(Aylar sonra okunduğunda "Neden bahsediyordum acaba" denecek yazılar vol. bilmem kaç.)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Sus evladım!

Hayatınızın bir döneminde gürültücü çocuklarla uğraşınca baş ağrılarını şöyle tanımlamaya başlıyorsunuz:


"Beynimin içinde 100 tane çocuk birbiriyle konuşuyor ve bağırıyor gibi."


Bir süredir baş ağrılarım aynen bu şekilde geçiyor. Yüksek sesle konuşan bir dünya çocuk...


İşte ben de baş ağrım geçsin diye onları susturmaya çalışıyorum. Bağırasım falan geliyor. Sanki ben bağıracağım, onlar susacak ve ağrı geçecek.


Geçen akşam yine baş ağrısıyla yatağa uzandım, uyku-uyanıklık arasında gidip gelirken beynimin içinde bağıran o çocuklara "Susun" dedim. İçimden değil, gerçekten. Sonra kendime gelince de halime gülmeye başladım tabi.


Bir gece "Susuuuuuuuuuuuuuuuunnnnnnnnnnnnnnnn" diye ciyak ciyak bağıracağım ve evdeki herkes korkudan ölecek ama bakalım ne zaman...

22 Şubat 2011 Salı

Uyusam

Ben sadece uyusam, birileri hayatımı yoluna sokmak için bir şeyler yapsa. Bir anda her şey hayal edemeyeceğim kadar güzel olsa, en azından yoluna girse...


Mutlu hissetsem kendimi...


Bunlar için hiç çabalamam gerekmese...


Uyumak istiyorum sadece ve aslında ben uykuyu fazla sevmem. Ne zaman kaygılarım olsa, kendimi iyi hissetmesem, umudumu kaybetsem aynı şey oluyor. Sadece uyumak istiyorum.


Sabah uyandığımda mucizeler olacakmış gibi...


Olmuyor ki...


Belki hiç durmadan uyusam iki gün
Çözülür bu zor düğüm
Dünün benden aldıklarını 
Belki geri verir öbür gün

Yalnız kalsam
Hiç kimse bana dokunmasa
Yalnız kalsam
Bir köşeye saklanıp uyusam

Belki hep sussam, sussam iki gün
Kaybolur sonsuz hüznüm
Dünün benden çaldıklarını
Belki geri verir öbür gün

Yalnız kalsam
Hiç kimse bana dokunmasa
Yalnız kalsam
Bir köşeye saklanıp uyusam

O köşede bekledim günlerce
Öbür gün gelir de beni kurtarır diye


Bu bir rüya
Uyanacağım az sonra...

19 Şubat 2011 Cumartesi

İstediğini yap

2 gündür yüzümde bir gülümsemeyle tekrar tekrar dinlediğim şarkıda Bülent Ortaçgil der ki:


...




Kerem ile Aslı'nın aşkı birinci
Leyla ile Mecnun'unki ondan sonra
Sana bir şey söyleyeyim mi
Büyük aşk yoktur
Aşklarını büyütebilen insanlar var


İstediğini yap
Çok geç kalmadan
Daha güç olmadan
İstediğini yap
Her şey bitmeden


Senin yargıların en doğru
Benimkiler tabi ki en en doğru
Sana bir şey söyleyeyim mi
Doğru yanlış yoktur
Başka yerlerden bakan insanlar var


İstediğini yap
Çok geç kalmadan
Daha güç olmadan
İstediğini yap
Her şey bitmeden




Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok...

18 Şubat 2011 Cuma

Merhaba ben Selin, ama arada Selim de derler

Çok tuhaf bir ismim olmadığı kanaatindeyim. "Aa ilk defa duydum, anlamı ne ki" diye şaşkınlık belirteceğiniz bir durum yok ortada. Ama çok kullanılan bir ismim olsa da yeni tanıştığım insanlara 2-3-4 defa tekrarlarım/tekrarlamak zorunda kalırım.


-Selin
-Pardon?
-Selin
-Sevim?
-Hayır, Selin.
-Sevinç?
.
.
.
Eeeeeeeh!


Tanışırken Selin'e benzer isimlerle karışır ismim, diğer durumlarda Selim'le. 


Yıllar evvel bir arkadaşımın fazla şüpheci bir erkek arkadaşı vardı. Bunu ne zaman arasa telefon meşgul olurdu, çünkü biz gün boyu telefonda konuşurduk. Daha sonra erkek arkadaş tekrar arayıp "Aradım ama telefonun meşguldü" dediğinde "Selin'le konuşuyordum" cevabı alırdı ki telefonun diğer ucunda olan kişi ben olduğumdan bu konudan oldukça eminim, kız doğru söylüyordu!


