29 Nisan 2011 Cuma

Merhaba, yine ben, yine aynı saçmalıklar...

Durduk yere saçma bir şey geldi aklıma. 


Hani geçmişe takıntılı bir insanım ya, içinde bulunduğum an beni -çoğunlukla- mutlu etmiyor ya.. Acaba geçmişteki kötü şeyleri bile iyi hatırlayışım yüzünden mi böyleyim?


Marmara Fransızca mezunları sayfasından fotoğraflara bakarken bir yandan da insanların yorumlarını okuyorum, herkeste şikayet hali... Geçmişten kimleri bulup konuşsam duyduğum şey yine şikayet.


FOS diye bir ders vardı, "Le Français Sur Objectifs Spécifiques". Dersin amacını çözemediğimizden bahseden yazılarımı çok gördü bu blog. Hatta en büyük aşkım, göbeklilerin en güzeli Hilmiciğim blogun ana karakterleri arasındaydı bir ara. 


Dersi 8.30'da başlatırdı, bu da benim kıtalar arası seyahatime sabahın altısında başlamam anlamına gelirdi. Yılın bir dönemi sabah namazı saatine denk geldiğim için şanslıydım. Amcalar oluyordu etrafta, daha az tırsıyordum. Bazı dönemlerse bir tek ben oluyordum. Ha bir de köpekler...


Hukuk Fransızcası, tıp Fransızcası, hede Fransızcası, hödö Fransızcası derken neler çektiğimizi bir bir biliriz, bir Allah. Sınavda yazdırdıklarını noktası virgülüne aynı istediği için her birimiz birer kopya uzmanı olmuştuk. İstediğin kadar doğru yaz, eksik virgül o sorunun üstünün çizilmesi demekti, o yüzden süper kopya çeksen de 0 alabiliyordun.


Sonra Fransız Edebiyatı dersleri. Fransız Edebiyatı dönemleri üzerine kitaplar hazırladık resmen. Bölümde bitirme tezi olmasa da ödevler kendini tez sanıyordu, idare ediyorduk.


En büyük kabuslardan biri, dilbilim I-II ve Şiir incelemesi derslerine giren Türkçe bilmeyen, Fransızcası anlaşılmayan Alman profesör. Derslerinde varoluşumuzu uzun uzun sorguluyordum, sonra karma felsefesine inanmaya başlıyordum. Onunla tanışmış olmam yaptığım bir şeylerin sonucuysa kesin çok kötü şeyler yapmışım demekti.


Büyük kısmı sinir bozucu olan bir arkadaş çevresi, uzun yollar, sınav notu öğrenebilmek için her sabah okula gitmeler, yanlış insanlarla geçirilmiş -kayıp- zamanlar, yanlış insanlar için üzülerek geçirilmiş daha da büyük kayıp olarak görülen başka zamanlar...


İyileri ve kötüleri listelesem kötüler muhtemelen fazla çıkar. (çeviri derslerinden bahsetmedim bile bak) Buna rağmen biri okula dönme şansı verse bir saniye bile düşünmem! Çünkü bahsi geçen benim geçmişim ve geçmiş nasıl olursa olsun güzel!


Kendi hayatınla barışık yaşama fikrini çok yanlış anlıyorum sanırım ve galiba en büyük yanlışı burada yapıyorum ben. Sadece geçmiş güzel gibi düşünüyorum, içinde bulunduğum anın değerli olduğunu fark edebilmem için onun geçmiş olması gerekiyor. Geçmişe sarıldığım gibi sarılamıyorum içinde bulunduğum ana. 


İşin bir de şu boyutu var: Ben bunu daha önce de fark etmiştim aslında. Defalarca... Her seferinde yeni bir şey düşünmüş gibi şaşırsam da biliyorum ben bunları. Kendime dair pek çok olumsuz şeyin farkında olduğum gibi...


Kafa bir dünya yine, zorlamadan burada bırakayım saçmalamayı.


Dün kendim için akıl-fikir talebinde bulundum bir duayla, şimdi sonucu bekliyorum.

28 Nisan 2011 Perşembe

"Dar sokağın aşığı"

Söylemek istediğim çok şey var ama nereden başlayacağımı bilmiyor gibiyim. Bildiğim hiçbir kelime yetmiyor aklımdan geçenleri anlatmaya, bildiğim hiçbir dilde karşılığını bulamıyorum.


