30 Temmuz 2011 Cumartesi

Karışık


Şu aralar tv karşısında birkaç dakika geçirip gördüklerinden sonra şu yaşadığımız hayattan nefret etmeyenler varsa hepsine saygı duyuyorum. Benden daha sabırlı ve daha pozitif insanlar oldukları kesin. Ben gördüklerimi niteleyecek uygun sıfatlar bulmayı beceremiyorum. Sinirleniyorum pek çok insan gibi. Ama kızmak hiçbir şeyi yoluna sokmuyor.


Onun dışında bir de önümüzdeki yıl ne yapsam kaygısı yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladı. Her şey belirsizliğini koruyor, canım bir şey yapmak istemiyor...


Belki de şu ara sık sık yaptığım şeyi hayatım boyunca yapmalıyım. Gayet bilinçli olarak sinirimi kontrol altına alabilmek için beynimi uyuşturmaya çalışıyorum. Bir günde 4 tane film izliyorum mesela, bitince kalkıp kitap okuyorum, abuk subuk saatlerde uyuyup uyanıyorum, dizi izliyorum...


Çünkü başka türlü tahammül edemiyorum bu ara olana bitene.


Aklımda o kadar çok şey var ki, hangi birine çözüm bulmaya çalışsam bilmiyorum. Hepsi birbirine girmiş durumda. 


Aynı anda birçok işle uğraşmaktan kaynaklanan unutkanlık problemim vardı geçen yıl. Sonra bunun aynı anda pek çok şeyle uğraşmaktan ileri geldiğini okumuştum, hayatımı biraz daha düzene sokmuş ve kurtulmuştum. İşte o unutkanlık yine başladı. Gün içinde twitter'da takip ettiğim insanların yazdığı tek kelimeyi kaçırmıyorum, haber siteleri mekanım oldu, tüm gün o köşe yazısı senin bu köşe yazısı benim dolaşıyorum. Pek çoğunu da bir arada okumaya çalışıyorum. Sonuç elbette kafasının dağınıklığını toplayamadığı için her şeyi unutan bir Selin.


O da yetmezmiş gibi hayatımdaki bazı insanlar sabrımı fazlasıyla zorluyorlar. Tersim pistir benim. Kızdım mı kötü şeyler olur. İşte onlar oluyor bir taraftan da. Kızıyorum, unutmak için bir şeylerle uğraşıyorum. Kızgınlığım geçer gibi oluyor, başka bir şey oluyor vs. Bu böyle devam ediyor...


İşte bu yüzden beynimi uyuşturup her şeyden kopmak için elimden geleni yapıyorum.


Herkese olur di mi? Herkes bazen insanların çoğundan nefret eder. Ülkenin gidişatından, hayatın gidişatından, çevrede olan bitenden sürekli memnun olunmaz ki.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Pek temiz bir milletiz

Bir alışveriş merkezinin hiçbir zaman temiz görmediğim tuvaletindeyiz. (Lavabo değil orası, tuvalet. Lavabolar şurada. ) En kalabalık saatinde de en boş saatinde de hep pis, hep tuvalet kağıdı yok vs. Yeterince özen gösterilmiyor temizliğine. 


Neyse. 35-45 yaş arasında bir yerde olduğunu tahmin ettiğim bir abla tuvaletin kapısını açıyor ve şöyle diyor yüksek sesle: (söylemişken herkes duysun değil mi?) "Ayy şuraya bak iğrenç, leş gibi. hep o Allah'ın cezası Araplar yapıyor bunu, mahvettiler ülkeyi".


Görünüş olarak da birbirine benzeyen, genelde aynı yaş grubunda olan ve maalesef hemcinsim olan bir grup insan var böyle. Çok tuhaf ama hepsi birbirine benziyor. "Araplar pis, Müslümanlar (Dinciler olarak da söylenir. İslamiyete inanan herkes dincidir onlar için.) kaka, lazlar hede, doğulular hödö." Ablam kendisi İstanbul Asilzadesi zaten...


Özellikle temizlik konusunda bu yapıldığında ben daha çok gülüyorum. Bu kişilerin bir kısmının özel gıcığı Avrupa dışındaki herkese. Amerikalısı da pis, Japonu da pis, hele Afrikalısı, o zaten yok olsun.


Bir kısmına göreyse Türkler dışında herkes pis, herkes iğrenç. Araplar elleriyle yemek yiyor, İngilizler doğru dürüst banyo yapmıyor, küvete girip çıkarak yıkanılır mıymış? Ayrıca Fransızlar da pis koktukları için parfümü bulmuş. Almanlar pis, İtalyanlar pis, İspanyollar pis. Bir tek biz temiziz.