Bir zaman sonra, araları başka sebeplerle bozulmaya başladığında şüpheci erkek kişisi teşhisi koydu. Telefonda konuşulan Selin isimli yakın arkadaş değil Selim isimli diğer erkek arkadaştı!


"Pınar'la konuşuyorduk" dese Ahmet isimli erkek arkadaşı saklıyor olduğundan şüphelenilmeyecek; ama Selin'in aslında bir Selim olma olasılığı çok yüksek!


İlla ki Selim tabi, Mustafa isimli erkek arkadaşa "Selin" diye bir kod ad bulmayız. Selimdir o, biz Selin deriz. Takma isim bulma konusunda elimizden gelen bu.


Birkaç gün önce de telefonda ablanın biriyle şöyle bir diyalog yaşadık:


-Ben X'ten arıyorum, Selim Beyle görüşecektim.
-İsmi bir kontrol edin isterseniz, eğer aradığınız Selin ise benim, Selim ise yanlış aradınız. (Sabah da görüşmüşüz aslında aynı kurumdan başka biriyle, beni aradığını da biliyorum yani.)
-Hayır, bana aramamı söyleyen Y bey Selim dedi. Bir saniye...
(1 dk geçer)
-Selin Hanım pardon, ben yanlış anlamışım. Tamam, sizi arıyormuşuz.


Bugün de 2-3 gün önce tanıştığım bir arkadaşla yolda yürüyoruz. O sırada eşi aradı. Arkadaşım "İşlerimizi hallettik, yanımda da Selin var okula doğru yürüyoruz" dedi. Sonrasında 15 dakika boyunca benim Selin olduğumu anlatmaya çalıştı eşine. Çünkü Selimle yürüdüklerini sanan eş kişisi "Yanında adamın biriyle yürüdüğü için" trip yaptı bizimkine. Bizimki de derdini anlatmaya çalıştı. Biri Selin dedikçe öteki Selim anladı. Selim olarak anlayan karşıdakinin rahatlığını, benim yanımda yürüyen de eşinin neden trip yaptığını anlayamadı, uzunca bir süre anlaşmayı başaramadılar.


Sonrasında "Aaa sen Selim mi sandın, Selin yahu, erkek değil" cümlesiyle birlikte karşıdan da "Ben de adamın biriyle yolda yürüyor bir de aramış bana anlatıyor diye düşünüp kızdım sana" itirafı geldi.


Beni Selim sanan sevgili erkek kişileri! İnanın Ben Selim değil Selin'im. Kız arkadaşınız, eşiniz olan hatun kişileriyle aramızda sadece arkadaşlık ilişkisi var dolayısıyla. Korkmanızı gerektirecek bir durum yok yani :) Ya yine de korkmaya devam edebilirsiniz aslında. Çok gülüyorum :)

15 Şubat 2011 Salı

Hapşu!!!

Bir haftadır en çok yaptığım iş bu. Evde tembellik ederken gayet sağlıklıydım, evden çıkmam gerektiği an yine hasta oldum. Şimdi hasta hasta dolaşıyorum orada burada.


Antibiyotiklerin kötü olduğunu, grip ve nezleyi bol sıvıyla atlatmamız gerektiğini söyleyip duruyorlar ya TV'de, onları dinliyorum ve tüm gün elimde bardakla dolaşıyorum. Bakalım işe yarayacak mı.


Normal insanlar nezle olduklarında gün boyu burun silerler, selpaklar yetmez olur tuvalet kağıdı rulosuyla dolaşırlar ya, bende o yok çok şükür. Bendeki durum şu: Nefes alıp verdikçe burnum yanıyor, o zaman da gözlerim yaşarıyor. Sonuç: Tüm gün ağlamış gibi görünen bir adet Selin!


Daha da kötüsü şu birkaç gün içinde yüzden fazla insanla tanışacak oluşum. Ben onların isimlerini unutacak olsam da onlar bir tek benimle tanıştıkları için daha çok dikkat edecekler. Onlarda oluşturduğum ilk izlenim gerçekten muhteşem (!) olacak. :))

13 Şubat 2011 Pazar

Francis

Durup dururken başlayan sıkıntıdan kendimi kurtarmak için türlü türlü işle uğraşırken bir kelime ilişti bir yerde gözüme. Sonra o kelime bir şarkıyı anımsattı. O da uzun zamandır sesini duymadığım birini...


