27 Mayıs 2011 Cuma

dünyanın en mutlu delisi!

Adamın birinden duyduğum "İstiklal'in delisi" sıfatını bir zamanlar pek yakıştırmıştım kendime. Evet, İstiklal'de yürüyen bir dünya manyak vardı ama herkesin manyaklığı kendine!


İstiklal'in delisi olarak olur olmaz saatlerde, bazen kimse yokken bir aşağı bir yukarı yürüdüm durdum senelerce. Sonra ayrı kaldık. Tam olarak ayrı kalmak denmez, uzaklaşmak diyelim. Haftada 3-4 defa olan ziyaretler 1'e düşünce bu ayrı kalmak olmuyor çünkü :)


İşte bu akşam, İstiklal'in delisi geri döndü!


Tek başına gülümseyerek ve bir yandan "Feelin' good" şarkısı söyleyerek yürüdü ve o sırada dünyanın en mutlu insanı olduğundan emin oldu!


Hayır, mutluymuş gibi yapmadım bu akşam. Mutluydum. Kendi kendime mutluydum, yanımda kimse olmadan ve mutluluğu kimseye bağlamadan.


En sevdiğim yerde istediğim gibi yürüyebildiğim için, dinlediğim o şarkı için, bilmediğim geleceğin güzel olma ihtimali için, sahip olduğum her şey için, sahip olamadığım şeylerin bir gün benimle olma ihtimali için...


Selin olduğum için bile mutlu hissettim kendimi.


İstiklal'den başladım, Şişli'ye kadar yürüdüm. Hatırası olan her yere bakıp güldüm. Gelecekten hiçbir şey beklemeden ve geçmişi hiç önemsemeden yaşanabildiğini hissettim, sadece o an umrumdaydı, sadece orası ve sadece ben! Ancak böyle mutlu olabileceğimi fark ettim.


Etrafımda gördüğüm her şeye gülümseyerek baktım, birbirinden güzel şarkılar dinledim, birbirinden güzel şeyler düşündüm etrafıma bakıp. Ama ne geçmiş, ne gelecek geçti aklımdan. Sadece o an!


Sanırım mutlu hissedebilmek için ihtiyacım olan şey bu! Daha sık yapabilmeliyim bunu.


Halbuki ben zamanında düşünmeye ve iyi hissetmeye ihtiyaç duyduğumda tek başıma yürümem gerektiğini öğrenmiştim zaten...


İstiklal'in delisi, dünyanın en mutlu insanıydı bu akşam. Deliydi yine, ama mutluydu. Zaten mutlu olmak için gerekenlerden biri değil mi delilik?


Heeey, ben döndüm!

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Beterin beterinin beteri

"X" bir durum var elimizde ve bu X durumuyla ilgili kötü şeyler oluyor zaman zaman.


Bir şey oluyor, "Yok artık, bu ne ya, daha kötü ne olabilir ki?" diyorum hemen cevap geliyor!


Her defasında bir öncekinden daha kötü bir şey çıkıyor karşıma.


Sorun sadece X durumu için de geçerli değil. Bunun Y'si var, Z'si var, A'sı var, B'si var...


Eğer böyle gidecekse ben şaşırmamayı öğreneyim. Yok eğer işlerin iyi gittiği durumlar da olabiliyorsa insanların hayatlarında, bir tane de ben alayım lütfen.


Çok sıktı bu böyle.


"Beterin beteri var" dedikleri bu olsa gerek ya da bizim evdeki haliyle "Beterin nihayeti yok."


Dur artık, tamam, sakinleş.

20 Mayıs 2011 Cuma

Kahve zamanı...

8-9 yaşlarındayken bir gün, neden olduğunu hatırlamıyorum ama anneme çok kızmıştım. Muhtemelen arkadaşıma gitmek istedim ve izin vermedi, o yaşta ne olabilir başka... Ya da her zamanki inatçı tavırlarımdan dolayı azar işittim ve sonrasında küstüm. Hatırlamıyorum.


