28 Haziran 2011 Salı

Tutunamama özgürlüğü bu!

Zaman zaman ortaya çıkan, çıktı mı da kolay kolay kaybolmayan, ama birlikte yaşamaya alıştığım depresif tavırlar, sıkıntılar, saçmalıklar var ve dediğim gibi bunlarla yaşamaya çok fazla alıştım. Olmazsa olmaz gibi, hayatımda öyle büyük yerleri var ki bir gün tamamen geçerse ne halt ederim bilemiyorum :)


Aslında herkes benzer şeyler hissediyor bazı zamanlarda biliyorum, o yüzden "Benim yaşadıklarım en kötüsü" triplerine girmeye gerek yok. Yok öyle bir şey...


Böyle zamanlarda düzenli olarak aklıma gelen bir şarkı var. Sevdiğim bir grup insanın sevdiğim bir şarkısı. Hadi dinleyelim birlikte...


Birisi daha geçiyor hepsi aynı günlerden,
İşten eve dönerken
Huzurluyum nedense...
Otobüste karşılaştığım yüzler,
Duyduğum sesler,
Simitçinin gözleri de eklenince
Şaşırtıcı bu huzur birden


Kaybetmenin keyfini yaşıyorum
Tutunamama özgürlüğü bu
Hayat farkında mısın anlıyor musun durumu?
Beni yendiğin an kaybettin sen bu oyunu!


Çoktan öğrendim dünyayı değiştiremem
Ama biliyorum yapacaklar var kıyıda köşelerde
Konuştuğum nafile sözler,
Yaptığım işler,
Ertelenen projeler de düşünülünce
Şaşırtıcı bu güven birden.


Kaybetmenin keyfini yaşıyorum
Tutunamama özgürlüğü bu
Hayat farkında mısın anlıyor musun durumu?
Beni yendiğin an kaybettin sen bu oyunu!


26 Haziran 2011 Pazar

Yine..

Bir adım atabildiğimi sanırken iki adım geriye gittiğimi fark etmeye alışmıştım ama başladığım noktadan bu kadar uzağa gittiğimi sandığım bir sırada aslında bulunduğum yerin tamamen aynı olduğunu fark etmek biraz ağır geldi.


Son birkaç yıla baktığımda katettiğimi sandığım o yolların aslında bir hayalden ibaret olduğunu öğrenmek hoş değil. Gittim sanmışım, halbuki aynı yerde saymış durmuşum...


İşin en sinir bozucu tarafı beni kızdıran bütün hareketlerinin aynısını yapıyorum bir süredir fark etmeden. Yaptığın için kızdığım ne varsa artık onları kullanarak ben başkalarını kızdırıyorum.


Her şey istemekle alakalıydı, yapamıyorum diye bir şey yoktu, sadece yeterince istememek vardı ya hani. İşte ben uzun zamandır istemiyorum ve arkasına sığındığım kelime "yapamıyorum". 


Benim dışımda gelişen şeyler engel oluyor başka şeylere, bazı olaylar gerçekleşmek için öyle anlar buluyorlar ki kendilerine ister istemez "demek ki olması gereken bu" diyorum. Tam da bu an karşıma çıkmasının başka ne sebebi olabilir...


Eskiden kendime kızıyordum. Artık onu da yapamıyorum. Eskiden olsa çabalardım, en azından çabalamayı isterdim. Şimdi en büyük üzüntüm 3 dakika sürüyor. Sonrasında "Amaaan" deyip atıyorum her şeyi bir kenara ve saçma sapan hayatıma devam ediyorum.


Bazı şeyleri anlamlandırabilmem için mutlaka yaşamam mı gerekiyordu? Ben pekala yaşamaya devam edebilirdim bunlara anlam vermeden. Daha az üzerdi hem... Ama yok, o kolay olan di mi? İlla zor yoldan öğrenmeliyim bazı şeyleri. 


En çok da böyle zamanlarda Truman Show'u düşünüyorum. Önceden de yapar mıydım bunu ya da yaptığımdan sana bahsetmiş miydim hatırlamıyorum. Bir grup insan oturmuş beni izliyor olmalı ve onların eğlenmeleri için ben bu saçmalıkları yaşamak zorunda olmalıyım. Başka bir açıklama bulamıyorum.