Sonra bir de baktım ki benim güzel sesli Kanadalı arkadaşım kızmamış onu bunca zaman ihmal ettiğim için. Önce en dibe vurduk birlikte! Özlediklerimizden ve bazı acıların hiç geçmediğinden bahseden bir şarkı söyledik birlikte. Özlediklerimizin adını "Francis" koyduk. Francis isminde bir tanıdığım yok, bana bir şey ifade eden bir isim de değil. İşte o yüzden x'ler y'ler kullanmak yerine Francis dedik ona. O'na...


Francis, söyleyecek çok şeyi olsa da susan adamlardan biri. İnsanların yanlış tanıdığı ve gereken değeri hiç vermedikleri adamlardan biri. Ama biz onun nasıl biri olduğunu biliyoruz ya bizim için kâfi! Onu hiç unutmayacağımızı anlattık Francis'e, ona ne çok güvendiğimizi, onu ne çok sevdiğimizi. Francis'in başkasına şarkılar yazması bizi üzse de ses etmedik.


Düşünsenize nasıl üzülmezsiniz? Gecenin bir yarısı Francis için şarkılar söylerken o başkalarını düşünüyor... Olur ama böyle şeyler değil mi? Olmasa keşke.


Aslında anlaşılması zor bir adamdı Francis, bazen ondan kaçmak istedik. "Acılarımızın güneyine" dedi, orası neresiyse...


Sözleri en çok acıtan şarkının en güzel isme sahip olması nedendir bilmem. Özledik. Acılarımız bizi hiç terk etmedi. Pişmanlıklarımızı bırakıp gittik son kez gülerek. Francis uyusun diye söylediğimiz bir ninniydi aslında. Sözleri bizi acıttı acıtmasına ama tek istediğimiz Francis'in rahatça uyuyup mutlu uyanmasıydı.


Sonra dedi ki:


Hayat başka bir yerde. Acıların, üzüntülerin kaçar gider. Sevgin kalır, tek bir gülümseyiş için... Hep var olacak bir rüya için...


(Kelimesi kelimesine böyle demediyse de ben tam olarak bunu anlamak istedim.)


Francis için içtik çaylarımızı karşılıklı. Bizi duymayacak ne kadar Francis varsa geçmişimizde, hepsi için şarkı söyledik birlikte. Belki sabaha kadar Francis'ten bahsederiz, belki neşeli filmler izleriz kafa dağıtmak için. Bilmiyorum henüz. Ama siz yine de bu gece piyano çalıp güzel sesiyle Fransızca şarkılar söyleyen bir Kanadalı duyarsanız, bilin ki yalnız söylemiyor şarkılarını...


Francis için...


(Görmeyi bilen için küçük detaylar çok şey anlatır. Görmek isteyen için... Kelimeler, saatler, her şey...)

12 Şubat 2011 Cumartesi

Kısacık-13



* Fotoğraflarda olduğundan daha iri ve parlak çıkmak biz zavallı beyaz tenlilerin kaderi. Halbuki bak esmerlere, maça 1-0 önce başlıyorlar fotoğraf konusunda. 


* Aslında biraz daha beyaz olsaydım, hatta bembeyaz olsaydım işte o zaman saçlarımı kıpkırmızı yapmam için önümde hiçbir engel kalmazdı. Ama uygun değilim bu iş için. 


* Konuyla bağlantılı olarak şunu söylemek istiyorum, hayatta en çok kıskandığım kadınlar beyaz tenli, kızıl saçlı olanlar. (Lauren Ambrose, Nicole Kidman, Marcia Cross ve diğerleri, hasta ediyorsunuz beni!)


* Bir de üye olduğum yerlerde kullandığım fotoğrafların hepsi ya yazın ortasında çekildiği için ve ben güneş gördüğüm saniye renk değiştirebilme kabiliyetine sahip olduğum için ya da karanlıkta veya uzaktan çekildiği için olduğumdan biraz fazla esmer göründüğüm fotoğraflar. Bu bizim minik sırrımız olarak kalabilir bence.


* Uzun saçı hiç sevmedim. Saç kestirmeyi de sevmedim. O yüzden kendimi bildim bileli uzun saçlıyım. Kısa saç daha çok uğraştıran bir şey olduğundan tembellik ediyorum biraz.


* İnsanların saçlarında yaptıkları değişiklikleri kolay kolay fark etmiyorum. Erkeklerinkini fark etmek kolay oluyor ama kızlarda biraz zor. Bir gün otobüste önümde oturan kızın saç renginin güzel olduğunu düşünürken omzumdan önüme doğru düşmüş saçıma bir an baktım. Sonra kıza baktım, bir daha kendi saçıma baktım. Kızın saç rengine özenmem gereksizmiş zira saçlarımız aynı renkmiş. Tamamen hem de. Kendi saç renginin farkında olmayan bir insan başkasınınkine nasıl dikkat etsin?