Susuyorum.


Hep yaptığım gibi.


Halbuki konuşabilsem, söyleyecek öyle çok şeyim var ki... Uykularımı kaçırıyor bazen söyleyemediklerim, ben de şarkılara sığınıyorum. Bir de şiirlere...


Tam yatmak üzereyken aklıma gelen bir şiir var mesela, çok sevdiğim bir şiir. 12-13 yaşımdan beri bildiğim şiir birden eskisinden çok daha fazla anlam ifade eder oldu bana. Der ki;


İnce minareye eğilen ay
Düşme sakın dar sokağa
Orada ben varım
Elim eline uzanmış onun
Aşkı fısıldayan gecede
Duyuldu duyulacak yüreğimin vuruşu
O bir şiir gibi
İç geçiriyor pencerede


Yağmuru unutsak da içimiz ıslak
Her sözcükte ayrı bir özleyiş
Bilmem ki bu nasıl konuşmak
Yaseminlerden geceye savrulan
Uysal düş yalnızlığı
Gözlerimizi kapasak


İnce minareye eğilen ay
Düşme sakın dar sokağa
Karanlık korusun beni
Kötü gözlerden
Rüzgârımı sen kolla
Çelimsiz gölgem çekilsin
Düşlerin sığınağına
Haykırasım geliyor bu aşkı
Gizlemek zorundayım ama.






 Senelerdir çok sevdiğim o adam vardı ya hani, işte ilk ondan dinlemiştim bu şiiri. Bak o da burada

25 Nisan 2011 Pazartesi

...




"Bak" dedin, "Baharı getirdim"...



Gelen bahara lanet ettim!


23 Nisan 2011 Cumartesi

Kısacık-18


* Sanki hayatta yaşanabilecek her şeyi yaşamış ve görmüşüm, artık beni eğlendirecek hiçbir şey kalmış olamazmış gibi geliyor bazen. Erken di mi bu his için? Hatta böyle bir his için her zaman erken!


* Bazen akşam geç saatte eve gelirken oturduğumuz sokakta yürüyen bir tek ben oluyorum ya, işte o an sesli şekilde şarkı söylüyorum ya, bir yandan da komşuların beni görüp neler düşünebilecekleri üzerine fikir yürütüyorum. Bak işte o da hayatın eğlenceli anlarından biri mesela! (Bitmemiş olmalılar, evet.) Dün gece "et il m'aime encooooore, mais moi, je t'aime un peu plus fooooort" (*) şeklinde sevimli bir şarkı söylemekteyken bir anda komşu teyze moduna geçip kendim için şunu söyledim: "Yazık bu kızcağıza da, kafayı yedi okumaktan."


* "Sokakta giderken kendi kendime 
gülümsediğimin farkına vardığım zaman 
beni deli zannedeceklerini düşünüp 
gülümsüyorum." (**)


* Soru: Baş parmak ya da işaret parmağına takılmış yüzük için sizi onlarca kez tebrik eden kişilere verilen ortak ad nedir?
Cevap: Öğrenci. 
Lise son sınıftan beri taktığım yüzük için alıyorum bu tebrikleri.


* "Hocam tebrikler, yüzüğünüz çok yakışmış" ya da "Tebrikler, bunca yıldır sıkılmadan o yüzüğü taktınız!"


* Otobüse binersiniz, yanınıza biri oturur, ondan önce inmeniz gerekir ve müsaade etmesini istersiniz... Yanınızdaki kişi göbeğini içeri çeker ve geçmenizi bekler. Sevgili ablam/abim, sıkıntı göbekte değil! Bacakları çekersen geçerim bak ama göbeği çekmen işe yaramıyor. Gerçekten.