İyiydim ben. Geçen sabah gördüğüm bir cümlenin ardından sıraladığım cümlelerin sana ait olduğunu hatırlayana kadar iyiydim. O günün önemli bir günün yıl dönümü olduğunu hatırlayana kadar iyiydim. Çok uzun bir aradan sonra yine aynı şeyleri düşünüp uykusuz kalana kadar iyiydim.


Sonrası için kullanabileceğim bence en uygun ifade: "Same old shit."


Eeeh! Hayatımı böyle saçma sapan sürdürmeye alıştım ya zaten, hala neden kurcalıyorum ki. Hem zaten hiçbir deli delirmekten korkmazdı değil mi? Daha korkacağım ne kaldı ki...

-Alıntı-4

"Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordum. Hüzün verici, hastalıklı bir durum, hastalıklı hüzün. Kendini daha kötü hissedememe durumu, biliyorsunuz sanırım, arada sırada herkesin kapıldığı bir his. Ben biraz fazla kapılıyorum, çok fazla."


(Charles Bukowski-Sıradan delilik öyküleri)




Şu an hissettiğim şey aşağı yukarı bu. Seneler önce kitabı okurken ve bu kısmı not ederken bir gün böyle hissedeceğim aklıma gelmiş miydi acaba...

Kısacık-20


* Saçma sapan şeyler düşünüp uzun saatler boyunca uykusuz kalmayı başardığım günler yeniden başladı!


* Bu sıkıntı nereden çıkıyor böyle? Hiçbir şey yokken ve her şey gayet normalken bir anda bu iğrenç ruh haline geçmeyi nasıl başarabiliyorum? Gayet normal şekilde oturmuş keyifli bir konu üzerine çalışıyordum ki bir anda iğrenç bir sıkıntı hem yaptığım işten hem geri kalan her şeyden kopardı beni. Yaklaşık 6 saattir de ruh halimi düzeltmeye uğraşıyorum.


* Hayatlarındaki her ayrıntıyı anlatmak için beni seçen insanlar beni fena halde boğuyor. Birilerinin hoşuna gider böyle şeyleri dinlemek ama ben sevmiyorum. Özel hayatlarınızda yaşadığınız sıkıntılarla ilgili yorum yapmak da bana çok gerzekçe geliyor, o yüzden bunu yapmak da istemiyorum. Hayat senin hayatın, ben kim oluyorum ki "şöyle yap böyle yap" diyeceğim? İnsanlar bu tür konulara girdiklerinde onları susturmanın bir yolunu bulmalıyım. (Bu durum herkes için geçerli değil tabi. Uzun süredir tanıdığım ve hayatına dair pek çok şeyi bildiğim insanlara yorum yapmak sıkıntı değil. Onları dinlemek de keyifli hem. Sıkıntı tanımadığım insanlar konusunda...)


* Bazı zamanlar hiç kimseye tahammül edemiyorum. Hele böyle zamanlarda gereğinden fazla adam yerine koyduğum tipler salak salak şeylerle karşıma gelmiyorlar mı, işte o zaman deliriyorum. Çevremde az insan olması benim açımdan daha iyi kesinlikle.


* İşi varken yapacak bir sürü farklı şey bulup esas işini halletmeyen o insanları sevin, yazık onlara. Onlardan biri olduğumu söylemeye bilmem gerek var mı...


* Tam hazırlanmış dışarı çıkıyordum ki şahane bir yağmur bastırdı. Bir şey kötü gittiğinde diğer şeyler de kötü gitmeye başlar ya, o hesap benimki.


* Eğitim sistemimizin her şeyinden nefret ediyorum, orası tamam. Öğrenci olarak gördüklerimin daha beterlerini öğretmen olarak gördükten sonra sevmeme imkan yok zaten. Ama senelerce yatıp sonra üniversite sınavında barajı dahi geçemeyen ve bunun tek suçlusu olarak sistemi gören ya da kpss'den ortalama bir puan alması atanmasına yetecek olmasına rağmen o puanı alamayıp sonra sisteme bilmem neye söven insanları görünce sinirlenmemek de aynı derecede imkansız benim için. Dostum azıcık kendini geliştirmeye çalışsan, açıp 3-5 kitap okusan, ne bileyim facebook başında oturmak yerine zamanını daha faydalı işlere harcasan sonuç biraz daha farklı olmaz mıydı sence de? Hiçbir şeyin suçunu kendinde görmeyip hep başkalarından şikayet eden tiplerin geneli için geçerli aslında bu isyan. (Ataması olmayan ya da atanması için uçuk puanlara ihtiyaç duyanları ayrı tutuyorum bak.)