* İşe yaramayacak olsa da görevlilere gidip "Kartların üzerindeki kısaltmayı yanlış yazıyorsunuz, bu birleşik bir kelime olduğu için böyle kısaltamazsınız" diyen adamı takdir ettim. Öğretmendi ama ne öğretmeniydi bilmiyorum. İyi ki öğretmenmiş. Böyle şeylere dikkat eden insanlar lazım.


* "Hep ben konuşayım" diyen o insanlar var ya, bir gün bir tanesi temiz bir dayak yiyecek benden ama bakalım ne zaman. Kız üniversite arkadaşıyla konuşuyor. Kendisini anlattı epey zaman. Anlatacak konu kalmadı abisinin kendilerini ziyarete gelen ilkokul arkadaşını anlatmaya başladı. Yavaş yahu! Arada bir sus, kızın da anlatacakları var belki sana. Olmasa bile senin abinin ilkokul arkadaşından kıza ne?! Dinleyen kızın yerinde olsam çok kötü şeyler yapabilirdim konuşana.


* Mehmet Günsür'ün muhteşem bir gülümsemesi olduğunu kabul ediyorum. Senelerdir kendisini görünce benim de yüzümde bir gülümseme oluştuğunu da kabul ediyorum ama 2 haftadır adını duymaktan bıktım! Filmden de bıktım, tesadüflerden de bıktım, Eylül Akşamı şarkısından da bıktım! Filmi merak etmiş olsaydım bile izlemezdim kesin bu muhabbetlerin üstüne. Geçmişte yine aynı durumdan ötürü izlemediğim bolca film oldu, bunu da izlemesem bir şey kaybetmem bence. (Sürekli her yerde görüp duyduğum için daha izlemeden nefret ettiğim Titanic olsun Issız Adam olsun bütün filmlerin her karesini, her repliğini biliyorum sayenizde. Eksik olmayın.)


* "Mehmet Günsur evliymiş, 2 tane de çocuğu varmış, ne ara evlendi yaa" dedi, kendimi zor tuttum atlayıp "Aaa seni davet etmedi mi? Hatta davet etmediği gibi haber bile mi vermedi? Ayıp etmiş." dememek için. Tanıdık olsa affetmezdim ama tanımadığım insanlarla muhabbete girmekten hoşlanmıyorum. Yanında olsa kızacak adama haber vermediği için.


* Bir gün her şeyin istediğim gibi olacağına inanıyorum bazen. Ama istediğim gibi derken kastettiğimin ne olduğu konusunda çok da emin değilim. Nefret ettiğim her şeyin bir gün mutlaka başıma gelmeyeceği bir dünya mümkün olmalı.


* Birbirine benzemeye çalışan çiftleri fena halde antipatik buluyorum. Ama birbirine benzeyen insanların birbirini bulup mutlu olduklarını gördüğümde çok mutlu oluyorum onlar adına. Evet başkalarının mutluluğunu görüp sevinebilmek mümkün.


* "Hangi filmi izlesem" sorusuna cevap bulamayıp bu geceyi de bitirdim. Hep aynı şeyi yapıyorum.

10 Şubat 2011 Perşembe

Sessizim, bu ses senin...





Yaklaşık 5-6 yıl önce severek dinlediğim amatör bir grup vardı. Şarkılarını bulana kadar bin türlü işkence çektiğim gruplardan biri :) Senelerce de dinledim.


Sonra bir gün baktım albüm yapmışlar. O amatör kayıtlarını çok sevdiğim şarkılar albüme girince gitar sesi duyulmaz olmuş. Üzülmüştüm. En çok da neye üzülürüm biliyor musunuz öyle durumlarda? 5-6 senedir dinlediğim, en samimi en heyecanlı hallerini takip ettiğim o grup bir gün bilinir olur ya, o gün birileri gelir sana "x diye bir grup çıkmış duydun mu" der ya, o çok güzel dediği şarkılar senin ilk hallerini bildiğin ve artık eski samimiyeti göremediğin şarkılar olmuştur ya... "Hımm biliyorum" derim, konuyu kapatmaya bakarım ben biri sorduğunda. 


Hepsi birbirine benzeyen müzikler üzerine yine birbirine benzeyen sözler yazan, her biri birbirinin aynısı albümler yapıp milyonlar satan o adamları dinleyen insanlarla paylaşmak istemiyorum ben dinlediğim müziği! Bencillik biliyorum ama o sevdiğim grupları kimse bilmesin istiyorum bazen. 