Bana öyle davrandıklarına göre beni sevmiyorlar diye geçirdim aklımdan. Bir şey yapmalıydım. Öyle bir şey yapmalıydım ki beni sevdiklerini anlamalı ve yaptıklarından dolayı hepsi pişman olmalıydı! (Anneyle başladık, bütün aileye kızgınlıkla devam ettik.)


İntihar etmeye karar verdim. Şu an gülmeden bunu yazmak çok zor olsa da o an çok çok ciddiydim bu isteğimde :)


Seçtiğim intihar şekliyse hepsinden komik. "Donarak ölmek."


Ortalama soğuklukta bir kış günü, çıktım balkona. Donarak ölene kadar beklemeye karar verdim.


Şu an ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum ama fazla uzun olmamıştı herhalde. Üşümeye başlayınca ölümün geri dönüşü olmadığını hatırladım, hem sonra anneler bizi düşündükleri için böyle yapıyorlardı, ayrıca hayatta güzel şeyler de oluyordu... Böyle böyle kendimi kandırdım ve intihar kararından vazgeçtim.


Balkonda çok kısa bir süre geçirmiş olmalıyım ki kimse balkona çıktığımı fark etmemişti bile. 


Bugüne geçelim. Üniversiteye başladıktan sonra hayatıma giren, yediğim içtiğim şeylerden ziyade hissettiklerimle alakalı olarak beni ziyaret eden bir mide ağrısına sahibim. Ne zaman bir şeyler canımı sıksa, üzülsem, stres yaşasam aynı noktada bir ağrı hissediyorum. Dediğim gibi hep de sıkıntılı zamanlar ortaya çıkıyor o ağrı. İşte o ağrı başladığı an aklımdan hemen hiç durmadan kahve içmek ve o ağrıyı daha da dayanılmaz hale getirmek geçiyor.


Ağrı öyle dayanılmaz olsun ki diğer her şeyi unutayım istiyorum belki. 


Bu saçma düşüncenin de hemen arkasından donarak ölme teşebbüsümü hatırlayıp gülmeye başlıyorum. Çocukken kendimi soğuktan öldürmeye çalışmıştım, 25 yaşında kahveyle intihara uğraşıyorum. Amacım kendimi öldürmek falan değil tabi ki ama bana hep bu çağrışımı yapıyor aklımdan geçen şey :) Aslında benimki daha çok bacağının acısını unutmak için elini parçalayan House halleri. Midem yeterince ağrırsa her şeyi unuturum sanıyorum.


Bu ara günler böyle saçma sapan düşüncelerle geçip gidiyor işte.


Dur bir kahve yapayım ben.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Sabaha karşı

05:30 Bütün böceklerden nefret ediyorum, hepsinden. Allah'ım neden beeeen?

05:40 Hani her şeyin bir sebebi vardı? Yıllarca kendimi yiyip bitirme sebebim ne olabilir? Ne getirir bana?

05:50 Ya iğrenç yaratık yaa, sabahın bu saatinde bana bu yaptığın ne şimdi? Böcekler olmasa dünya daha güzel olurdu!

06:00 Küçük küçük olaylar birleşip büyüklerine sebep olmuyorsa ya? Ya o kelebeğin kanat çırpışı yalnızca bir kanat çırpmaysa ve başka halta yaramıyorsa? Ya şu an önemsiz görünen küçük davranışlarım ya da sözlerim bir araya geldiklerinde de bir şey ifade etmeyeceklerse? Ya şu an yaptıklarımız ileride de bize bir şey getirmeyecekse...

06:05 Fransa'ya gitsem mesela. Kalsam orada. Neyi özlerim ki?

06:10 Aklımdan geçen her şeyi söylesem, vereceği cevabı beklemeden bassam gitsem.

06:15 Arasam desem ki "Bitti bak, geçti. Uzun sürdü ama geçti."

06:20 Bugüne kadar doğru sandıklarım vardı. Bugün doğru nedir onu bile bilmiyorum. Yok öyle bir şey, olmamalı.

06:25 Belki bunca zaman hep anladı insanlar ne dediğimi ama anlamamış gibi yapmak işlerine geldi.