Ormanda piknik yapıp yediği içtiği her şeyi oraya bırakıp giden var ya, onlar Türk değil işte, İsviçreli hep.


Parkta çekirdek yiyip bankın önünde çekirdek kabuğundan dağ oluşturan ve onu orada bırakan da Türk değil, Koreli o.


Çöpünü yere attığı için uyarıldığında "Çöpçüler temizlesin, işleri ne" diyen şahsiyet Mozambikli.


Evcil hayvanı yolun ortasında tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi oradan ayrılan adam İrlandalı.


Otobüste bir şey yiyip içtikten sonra kalkıp camı açan ve boş poşet, paket ve şişeleri camdan atan adam Yeni Zelandalı.


10 metre ilerideki çöp kutusuna kadar elinde tutmak istemediği çöpünü olduğu yere bırakan şahıs Nijeryalı.


Arabasının camını açıp bütün çöplerini caddeye atan Çinli.


Çöpleri çöp kutusunun içine değil de sağına soluna atan adam Hırvat.


Umumi tuvaletleri kullananların hepsi Polonyalı. O yüzden hepsi pis. Biz temiz insanlarız, tuvalet falan ıyy. (İğrençleşmek pahasına diyorum ki hani güzel kızlar pembe kaka yapar ya, o hesap.)


Geri dönüşüm kutularına her türlü çöpü atanlar da Porto Ricoluymuş diye duydum ama bilemem.


Tek temiz millet biziz, üstün ırk falan da olduğumuzdan şüpheleniyorum bazen. Helal bize be, kim tutar bizi!


(Bu saydıklarımı muhtemelen dünyanın pek çok yerinde pek çok milletten insan yapıyordur. Ama biz çevresine özen gösteren, başkalarını düşünen falan bir millet değiliz, onu da kabul edelim. O tuvalete 10 tane turist girmişse en azından 250 tane de vatandaşımız girmiştir o gün. Koskoca ülkeyi turistler mi bu hale getiriyor? Turistlerin asla gitmediği semtler neden pis, neden çöpten geçilmiyor? Biz süperiz, geri kalan herkes iğrenç kafasına nasıl ulaşılıyor?)

21 Temmuz 2011 Perşembe

Başucumda...

Günler önce şahane bir mim geldi Sam'den. Önce onun yazısı için şuraya tıklıyoruz birlikte: http://whereugonnasleeptonight.blogspot.com/2011/07/biz-moirainele-bi-mim-dusunduk.html

Sonra devam ediyoruz. Başucu kitaplarımızı yazmamızı istemiş, hani benim şu yapmayı beceremediğim listelerden birini yapmam gerekmekteymiş yani. Zor tabi. Ama başaracağıma inancım tam! (Daha fazla saçmalamadan yazıya geçme vakti.) 

Bir grup Tolstoy eseriyle başlayabilirim sanırım listeme. Rus edebiyatını liseye başladığım zamandan beri hep sevdim. İlk önce Dostoyevski ile başlayıp sonra yavaş yavaş ilk sırama Tolstoy'u aldım. Romanlarının pek çoğunu en sevdiğim romanlar arasında saysam da başucumda yer alanlar romanlarından ziyade öyküleridir. Ortalıkta değişik isimler basılmış ama aynı hikayeleri içeren pek çok kitap olduğu için "şu kitap" demek yerine ilk olarak Tolstoy'un yazmış olduğu öyküler diyelim. Ha bir de "İtiraflarım" var elbet.

Yine Tolstoy demişken tam şuraya eklemem gereken bir başka kitap "Son istasyon" olur. Tolstoy'un son günlerini anlatan kitap okurken en çok etkilendiklerimden ve hayat boyunca dönüp tekrar okuyacaklarımdan oldu şimdiden.

Big Fish'le devam...

Daniel Wallace'ın her sayfası insana iyi hissettiren güzel kitabı... Aslında bu kitabın varlığından haberdar olmam Tim Burton'ın filmi sayesinde oldu. Filmi de kitabı da kötü hissedilen zamanlarda sığınılacak bir dost gibi benim için. Bir adam öyle çok masal anlatır ki kendisi de masal olur... Masallar ondan sonra da yaşar ve onları anlatan adam ölümsüz olur... İşte tam olarak o adamın masalı Big Fish. Irmaktaki o yakalanamayan balığın masalı, yakalanamadığı için en büyük olan o balığın...