Hafızam beni yanıltmıyorsa, yine 4 yıl kadar önceydi "Kırmızı oda" diye bir şarkıyı ilk dinlediğim gün. (ilk kısımda bahsettiğim grup Sakin değil, ismi lazım olmayan başka bir grup. Şu ara pek popüler.) Myspace'te deliler gibi dolaşıp yeni gruplar aradığım zamanlar... 2 yıl sonra albüm yaptı Sakin. "Sakin diye bir grup keşfettim geçenlerde, albümleri yeni çıkmış, mutlaka dinlemelisin" dendiğinde gülüyordum sadece :)


Bir ara müzik zevkinden nefret ettiğim insanların dinlediğini görünce soğudum bile. İstemli olarak yaptığım bir şey değil bu. Tamamen kontrol dışı...


Yine de albümde olmayan şarkıları dinlediklerinde yüzünü buruşturan o malum hayranlardan daha çok sevdim ben Sakin'i. Belki de en çok Küçük Prens'i.


"Sakin" dağılmış dediler, bulabildiğim her yere baktım. Hep aynı haber. Gerçekmiş demek... Duyduğumdan beri aynı şarkıyı mırıldanıyorum içimden. Sakin'in en sevdiğim şarkısı. Küçük prens.


Taze durmayı unuttuğum şu şubat gününde
Ben nasıl naif olsam?
Söyledim, pek ince işlerim ben
Sen bakar, dalar, konuşur ve şahlanırsın.


Birden susturdum tüm dünyayı sen konuş diye
Nasıl sağırsın kendine...
İlk defa toslayınca bir incelik abidesine
Yarattın yenisini.


Bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya
sen onarma istemem!
Sevdiğin bu gözler sessizse inan çok, çok uzakta gerçeğim.


Koş dur büyülü renkleri arasında bu gezegenin
Her şeye sahipsin
Emin ol bu içtenlik senin
Ben zaten yaşarken bambaşka bir alemde


Bildiğim tüm küçük hayatlar yıkık ya
Sen onarma istemem!
Sevdiğin bu gözler sessizse inan çok, çok uzakta gerçeğim.


Sen küçük prensim varlığınla fethettin mi sandın garip dünyamı?
Boşa saydın bak bunca beden zaferde benimle yıllar sonra!




Yolları açık olsun...


Başlık bir başka Sakin şarkısı Sentetik Sezar'dan.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Sen yokken

Eğer dinlenmesi sakıncalı şarkılar, dinlenmesi psikolojime zararlı şarkılar ya da ona benzer bir listem olsaydı bu şarkı kesinlikle o listede olurdu. Anlattığı şey öyle tanıdık ki...


Flört'ün son albümü Demli'deki "Sen yokken" isimli şarkıdan bahsediyorum.




Sen yokken kuşların sesi çıkmıyor
Sen yokken İstanbul'un bile hiç tadı yok
Sen yokken arızalarım bir bir depreşiyor
Ah sen yokken acılarım iç içe giriyor.


Bu sabah sensiz uyandım, zor oldu
Aşktan mıdır nedir bilmem.


Ses ver, bir kuşun kanadına takılıp gelirim
Uzanıp nehirlerde akar gelirim
Çünkü sen yokken yağmurun bile tadı olmuyor
Çağır beni gönlüme dikilmiş serenim.


Bu sabah sensiz uyandım, zor oldu
Aşktan mıdır nedir bilmem.


Şuraya tıklayınca şarkıya ulaşabiliyoruz: http://www.flortmuzik.com/8.htm

8 Şubat 2011 Salı

Hay tek taşınıza be!



Bu defa kesinlikle sevgililer gününe söven şeyler yazmayacak/söylemeyecektim. Ama bugün gördüğüm o reklamdan sonra bu kararı bozdum, çünkü sinirimi bir şekilde atmam gerek.


Hatun kişisi ayrılma bahanesi sunmaktadır muhtemelen. "Çok tatlısın amaaaa..." der, o an erkek olan kişi tek taş yüzüğü gösterir. Hatun kişinin duyguları anında değişir. "Sana bayılıyorummmmmmmm" der. 


O an TV karşısında olan Selin kişisiyse TV'yi camdan atma isteği duyar.


Evet biliyorum, sevmedikleri adamlara para için tahammül eden bir sürü kadın var dünyada. Aşktan önce parayı tercih edenler var bol bol. Ama öyle olmayanların sayısı daha fazla ve bu reklamdan benim aldığım tek mesaj "bir kadının fikrini tamamen değiştirmek istiyorsanız tek taş yüzük alın".


Evet, bu kadar. Kadınların kafası ancak bu kadar çalışır değil mi? Fikirleri de bu derece çabuk değişir. Maddi şeylere o kadar bağlılardır ki... Sizden hoşlanmaması önemli değil. Bir yüzük alın ve her şey istediğiniz gibi olsun.