06:27 Nedir benim bu çilem
Hesap bilmem
Muhasebede memurum
En sevdiğim yemek imam bayıldı
Dokunur
Bir kız tanırım çilli
Ben onu severim
O beni sevmez.

06:30 Erkenden kalkıp marketten böcek ilacı alayım, her tarafa sıkalım. Gelmesin yine lanet olasıca yaratıklar.

06:32 Alışmış olmalıydım mutsuz sonlara.

06:34 İnsanlar en çok gece saçmalar sanırdım ama ben en çok sabahın bu saatlerinde saçmalıyorum.

06:36 Bana bu saatlerde gönderilmiş mesajlar/mailler vardı. Neden bu saatte yazıldıklarını şimdi anlıyorum...

06:38 Küçük olayların birleşip büyük sonuçlar doğurduğuna inanmayı bırakmalıyım. Küçük küçük şeyler olarak kalacak yaptıklarım.

06:38 "Dileğini tutmuş sayar sonsuzdan geri..." Sayıyorum ben de!

06:40 Acaba insanlar farkındalar mı?

06:41 Fark etseler ne olur ki?

06:42 Hissetmişler midir?

06:43 Acaba sprey şeklindeki ilaçlardan mı alsam tablet mi?

06:44 Ders var erkenden...

06:45 Yatsam bugün gitmesem. Öğlen giderim.

06:46 Uykum kaçtı böcek yüzünden deyip rezil olmayayım. Hastaydım gece derim.

06:47 Yine de 1-2 kişi bilebilir olanı, komik çünkü.

06:47 Her şeyi anlatasım geliyor.

06:47 Belki biter. Her şey nasıl başladıysa öyle biter demez miydi Yavuz Çetin? Bir şey biter bir şey başlar...

06:47 Selin daha fazla saçmalama!

06:47 "All good things come to those who can wait" der Mrs. Lovett şarkının bir yerinde.

06:47 Daha ne kadar beklemeliyim acaba?

06:48 Yine düşünceler beynime üşüşmeye başladı.

06:48 Kandırma kendini, herhangi bir şeyin iyi olacağı yok. İyi denecek hiçbir şey yok.

06:48 Nereye gitsem? Kim özler ben gidince...

06:48 Lanet olasıca böcekler!

06:48 Söylesem aklımdaki her şeyi...

Arada kendime kalması gereken onlarca düşünce daha ve sonrası uyku-kabus karışımı...

17 Mayıs 2011 Salı

Just a fool's hope

Söyleyecek milyonlarca şey var ama ben tek kelime edemiyorum. Aklımda bir sürü saçmalık... Bütün olasılıklar can sıkıcı... Yapılacak bir şey de yok.


Hayat daha saçma bir hal almasın. Bu kadarı bile fazla!


Sabah uyanırken bana eşlik eden şarkıya gece Gandalf cevap versin. Ruh halimin nerelerden nereye gelebildiğinin de kanıtı olarak dursun bu yazılar burada.


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Yine "Hey you!"

Güne bir şarkıyla uyanmak...




"Hey you!
Don't tell me there's no hope at all,
Together we stand, divided we fall."




Tam da bu bölümle.


Hayırdır inşallah :)




http://fizy.com/s/16o70y

-mim-

Beenmaya'mdan gelen bir mim var, aklımdayken yazayım :)


Önce kendisine teşekkür edeyim tabi :)


Sorulara cevap vereceğiz, en sevdiğim türde bir mim yani.


Hadi başlayalım.


* Gün içerisinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
-Bu ara o şaşırtıcı şeyler bana normal geliyor, hatta her şey bana normal geliyor. İyi değilim galiba.


* Gördüğün zaman eğer almazsam uyuyamam dediğin şey?
-Alana kadar aklımdan çıkmayan, durmadan düşündüğüm yegane şey kitaplar. Alsam mı deyip almaktan vazgeçersem sonradan pişman oluyorum ve alana kadar kendimi yiyorum.


* Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey?
-Pizza olur, waffle olur, kumpir olur, ıslak hamburger olur. Çikolatayı söylemeye gerek yok. 