* "Bu yalnızlar liginde her sene üst üste, 
şampiyon olmuşuz da kupalara doymuşuz da. 
Üstelik tanışmışız da 
bir Kadıköy akşamında, 
gidebilir miyiz dersin buradan uzaklara..." (***)


* Ciddi ciddi facebook kullanmaya niyetlendim, 3 günde başıma gelmedik kalmadı. Açar açmaz tanıdık diye karşıma çıkardığı kişilerden dolayı yaşadığım sıkıntı ve sorgulamayla başladı her şey. En son durumumuz da şöyle: Facebook arkadaşlık talebi göndermemi engelledi! Feyk olduğumdan şüphelendi herhalde. "Tanımadıklarını ekleme kardeşim, biz ne bilelim bu adamı tanıdığını" diye ayar veriyor her teşebbüsümde. Halbuki üniversiteden ve liseden sadece 40 civarı arkadaşımı ekleyebildim. Cidden tanımadıklarımı taciz etmiyorum, valla bak! İlkokul arkadaşlarımızı da bulacaktık hani feysbuk, pis feysbuk! (twitter'ın bile kıymetini anladım ya facebook kullanınca, facebook da trip yapıyor, "git twitter kullan o zaman" diyor bana. Üşenmeyi bıraktığımda sana mail atacağım, seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım, dur sen!) 


* Kafama takılan şeyler olduğunda öyle çekilmez bir insan oluyorum ki...


* Hep uykum var bu ara ama başımı yastığa koyduğum an uykum kaçıyor. Daha doğrusu düşünerek kaçırıyorum ben. Oturarak uyumanın yolunu bulursam çok güzel olacak.


* Çeşitli sitelerde görüp özendiğim mat ojelerden buldum aldım. O paylaşılan fotoğraflarda ne güzeldi, ben sürünce neden guaj boya gibi görünüyor ki?


* Guaj kelimesi egzoz gibi her yerde yanlış yazılan kelimelerden. Fransızca "gouache" kelimesinden geldiği için "guaş" uygun görülüyor bazen, hatta şu an yazım denetleyici de "guaj değil guaş" diye uyarıyor beni. Bir de "Guvaj" ve "Guvaş" yazıldığını görmüştüm. Sordum tdk'ya, ben doğru biliyormuşum. Yazım denetleyici hatalıymış. Doğrusu "guaj". 


* Bazen farkında olmadan önümden yürüyen insana öyle çok yaklaşıyorum ki... Tedirginlikle arkalarına baktıklarında fark ediyorum yaptığım şeyi. Bir gün kafama çanta ya da şemsiye yiyeceğim ama dur bakalım. 


* İşte bu tür şeyler hep kafamı kurcalayan çok şey olduğundan başıma geliyor. Aklım o kadar dolu ki farkında bile olmuyorum milletin dibinden yürüdüğümün.


* Uyumaya çalışmalı. Bu hafta bu kadar yorgunluk ve uykusuzluk yeter.


(*) Coeur de pirate-Comme des enfants
(**) Orhan Veli Kanık
(***) Cenk Taner-Buradan uzaklara

17 Nisan 2011 Pazar

Öyle işte...

- Konuşmanı özlemişim.


- Senin için kelimelerim bitti, sen bitirdin.


- Sen yanlış yaptın Hacı, olacak iş değildi bizimkisi, anlamadın.


- Biliyorum, bazen seninleyken bile böyle düşünürdüm. Anlamadığımı düşünürdüm. Kendi elimle seni kaybettiğimi... O zaman ölmek gelmişti içimden, geberip gitmek... Bu aralar yine oluyor ama Kimse yok ki! Kimi kaybediyorum? Niye hâlâ böyleyim bilmiyorum.


- Dur, biraz daha konuşalım. Aslında bunları özlüyorum.


- "Seni" diyemiyorsun di mi? Seni özledim demiyorsun. Her zaman kraliçelik peşindesin. Hep ulaşılmazsın. Halbuki ben o kadar çok şeyi özledim ki unutuyorum bazen, artık fark etmez diyorum. Dünya artık böyle benim için. Sen yoksun, yoktun zaten. Bunu niye yapıyorsun? Aklımı karıştırıyorsun. Bu iş bitmedi mi ha? 5 yılımı senin için harcamadım mı? Ben yapamam, hem seninle hem sensiz olamam. Ne yapalım, ben böyleyim. Ben gidiyorum.




*Dar alanda kısa paslaşmalar
(Daha fazla bir şey yazmama gerek yok sanırım şu diyalogun üstüne.)

16 Nisan 2011 Cumartesi

Sorulu cevaplı mim!