* Can sıkıntısı durumunda yapılacak en iyi şeyleri sıralamaya kalksam İstiklal'deki sahafları gezmek ilk sıralarda yer alır. Özel şart mı koşuluyor diye merak etmiyor değilim, "Burada iş yapacaksanız güler yüzlü ve kibar olacaksınız". Dün 10 dakikada keyfimi yerine getirdiler. Aradığım kitapları bulamadım ama olsun.


* Dün bir ablayla yaşadığımız diyalog:
-Çeviriyle ilgili birkaç kitap arıyorum ben.
-İsimleri neler?
-(Selin bir grup kitap ismi sayar. Doğal olarak hepsinin isminde "çeviri" kelimesi geçmektedir.)
-Aaa hepsi çeviriyle ilgiliymiş, bizde çeviriyle ilgili kitap yok maalesef.
E abla ben sana konuşmanın başında ne dedim?


* Aslında bu başlı başına bir yazı konusu olsa bile muhtemelen yazmayı unutacağım için şuraya sıkıştırayım. Ben perşembe günü kimleydim onu anlatmak istiyorum. Şu blogun Johnny Depp'ten sonra en önemli siması o! Öğrencilik zamanlarımda Antoine'dan bile daha fazla bahsi geçen tontoşum Hilmi'yle koskoca bir saat geçirdim! Hilmi'yi tanımıyorsanız 1 saat sizin için kısa bir süre olabilir ama Hilmi'yle 1 saat 3 güne bedel! (Hilmi kim mi? Bak bu: 1 2 3 ) Ben selam verene kadar dikkatli dikkatli baktı, ben "Nasılsınız hocam görüşmeyeli?" deyince bir coşkuyla konuşmaya başladı. "Ben aslında sizi tanıdım ama bazen yanlışlık yapabiliyorum, eh onca sene askerlik sonra öğretmenlik derken kimler kimler geçti, tabi unutuyorum ben de ama sizi hatırladım, bazılarının ismini de yüzünü de unutuyorum ama sizin yüzünüzü görür görmez tanıdım" gibi başı sonu belli olmayan bir cümleyle girdi konuşmaya. Sonrası 1 saat boyunca konuşan Hilmi ve 1 saat boyunca kafa sallayan Selin. Hilmi derslerinde birilerini tahtaya kaldırır, yazılması gerekeni okur ve tahtadakine yazdırırdı. O sırada yanlış yazılan her harf yüzünden  15 dakika konuşurdu. Ben derslere geç girdiğimden o işkenceye hiç maruz kalmadım. Ama lanet beni 2 yıl sonra buldu! Gördüm ki Hilmi'den kaçış yok. "Bana bir yardımcı olur musunuz Selin, şunu göndermem gerek bir konferans için" diye başladı, konferansın tüm detaylarını anlattı ve o Fransızca metni bana yazdırdı. Yazdığım bir sayfa yüzünden şikayet edecek değilim tabi ki ama 2 yıl aradan sonra bunu yapmak komik geldi :) Bir ara çok kötü bir işe kalkışacaktım, sınavdan bölümün en yüksek notunu aldığım için beni tebrik ettiği sınavı hatırlatıp o sınavda nasıl kopya çektiğimi anlatacaktım, sonra vazgeçtim. Kendimi değil arkadan gelen gençleri düşündüm :) Senelerdir Hilmi'nin sınavlarında deliler gibi kopya çekilir ama o bunu bilmez ya hani, fark ettirmeye gerek yok bence :) 


* Aslında bir bakıma da iyi geldi Hilmi'yi görmek. Sadece Hilmi'yi değil, üniversitedeki hocalarımın çok büyük bölümünü gördüm. Keyfim yerine geldi :)


* Bana hayatı zindan eden Hüsnücüğümün emekli olduğu haberini duyunca acaba birkaç sene geç başlasam daha mı rahat ederdim diye düşünüyordum ki yeni bölüm başkanının kim olduğunu duyunca halime şükrettim. Verilmiş sadakam varmış bence... Hüsnü derste manyaklaşan ama aslında tatlı olan bir insandı, diğeri fena...