Hakaret bu, başka bir şey değil!


Son bir şey, tek taş yüzük fikrimi değiştirir evet, karşımdaki hakkında olan olumlu fikirlerimden tereddüt etmemi sağlar. O kadar... 


Bir de dün gördüğüm şöyle bir şey var. Hem kadınlara hem erkeklere yönelik ürünleri bulunan markalar sevgililer günü için kampanyalar yapmış. Ama sadece kadın ürünlerinde! Sadece bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki biraz "hediye alıp kadın milletinin ağzını kapatma günü" olarak algılanıyor erkekler tarafından bugün. Umarım bana öyle geliyordur. Ufff ya da bana ne ya, alan memnun satan memnunsa bana ne!?


Neyse, zerre kadar umursamadığım, hayatımın hiçbir döneminde kutlamadığım/kutlamayacağım bir gün altı üstü. Takılmamayı daha doğrusu sinirlenmemeyi öğrenmiştim. Ama bugün o reklamı görünce...

7 Şubat 2011 Pazartesi

Anlatmak isterim de anlatamam




Her ne kadar saçma olduğu konusunda kendimi ikna etmeye çalışsam da bazı şeylerin karşıma çıkması sebepsiz olamazmış gibi geliyor. Gece vakti sakin sakin kitabımı okurken seneler önce bana söylenmiş ve benim aklımdan tamamen silinmiş bir cümlenin kitapta karşıma çıkması tesadüf olamaz değil mi?


Tamamen hafızamdan silindiğini sandığım bir konuşmadan bir cümle. Zamanında canımı çok acıtmış bir cümle...


Kitaptaki kız bana benziyor biraz. Karşıdakinin beklediği ilgi ya da sevgiyi göstermiyor çoğu kez. Daha doğrusu gösteremiyor diyelim. Zaman zaman beklenmedik anlarda küçük sevgi gösterilerinde bulunuyor sadece.


İşte bu durum insanlara göre karşıdakini elinde tutma yöntemi! Çok ilgi yok, işler tehlikeye girince ortalığı düzeltmek ve kendisini sıyırmak için gösteriyorsun daha önce esirgediğin o ilgiyi. 


Aynen böyle düşünen karakter tam da benim duyduğum cümleyi söylüyor, kelimesi kelimesine aynısını... Halbuki ben kendimden biliyorum ki taktik falan değil bu. İlgisi yok! Kimileri beceremez böyle şeyleri. Bazılarına basit gelen şeyler bazıları için çok büyüktür. Ama anlatamazsın ki...


Böyle şeyler olur, üzerinden zaman geçer, toplar insan kendini. Seneler evvel bir gece yarısı duyduğun cümle başka bir gece yarısı bir kitapta çıkar karşına. Uyu uyuyabilirsen...

6 Şubat 2011 Pazar

Kısacık-12


* Rüyalar konusunda kendimi aşıyorum! Rüya görmekteyken rüya olduğunu fark edip küskün çocuk edasıyla surat asar, rüyamda gördüğüm tiplere "biliyorum rüya bu" derdim. (Uzun bir süre yaptım bunu.) Şimdi daha değişik bir şey yapıyorum. Farklı dilde rüya görüyorum. Cidden çok komik oluyor. Geçen hafta hayatımda hiç konuşmadığım kadar iyi Fransızca konuştum rüyamda. Hatta bir ara korkunç bir konuşma hızına ulaştığımda "Sanırım rüya görüyorum" deyip ardından uyandım. 2 gün önce de hayatımda hiç konuşmadığım kadar kötü bir İngilizce konuşuyordum rüya boyunca. Etrafımdaki herkes de benimle birlikte o dili konuşuyor tabi. Bizim normal devlet okullarımızda uyduruk bir sistemle dil öğretildiği için (Aslında derslere girenler o konuda yetkin kişiler olmadıkları için başka türlü bir yöntem bilmiyorlar. Branş öğretmenleri atama beklerken derse emekli muhasebeciler, emekli memurlar falan giriyor okullarda.) çocuklar cümlenin Türkçesini düşünüp sonra kelime kelime çevirmeye çalışır hani hedef dile. İşte tam onu yapıyordum. Nasıl bir işkenceydi anlatamam. (Ben de devlet okullarında okudum ama yabancı dil ağırlıklı lisede bir grup iyi öğretmene denk gelmiş şanslı bir insanım.)


* "(:" bu var ya bu, nefret ediyorum ben bundan. Ama neden olduğunu henüz çözemedim. Yine de görmekten hoşlanmıyorum kendisini.