Merhaba, ben gelen mime cevap yazıp onu yayınlamayı unutan insan.


Uzuuuun zaman önce Mia Wallace bana bir mim göndermişti, kendisine gecikmeli olarak teşekkür eder ve yine gecikmeli olarak yazıyı taslaklardan kurtarıp görünür hale getiririm. 


* Hayalinizdeki meslek nedir?
- Eğitimini aldığım şeylerden biri olmadığı kesin. Sanırım en uzun süre hayalini kurduğum iş arkeolog olmaktı. "Türkiye'de arkeologlara iş yok yeaaa, napcan arkeolog olup yeaaa" cümlelerini duya duya tırstım ve vazgeçmiştim. Halbuki ne güzel olurmuş... (ayrıca meslekler hakkında abuk subuk yorumlar yapan o adamların ne boş insanlar olduklarını keşke zamanında fark etseymişim.)


* Kışın sürmeyi en sevdiğiniz parfüm?
- İsim verip de o parfümleri piyasadan toplattırayım mı şimdi? Ben yeni bir parfüm bulurum, çok severim, bitince bir bakarım ki o parfümü üretmeyi bırakmışlar. Son birkaç yıldır hep bunu yaşıyorum. En son "Aaa ne güzel kokuyor" deyip aldığım parfüm Pur Blanca Blossom. Yani yakında onu üretmeyi de bırakacaklar. Neden ben?!


*  Çay mı kahve mi? Kaç şekerli? Sütlü, sütsüz?
-Hem çay hem kahve, ikisini de fazlasıyla seviyorum, ayırım yapamadım. İkisi de şekersiz. Kahve sütsüz.


* En önemli makyaj hileniz?
-Hile falan bilmiyorum :( Makyaj dediğim şey zaten göz kalemi+rimel (ya da maskara, hangi ismi severseniz) ikilisinden ibaret, o konuda da pek bir hilem yok :)


* Tam şu anda kucağınıza bir cin düşseydi ve 3 dilek hakkınız olduğunu söyleseydi, ne olurdu?
-Ben ne isteyeceğime karar verene kadar cin kaçardı, ne olacak başka?


*Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve tatlı. Bu öğünlerden ömrünüz boyunca yalnızca bir tanesini seçmek zorunda kalsanız, hangisi olurdu?
-Tatlıııı!!!!


* Eğer Hello Kitty olsaydınız kurdelanız ne renk olurdu?
-Hello Kitty olsaydım intihar ederdim, açık ve net :)


* Eğer ömrünüz boyunca bir tane takı takma seçeneğiniz olsaydı bu ne olurdu?
-Yüzük.


* Sahip olmak istediğiniz bir yetenek?
-İnsanların aklından geçenleri okumak isteyenlerden biri de benim. Tabi bu fikrin hemen arkasından da "hakkımda düşündükleri kötü şeyleri de öğreneceğim" deyip sıkıntıya giriyorum. O zaman uçayım ben. Beeen meselaaa, uçarım meselaaa!


* Bitince almaya devam edeceğiniz bir kozmetik ürünü?
-Göz kalemi.


* Eğer geleceği görme şansınız olsaydı görmek ister miydiniz? Evetse tam olarak neyi görmek isterdiniz?
-Kesinlikle görmek isterdim, sonra içime bir kurt düşerdi, aklıma kötü şeyler gelirdi, isteğimden vazgeçerdim. Arkasından da bu son kararımın pişmanlığıyla yaşar giderdim. Klasik Selin halleri.


* Gizli ünlü aşkınız kim?
-Johnny Depp'e duyduğum aşkı kısa bir süre için askıya aldım. Onun yerine bir süre için Guillaume'u sevesim ve Marion'la ikisini bir arada her gördüğümde "dünyada ne tatlı çiftler var" diye hüzünlenesim var.


http://www.itusozluk.com/gorseller/guillaume+canet/182916


* Neden blog tutmaya başladınız?
-Düşündüklerimi ve hissettiklerimi yazarak anlatmayı seviyorum. Herhalde ondan.


Mia'ya tekrar teşekkürler :))

15 Nisan 2011 Cuma

Le temps des cerises

2 gündür başka hiçbir şarkıyı dinleyemiyorum. Tek bir şarkı var müzik çalarımda ve tüm gün o. "Le temps des cerises". 