* Şarkı: http://fizy.com/s/1m2xpp


* Bir şarkı daha: http://fizy.com/s/1i6cac


* Son ses müzik dinlerken kulaklığın yanından geçip sesini bana duyurmayı başaran sivri sinek; 
Allah seni bildiği gibi yapsın iğrenç yaratık!

25 Haziran 2011 Cumartesi

Beş...

14 yaşındaydım. Hayatım boyunca unutmayacağım bir rüya gördüm bir gece. Bembeyaz bir odada hiç tanımadığım biri var önümde. "Bu adamın O olduğunu söylediler, yüzünü görmeliyim" deyip dolaşıyorum etrafında...


Kim olduğunu öğrenemeden uyanıyorum elbet. Ama bana senelerce anlatıp gülecek malzeme çıkıyor tabi o rüyadan. "Bir gün aşık olacağın adam bu" diyerek kaç kişinin rüyasına girmiş olabilir ki hiç tanımadığı biri...


Seneler geçiyor. 20 yaşına geliyorum. Günlerden 24 Haziran.


Bir akşam üstü Kadıköy'deyim. Etrafımda yeni tanıdığım kocaman bir grup güzel insan. Hep birlikte yürüyoruz. Başım önde, aklımda 1000 tane şey...


Bir ara kafamı kaldırdığımda önümde yürüyene takılıyor gözüm. Duruşu, yürüyüşü çok tanıdık... Ama eminim daha önce birbirimizi hiç görmediğimize. Tamam, o gün orada olmayı en çok isteme sebeplerim arasında kendisi ama başka ne olabilir, nereden tanıyor olabilirim ki...


Bir süre inceledikten sonra hatırladım. 6 yıl önce rüyamda gördüğüm o adam. 2 metre ileride... 14 yaşındayken rüyanızda gördüğünüz o hiç tanımadığınız adam bir gün karşınıza çıksa ne hissedersiniz? Ben hiçbir şey hissedemedim. Korkunç biraz, tuhaf...


"Ne alaka yani" diye geçirmiştim aklımdan. Öyle değilmiş. 


Sonrası bildik hikaye zaten. Blogun ilk 3 yılında yazılmış her yazıda izleri görülebilen bildik bir hikaye.


Bahsettiğim o günün üstünden de 5 yıl geçmiş. Az önce "Bugün ayın kaçıydı ya" deyip 24 Haziran tarihini görünce aklıma geliverdi birden. Bu kadar zaman geçmiş olmasına inanamadım. İşin tuhaf tarafı bitmeyecekmiş gibi gelen günler-geceler aslında ne de çabuk geçmiş fark etmeden...


"Geçecek" demişlerdi. Geçiyormuş sahi. Benim gibi geçmişe bağlı yaşayan bir insanın böyle zamanlarda hatırlaması normal, çok normal. Hem ziyanı yok. Hatırlamak iyidir bazen. "Geçti" diyebiliyorum ya, bu da bir gelişme değil mi hem?


Yeter bu kadar. Uyku vakti. Yeni bir rüya görürüm belki...

22 Haziran 2011 Çarşamba

Waiting...

Aynı videoyu bugün kaç defa izledim bilmiyorum. Çok şey söylemek isteyip de tam tersine tek kelime edemediğimiz anlar olur ya, işte tam olarak onların birinin ortasındayım. Eğer bunca zaman izlediğim şeyler "dizi" olarak adlandırılıyorsa Six Feet Under'a başka bir isim verilmeli ya da "dizi" denen şey buysa diğerleri için yeni bir adlandırmaya gidilmeli.


Tanımadığı insanların kendisininkiyle hiç ortak noktası bulunmayan hayatlarını izlerken kendinden nasıl bu kadar çok şey bulabilir insan? 


Susuyorum. Çünkü bazı şeyleri anlatmanın yolu yok. Her konuda bu böyle.




