26 Mart 2011 Cumartesi

Belki


Olur bazen. Hayat aslında çok çok iyi gitmese de iyi gitme olasılığı mutlu eder insanı. Umut etmekle bile alakası yok aslında. Geleceğin belirsizliği var ya hani, iyi şeyler olma olasılığı ve kötü şeyler olma olasılığı aynı ya hani, işte o mutlu eder insanı bazen. O bile...


Yarın sabah kalktığında neyle karşılaşacağını bilmezsin ama bu seni mutlu eder. İnsanların senin için ne düşündüğünü bilmezsin ama iyi şeyler düşünme olasılığının varlığını bilir mutlu olursun.


Olur bazen öyle. Küçük gibi görünen büyük şeyler vardır hayatta. Mutlu eder. Gülümsetir. Birileri gülümser, seni de gülümsetir tüm dünyayla birlikte.


Belki başkaları için çok fazla şey ifade etmeyen ya da etmeyecek şeyler gününü güzel yapar. Normalde sevmediğin insanlara bile gülümsersin.


Düşündüğüm gibi çıkmayacak belki bazı şeyler. Belki üzüleceğim yine. Olsun. Ya öyle olmazsa?


Güzel olursa ya...


(derken aklıma geldi: http://slnnn.blogspot.com/2010/08/tedirgin-asklar.html )

22 Mart 2011 Salı

Kısacık-16



* Bazı şarkılar çok güzel. Mesela "The Turtles-Elenore", mesela "The Beatles-I want to hold your hand", mesela "Uriah Heep-July Morning", mesela "The Doors-Wintertime Love"...


* Profil yazım beni hala 24 yaşında sanıyor, çaktırmayın, bir de onun 25 yaş bunalımıyla uğraşamam şimdi.


* Orta yaş bunalımı belirtileri göstermem bence tuhaf. Bildiğim kadarıyla insanlar orta yaş bunalımına 25'ten epey sonra giriyorlar. Ben manyak mıyım o zaman?


* O çok güzel olan şarkılardan bir diğeri de şu an dinlemekte olduğum I don't feel it anymore. William Fitzsimmons ve Priscilla Ahn'in o şahane seslerinden dinlemek ne güzel...


* Yıllar önce myspace'ten deli gibi takip ettiğim, herhangi bir şarkılarını bulabilmek için saatlerce google'da bulduğum her siteye tıkladığım bir grup 2008'de albüm çıkarmış. Dün gece öğrendim. Aslında çok da sevmiyormuşum demek.


* Sevgili Fringe yapımcıları;
Diziyi bitirmek istiyorsanız açık söyleyin, sıkıntıya sokmayın adamı. Son sezon ne güzel başlamışken, tüm bölümler çok iyi giderken bu son yaptığınız nedir Allah aşkına? Pff. Son bölümü izleyesim gelmiyor resmen. (Spoiler olmaması için dikkat ederek "William Bell'le ilgili olan şey" desem benden başka anlayan olur mu bilmem.)


* Bu arada House 7. sezon 16. bölümün hakkı yenmemeli. Bölümün sonu, fonda çalan şarkı... Her şey öyle güzeldi ki. O 20 saniye bana 20 saat gibi geldi.


* Uykuyu çok sevmiyorum ama tüm gün yatma isteği de yok değil hani.


* En sevdiğim şiir uykumu kaçırdı dün gece. Nereden çıktı da aklıma takıldı bilmiyorum. Belli bir yere kadar geliyorum, sonraki dize aklıma gelmiyor. En azından 20 kez şiiri baştan okumuş olmalıyım. Bir türlü başaramadım hatırlamayı...


* Akşamları eve tam da "köyün delisi" modunda geliyorum. Yolda şarkı söyleyerek yürüyorum. Yüzümde bir gülümseme... (Nedeni bana kalsın şimdilik...) Geçen akşamki en komiğiydi mesela. Cenk Durmazel'le birlikte "Mutlu" şarkısını söylüyoruz. (Malt dinliyordum da yazabilirdim ama böylesi daha eğlenceli.) Yağmur çiseliyor. Ben yolda hoplayıp zıplıyorum "Söyledikçe gerçek olacak, ben mutluyum ulan!" diye. Evet, böyle işte.


* Yazarken D harfi yerine S harfi yapıyorum bazen. Dershanede bir ablamız vardı D'leri S gibi söyleyen.(yapıyoSum, geliyoSum falan derdi) Yazarken hep onu hatırlıyorum.


* Zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum yine.


* Bu ara kitap okuyacak bol bol zamanım oluyor. Dünyanın en mutlu insanı değilim yine de. Kitaplar bittikçe yenileri gelsin istiyorum çünkü :)


* Bu yazı burada bitsin.

20 Mart 2011 Pazar

Tarla Kuşuydu Juliet



Romeo ve Juliet'in hikayesinin nasıl bittiğini aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Peki ya Juliet birkaç saniye önce uyansaydı da Romeo'nun geldiğini görseydi? Kendilerini öldürmeselerdi?


İşte "Tarla Kuşuydu Juliet" tam da bunu anlatıyor.


Romeo geldiğinde Juliet uyanır ve hayatlarına devam ederler. Birlikte geçen 29 yılın sonunda büyük aşktan geriye hiçbir şey kalmaz. 


Gün boyu edilen kavgalar, bağırış çağırışlar eserin yaratıcısı Shakespeare'in mezarında ters dönmesine sebep olur, Shakespeare dayanamaz ve mezarından kalkıp müdahale etmeye gelir. Sonrasında eğlence başlar :)


Romeo ve Juliet'in kızı Lucretia rolündeki Murat Bavli hiçbir şey yapmadan sahnede dursa bile gülüyorsunuz.