Aralarında seçim yapmayı başaramadığım bir grup da Chuck Palahniuk kitabı var elimizde. Seneler önce bir gece yarısı yeni çıkmış kitapları incelerken gözüme takılan 1-2 cümleyle girdi Chuck Palahniuk hayatıma. Dövüş Kulübü'nün yazarı olarak biliyordum tabi öncesinde ama merak edip diğer kitaplarına bakmamıştım. Tıkanma'nın arka kapak yazısının başlangıcını okuyup merak ettiğim adam gün geldi en sevdiklerimden biri oldu. Denmişti ki: "Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Burada anlattığım şeyler önce sizi kızdıracak. Sonra her şey daha da kötü olacak." uyarısı ile başlayan bir roman bu. Sonrası malum. Alınmış yüzlerce not, arada bir tekrar okunan kitaplar...

Hayatımda kocaman yer edinmiş Yüzüklerin Efendisi serisi dahil edilmeden böyle bir liste yapılmaz. Orta Dünya hâlâ yaşadığım yerden sıkıldığımda beni bekleyen bir kaçış yeri gibi. Shire'dan daha güzel bir sığınma yeri bulmak mümkün mü? Sonra Eowyn konusu var bir de. Kendimi ne zaman çok güçsüz hissetsem aklıma gelen ve özendiğim o güçlü kadın. 

Ezberimdeki onlarca cümle beynimin içinde dolaşırken kitaba ya da filme dair herhangi bir görsele dalıp gitmek bile müthiş bir terapi gibi. O karakterlerin o direnişi, inancı, azmi bana da güç veriyor ve galiba en çok bu yüzden seviyorum Tolkien'ın büyülü dünyasını...

Özellikle sona sakladığım... 

Sene 2004. İstiklal'de bir kitapçının en üst katında dolaşıp görevli birini arıyorum. Benim şu anki yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim bir abla ilişiyor gözüme. Yanına gidiyorum. Kitabı soracağım, bilgisayardan bakıp bana söyleyecek diye düşünüyorum.

-Pardon, ben bir kitap arıyorum ama bulamadım, yardımcı olabilir misiniz?
-Tabi ki, ismi ne?
- Bu aşk bizi canlı tutacak...
(tamamlamama izin vermeden lafı ağzıma tıkıyor)
-Fenerbahçeli olmak. Son bir tane kaldı, çok şanslısınız.

Karşılıklı gülümsüyoruz birbirimize. Belli ki o da bizden. 

Kitap o gün bugündür ailece başucumuzda tuttuğumuz kitap. Yazarı Bozkurt K. Yılmaz  Fenerbahçe sevgisini en güzel anlatanların başında gelir benim için senelerdir. Okurken içine girdiğim o duygu yoğunluğu ve karmaşasını anlatabilmek için sayfalarca yazmam gerekebilir. Kaçıncı kez olacak bilmiyorum ama elimdeki kitap biter bitmez okuyacağım tekrar. Şimdiki planım bu :)

Sanırım 10-15 civarı, belki de daha fazla kitabı 5 taneymiş gibi sıraladım yukarıda :) Sıraladım derken en çoktan en aza doğru sıralamadım, ne yazsam diye düşünürken ilk aklıma geleni en sona bırakmazdım yoksa. Bu daha saçma bir gruplandırma, mantığını çözmeye gerek yok :)

Bir de eklemezsem içimin rahat etmeyeceği bazı kitaplar var. Bunlar mim konusu dışı olsun, yoksa mim konusunu tamamen mahvetmiş olacağım.

Çocukluğumun başucu kitapları Güneşi Uyandıralım (Jose Mauro de Vasconcelos) ve Sefiller (Victor Hugo) bu yazıda bahsi geçmesi gereken kitaplar. 

Sonra kendimi kötü hissettiğimde ve sakinleşmek istediğimde tekrar tekrar okuduğum Jane Austen'ın Gurur ve Önyargı'sı var. (Aşk ve gurur diye çevirmişlerdi tabi.) Mr. Darcy'e olan büyük aşkımdan tekrar bahsetmeye gerek var mı :) 

Charles Dickens'ın "İki şehrin hikayesi" ve aynı dönemde okuduğum için ayrı düşünemediğim Steinbeck kitabı "Fareler ve İnsanlar" uzun yıllar boyunca tekrar tekrar okuduğum kitaplardandır mesela.

 Selma ve Gölgesi de bu listede yer almalı. İnsanların daha kötü olamayacaklarını düşündüğümde Selma'yı hatırlıyorum, Peyami Safa kitapta öyle güçlü bir karakter var etmiş ki her okuyuşumda hissettiğim nefret beni yoruyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama tam olarak durumu böyle anlatabilirim. 