Kiraz zamanı.


Tam yazı yazmaya hazırlanırken masaüstü resmimdeki çiçek açmış kiraz ağaçlarını fark ettim. 2 gündür bir yandan aynı şarkıyı dinleyip bir yandan o resmi görürken nasıl da fark etmedim bilmiyorum. Aslında çiçek açmış kiraz ağaçları fotoğrafı masaüstüm için tuhaf sayılabilecek bir tercih. Senelerdir ya lacivert fonlu resimlerim oldu (Fenerbahçe temalı) ya da simsiyah fotoğraflar. (Doktor House, Mrs. Lovett falan filan.) 2-3 haftadır çiçek açmış ağaçlara bakıyorum gün boyu ve bu alışkın olduğum bir durum değil.


Nehrin iki yanına dizilmiş iki dizi kiraz ağacına bakıyorum "Kiraz zamanı"nı dinlerken. Noir Désir söylüyor. Sesini çok sevdiğim Bertrand diyor ki:


Quand vous en serez au temps des cerises
si vous avez peur des chagrins d'amour
évitez les belles!


moi qui ne crains pas les peines cruelles
je ne vivrai pas sans souffrir un jour!
quand vous en serez le temps des cerises
vous aurez aussi des peines d'amour.


Şarkının ilginç bir hikayesi var. İlk dinlediğinizde aklınıza pek de gelmeyecek şeyler belki anlattıkları. 1866'da yazılmış olması bile ayrı güzel mesela. 1866'da tanımadığım bir adam bir şarkı yazmış, 145 yıl sonra bir gece oturmuş saatlerce dinlemişim. Güzel değil mi?


Canım sıkılıyor gece vakti. Kendi kafamın içinde kurduğum bazı saçmalıklar canımı sıkıyor. Halbuki güzel olsa biraz daha, olmaz mı?


Ben birkaç yüz defa daha dinleyip sonra uyuyacağım, hadi dinle sen de... http://fizy.com/s/1257xt

12 Nisan 2011 Salı

"Nicest thing"

İyi ki söylemek istediklerimizi bizim yerimize söyleyen şarkılar var! 


Gece vakti aklıma "Kate Nash'in sevdiğim bir şarkısı vardı neydi o" sorusu takıldı, sonra ben şarkının peşine düştüm. Sonrası "Nicest Thing".


Der ki:


All I know is that you're so nice
You're the nicest thing I've ever seen
I wish that we could give it a go
See if we could be something


I wish I was your favorite girl
I wish you thought I was the reason
You're in the world


I wish my smile was your favorite kinda smile
I wish the way that I dressed
was your favorite kind of style


I wish you couldn't figure me out
But you'd always wanna know what I was about
I wish you'd hold my hand when I was upset
I wish you'd never forget
The look on my face when we first met


I wish you had a favorite beauty spot
That you loved secretly
'Cos it was on a hidden bit
That nobody else could see


Basically, I wish that you loved me
I wish that you needed me
I wish that you knew when I said two sugars
Actually I meant three


I wish that without me your heart would break
Yeah, I wish that without me 
You'd be spending the rest of your nights awake


I wish that without me you couldn't eat
Yeah, I wish I was the last thing on your mind
Before you went to sleep


Look, all I know is that
You're the nicest thing I've ever seen
And I wish we could see if we could be something
Yeah, I wish we could see if we could be something.


Bak burada: http://www.youtube.com/watch?v=wYWv_NSBZQI

11 Nisan 2011 Pazartesi

Bıkıyorum bazen kendimden



Zamanın birinde fazlasıyla yakın ülkelerden birinde her şeyi eline yüzüne bulaştırmasıyla ünlü bir kız yaşarmış. Hayatında olan hiçbir şey için kimseye kızmaya hakkı yokmuş, çünkü yaşadığı pek çok şeyin sebebi yine kendisiymiş.


Onu tanıyanlar olanca iyi niyetleriyle hep başkasına kızarlarmış onun mutsuzluğu yüzünden. Ama dur bir dakika, iyi niyet mi? Şöyle düzeltiyorum, yakınındaki insanların pek çoğu  başkalarına kızarmış onun mutsuzluğu yüzünden ama arkasından "kendi etti kendi buldu" derlermiş. (Kesin böyledir.)