Sürekli eserlerinden alıntılarla konuşan üstat Shakespeare rolünde Çağlar Çorumlu şahane. Üstat Shakespeare'in bir yerden sonra "Şeko" haline gelişi, arada geçen komik diyaloglar yüzünden gülmekten gözlerim yaşardı oyun boyunca :)






ve Romeo ile Juliet. Engin Alkan ile Sevinç Erbulak.


İkisini de keyifle izledik daha önceki oyunlarında izlediğimiz gibi.


Şahane bir pazar günü oldu sayelerinde. Hele bir de oyunu izleyen kişi koskoca bir sene tiyatroya gidememiş ve geçen yıl en çok bunun eksikliğini hissetmiş bir adet Selin olunca güzel bir oyun izlemiş olmanın ne anlama geleceğini bilmem nasıl anlatsam...


Nefes almadan güldüm. "Yarın tekrar oyun var, gel" deseler giderim. O kadar yani :)


İstanbul'un hangi sahnesinde oyun izlersem izleyeyim etrafımda tiyatro izleyicisi olmayı öğrenememiş insanlar olunca üzülüyorum ve kızıyorum. İnsanların genel bahaneleridir, aman benim ailem çok yabancıydı böyle şeylere, aman da benim çevremde giden yoktu ıdı vıdı. Hayır efendim, ilgisi yok! Ben anne babamla bir kez olsun tiyatroya gitmedim. Ta lise yıllarımızda Mischiefle beraber kendi harçlıklarımızla bilet alıp tiyatroya giderdik. İlla sizi itekleyecek birilerinin olması gerekmiyor aslında.


Kaldı ki çok zor iş de değil bu. Sahnede olanlara bağırarak tepki verirseniz (Örn: Ahahaha ne dedi yaaaa); telefonunuzun sesini kısmazsanız; yanınızdakilerle sohbet ederseniz; oyun sırasında fotoğraf çekerseniz hem sahnedekilerin konsantrasyonuna zarar verirsiniz, hem de sizle birlikte oyunu izlemekte olan diğer izleyicilerden küfür yersiniz. Açık ve net. Bunu düşünebilmek için çok yüksek bir IQ'ya da gerek yok, hayatını tiyatrolarda geçirmeye de...


Neyse, sinirlenmiyorum. Öğrencilik hayatı bittiğinden beri hafta sonları çalışan bir zavallı olduğumdan dolayı tiyatroya gidemiyordum. Şu an normal insanların hayatına benzer bir hayata sahip olunca yeniden kavuştum en sevdiğim şeye. Tadını çıkarmak gerek değil mi :)


Tekrar fırsatım olursa mutlaka izleyeceğim oyunlar arasına aldım Tarla Kuşuydu Juliet'i. Fırsatınız varsa siz de görün derim. O 4 kişi sahnede harikalar yaratıyorlar!

19 Mart 2011 Cumartesi

Hadi

İşte korktuğum şey buydu! İnsanlara anlatmayı bir türlü başaramadığım şey de buydu...


Farklı sebeplerle de olsa birkaç defa hayal kırıklığına uğrayınca onun etkisi mutlaka kalacaktı ve kaldı da... Ne zaman bir şeyler iyi gitse bozulacağından korkuyorum. Sanki hayatımda hiçbir zaman hiçbir şey iyi gitmeyecek gibi geliyor.


Neden?


Daha önce iyi gitmedi diye.


Her zaman kötü şeyler olacak gibi geliyor. Sandıkları gibi bahane uydurmuyorum. Aklım başka yerlerde de değil. Sadece korkuyorum işte. 


Sanki hep kötü gidecek gibi.


Halbuki güzel olsa artık olmaz mı? Saçmaladığımı fark ettirse hayat bana. Hayatımın ilk 24 yılı hep bir yerlerde takılı kalarak geçmişse de 25'e girer girmez ileri bakmayı öğrenebilmişken... Güzel şeyler olsa hazır ben beni üzen her şeyi kafamdan atmayı başarmışken.


Olsa ya...


Hadi be.

15 Mart 2011 Salı

En Dürüst Emevi

"En dürüst Emevi Devleti" yazmış ders defterine. 


Bunu yazanın bir tarih öğretmeni olmadığı belli. Acaba iş çevirdiler de farkına varılmasın diye kendileri mi yazdılar hoca yokken diye düşünüp kimin yazdığını sordum, "Hocamız görme engelli olduğu için ben yazdım" dedi bir tanesi. Şöyle bir baktım da komiklik olsun diye bunu yapacak çocuklardan değil. Başına iş gelmesinden tırsacak olanlardan...


"En yakışıklı Emevi Devleti"
"En çirkin Emevi Devleti"
"En yalancı Emevi Devleti"
"En sevimli Emevi Devleti"


...


Birine en dürüst diyorsak diğerlerine de farklı sıfatlar bulmalıyız di mi?


Fransızca son sınıfta V.Hugo'yu (Victor Hugo) "5. Hugo mu yoksa 5 Hugo diye mi okuyayım" diyen kız ne kadar sinir bozucuysa bunu yazan çocuk o kadar sevimli gözümde. Ne güzel yakıştırmış baksanıza ismi...


(İnternet efsanelerinden biri gibi görünen -hatta pek çok sitede görebilirsiniz- 5. Hugo hadisesine bizzat şahit olmuşluğum var bir "Çağdaş Fransız Edebiyatı" dersinde. Var o insan yani, yadırgamayın.)