Luisgé Martin'in Tedirgin Aşklar'ı var mesela. Okurken nefret ettiğim bittiğinde çok sevdiğim tuhaf bir kitap. Kitabın sağına soluna işaret koymadığım öyle az sayfası var ki... 

Gabriel Garcia Marquez'in adını anmadan da olmaz. "Yüzyıllık yalnızlık" ve "Kırmızı Pazartesi". 

Son olarak Hasan Ali Toptaş "Yalnızlıklar" deyip susuyorum. 

Sabaha kadar devam edeceğim yoksa :) Daha şimdiden "Aslında şu da vardı" demeye başladım bile.

Mim a.nur'a gidiyor. Çok teşekkür ederim bu güzel konu için Sam :)

19 Temmuz 2011 Salı

19.07


Lisedeydim, insanların yazdıklarını okuyup gaza gelmiştim, ben de kendi kelimelerimle anlatacaktım hayatımın en büyük aşkını. Ne yazdıysam bir şeyler eksik kaldı. Onu da ekleyeyim, asıl bunu söylemeliyim derken baktım çıkamıyorum işin içinden. O yıllardan kalma defterlerimin neredeyse hepsinin en arka sayfasında tamamlanamamış bir Fenerbahçe yazısı vardır.


25 yaşına geldim, o arada bir sürü şey yaşadım, belki biraz değiştim. Ama Fenerbahçe hâlâ aşkların en büyüğü benim için... 50'ye geldiğimde de böyle olacak, yaşarsak sonrasında da.


Değişmeyen bir şey daha var tabi. Hâlâ istediğim kelimeleri bulamıyorum onu anlatırken :)


Sonsuza kadar Yaşa Fenerbahçe diyor ve susuyorum.


Sarıyla laciverte aşık herkesin Fenerbahçeliler günü kutlu olsun!

15 Temmuz 2011 Cuma

Temmuz

Gece vakti canı sıkılan Selin kendini yine youtube videoları arasında dolaşırken bulur. Bu gece için seçtiğimiz konu "Temmuz şarkıları"...


Önce en sevdiğim:





Yeni keşfettiğim:





Temmuz şarkıları peşine düşme sebebim:





Final:


13 Temmuz 2011 Çarşamba

Selin'in ev hanımları ve onların çocuklarıyla imtihanı

(Selin burada biraz kafa dağıtmaca oynasın, rüyalarında mafya babaları görmeye başladı, gidişat iyi değil.)

Cehennem nasıl bir yerdir bilmiyorum ama biz bugün evde insanları günahtan uzak tutacağından emin olduğumuz bir cehennem modelinin denemesini yapacağız. Sıcak evimizde kalabalık bir ev hanımı toplantısı. Diğer bir deyişle "gün". 

Tabi ki en büyük işkence bana düşecek her zamanki gibi. Neyse ona sonra geliriz. 

Uzaktan bakanlar için evde gün olması çok eğlenceli. Çünkü pasta var, börek var, kısır var vs. Ama bunlar nasılsa bol bol yapılır ya, akşam gelip yemek daha keyifli. Ayrıca işin şu boyutu var: Ben zaten bunları kendim de yapıp yiyebiliyorum istediğim zaman, bu kalabalığa neden katlanayım?

Ben öğrenciyken dersim olmasa bile evde bu tür bir toplanma gerçekleştirildiğinde evden uzaklaşırdım. Nasılsa öğrenciyim ya, kim bilecek o gün dersim olup olmadığını. Eve gelmeden önce de arayıp rapor alırdım evde kalan var mı, herkes gitti mi diye. Ona göre geri dönerdim.

Ama şu an tatildeyim ya, lanet olsun ki tatildeyim ya, kaçamıyorum! Çünkü evin büyük kızı Selin artık 25 yaşına geldi ve uydurduğu bahaneler sevimli bulunmamaya başladı...