* Uğurun var mı?
-Özel zamanlarda takmaya dikkat ettiğim bir yüzüğüm var. Uğur getirmesinden de değil ama kendimi iyi hissediyorum o varken ve buna ihtiyaç duyduğum için mutlaka takıyorum onu. Aslında uğur getirdiğine inandığım abuk subuk davranışlar da var. Neyse, detaya girmeyeyim :)


* Kendine en yakıştırdığın renk?
-Hiç yakışmayan sorusuna cevabım var: "Mor". Ama en çok yakışan deyince...
İnsanların da bu soruya cevap verebileceğini sanmıyorum, çünkü siyah ve zaman zaman giydiğim kahverengi tonları dışında renklerle pek görmüyorlar beni.


* En sevdiğin takın?
-Uğurla alakalı soruya dönebiliriz. Cevap ortak :)


* Takıntın?
-Hangi birini sayayım önce? Çok fazla insanda bulunduğunu sandığım sayı takıntımı yazayım. Herhangi bir şey alırken asla 3 tane 7 tane falan almam. Ya çift sayı olmalı ya da 5'in katları. Bunu da bilinçli yapmıyorum aslında, bir gün tesadüf eseri fark ettik. Saçma tabi.


* Ben bu şarkıyı duyunca şakırım.
-Ben sevdiğim bütün şarkıları duyunca başlarım eşlik etmeye.


* Solunda ne var?
- Kitaplığım.


Mim Mischief'e, a.nur'a ve bi dost'a gitsin. Linklerini eklemeye üşendim şu an, idare edelim böyle :)

13 Mayıs 2011 Cuma

Sorular, cevaplar, şarkılar...

Dışarıdan baktığınızda dünyanın en mutsuz insanı olduğum fikrine kapılmanız mümkün. Aklımda bin tane şeyle uğraşırken dışarıdan öyle görünürüm hep.


Akşam vakti. Yorgunum. Telefonumdan dinleyecek şarkı seçmeye çalışıyorum ama yok, istediğim hiçbiri değil!


Aklımdaki bin şeyin en önemlisi bir kez daha vazgeçmek. Zaten her zamanki gibi kendimi anlatamıyorum, anlattığımı sanıyorum sadece. Gösteremiyorum, söyleyemiyorum, beceremiyorum.


Boşvermişlik hali iyiden iyiye yerleşti ya, "Amaaaan, nasılsa her şey her zamanki gibi kötü olacak, ne için uğraşacağım ki" diyorum kendime. Sonra hayata kızıyorum. "Bir kez bana aynı kötülüğü yaptın zaten, bu kez benimle derdin ne?"


Kımıldamaya isteğim yok. Müzik bile o an mutlu etmiyor beni. "Sıradaki şarkı her neyse o kalsın" diyorum kendime ve "Hey you" başlıyor. Belki de en sevdiğim...


Pink Floyd'un hayatımda tuhaf bir yeri var. Ne zaman çözüm bulmaya çalıştığım bir şey olsa Pink Floyd'a bırakıyorum kendimi, bütün beynimi. Sonra cevaplar gelmeye başlıyor Pink Floyd'dan...


Bugün de daha önce milyonlarca kez dinlediğim o şarkıyı dinliyorum olanca sıkıntımın içinde. Her kelimesini ezbere bildiğiniz bir şarkıda geçen cümleyi ilk kez duyuyor olamazsınız değil mi? O zaman duyduğum o cümle beni neden böyle çarptı? Günlerdir cevabını aradığım "Ne yapacağım?" sorusunun cevabı en sevdiğim şarkıda mıydı yani?


3-4 kez dinledikten sonra gülümsemeye başladım.


Yapmam gereken şey... Her zamanki gibi gözümün önünde. "Hayır Selin, bir kez daha aynı şeyi yapma! En baştan pes etme." diyor hayat ben salaklaştıkça...


Ardından bir Kesmeşeker şarkısı. Cenk Taner söylüyor bu kez aynı cümleyi. Diller farklıysa da mesaj aynı. Duymam gereken şey tamamen aynı. Karşıma çıkan bazı şeylerin işaret olduğuna inanmayı bırakmıştım ama şarkılara inanmayı bırakamadım hiç...