10 Mart 2011 Perşembe

Bul beni o zaman

"Youtube saçma sapan video tavsiye ediyor" diye kızmayı bırakıyorum şu andan itibaren. Eskiden ana sayfada gördüğüm abuk subuk videolara kızıyorum, ama bugün bitti.


Çünkü kendisi bana az önce şunu tavsiye etti: http://www.youtube.com/watch?v=xNXTh4A4uS0&feature=feedrec_grec_index


Hayatımızda olan her şeyin bir sebebi varsa bunun da olsun be! 


Şarkıda da bahsi geçen ve benim hep yaptığım o şeyi artık çıkarayım hayatımdan. Hayat bayram olsun. İsviçre'de bile. (uvvv bunu yapmamalıydım... Anlayanlar anlamayanlara çaktırmasın!)


Sözlere bak ya, ne tatlı şarkısın sen :)



True love will find you in the end
You'll find out just who was your friend
Don’t be sad, I know you will,
But don’t give up until
True love finds you in the end.
This is a promise with a catch
Only if you're looking will it find you
‘Cause true love is searching too
But how can it recognize you
Unless you step out into the light?
But don’t give up until
True love finds you in the end.

True love, please find me :)

Öğretmen halleri-12

İngilizce öğrenmeye 6. sınıfta başlamıştım. Tahtaya cümleler yazıp onları kullanarak bizi konuşturmaya çalışan bir öğretmenimiz vardı. Yaptığının saçma olduğunu düşünmüştüm önce.


"Bize kullanacağımız kelimeleri yazsın, biz cümle kuralım, daha iyi, biz kelime bilmiyoruz ki nasıl konuşalım böyle" demiştim kendi kendime. Sonra durup düşününce fikrimin saçma olduğunu fark etmiştim.


Öncelikle ezberlenmesi gereken milyonlarca kelime vardı mutlaka. Ben bunları nasıl ezberlerdim? (Dilcilerin ezberi iyi sanılır ama benim ezber yeteneğim yok. Mümkün değil kelimesi kelimesine ezberleyemem bir şeyi. Şiir ezberlerim ama orada ezberleme niyetinde olmadan farklı zamanlarda okuyup ezberlediğim için o sayılmaz.)


Sonra bir de şunu düşündüm. Gitmek fiili "go"ydu, tamam. Ama gidiyorum derken ne yapacaktım? Ya gideceğim? Gittim? Giderim?


"Öğretmen haklıymış ya, böyle bizi konuşturunca ne güzel aklımda kalıyor, demek böyle öğrenilirmiş bunlar" dedim sonra.


6. sınıftaydım, 97-98 eğitim dönemi. Yaş:11.


Aradan yıllar geçti, o zaman hakkında fikir yürüttüğüm iş mesleğim oldu. Bugün bir öğrenciyle konuşurken o günlere gittim.


Öncelikle bahsi geçen öğretmen ne mezunudur, öğretmen midir, yoksa "iş bulamadık bari öğretmen olalım" tayfasından mıdır bilmiyorum. Tek bildiğim bir lisede İngilizce derslerine girdiği.


"Bizim öğretmenimiz tahtaya ünitedeki bütün kelimeleri yazardı. Bize Türkçe cümle söylerdi, biz İngilizce'ye çevirirdik. Dersi öyle işlerdik." dedi. Önce bir süre durup düşündüm. Bu işin eğitimini almış olmayı bırakın yabancı dil öğrenmiş herhangi biri bile bunu böyle yapmaya kalkmaz. Yanlış anlatıyordur diye bir daha sordum. Bir-iki çocuk daha onayladı.


"E peki zamanlar?" dedim, "Siz zamanların hiçbirini bilmiyorsunuz ki". (Öğretmeniniz öğretmemiş ama öğretmiş gibi göstermiş demek istesem de demedim.) Boş boş baktılar suratıma.


I'm name is...


I'm house...


I'm go to study maths


I'm are...


She have...


We have going...


ve bunlar gibi yüzlerce abuk subuk ifade bir anda anlam kazandı gözümde. 3 halini birden ezberlediği fiillerin ne işe yaradığını bilmiyorsa ezberlese ne olur ezberlemese ne olur...


Çocukların bu durumda olmasının bir kısmı kendi suçları, kabul. Ama tek suçlu da onlar değiller! Yabancı dil kendi kendine okuyup öğrenilecek bir şey değil. Hele ki bu çocuklar kendi dillerini bile doğru dürüst bilmezken kendi çabalarıyla başka dili nasıl öğrensinler?


Okullarda konuları işlenmiş gösterip defter imzalayan, tek konu anlatmadan para alan öğretmenler var. Çok fazlalar.


Çocuğun eğitimini değil sadece kazandıracağı parayı düşünen dershanelerden artık bahsetmek bile istemiyorum.


Bu insanlara öğretmenlik diploması verenlere mi kızayım, bu halde bunları öğretmen yapanlara mı, zerre kadar öğretme kabiliyeti olmamasına karşın okullarda öğretmenlik yapmalarına izin verenlere mi, bütün gün haktan hukuktan bahsedip iş icraata gelince sesleri kesilenlere mi... Kime kızayım bilmiyorum ki.


Az önce bir yerde "Bizim neslimizin bu halde olduğuna kızmayın, bizim nesli böyle yetiştiren sizin nesildir" mealinde bir cümle okudum. İlk okuduğumda (ve yazının gerisini düşündüğümde) klasik ergen tribi gibi geldi. Ama haksız da değil ki...