* Hayatta duymaktan ve kullanmaktan nefret ettiğim iki kelimeden biri kanka, diğeri aşkımdır. Bro Code kitabını "Kanka Kanunu" olarak Türkçeleştirdikleri için kitabın içinde yüzlerce defa geçen "bro" kelimesi de yerini yüzlerce "kanka"ya bırakmış tabi. O da tam bir işkenceydi! (Başka türlü çeviremezlerdi tabi ama keşke ben orijinal dilinde okusaymışım.)


* Tolstoy'un romanları gibi hikayelerini de çok severim. Daha önce hiç okumadığım bir hikayesini okudum bugün. "Prens D. Nehlyudov'un günlüğünden". Son 8 sayfasında, Prens'in (ya da Tolstoy'un) burjuvazi, sanat, eşitlik vs. üzerine fikirlerini anlattığı kısımdan o kadar etkilendim ki...  Hatta bir kısmı yazayım istedim ama baktım ki yazmak istediğim yer 8 sayfayı buldu vazgeçtim. Tolstoy severseniz benim gibi geç kalmayın bu hikayeye.


* Bir de koca yayınevlerinin yaptığı yazım yanlışlarını aklım almıyor. İnsan satır sonunda heceyi yanlış yerden bölmeyi nasıl başarır? (Yanlış yazılan ne kadar çok -de, -ki olduğundan bahsetmiyorum bile.) 


Şöyle bir yazım hayal edin:
kald-
ım.


* Bir süredir yazılarda gördüğünüz görsellerin çoğu benim tumblr hesabımdan. Bana ait değiller tabi. Yüzlerce reblog sonucunda karşıma çıkmış şeyler. Çoğunun asıl kaynağını da bilmiyorum doğal olarak. Tam da bu sebepten dolayı görsellerin kaynağını belirtemiyorum.


* Her gün bir film izleyecektim, 2011 planım oydu. Şimdilik yalan oldu. 


* Çok bilinen şiirlerin bir-iki kelimesini değiştirip "bunu ben yazdım" diyen insan tanıyorum. Sonra da facebook'tan paylaşıp insanları "yazdığım şeyi beğenin" diye taciz ediyor. (Yaptığı resmen taciz.) Facebook arkadaşlarının ortalama yaşı 12 olduğundan (hepsi öğrenci) çakmıyorlar tabi. En ünlü şiirler bile onlara yabancı. Yaa işte, var bu insan. O da yer işgal ediyor bu dünyada.


* Bazen çevremdeki insanların çok büyük çoğunluğuna tahammül edemiyorum. Depresif ergen modu!


* Büyüyünce değişeceğini sandığım şeyler vardı. Mesela böceklerden korkmayacağım sanıyordum büyüdüğümde. Ya hâlâ büyüyemedim ya da bu korku büyüyünce geçenlerden biri değil. 8-9 yaşlarındayken kazara kedinin üstüne basıp düşmüştüm, kedi de tuhaf bir ses çıkarıp kaçmıştı. O gün korkmaya başladım kedilerden. 16 yaşına kadar korktum. Sonra veledin biri elinde kediyle yanıma geldi, baktım arkada mahallenin benim yaşlarımdaki erkek çocukları sırıtıyor. Çocuğun geliş sebebi anlaşıldı... "Selin abla ya kediyi seversin ya da üstüne atarım" dedi çocuk. Yapma etme derken baktım çocuk ciddi. Baktım arkadakilere de rezil olacağım, kedinin başını okşadım ve o günden sonra bir daha hiçbir kediden korkmadım. Ama böcekler öyle mi ya? Elimin üstünden karafatma geçince kaç saat ağladığımı ben bilirim. (Yaş 13 falan.) Aynı şekilde yine elimin üstünden örümcek geçince "ya bu böcekler bir şey yapmıyormuş aslında" diyemedim. (O değil de bu böcekler neden elimden geçip durmuş?) Hâlâ korkuyorum ve hepsinden nefret ediyorum!

3 Şubat 2011 Perşembe

Kısacık-11


* Şu fotoğraftakilerden biri ben olmak isterdim. Tabi yükseklik korkum olmasaydı. 


* İnsanların hareketlerinden anlamlar çıkardıktan sonra şayet kendileri farklı şeyler söylemişse söylediklerine inanmayı tercih ettim genelde. Yanılmış olabilirdim. Öyle diyorlarsa öyle olsun demiştim. Öyle değilmiş. İnsanların söylediklerine değil yaptıklarına bakmak gerekirmiş. Bu sefer dersimi aldığıma inanıyorum. 