Bilirmiş bütün suçun kendisinde olduğunu ama hiçbir şey de yapamazmış işte! Yapmazmış. İstermiş ama olmuyormuş be!


Beceremediği şeyler yüzünden yaşadığı o mutsuzlukları düşünürmüş, yenilerinin onu bekliyor olma ihtimalini düşünürmüş, düşünürmüş de düşünürmüş. Uykularını kaçırırmış her gece, bütün gün çektiği baş ağrıları da cabası...


Bugün yine benzer bir ihtimal üzerine saatlerdir düşünmekteymiş kendisi. O kadar çok düşünmüş ki artık başı ağrıdan çatlamak üzereymiş ve şu an keyfini yerine getirebilecek hiçbir şey yokmuş.


Halbuki azıcık daha normal davranmayı becerebilse ne olurmuş ki? Ne olurmuş yani şuraya rahat rahat yazabildiği şeyleri insanların yüzüne karşı da söyleyebilseymiş? Anlasalarmış insanlar. Bütün bu gerzekliklerine ve beceriksizliklerine rağmen sevebilselermiş onu. Olmaz mıymış?


25 yaşından sonra "insan" olmayı öğrenebilir miymiş o kız ya da aranızda akıl verebilecek biri var mıymış?


(Kendimden nefret ediyorum bugün. Merhaba ergenlik bunalımı. Naber?)

10 Nisan 2011 Pazar

Durum kısaca böyle

Çevremdeki insanların yalan söylediklerini fark ettiğimde bunu onların yüzüne vurmuyorum. Tam tersine söyledikleri her şeye inanıyor gibi yapıyorum ve daha ne kadar ileri gidebileceklerini izliyorum.


Bence çok eğlenceli!


Bir de neden yalana ihtiyaç duyduklarını çözebilirsem eğlencem iki katına çıkacak.


Hımm evet, yine ben fazlasıyla gereksiz ve sinir bozucu insanlar buldum ve etrafıma topladım. Hep yaptığım şeyi yaptım yine. Değişiklik yok.


Bahar gelmiş, hayat eğlenceli, insanlar komik...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Hep böyle

Neden bazı şeyleri her defasında ilk kez görmüş/duymuş gibi şaşırıyorum?


Halbuki alışmalıyım artık buna değil mi? İnsanlar sadece kendilerini önemser. Başkası yaptığında kızsalar bile aynı şeyi kendileri de yaparlar, normal şeyler bunlar. Başkası yapınca kötü ama kendileri yapınca "haklı sebepleri" var.


Sen son derece dürüst ol ama onlar kafalarına estiği gibi davransınlar isterler sana.


İnsan bu yani, daha fazla ne bekliyorsun ki...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Kısacık-17


* İstiklal'deki o çirkin binayı her gördüğümde küfredeceğime söz veriyorum. 


* Hala kalın montlarla gezinip tir tir titrememize bakarak yaz gelmedi diyebiliriz. Hatta bahar bile gelmedi. O zaman bu salak karıncalar neden şimdiden başladılar dolaşmaya? Soğuk havalarda ortalıkta görünmezlerdi eskiden.


* "Örümcekten korkulur mu yaa" diyen insan, seni asla anlayamayacağım.


* Canım güzel bir tarihi film izlemek istiyor, film klasörünü karıştırıyorum, tarih filmlerinin hepsi kayıp. Ertesi gün animasyon istiyor, bu kez animasyonlar kayboluyor. Bugün de macera filmi izleyesim vardı ama tahmin edin macera filmlerinin başına ne gelmiş...


* Bloglar sanırım hala açılmadı ve açmaya niyetleri de yok. Sanırım diyorum çünkü 2 gündür bana bütün siteler kapalı. 35. yenilemenin ardından friendfeed'i açabiliyorum, 2. sayfaya geçemeden gidiyor bağlantı. Arada twitter gözüküyor. Öyle işte. I love ttnet!


* Salak insana tahammül etmek yine kolay ama kendini zeki sanan salak var ya, işte o fena!