Ben de çok süper bir öğretmen olmayabilirim. Ama öğretmenlik yaptığım zaman boyunca yapmaya uğraştığım tek şey vardı: Öğrencilere sağlayabileceğim en yüksek faydayı sağlamak, belki fazladan 3 kelime öğretmek, hayatlarına fazladan 1-2 şey katmak... Toplamda 3 şey oldu. Neyse. 


Birilerinin bu işi sadece maaş almak için yaptıklarını görünce sinirleniyorum. Herhangi bir işi böyle görebilirsiniz bilemem ama öğretmenlik böyle olmaz. Ben ilkokul öğretmenliği yapamam, o çocuğa nasıl okuma yazma öğretilir bilmem. Yamuk yumuk çizgiler çizerken sabırla bekleyemem ya da toplama öğretmek benim işim değil. Aynı şekilde bir tarih öğretmeni yabancı dil nasıl öğretilir bilmez. Tıpkı benim de onun işini bilmediğim gibi. 


Bunlar yine bir derece kabul edilebilir belki ama hayatını masa başında geçirmiş emekli memurlar, bankacılık mezunları, metalurji mezunları, su ürünleri mezunları, muhasebe mezunları, turizm mezunları, bilmem ne mezunları da öğretmenlik yapmamalı. Bu bölümler öylesine aklıma gelenler... Öğretmenlik eğitimi ya da tecrübesi olmayan, ne dersin konusunu ne de o ders nasıl öğretileceğini bilmeyen bambaşka bölümlerden mezun insanları görünce de kızıyorum ben. Sonra lafa gelince "Yeni nesil rerere rörörö." Ne veriyoruz ki ne bekliyoruz? 


Bir dönem matematik, bir dönem Türkçe, bir dönem de güzel konuşma dersime jeoloji mühendisi geldi öğrenciyken. Böyle bir sistemden ne bekliyoruz ki...


Sinirlendim yine gece gece...

9 Mart 2011 Çarşamba

Boş zamanlarımda kendime kızarım

İçimden gelen şeyleri çoğu zaman yanlış anlaşılma korkusuyla yapmıyorum. Söylediğim şeyleri 40 saat düşünüp öyle söylüyorum ama zaman zaman buna rağmen olumsuz sonuçlar geliyor peşi sıra. Gelmese bile ben kafamda büyütüp büyütüp kızıyorum kendime.

Aklından geçeni hemen yaptığını ve sonuç ne olursa olsun pişmanlık duymadığını iddia eden insanlar var ya; eğer onlar doğru söylüyorlarsa, bu rahat insanlar sadece masal kahramanı ya da ona benzer bir şey değilse, ben de onlardan biri olabilir miyim lütfen?

Ortamla ve insanlarla ilgili gözlemlerimi tamamlayıp fikirlerimi tamamen oluşturana kadar uzak durmayı tercih ediyorum. İşte bu süreçte de "Selin kendini beğenmiş biri" fikri insanların beynine yerleşiyor. Tamam, öyleyim biraz ama bari beni tanıdıktan sonra bu fikre sahip olsalar. Yaklaşan insanları yiyen kişi olmaktan sıkıldım. Aslında yemiyorum bak, gerçekten.

"Acaba hakkımda ne düşünürler" demeden küt diye dalmak istiyorum konuşmalarına ya da ne bileyim hazır insanlar güler yüzlü biri olduğumu söylemeye başlamışken bunu görmesi gerekenlere de gösterebileyim.

Bu arada hayatımda ilk defa üst üste bir kaç kişiden güler yüzlü ve pozitif olduğumu duydum, sanırım çalışmalarım işe yaramaya başladı :P Şimdiye kadar "suratsız, kendini beğenmiş" kızdım. İyice tanıdıktan sonra geliyordu itiraflar "ben var ya senin hakkında şöyle düşünmüştüm" diye. Bu sefer olumlu başladık, hayırdır inşallah.

Aslında çok şey de istemiyorum belki ama hayatım biraz daha iyi gitse olmaz mıydı :( Ben daha kötü hale getirmesem daha önce de tekrar tekrar yaptığım gibi...


8 Mart 2011 Salı

Kar...



Akşam üstü, gayet sinirli bir halde yolda yürüyordum. Sinirli olduğum kişi de yabancı değil, bizzat kendime kızgınım! İnsanlar düşüncelerimi duyabilselerdi çocuk azarlar gibi kendime söylenmemi duyarlardı sadece.


Kendime kızmakta sonuna kadar haklı olsam da işin tuhaf tarafı düzeltmek için hiçbir şey yapmıyor oluşum. Hatamı biliyorum ve düzeltemiyorum. Sinir bozucu...


İşte böyle kendi kendimle kavga halindeyken kar yağmaya başladı. Benim için yılın ilk karı... Olduğum yeri bir kenara bırakıp olmak istediğim yerde hayal ettim kendimi bir an.


İnsanın fikirleri 2 saniyede değişir mi? 
Değişirmiş.


Bu kez başladım kendi kendimle ılımlı konuşmaya.