* Son 1 yılımı korkunç bir beslenme düzeniyle geçirdim. Saat 10'da poğaça-açma-börek türünde şeylerle kahvaltı, 12'deki öğle arasında çevrede yiyecek adam gibi bir şey olmadığından döner, dürüm gibi şeyler. 12'den sonra deliler gibi koşturulduğundan sürekli halsiz düşme ve ayağa kalkmak için bir şeyler atıştırma gereği duyma. Başka bir şey bulamayıp çikolataya saldırma. Öğrencilerin zorla yedirdiği cipsler, velilerin getirdiği börekler, tatlılar... Eh haliyle pantolonlar ve etekler birleşip isyan bayrağını çektiler! İşte hem daha sağlıklı bir insan olabilmek hem de eski halime dönebilmek için bu ara yediklerime fena halde dikkat ediyorum. Günde 3 çikolata yok artık! (Bunu yaptığım günler oldu, evet.) Masamın üzerinde sürekli bir şişe su hazır durumda. Gelsin kepek ekmekleri gitsin çorbalar, yeşil çaylar! Buraya da yazıyorum ve çevremdeki herkese de duyuruyorum ki kendimi baskı altında hissedeyim.


* Barney denen adamı seviyorsanız Bro Code'un Türkçe çevirisini bu ay cnbc-e derginin yanında almanız mümkün. Ben aldım bile. Reklamlar bitti.


* Bir insan bana açıkça bir yanlış yaptığında ve ben bunun sonucunda ona karşı tavır aldığımda neden "Acaba bu seferlik de bir şey yokmuş gibi davransam mı?" fikri aklımdan çıkmıyor? Yokmuş gibi davranmayı hak edecek insan var sanki karşımda! Senelerdir aynı şey!


* Milliyet yazarı zor olan bir şey başarıp (!) +18 dizisinin ABD yapımı bir diziden esinlenerek yapıldığını ortaya çıkarmış. Müthiş bir iddia atmış ortaya! Dizinin yapımcısı Seray Sever de biraz (!) esinlendiklerini itiraf etmiş. İtiraf kısmı değil de haberin ilk kısmı beni çok eğlendirdi. Farklı oyuncular kullanarak ama her şeyi birebir aynı yaparak diziyi çektiklerini yüzlerce insan yazdı zaten o gece twitter üzerinden...


* Gece gece kahve içmek çok güzel ama bir de uyku kaçırmasa.


* Bugün şöyle bir denetledim ortalığı, henüz kırmızı balonlar, dev kalpler, kocaman ayılar dolmamış ortalığa. Sevgililer günü kampanyaları başlamış ama henüz o iğrenç görüntü yok. Eğer sevgililer gününden nefret edenlerdenseniz siz de ve yakın zamanda alışveriş yapmanız gerekmekteyse hemen koşun gidin. Son 2-3 gün!


* Hafta boyunca gün sayıyorum Fringe için, yayınlanınca unutuyorum. Yine başladı dalgınlık.


* Normalde sadece kızların yaptığını sandığım, pek çok anlama gelen o gözleri kapatıp kafa sallayarak gülümseme hareketi var ya, bugün ellili yaşlarda bir amca bana öyle teşekkür etti. Sanırım doğru bildiklerimi tekrar gözden geçirmeliyim.


* Friendfeed'den ya da twitter'dan birinin bir şey yazdığını görüyorum. Dakikalar sonra bir başkası aynı şeyi yazıyor. Hatta zaman zaman yazmıyor, kopyalayıp yapıştırıyor. Sonra da gelen tepkiler karşısında bir havalara giriyor ki sormayın gitsin. İşte o ikincisi var ya, o ne içtiyse aynısından ben de istiyorum!


* Yıllar evvel bir yere Tolstoy'dan bir alıntı yazmıştım. Bir arkadaş da sormuştu nedir bu diye, anlatmıştım. Geçenlerde kızın msn iletisinde o yazdığım cümleyi gördüm. Sesli harfler atılmış, aralara gülen suratlar eklenmiş. İmza da bizim malum kıza ait. Tolstoy'un kemikleri sızladı o an. Benim yüzümdeeeeen!!!! (işte bunu seviyorum! Çetin Tekindor tonlamasıyla okuyun lütfen.)


* Gereksiz şeyleri hatırlamakta çok başarılıyım. Mesela o kızla o konu üstüne konuştuğumuzu hatırlamam da buna örnek bence. Yaşlanınca "bilmem kaç senesinde ekmeği şu kadar paraya alırdık" diye anlatan yaşlılar var ya, onlardan biri olmaya adayım.


* "Verdana" isimli yazı tipine "Verdaaağne" diyen bir bilgisayar hocam oldu üniversitede. Yazıyı yazdıktan sonra düzenlemeyi yaparken onun verdaaağğne diyen sesi çınlıyor kulaklarımda hep.