And if you ever change your mind
You know I'm not hard to find
And if you ever need someone
I'll still be waiting...


...







*Grubun ismi Devlins bu arada.

17 Haziran 2011 Cuma

Kısacık-19

* Günün değişik zamanlarında aklıma gelen kısa kısa şeyleri uzun uzun yazmaya devam...


* Lynyrd skynyrd t-shirt'lü bir abi gördüm geçenlerde, "Sweet home Alabama" söyleyerek peşine takılasım geldi. Laf atan sapık tipler gibi...


* Lynyrd Skynyrd yazarken hep google kontrolü yaptığım doğrudur.


* Ama telaffuzda sıkıntı yok. Çünkü: http://en.wikipedia.org/wiki/(Pronounced_'L%C4%95h-'n%C3%A9rd_'Skin-'n%C3%A9rd)


* Bazen saçmalamalarımı sadece kendim anlıyormuşum gibi geliyor. Sonra beni anlayan insanların varlığını hatırlayıp mutlu oluyorum.


* Bir süredir en çok kullandığım ifade "Eeeeh". Ben böyle umursamaz değildim, hayat beni böyle yaptı :(


* Yaklaşık 150 kg ağırlığında, boyu da en azından 1.90 olan bir başka abinin t-shirt'ündeki "kodummu oturturum" yazısı da ayrı bir olay. ("mu" birleşik yazılmıştı.) Saygım sonsuz da ayrıca belirtilmesine gerek yok bence, bir sana bir kendime baktığımda zaten sendeki kudreti anlayıp tırsıyorum ben.


* Hissettiklerimi kendime saklamayı beceremiyorum. Aslında beni çok tanımayanlar pek anlamıyorsa da beni biraz olsun tanıyan insanlar hemen çözüyorlar bende bir haller olduğunda. 2 dakikalık telefon konuşması sonucu ruh halimin detaylarını ve bu durumun sebeplerini çözmüş arkadaşım var benim. Güzel şeyler bunlar.


* Stresliyim, zaman geçmek bilmiyor.


* Bazen geçmişe dair gereksiz şeyler durduk yere aklıma geliyor. Sonra düşünmeye dalıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum...


* "Sanırım hayatımda hiçbir şey yolunda gitmeyecek" diyorum bazen, sonra "uff çok mu dert" deyip konuyu orada kapatıyorum.


* İsimlerin karakterleri etkilediğine oldum olası inanırım. Öğretmen olup durmadan yeni insanlar tanımaya başladığımdan beri insanları gruplandırma gibi bir huy edindim. Aynı isimdekileri aynı gruba alıyorum, benzerlikleri bir araya getirip bütün hepsi gibi yanlış olan genellemeler yapıyorum. İşin tuhaf yanı aynı isimden yeni biriyle tanıştığımda o kişinin beni yanıltmayıp adaşlarıyla benzer özellikler göstermesi. 


* İşte isimlerden hareketle yaptığım bu karakter tahlilleri yüzünden pek çok isme karşı ön yargılarım oluştu. Yarın öbür gün çocuğum olsa koyacak isim bulamayacağım.


* Tatil başlasın! izlenecek film, konser ve belgeseller, hatta diziler; okunacak kitaplar vs. her şey hazır.


* Kendi teşhisimi kendim koydum bu akşam. Korkuyorum, o yüzden de aklımdakilerin üstünü örtmeye çalışıyorum, varlıklarını reddediyorum. Hayal kırıklığından korkuyorum. Tekrar aynı şekilde üzülmekten korkuyorum. Kahveme atılan fazla şekerin bile beni dünyanın en mutsuz insanı yapma kudretine sahip olduğu o saçma sapan zamanlara geri dönmekten korkuyorum!


* Bir süredir hayat çok sıradan gidiyor. Hani sürprizlerle doluydu? Bu monotonluk bir an önce bitse...


* Roger Waters'ın 17 Mayıs'ta Londra'da verdiği konseri izliyorum şu an bir taraftan. Hem müthiş bir keyif söz konusu hem de korkunç bir kıskançlık hissi... Şuradan izlenebilir merak edilirse: http://www.youtube.com/watch?v=g6g8L52i6a4


*Yazmayı unuttuğum şeyler 20'ye kalsın.