O da bitti...


Hızlı hızlı geçmeye başladım karşıma çıkan bütün şarkıları. Aradığım hiçbiri değil yine. Aslında hiçbir şey aramıyorum belki. Geçiyorum, geçiyorum, geçiyorum. Tam da o sırada otobüsten inmem gerektiğini fark ediyorum. Bir kez daha "Sonraki şarkı" deyip cebime atacağım telefonu. Öyle yapıyorum. Şarkının ne olduğunu görmeden...


Aklımdaki şeylerle daha alakalı bir şey daha arasam bulamazdım! O an duymayı en çok istediğim şey belki o. "Acaba" diye başlayan sorularıma cevap verebilecek tek şey. Şarkının süresi 7.55. Hayatımda hiç yürümediğim kadar yavaş yürüyorum. 7.55 kadar sürüyor yüzümdeki gülümseme, 7.55 kadar düşünüyorum, o kadar hayal ediyorum. Her şey o kadar. Uzun zaman sonra yeniden güzel şeyler hayal edebilmeyi istiyorum. Uzun bir aradan sonra aslında hala iyi şeyler hissedebildiğimi fark ediyorum. 7 dakika 55 saniyeye sığıyor tüm düşündüklerim. Ama ben fazlasını istiyorum.


Kapıya vardığımda şarkı bitiyor. Yol da tam 7 dakika 55 saniye. Mesafeleri müzikle ölçmek de uzun zamandır yapmadığım şeylerdendi. Selam gönderdim o kitabın sevdiğim karakterine...


Bu yazı 3 gündür yayınlanmayı beklerken bugün Cenk Taner son noktayı koydu. 3 gündür bekleme sebebi buymuş belki. Dedi ki: "Umutsuzluk yasak, ikinci bir emre kadar."


Kaptan ne derse o.


:)

10 Mayıs 2011 Salı

-Alıntı- 2


Yazıya bakıp bakıp Travis Bickle edasıyla "you talkin' to me?" diyorum.


Sanırım bana söylüyor olabilir, üstüne alınmak isteyen varsa çekinmesin.


2 günde durmadan gelen mesajları aldım ben sevgili hayat, tamam, anlaştık, dediğin gibi olsun.

8 Mayıs 2011 Pazar

-Alıntı-

Demiş ki:


"Yapamıyorum Kinyas. Yazamıyorum. Bütün bunların hiçbir değeri yok. Ne doğru dürüst cümleler kurabiliyorum, ne de gerçeği böylesine anadan üryan anlatmak hoşuma gidiyor. Seversin vazgeçmeyi. Bu işten de vazgeç. Mutluluğundan vazgeçtiğin gibi!"


Ben de severim hani vazgeçmeyi, hevesim kaçar hemen. Hem mutluluğundan vazgeçmek çok da yabancısı olduğum bir şey değil. O haltı bir kere yedim. Sağlam yedim hem de. Güya başkasının mutluluğu için! Hadi canım! Kendi hayatının içine et, niye? "Başka birinin mutlu olma ihtimali için." İhtimal bak, sadece ihtimal! Mutlu oldu mu peki o? Sanmam. Ben oldum mu? Hayır! Eee neye yaradı bunca işkence? Ne için üzüldüm bu kadar?


Bize çocukken öğretilen, dayatılan, zorla benimsetilen saçma sapan doğrular yüzünden (Nedir ki doğru?) bir sürü yanlış iş yaptık. (Peki yanlış ne?) Bir kez yaşayacağımız hayatlarımızı mahvettik "olması gereken bu" diye. Aferin bize. Aferin.


Tam da yukarıda yazdığım bölümü okuduktan sonra birkaç saat ara vermeden kızdım kendime. Kızmak işe yaramasa da kızdım. Masal aleminde yaşıyoruz ya hani, birilerini mutlu edince bizim de başımıza iyi şeyler gelecek ya... Yok işte öyle bir dünya. Keşke olsaydı ama yok.