Hayatın yarın çok daha iyi olmayacağından emin misin?
1 hafta sonra bayılacağın yepyeni bir işin olacak belki.
Yarın sabah aşık olacaksın adamın birine.
Hatta belki o da sana aşık olur. (Tamam kabul edelim seni sevmesi biraz zor. )
Çok özlediğin insanları göreceksin gelecek hafta sonu.
Okuma listendeki tüm kitaplar senin olacak.
Hayat 1 ay sonrasından itibaren muhteşem insanlar çıkarmaya başlayacak karşına.
Belki de bunların hiçbiri olmayacak. O da mümkün.
Ama şu an oturup neye benzeyeceğini zerre kadar bilmediğin bir geleceği düşünüp üzüldüğün için bir gün pişman olacaksın, o kesin.


...


dedim ve gökyüzüne baktım. Üstüme yağan binlerce kar tanesine... Yılın ilk karına gülümsedim. Neye benzeyeceğini bilmediğim bir geleceğe gülümsedim ardından.


Sen görmedin, o görmedi, başkası görmedi. Hiç kimse...


7 Mart 2011 Pazartesi

:)

Bir süredir tumblr'da neredeyse her gün karşıma çıkan ve her defasında baştan sona okuduğum bir yazı var. Burada da dursun. 


“Date a girl who reads. Date a girl who spends her money on books instead of clothes. She has problems with closet space because she has too many books. Date a girl who has a list of books she wants to read, who has had a library card since she was twelve.

Find a girl who reads. You’ll know that she does because she will always have an unread book in her bag.She’s the one lovingly looking over the shelves in the bookstore, the one who quietly cries out when she finds the book she wants. You see the weird chick sniffing the pages of an old book in a second hand book shop? That’s the reader. They can never resist smelling the pages, especially when they are yellow.

She’s the girl reading while waiting in that coffee shop down the street. If you take a peek at her mug, the non-dairy creamer is floating on top because she’s kind of engrossed already. Lost in a world of the author’s making. Sit down. She might give you a glare, as most girls who read do not like to be interrupted. Ask her if she likes the book.

Buy her another cup of coffee.

Let her know what you really think of Murakami. See if she got through the first chapter of Fellowship. Understand that if she says she understood James Joyce’s Ulysses she’s just saying that to sound intelligent. Ask her if she loves Alice or she would like to be Alice.

It’s easy to date a girl who reads. Give her books for her birthday, for Christmas and for anniversaries. Give her the gift of words, in poetry, in song. Give her Neruda, Pound, Sexton, Cummings. Let her know that you understand that words are love. Understand that she knows the difference between books and reality but by god, she’s going to try to make her life a little like her favorite book. It will never be your fault if she does.

She has to give it a shot somehow.

Lie to her. If she understands syntax, she will understand your need to lie. Behind words are other things: motivation, value, nuance, dialogue. It will not be the end of the world.

Fail her. Because a girl who reads knows that failure always leads up to the climax. Because girls who understand that all things will come to end. That you can always write a sequel. That you can begin again and again and still be the hero. That life is meant to have a villain or two.

Why be frightened of everything that you are not? Girls who read understand that people, like characters, develop. Except in the Twilightseries.

If you find a girl who reads, keep her close. When you find her up at 2 AM clutching a book to her chest and weeping, make her a cup of tea and hold her. You may lose her for a couple of hours but she will always come back to you. She’ll talk as if the characters in the book are real, because for a while, they always are.

You will propose on a hot air balloon. Or during a rock concert. Or very casually next time she’s sick. Over Skype.

You will smile so hard you will wonder why your heart hasn’t burst and bled out all over your chest yet. You will write the story of your lives, have kids with strange names and even stranger tastes. She will introduce your children to the Cat in the Hat and Aslan, maybe in the same day. You will walk the winters of your old age together and she will recite Keats under her breath while you shake the snow off your boots.

Date a girl who reads because you deserve it. You deserve a girl who can give you the most colorful life imaginable. If you can only give her monotony, and stale hours and half-baked proposals, then you’re better off alone. If you want the world and the worlds beyond it, date a girl who reads.

Or better yet, date a girl who writes.”





Senin için önemli şeyleri başka birilerinden duymak güzel oluyor ya, derdim o işte :)

Kendime

Kendime kızgınım bugün.


İçinde yaşadığım çağın insanı olamıyorum! 100 yıl önce ya da daha öncesinde yazılmış romanlarda böyle davranıyordu insanlar tamam, o zaman kabul gören düşünce buydu. Olması gereken böyleydi. O kitaplar da o dönemin özelliklerini yansıttıklarına göre (büyük ölçüde) insanlar öyle davranıyordu demek ki. Ama artık değil Selin, uyan artık beni de deli etme yaaa!!!!!!

6 Mart 2011 Pazar

Brrrr

Sevgili gençler ve kendini genç hissedenler;


Eğri oturup doğru konuşalım. Hava soğuk! Fazlasıyla soğuk.


Mini etek-ince çorap giyecek, ince gömlekle dolaşılacak, montsuz gezilecek bir hava yok. Geberip gideceksiniz, yapmayın böyle.


Ayrıca incecik giyindiğinizde hiç de havalı olmuyorsunuz. Tamam kalın montlarla olduğumuzdan şişman gözüktüğümüz doğru ama 110 cm.lik bel çevresi ince gömlek giyince 60 cm.ye düşmüyor takdir edersiniz ki...


Yapmayın bak, kalıcı hastalıklarınız olacak ileride. Hem size baktıkça ben üşüyorum.


O değil de dondurucu soğuklar geliyormuş yine...

5 Mart 2011 Cumartesi

Kısacık-15



* Rüyamda askere çağrıldığımı gördüm. Hayırdır inşallah.