16 Haziran 2011 Perşembe

-Alıntı-3

"Bazen yürümek, yürürken aniden durmak, dururken başını çevirip bir birikintiden su içen güvercinleri seyretmek zor geliyor. Otobüse bilet almak, bakkaldan iki yumurta-bir ekmek istemek, garsona "Bir bira daha" demek külfet oluyor. Yaşadığını itiraf edemiyorsun kendine. Çünkü nerede yaşadığını, neden yaşadığını, bu toplumun, bu maskelerin, bu oyunların içinde ne işin olduğunu anlamıyorsun. Üstüne başına bulaşan çirkinliğe bir anlam veremiyorsun.

Oysa başkaları o çirkinlikten alıyor yaşama gücünü. O çirkinlik sayesinde hayata tutunuyorlar, mutlu oluyorlar. 

Onlar da kendilerine itiraf edemiyorlar yaşadıklarını... Etmeye gerek de duymuyorlar. Yaşamak onlar için bir oyun ve kendi teneke trampetleri yetiyor onlara.

Joe Strummer'in üç dakikalık bir şarkıyı sanki dünyayı değiştirebilecekmiş gibi söylemesini seviyorum elbette. Cem Karaca ölünce dengenin biraz daha bozulduğunun, gerçek insanların azalıp yapay hayatların bir parça daha arttığının da farkındayım. Annan planına alternatif bir plan da var kafamda. Neye yarar? Bir türlü yaşadığımı itiraf edemiyorum ki kendime."


Der Altay Öktem "İçimde bir boşluk var" adlı kitabında. Ben de zamanında bir kenara not etmişim bu cümleleri, ara sıra açar tekrar okurum ve her defasında "Haklı" derim. Haklı... Yaşadığını itiraf edememek belki gerçekten bizimki.

15 Haziran 2011 Çarşamba

in the wind...

Sabah uyandığımdan beri aynı hayali kuruyorum, uzun, upuzun bir yoldayım. Üstü açık bir araba. Hafif bir rüzgar. Bomboş bir yol. Yanımda sadece Tom Waits ve Bob Dylan.


Başka kimseyi istemem!


Upuzun bir yol istiyorum, yalnız olayım, kimse tek kelime etmesin. Yol dışında hiçbir şey düşünmeyeyim. Nereye vardığımın bir önemli yok ya zaten, tek derdim yol olsun. Aslında ona da dert denmesin...


Canımı sıkan hiçbir şey olmasın, kimse peşimden gelmeyi istemesin, aklımda dahi olmasın hiç kimse.


Uzun bir yol, biraz rüzgar, biraz Bob Dylan, biraz Tom Waits...


Bu kadarı yetmez mi mutlu olmaya?


Bak şarkım başladı bile:


http://fizy.com/s/1d3b7g


how many roads must a man walk down,
before you call him a man?
.
.
.
.
.
how many times can a man turn his head
pretend that he just doesn't see?
The answer my friend is blowin' in the wind
the answer is blowin' in the wind...

14 Haziran 2011 Salı

İçsel

Bazı zamanlar söylediklerimi sadece kendim duyuyorum. Aslında bir yandan insanların duymasını isterken bir yandan o kadar alçak sesle söylüyorum ki isteseler bile duyamıyorlar. Ayrıca insanların başkalarını dinlemeye çok da meraklı olmadıklarını düşünürsek...

"Söyleyecek şey çok ama bazen susmak gerek" fikrinin ne saçma olduğunu zamanında öğrendim sanmıştım. Meğer ben geçmişte yaşadıklarından ders çıkaramayan o pek zeki (!) tiplerden biriymişim...

Gelecek günler pek hoş olmayan şeyler getirecek gibi, bütün sıkıntım ondan belki...

Umarım yanılırım.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kiraz masalı ya da masal kirazı, belki de hiçbiri

Aynı masalları yüzlerce kez okumaktan keyif almış, nasıl biteceğinden emin olsa bile o sona giden süreçte hep heyecanlanmış bir çocuk büyüdüğünde nasıl biteceğini bildiği masalların içine kendini atıp duruyorsa bu tuhaf karşılanmalı mıdır?