Neyse ben kendi kendime kızmaya devam edeyim. Bu ara yazmak her nedense pek mutlu etmiyor beni. 


Ben muhtemelen aptalca bir gün geçireceksem de okuyan insan, her kimsen sana iyi bir pazar günü dilerim.


*Alıntı Kinyas ve Kayra'dan. (Hakan Günday)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Gittik, Blind Guardian'ı dinledik, geldik


Aralık ayının başlarına dönüyoruz önce.

Dershanede işkencemin devam etmekte olduğu günlerdeyiz. Sabahları boş saatlerimiz var, bilgisayar başında o  site senin bu site benim dolaşıyoruz. Ntvmsnbc'nin kültür-sanat temalı fotoğraf albümlerinin her biri ezberleniyor, yeni gelecek filmler, yeni çıkacak kitaplar, bir taraftan da eskiler karıştırılıyor.

Sık sık uğradığımız bir diğer siteyse biletix. Bob Dylan bileti alamamanın acısını hala kalbimizin derinliklerinde hissettiğimizden ötürü her şeyi önceden görmeye çalışıyoruz artık. (Onu da görmüştük ama biletlerin o kadar çabuk biteceğini kim bilebilirdi ki?)

Öyle dolanırken "Aaaaaaaa Blind Guardian geliyormuşşşş Nisan'da, bu sefer gitmek lazım, ya gidelim, Esin hadi gidelim" şeklinde ısrar cümlelerimi sıralamaya başlamıştım ki Esin hiç düşünmeden "Olur gidelim" dedi. Sonrasında bekleyişim başladı :)

Mrs. Lovett'ın Sweeney Todd'a dediği üzere "Zaman çok hızlı". Beklenen gün hemen geldi.

İşte o beklenen güne öyle korkunç bir yağmurla uyandık ki "Tamam" dedim, "Akşam konser falan yalan olur." Olmadı. Yolu yanlış tarif edenler ve hiç tarif edemeyenler gibi iki grup insanla bir süre uğraştıktan sonra konser alanına vardık.

Mekanı hiç sevmedim. Marmara Üniversitesi'nin otoparkı şahane konser yeriymiş de kıymetini bilememişim onca sene. Daracık kapı içeri girerken sorun yaratmaz tabi ama dışarı çıkmak tam bir işkenceye dönüştü. Hele içeri girer girmez sizi karşılayan küçük çaptaki bataklıktan bahsetmiyorum bile. Zamanında, çok yağmur yağan günlerden birinde bir dağ yürüyüşüne katılmış ve dizlerimize kadar çamura batmıştık. Hala "çamur" dediğimde aklıma o gün gelir. Ama biz dağdaydık ve korkunç bir yağmur vardı. Burada öyle bir durum yok. O bataklığı fark edemeyip içine dalanlar işte bizim o günkü halimizden daha beter bir durumda dolaştılar o akşam...

Ön grup hiç mi çıkmadı yoksa çıktı da biz geciktiğimiz için göremedik mi bilemiyorum. Konser başlangıcı olarak 21.00 denmişti, 21.10'da Blind Guardian sahnedeydi. Bu konuda Almanlara güvenebileceğimizi biliyorduk! :)

Konserle birlikte "Selin'in en kısası 1.80 olan genç erkek kişileriyle imtihanı" başladı. Önümdeki hareketli genç sayesinde tüm konseri parmak uçlarım üzerinde bir o yana bir bu yana sallanarak geçirdim. "Bu balerinler nasıl duruyor parmak uçları üzerinde?" merakımı da yendim. Çok zor değilmiş. Zor olan konser bitimi yere normal basmaya başlamak oldu. Birkaç dakika yürüyemedim :)

Konsere geçelim. İlk birkaç dakika rüya görüyor olduğumu sandım, itiraf etmeliyim. "Evet ben bu grubu uzun yıllardır dinliyorum ama şu an sahiden karşımdalar mı yani" diye sordum bir ara kendime.