* Çok sevdiğim bir işim varmış ondan da istifa etmişim askerlik için. "Her şey güzel olacaktı lan niye bıraktım şimdi ben işi" dedim. Ya bir de nasıl bir askerlik aşkıymış bu anlamadım. Aslında konu hakkında gerçekten hissettiklerim ve hissettiğimi sandıklarım çok farklıymış meğer. Bilinçaltı öyle diyor.

* Bana yazılmış olmasını dilediğim şarkılar var. Ya herkese olur di mi? Tuhaf değilim yani ben. Ne olurdu mesele The Turtles'ın Elenore'u ben olsaydım :( Kıskanıyorum.

* "Çoşku" yazan edebiyat öğretmeni gördüm. KPSS'yi geçmiş gelmiş devletin lisesine kadrolu öğretmen olmuş. Ben o "çoşku"dan hareketle bambaşka yerlere ulaşıp sinirlenmedim, hayır. Hiç yapmayacağım şeyler bunlar...

* Günlerdir film izlemeye niyetlenip hangisini izleyeceğine karar veremeyen sonra vazgeçen o insan benim.

* Digitürk reklamlarını görünce sinirlenen o insan da benim. Hayallerine dokunmuş, peeeh, bloglarımıza dokunduğun gibi hayallerimize de sen dokun, alıştık biz!

* Bloguma dokunma, çek ellerini artık, dokunma bloguma, dokunma, dokunma!

* Cumhurbaşkanı konuyla ilgileneceğini söylemiş. Eğer cidden bir sonuca varılırsa ve şu saçma yasa düzenlenip adam gibi bir hale sokulursa cumhurbaşkanı hakkındaki fikirlerim büyük ölçüde değişebilir. (Şu an çok olumlu şeyler düşündüğümü söyleyemem. Ama iyi bir iş yaparsa ve şu saçmalıklardan bizi kurtarırsa sevebilirim. Bunu yapan kim olursa severim.)

* Bu dünyada herkes her şeyi biliyor ya bayılıyorum. Ben o konuyu bilmeyen halimle bir soru sorduğumda neden ağzın açık kalıyorsun o zaman be Allah'ın kulu?!

* Yeni bir şeylere başlayasım, yepyeni şeyler öğrenesim geldi yine. Gerçi bu his hiç gitmiyor. Mesela yeni bir dil 8-) 

* Kar yağacakmış diyorlar... Yağacaksan yağ dostum artık! Bu soğuk artık biraz fazla olmaya başladı yoksa.

* Umut Sarıkaya'nın hastasıyız.

"Biz"




Biz.

Asla birinci değil,
sonuncu çoğul!


(Hakan Günday-Ziyan)


Oradaki "biz" neyi kastederse etsin cümle o kadar gerçek ki. "Biz" diye bahsederken yanıma kimi ya da kimleri alırsam alayım gerçek...

4 Mart 2011 Cuma

Çok şükür bitmiş!

Görünce bir süre gözlerimi ovuşturdum, gördüklerime inanmakta zorluk çektim, hatta sahte hesaptan şüphelendim ama takip eden 60,000 kişi yanılmıyordur herhalde.


Twitter'ın boku çıkmıştır arkadaşlar, dağılabilirsiniz.


http://twitter.com/#!/mabirand32gun/status/43590465299296256


http://twitter.com/#!/mabirand32gun/status/43590375335665664


http://twitter.com/#!/mabirand32gun/status/43228111726317568


http://twitter.com/#!/mabirand32gun/status/43227152627417088




Konumuz gördüğünüz üzere Birand'ın ishali. Çok şükür sonunda bitmiş. Yurdun dört bir yanına haber salın, bugün resmi bayramlar arasına alınsın! Davullar çalınsın, yürüyüşler yapılsın, şiirler okunsun...


Bunu okuyan bunu da okumalı: http://malingozu.blogspot.com/2011/03/birand-ve-ishali.html

Lütfen, çok rica ediyorum

Kelimenin Türkçe'de uygun bir karşılığı olmasına rağmen cümlesinin içine yabancı kelimeler katan ve böyle yaparak daha havalı olduğunu sanan insana kızın tabi... Hak ediyor çünkü o.


Ama gün boyu İngilizce konuşmuş, İngilizce okuyup anında Türkçe'sini çevresindeki insanlara söylemekle saatini geçirmiş bir insan, üstelik de uykusuz ve yorgunsa "Orada antik bir city'den bahsediyor" dediğinde kızmayın ona. 


Gülebilirsiniz ama kızmayın, yazıktır :(( Ben sordum kendisine de farkında bile değilmiş şehir yerine city dediğinin. Yorgunluktan olur böyle şeyler. Bir de uzun saatler uğraşınca insan bildiği bütün dilleri birbirine karıştırabilir. Olur öyle.


Yaşasın hafta sonu!


Ayrıca BLOGUMA DOKUNMA!

3 Mart 2011 Perşembe

Kaldığımız yerden...

Engel olanlara inat yazasım var durmadan.

Koltuğuma birinin çikolata düşürdüğünü ve o çikolatanın eriyip oraya yapıştığını.

Az önce sildiğim bordo ojenin izlerinin hâlâ tırnaklarımda kaldığını.

Havanın çok soğuk olduğunu, bir süre daha böyle gideceğini.
 
Sabahları kremasız şekersiz kahveyle güne başladığımı. 

Ben evde değilken annemin odamı topladığını ama yarına kadar yine dağıtacağımızı.

Birkaç gündür twitter sayfamın hep açık olduğunu.

Birkaç arkadaşla geceleri geyiğin dibine vurduğumuzu.