* Bazen tumblr'da Marilyn Monroe'nun zamanında söylediği sözlere denk geliyorum da şimdi yaşasaymış kesin sevmezmişim kendisini onu fark ediyorum. Belki hep bana öyle denk geliyor bilemem ama aşk, giysiler, erkekler, yine aşk, yine giysiler ya da moda ve yine erkekler arasında gidip gelen konular üzerine gördüğüm her şey.


* Ama yaşasaymış Audrey Hepburn'ü yine severmişim bak. 


* Hani demezsin ama "Ölmüş olmaları ne değiştiriyor" diye soracaksan söyleyeyim, ölünce farklı gözle bakmaya başlıyoruz ya hani insanlara... Ölünce değerleri birkaç kat artıyor. Ölmüş olmalarının da bu kadar sevilmelerinde payı olduğunu düşünmemden hareketle öyle dedim.


* Pazar günleri herhangi bir alışveriş merkezine gitmek zorunda kalınca kendimi vahşi hayvan belgeselinde gibi hissediyorum. Hızlı olan karnını doyurur, ötekileri alt edebilen hayatta kalır! Yemek katları savaş alanı gibi. Neler yapacağımızı görmek için bizi oraya tıkıştırıyorlar sanki.


* Her zaman asıl suratlı ya da her zaman güler yüzlü bir insansanız sorun yok ama benim gibi biraz da olsa tanıdığınız insanlara karşı güler yüzlü; fazla tanımadıklarınıza karşı yanlış anlaşılma kaygısıyla ciddi davranıyorsanız işte o zaman kötü oluyor. Sinir bozucu! Aslında yüzüne bakıp bakıp gülemediğim bazı insanlar benim için yanında güldüğüm o insanlardan daha önemli ama bunu bir tek ben biliyorum. Ağlamak istiyorum şu saniye.


* Hayatta kötü olan her şeye alışıp onları sevmeyi öğrenebilirim. Yeşil çay içmeye dayanamadığım günlerden yeşil çay içmeden geçmeyen günlere gelebilmişsem... Bildiğin seviyorum yani.


* Nispet yapmak gibi olmasın ama çok süper arkadaşlarım var benim. Gerçi çok sinir bozucu olanlar da var.


* "Şimdi sus Selin!"

"Bir sabah" demiştik

Hayat bazı şeyleri zamanla yoluna sokuyor ama bunu yaparken kullandığı yol biraz tuhaf. Zamanında beni çok fazla üzmüş şeyler sayesinde kendime değer vermeyi öğrenebildiğimi yeni yeni fark ediyorum mesela.


Her işte bir hayır varmış ya hani, bunlarda da varmış işte.


Bitişiyle beni fazlasıyla üzmüş arkadaşlıklar beni arkadaş seçiminde daha iyi hale getirmiş mesela. Zamanında çok sinirlenmiştim ama şimdi düşününce görebiliyorum o durumların hayatıma kattıklarını.


Eskiden gerekli-gereksiz herkesin söylediklerini önemserdim mesela. Geçmişte yaşanmış bazı sıkıntılar beni bundan da kurtardı. O kadar az insan var ki söylediklerini ya da yaptıklarını önemsediğim... Belki bu da kendime değer vermeye başlayabilmiş olmamla ilgilidir bilmiyorum ama her ne olmuşsa iyi olmuş be!


Yine de beceremiyorum geçmişle barışık yaşamayı. Yazdığım sayfalarca yazıyı yok etmiştim seneler evvel. O zaman hissettiklerim sinirlerimi bozmaya başlayınca silmiştim her şeyi. Şimdi de blogun bir kısmını yok edesim var fena halde.


Sanki geçmişimin bir parçası burada durdukça ileriye gidemeyecekmişim gibi... Sanki unutmak istedikçe yazdıklarımı görüp yeniden hatırlayacakmışım ve başa dönecekmişim gibi...


Halbuki onun da olmayacağını biliyorum işte, olmayacak! Bitti bu sefer canımı sıkan her şey. "Bir sabah kalktığımda her şey bitmiş olacak" demiştim ve bitti işte.


Hayat bir şekilde düzene sokuyor kendini. Önce süründürüyor ama sonunda her şey yoluna giriyor. Geç olsun, güç olmasın.