Youtube'dan oturup konser videoları izleyip orada olmayı hayal ettiğim günlerden birindeymişim gibi hissettim ilk 1-2 dakika, sonra geçti.

Bu sırada yağmur da hiç durmadı tabi. Sahnede orta dünyadan masallar anlatan adamlar, yağan yağmur, müzik, aklımda sadece şarkılar... O hissi anlatmak için hangi kelimeyi kullansam bilmiyorum.

Benim en sevdiğim Blind Guardian şarkılarından olan "Welcome to dying" benim için özel ve güzel bir an oldu.

Saat 10'u biraz geçerken şu an hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir şarkının ardından "Good Night" deyip sahneden ayrıldı grup. Sonra şaşkınlık başladı.

"Nasıl yaa, nereye gittiler böyle pat diye"
"Ne oldu şimdi"

Bir taraftan yükselen "Guardian, Guardian, Guardian" sesleri. 

Diğer taraftan yükselen "Bard's Song, Bard's Song, Bard's Song" sesleri.

Yaklaşık 2 dakika kadar etrafımızdakilerle ne olmuş olabileceği üzerine fikir alışverişinde bulunduk ve ilginçtir, tüm ışıklar sönmüş, sahne tamamen boşalmış olmasına rağmen kimse gitmeye kalkışmadı. Bizler hala ne olduğunu anlamaya çalışırken "Wheel of time"ı duyunca rahat bir nefes aldık. Az daha yüreğimize inecek olan bir şakaya kurban gitmişiz meğer.

Benim için konserin belki de en önemli anı minik hobbitimiz Frodo'dan bahsedip ardından "Lord of the rings"i söylediğimiz andı. Yani, Hansi sahnede Frodo'dan bahsetti, sonra hep birlikte şarkı söyledik. Yine grup elemanıymışım gibi konuşmaya başladım farkında olmadan :)

Yağmurun iyice hızlandığı anlara denk gelen "Bard's Song", deliler gibi eşlik eden insanlar... İnsanın tüylerini diken diken eden o anlar var ya, işte onlardan biri oldu benim için. Evet videolardakiler gibi korkunç bir kalabalık yoktu ama orada sadece ben olsaydım bile muhtemelen fark etmeyecekti benim için.

Yine konser videolarında izleyip dinlerken içimin gittiği bir diğer şarkı "Valhalla"da da görülmeye değer saniyeler yaşandı :)

Konser bitiminde hayatımda mutlaka yapmayı istediğim şeylerden birini daha gerçekleştirmiş olmanın mutluluğu yüzümden okunuyordu muhtemelen. İyiydi, iyi.


Sonrasında bindiğimiz metronun hali de görülmeye değerdi :) Konserden çıkmış, ıslak, siyahlar giyinmiş onlarca insan bir arada. O da şahane bir görüntüydü işte!

Güzel şeyleri anlatmayı beceremiyorum yine. Gittik, gördük. Geriye baktığımızda "İyi ki yapmışım" denecek şeyler arasına bir şey daha ekledik. Yine gelsinler, yine gideriz :)

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlamı yok

Beynin işleyiş şekli gerçekten tuhaf. Az önce durup dururken "En tuhaf uzakta kalışım oldun." dedim. Kendi kendime ve ortada hiçbir şey yokken.


Seneler öncesinden beni etkilemiş bir yazıdan bir cümle. Uzun yıllardır akla gelmemiş bir cümle.


En tuhaf uzakta kalışım oldun...


Tuhaf olmayan kaç şey yaşadım bugüne kadar diye düşündüm de. HİÇ. Evet, hiç.


Aslında sorulması gereken asıl soru yine aynı. "Normal denen şey ne?" ya da "Normal diye bir şey var mı?".


Birileri geç kaldı. Ben birilerine geç kaldım. Yanlış yerlerdeydim, yanlış yerlerdelerdi. Ben adım attım, onlar geri kaçtı, ben geri kaçtım, onlar adım attı. Zamanlamalarımız asla birbirini tutmadı.