Daha 2 ay önce bitirdiğim bir kitabı bu gece yeniden okuyacağımı. 

t.u.b.a.'nın oje blogunun müdavimi olacağımı hissettiğimi.

Pippi haşmet'in blogger engellemesiyle ilgili paylaştıklarını deliler gibi takip ettiğimi.

Engellemeyle alakalı gözüme ilişen her ne varsa durmadan paylaştığımı. 

Paylaşılmış bütün linklere tıkladığımı.

Kontrol etmem gereken bir poşet dolusu kağıdın beni beklediğini. 

Görevini yerine getirmemiş bir insana bu gün bu durumu söylediğimi ve bunu yaparken zerre kadar utanmadığımı. 

Bazı insanları çok sevimsiz bulduğumu. 

Bazı insanları fena halde tatlı bulduğumu. 

King's speech'i yüzümde bir gülümsemeyle izleyip çok sevdiğimi. 

17-18 yaşına gelmiş ve Victor Hugo'nun ismini duymamış bir grup genç görünce çok üzüldüğümü (Victor Hugo'yla ilkokul 5. sınıfta tanıştım. Okuduğum ilk romandır Sefiller. O yüzden de yeri ayrıdır.)

...

Bunlar gibi birçok şeyi ve bunlara benzemeyen birçok şeyi anlatasım var. Bloglarımıza kimse ulaşamasa da anlatasım var. Blogger benim 4 senedir günümün büyük bölümünü geçirdiğim, çok şahane insanlar tanımama vesile olmuş bir yer. En çok da bu yüzden blogger'ı kapatan herkese kızıp bağırasım var. Digiturk'ü arayıp "Oh olsun, iyi ki iptal ettirmişiz" diyesim var, ülkenin adalet sistemine kızıp sövesim var. İşe yaramasa da...

Bir de işte durmadan yazasım var. Normalde asla yazmayacağım şeyleri bile yazasım var. Sanki ben yazdığımda birileri sinir olacakmış gibi.

Ne diyorduk?

1 Mart 2011 Salı

#blogumadokunma

2 yıl aradan sonra yine aynı yere döndük, aynı şeyleri konuşmaya devam...


Digiturk yayın hakları için tonlarca para dökmüştür, kabul. Korsan yayın suçtur, o da tamam. Yahu benim takip ettiğim yüzlerce blogtan bir tanesi bile maç linki paylaşmıyor ki?!


"Digiturk haklı" diyenler,


Digiturk hakkını savunmakta haklı ama bütün blogları erişime kapatmak saçmalıktan başka bir şey değil!


Mahkemeye ne diye başvurdular bilmiyorum. Tüm blogspotun kapatılmasını isteyen Digiturk mü yoksa mahkeme vur deyince öldürmüş mü gerçekten bilemiyorum ama "Digiturk haklı, kapattırsın blogspotu tamamen" derken ne dediğinizi tekrar bir düşünün.


Bir de blogspottan kaçıp başka yerde devam etme telaşı var tıpkı 2008'deki gibi. Yasak olmayan bir siteye geçtiğimizde ne değişecek? Bu ülkede bizim girebileceğimiz ve giremeyeceğimiz sitelere bizim yerimize karar veren insanların var olduğu gerçeğini değiştirecek mi? 1 seneden fazla zaman youtube'a giremedik. (onların da iyi bildiği gibi aslında girdik ama birileri giremedi.) Onlarca video sitesi yasaklandı, müzik siteleri yasaklandı. Ne buldularsa yasakladılar. Şimdiye kadarki yasaklar sizi rahatsız etmediyse bile mutlaka bir gün ucu size de dokunacak. Birileri bir gün Facebook'a dava açacak, Twitter'a açacak, zaman geçirdiğiniz her neresi varsa oraya dava açacak ve o siteler de kapanacak. Kapanmayacağını garanti edebilir misiniz?


"Yasaklama doğru karar" diyenlerin birinden açıklama istiyorum sadece, ben burada digiturk'ün zarar etmesine sebep olacak herhangi bir şey yazmış mıyım şimdiye kadar diye. Neden ben mağdur oluyorum bu durumdan? Benim gibi yüzlerce, binlerce insan neden mağdur ediliyor? Tüm olay yayın hakkı mı? Benim yazı yazma hakkım ne olacak? Para vermiyor oluşum beni haksız mı yapar? Ya da onu benden daha haklı konuma mı getirir?


Cidden çok merak ediyorum engellemenin haklı olduğunu iddia eden insanların ne düşündüklerini...


Kaldı ki insanların kendini ifade etme hakkına saldırı var ortada, neyin parasından, neyin yayın hakkından bahsediyorsunuz daha? "3 kişi link paylaştı diye hepiniz susun" diyor adam yahu...


Twitter kullanıcısıysanız arada bir #blogumadokunma yazın ki ne kadar çok olduğumuzu görsünler. Yoruluyorum; kızmak, sövmek bile istemiyor canım. Bıkıyorum bu ülkedeki abuk subuk şeylerden... Ama seyirci kalmak da can sıkıyor...

Bloguma dokunma!

Bloglarımıza dokundular yine! Yeni bir şey söylemeyeceğim, 2008'de söyleyeceğimi söylemiştim zaten ve görüyorum ki hâlâ değişen hiçbir şey yok. Yine Digiturk şikayeti, yine blogspot'u toptan kapatan bir hakim. Yine, yine, yine... Hep aynı şey.


http://slnnn.blogspot.com/2008/10/cinnet-nefret-tiksinme-hepsi-bir-arada.html


#blogumadokunma !