Sonunu bilmek sürecin güzelliğini azaltmaz ki ya da azaltsa bile o tekrar tekrar okunmuş masallardan birinin kahramanı olan Pollyanna olaya el koyar, işler yoluna girer.


Bilirsin bazen, gittiğin yolun hiçbir yere varmayacağını, anlatılan masalın mutlu bitmeyeceğini, izlediğin film bittiğinde "Bu mu yani..." diyeceğini... Bilirsin, bilirsin ama seversin işte.


Yolda yürümek güzeldir, masalı dinlemek güzeldir, film kendi çapında heyecanlıdır...


Kiraz ağaçlarıyla dolu bir bahçe hayal ediyorum bu ara hep. O bahçede oturup kendime dair masallar anlatıyorum olmayan insanlara. Halbuki hiç kiraz ağacı da görmedim ben. Hayal ediyorum, dinlediğim şarkının ismi de "kiraz zamanı". 


Şiirinde diyor ki:


Kiraz zamanındaysanız eğer
ve korkuyorsanız kederli aşklardan
sakının güzellerden
dayanılmaz acılardan korkmayan ben
yaşayamayacağım bir gün olsun acı çekmeden
denk gelirseniz bir gün kiraz zamanına
bilin düştüğünüzü çoktan acılı aşklara


seveceğim daima kiraz zamanlarını
kalbimde açık bir yara gibi taşıdığım o zamanı
talihin sunduklarını
asla dindiremeyecek acımı
seveceğim daima kiraz zamanlarını
ve yüreğimde sakladığım anısını...


Bir gün, o kendi kendime uydurduğum saçma masalın bir yerinde tek başıma oturacağım kiraz ağaçlarıyla dolu o bahçede. Eşlik etmek isteyen olursa hayır demem elbet.


Oturacağım bir ağaca yaslanmış...


Güleceğim geride bıraktıklarıma. Beni zamanında üzmüş olan her şeye bakıp güleceğim. Sonunu getirmeyi beceremediğim tüm başlangıçlara, yaptığım tüm hatalara, yapmayı istediğim ama beceremediklerime...


Sonra sonunu bildiğim bütün masalları bambaşka şekillere sokarak anlatacağım kendime.


Bir gün Pamuk Prenses üzerinde "Beni ye" yazan kurabiyeyi yerken, Külkedisi üvey annesinin ona verdiği elmadan zehirlenmiş, Alice kulesinden uzattığı saçlarıyla kötü kalpli kurdu kuleye çekmiş, Rapunzel ile birlik olmuş öldürmüşler kurdu. Tabi önce Rapunzel'in baloda düşürdüğü cam ayakkabıyı almışlar kurdun elinden. Malum, kızlar düşkündür ayakkabılara. Çılgın Şapkacı'nın düzenlediği çay partisinde çay yerine fazla alkol tüketen prens olduğu yerde sızmış kalmış. Sızıp kalmasa ne yapacakmış ki zaten. Hem Külkedisiyle, hem Rapunzel'le bir ara takılan prensimiz aslında Alice'e aşıkmış, bu yüzden kızlardan uzak durması herkes için daha hayırlıymış. 


Pamuk Prenses'ten "Beni ye" yazan kurabiyeyi kurtaramamışsa da "Beni iç" yazan şişeyi ele geçirmeyi başarmış olan Selin oturduğu kiraz ağacının altından müdahale etmiş bütün bilindik masallara. (Şişeden ne içmişse artık...)


Rüzgar estiğinde o beyaz/pembe minik yapraklar uçuşmaya başlamış her yerde. "Olsun" demiş, "Yine de güzeldi her şey yaşarken..."




Bir müzik sesi gelmiş uzaklardan:


"Quand nous en serons le temps des cerises..."




* Bu yazı aslında tam olarak "hiçbir şey" hakkında. 
İstersen inan istersen inanma...

5 Haziran 2011 Pazar

The lunatic...

... is in my head









You raise the blade
You make the change.
You re-arrenge me 'till I'm sane.
You lock the door
And throw away the key
There's someone in my head, but it's not me.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Kısacık-18


* Yazıyı bitirene kadar sallanan çocuğa bakıp delirebilirim, bunu yaparım!