Hayatıma dair her şeyi bilen ve yakın gördüğüm çok fazla kişiyi uzaklaştırdım kendimden geçen birkaç yılda. Bu kadar kısa zamanda bu kadar insandan uzaklaşmak zor, çok zor. Kimseye kızmıyorum artık, karşıma bu kadar çok yanlış kişi çıkmış olamaz. Belli ki ben yanlışım.


Baştan aşağı yanlış değilim belki ama arıza büyük. 


Bir adam vardı seneler evvel. Mutluyduk galiba. En azından kısa bir süre. İşte o mutluymuş gibi hissettiğimiz zamanların ben kendi adıma içine ettim. Her sabahı, her akşamı zehir ettim kendime. Sonrasında her şey kötü gitti zaten. 


Mutlu anların da içine edebiliyorum, mutsuz anları da daha kötü hale getirebiliyorum. Sonra da başkalarına umut dolu cümleler kurup kendilerini iyi hissetmeleri için bahaneler sıralıyorum. Bütün derdim kendimle herhalde...


Bak nereden başladım, nereye geldim. Aklım böyle dağınık... Onlarca cümle sıralıyorum ama anlatmak istediğim bunların hiçbiri değil belki.


Uzakta kalış demiştik. Tuhaftı. Evet tuhaf. "Ne yapıyorum ben?" cümlesi bu ara yine favorim. Anlamlandıramadığım şeyler oluyor. Dolaylı da olsa bir yerlerden cevaplar geliyor söylediklerime. Belki de ben öyle anlamak istiyorum. Halbuki ben...


Uff neyse.


Kendim için akıl-fikir talebinde bulunduğum duamı günlük olarak tekrarlıyorum. Bir gün belki...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Merak


Şu ara askıya almış olsam bile bir Johnny Depp aşkı söz konusu olduğu aşikar. Saklamıyoruz kendisine olan sevgimizi.


Şu yukarıda görmüş olduğunuz yazı ilk olarak 1-2 hafta kadar önce karşıma çıktı tumblr'da dolaşırken. Sonra bir daha çıktı, bir daha, bir daha...


"Hımm, doğru demiş bak" cümlesini kurduktan sonra altta söyleyenin ismini görünce şaşırdım. Johnny Depp böyle bir cümle söyleyemez diye düşünüp şaşırmadım tabi. Söyler. Gerçi söylemese de yerine "Hebele hübele" dese benim de dahil olduğum bir grup hatun kişisi kendisini ağzı açık izlemeye devam eder. Yalan yok.


Benim asıl merak ettiğim böyle bir sözü nerede ve neden söylemiş olabileceği.


Kate Moss'la birlikteyken birden karşısına Vanessa Paradis çıktı, sonra da gazeteciler gelip "Olum sen Kate'e aşıktın, şimdi ne oldu" dediler ve onun üzerine mi bunu söyledi?


Durup dururken "Özlü söz söyleyesim geldi" deyip gazetecileri etrafına mı topladı?


Herhangi bir filmde söylüyor olsa altına karakterin ismi yazılmalı, o yüzden o şıkkı eledim.


Kitap falan yazdı da benim mi haberim yok?


Ya da manyak bir gazeteci gelip sordu mu "Şimdi Johnnyciğim, diyelim birine aşıksın, sonra başka birine daha aşık oldun, ne halt edersin böyle bir durumda?" diye...


Her türlü meslekten insanı anlıyorum ama oyuncular ve müzisyenler vb. bu tür sözleri ne ara nasıl ediyorlar işte onu yıllardır merak ediyorum.


Tarihe geçecek bir söz söyleyecekseniz yalvarırım beni de çağırın!

Mayıs!



Rutini bozmayalım bu yıl da.


"Bir dur" dedim aklıma "Dur"
Düşünmeden 5 dakika bekle!

Bak aylardan mayıs,
Aşık olmalı, uçurtma yapmalıyız!
Aylardan mayıs,
Düşünmeden yaşamalıyız!




Şuradan  "Korsan" albümünü seçiyoruz, oradan "Mayıs" şarkısını bulup dinliyoruz. Gitmişken "Küçük şirin bir cuma akşamı" dinlemek de serbest.