Kısacık-14

* Oscar ödülü alacakları ben belirliyor olsaydım Colin Firth ve Natalie Portman'a verirdim ödülleri. Açık ve net. Güzel oldu.


* 5 dakikalığına o sahneye çıkayım "Thank youuuuuu" diye bağıra bağıra konuşmaya gireyim, teşekkür konuşmamı yapıp ineyim sahneden. Sonra ödülü gerçek sahibine veririm. Valla bak! Yeter ki çıkıp o teşekkür konuşmasını yapayım. Nolurrrr :(


* "Arnavut musunuz siz?"
"Türk müsünüz?"
"Orada hangi dil konuşuluyor?"
"Ne zaman geldiniz?"
"Hiç gittiniz mi?"
"Şimdi Makedonya tam neresi oluyor?"
"Gürcistan, Ermenistan, Bulgaristan tarafları mı?" (1-2 ülke daha saydı, hepsi komşuymuş onların da benim haberim yokmuş bunca sene.)
"Neden gelmişsiniz buraya?"
...


Türkiye'de Balkanların herhangi bir yerinden gelmiş bunca insan yaşarken neden hâlâ tuhaf tuhaf onlarca soruyla karşılaşıyoruz bilmiyorum. Bu ara bunlar gibi bir sürü soru duyuyorum her gün.


* Bir de bacak kadar çocukların bu konulara takılmalarını anlamıyorum. Nereli olduğumu öğrenip ne yapacaksın? Yaşlıların sormasını anlıyorum da çocuklar tuhaf geliyor.


* Bir ara bunalıp bir grup çocuğa Eskimo olduğumu söyledim. Birkaç tanesi inanmıştı. Uff çok fena.


* "Başbakan Fenerbahçeli diye Fenerbahçeyi şampiyon yapacaklar" diyen adam gördüm bugün. Ne içtiyse aynından bana da lütfen!


"Hanimiş benim başbakanım, aman da aman ne istiyorsun sen, Fenerbahçe şampiyon mu olsun, tabi kuzucum, sen iste yeter, agucuk bugucuk." Makam olarak başbakanın üstünde bir de cumhurbaşkanı var ve kendisi Fenerbahçeli değil di mi? Neden daha yükseği dururken azla yetinelim ki? Cumhurbaşkanının istediğini yapalım oldu olacak. Bazı insanlar sabah kahvaltıdan başlıyorlar alkol tüketimine sanırım. Bu kafalar normal değil. Söylediğine inanıyor mu en çok onu merak ediyorum.


* Dün gece bir şey ararken eskiden yazdığım bazı yazıları okudum ve kendimden nefret ettim...


* Her konuşmasının arasına kendisinin güzel olduğu iddiasını sıkıştıran kızlarla arkadaşlık yapmaktan keyif almıyorum. Giysiler, saç-baş, moda ve dedikodunun ötesine geçemiyor onlarla paylaşılacak şeyler. Dış görünüşü konusunda takıntılı insanları da sevmiyorum. Özen göstermek tamam ama takıntı bambaşka bir şey. 


* Bu ara çevremde bahsettiğim gereksiz konular dışında şeyler konuşabilen ve sohbet ederken bir şeyler öğrenebildiğim insanlar var. Nazar değmesin diyoruz hemen.


* Güzel filmler izleyip güzel kitaplar okuyorum bu ara. Keyfim fena halde yerinde!


* Haberlerde geçen alt yazılarda veya haber süresince ekranın alt kısmında duran yazıda (ayrı bir ismi var mı bilemiyorum) yazım yanlışı görünce gıcık oluyorum. Bu akşam büyük kanallardan birinde "Örenci" yazıyordu mesela. Herkes işini ciddiyetle yapsa ne güzel olacak.


* "Arkadaşlarım beğenmediği için izlemedim" şeklinde film tanıtımı yapılan sinema programından sonra filmin sonunu söyleyen sinema programı da gördüm! Hem de bu seferki büyük haber kanallarından biri. "Film adamın kurtulmasıyla son buluyor" dedi resmen. Allah'tan Olağan Şüpheliler, Dövüş Kulübü, Oyun gibi filmleri bu programlar bu kadar yaygın değilken izledik bitti.


* Dün gittim, saçlarımı kısacık kestirdim. (Kısacık dediğim omuz boyu işte, daha kısası yakışmıyor bana.) Şimdi de "Ay canım yaaaaa, ne güzel upuzundu, nasıl kestirdin yaaaa" cümlelerine tahammül edebilme periyoduna girdik. Ben uzun saçı hiç sevmem. İstisnası yok. Hayatımda hiç uzun saçlı birine bakıp "ayy ne güzeeeel" demedim. İnsanlar uzun saçı sevdikleri için ben ne zaman saç kestirsem korkunç bir iş yapmışım gibi bakıyor bir grup dişi varlık. "Uzun saçlı dolaşacağım diye uçları kırılmış, zayıflamış, cansızlaşmış ve çirkin görünen saçlarınızı kestirmiyorsunuz. Siz aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz bilmiyorum ama ben size baktığımda sağlıksız ve kötü görünen saçlarınızı görüyorum. Arada bir kestirin siz de, daha iyi görünür." diyeyim bir tanesine, bakalım ne olacak :)))


* Kendisiyle aynı fikirde olmayan ya da aynı zevklere sahip olmayanları anlayamayan insan modelleri hiç eksik olmuyor çevremden gördüğünüz gibi.


* Saat daha da geç olmadan Fringe izlemeli, sonra da şahane bir kitaba dalıp gitmeli...