* Arayı açtığımız için duyduğum sıkıntı dayanılmaz boyuta gelince çeşitli mesajlarla rahatsız etmek suretiyle en sevdiğim insanlardan 3'ünü topladım, muhteşem bir akşam geçirdik. Özlemişim. İş-güç ve her türlü bahane isteyince bir kenara konulabiliyormuş onu kanıtladık geçen gece. Uzun zamandır böyle iyi hissetmemiştim.


* Uzun zaman görüşmeyip bir gün yeniden bir araya geldiğinde hiç ayrılmamışsın gibi sohbet edebildiğin o insan var ya, ne güzel insan o!


* Tuhaf kelimeler kullanasım geliyor bazen, sonra geçiyor.


* 18 yaş altındakilere getirilen mizah dergisi okuma yasağına mizah dergilerinden öğrendiğim küfürlerle karşılık veresim var. (Öyle bir şey söz konusu olsaydı tabi.) Malum, 18 yaşından küçüktüm muhtemelen okumaya başladığımda. Çok bozuldum ben çok. Zihinsel gelişimimi çok etkiledi mizah. (Onlara göre olumsuz bana göre olumlu yönde.)


* Chuck Palahniuk'in son kitabı da "muzır" bulundu geçenlerde. Bahsi geçen kitabı da alalı çok oluyor, atsak mı yaksak mı ne yapsak. Malum biz düşünemiyoruz, okuduğumuz 2-3 kelimeden hemen etkilenip yoldan çıkıyoruz, zaten aile yapımız da zarar görmeye pek müsait... (Kızmıyorum artık, hayır.)


* Haberlerden devam edelim. Benim bu hafta hem en çok sinirlendiğim hem de en çok güldüğüm olay Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü'nün III. Selim'in tahtını evine taşıtmaya kalkması. Nasıl bir kafadır çözemiyorum ama bildiğin komik bu be. Sen kalk koskoca müzenin müdürü ol, git tahtı evine taşıtmaya kalk. Türkiye'nin en önemli eserlerinden pek çoğunu barındıran bir müzeye de bu kafada bir adamın müdür yapılması ayrıca ilginç.


* Büyüyünce Dolmabahçe Sarayı'na müdür olmak yeni hayalim. Vallahi bana güvenebilirsiniz, eve götürmem hiçbir şeyi. Arkadaşlarımı toplayıp altın günü yapacağım sarayda, o kadar... Gelsin kısırlar, gitsin börekler.


* Sabah erken kalkmak sinir bozucu, sınav kapısında stresli insanlar arasında beklemek sinir bozucu ama senin oraya onlara destek olmak için gittiğini bilip minnettar gözlerle sana bakan o çocukların o yüzlerini görmek var ya, işte o bambaşka! 


* Ben sorular sormadan insanlar bana cevap verse, aslında bu iş için hiç konuşmamıza da gerek kalmasa. Daha farklı bir anlaşma yolu bulsak... Olsa böyle şeyler hayatta.


* Beklemediğim anlarda hayat beklemediğim şekillerde yoluna giriyor, diğer taraftansa beklemediğim işler çığırından çıkabiliyor bir anda. Hayat her zamanki gibi tuhaf şu sıra.


* Karşımda oturan kızın telefonda söylediklerini duyunca dünyanın en sakin insanlarından biri olduğuma karar verdim. Sinirlenince çok kötü şeyler söyleyebilirim ama bu kadar kötülerini söyleyemem. Yazık tabi, kim bilir o kızı o hale getirmek için ne yaptı karşıdaki...


* Selin gider.

Hatırlamak gerek

Sabahın köründe her zamanki hızlı adımlarımla yürümekteyken kendime kim bilir kaçıncı kez aynı şeyleri tekrar ettim.


"Zaman yanlış insanlarla geçirilmeyecek kadar değerli.
Tek bir kez yaşayacaksak istediğimiz gibi olmalı her şey. Doğru-yanlış olmamalı meselemiz. Bizi mutlu eden neyse onun peşinde olunmalı.
İstediğimiz işler...
İstediğimiz insanlar...
İstediğimiz adamlar/kadınlar...


Çok mu zor yani?


Bir kez buralarda olacağız, bu ilk ve son şansımız."


vb cümleleri sıraladım tekrar tekrar.


Arada hatırlamak güzel oluyor.