Bugün 37 yetişkin ve sayısını henüz bilmediğim kadar çocuk olacak evde. Bu sıcakta hem de. Tabi ki en büyük işkenceyi ben çekeceğim. Çünkü 20 yaşımı geçtiğim günden beri evlenmekle alakalı sorular gelmeye başladı ve gitgide yoğunlaşıyor. Ha ben o zaman öğrenciydim ama o ayrı, fark etmez. Ailenin bir kısmı Makedonya'dan buraya geldiklerinde yeni bir ülkeye alışmanın zorluğu, düzen kurma, para kazanma sıkıntıları vs. derken okumayı ikinci plana atmak zorunda kalmış, diğer kısımsa "Amaaan ne gerek var, okuyup ne olacaklar" deyip çocuklarını okutmayan ya da "Okumam ben" deyip okulu bırakan kısım. Eğitimi pek çok şeyin önüne koyan nesil benimle başladığı için uzaylı muamelesini gören benim hep. Sonrasına alışılıyor. Dolayısıyla Selin "25 yaşına gelmiş hala ne yapsam da okula dönsem diye düşünen bir manyak" onlar için. Ayrıca "senin yaşındayken benim çocuğum vardı" fikri pek popüler.

Aksi gibi ben de sabrımın sonuna çabuk gelen ve aşırı tepki veren bir insanım, özellikle sevmediğim tiplere karşı. Sonra da hoş olmayan şeyler oluyor işte...

Zavallı Selin'i burada bırakıp "Zavallı Selin Abla" tarafına geçelim, bir de onu tanıyalım.

Özellikle baba tarafından akrabalarımın en sevdiği aktivite eve gelir gelmez benim odama dalmaktır. Kendileri içeri girip şöyle bir etrafı incelerler, arkasından çocuklar çağrılır: "x, gel bak ablaların odasına". Abartmıyorum. "Gel burada oyna" dese vallahi ses etmeyeceğim, "Gel bak" nedir ya? Sirk işletiyorum sanki ben içeride!

Oda meraklı, küçük, sinir bozucu kız çocukları için güzeldir, karıştırılacak rengarenk ojeler, parfüm şişeleri, renkli kalemler, sağda solda duran küçüklü büyüklü melekler...

Meraklı, küçük, sinir bozucu erkek çocuklarını da unutmadık elbet! "Yatağın başucunda asılı duran forma niye orada, erkek yok ki bu odada" (!), "Aaa masanın üstünde arabalar var!", "Aaa saatte de futbolcular var", "Aa poster" vs. derken onların da ilgisini çekiyoruz.

Odama girmesine tahammül edebildiğim tek çocuk tipi kitaplık olarak kullandığım dolaplarımdaki yüzlerce kitabı görünce etraftaki her şeyi unutanlar ve maalesef bildiğim kadarıyla bu modelden elimizde sadece bir tane var.

Ben çocukları gerçekten çok seven bir insanken baba tarafından akrabalarım geldiğinde çocuk düşmanına dönüyorsam bunun suçlusu ben değilimdir diye düşünüyorum.

İşte bugün dünyada cehennemi yaşatmak için hepsi burada olacaklar. Müthiş eğlenceye katılmak isteyen varsa bekleriz. Çevreye verebileceğim zararlardan dolayı da sorumluluk kabul etmiyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Srebrenitsa Katliamı

11 Temmuz.


Dünyanın gözü önünde, Avrupa'nın göbeğinde bir hiç uğruna binlerce insanın öldürüldüğü malum olayın yıl dönümü.


"Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar; kendi ırkları. Tek bir din tanıyorlar; kendi dinleri. Tek bir siyasi parti tanıyorlar; kendi partileri. Kendilerinden olmayan ne varsa onlar açısından yok edilmeye mahkumdur..." (Aliya İzzetbegoviç)


Ne bitmez hırslarmış... Nasıl bir din kendinden olmayanı yok etmeyi emreder? Nasıl bir ırk binlerce insan hayatından üstün tutulabilir? Suçu günahı olmayan o kadar insanın hayatından daha önemli ne olabilir?


Hiçbir şeyi merak etmiyorum. Kendinden olmayan yok olsun, ölsün, gitsin isteyen binlerce insanın arasında yaşamıyor muyuz şu an? Bizim çevremizdekiler harekete geçmemişler sadece. Ama "insan" yeri geldiğinde varlıkların en iğrenci olma kudretine sahip, o konuda zerre kadar tereddüt yok aklımda.


BM askerlerinin ve hatta tüm dünya insanlarının gözleri önünde türlü işkencelere maruz kalan o kadınlar ve çocuklar; öldürülen o erkekler unutulmasın. Hiçbir zaman. Biz geçmişi unuttuğumuz veya yok saydığımız sürece benzer şeyler dünyanın başka yerlerinde yaşanmaya devam edecek. 


Şu da okunmalı ayrıca: http://www.candundar.com.tr/_v3/#Did=3228

Daha yeni başlıyor!

(Sevgili okuyucu, şayet futbol senin için küçük insanların küçük uğraşı ya da halkı uyutmak için kullanılan saçmalıksa hemen şu saniye bırak okumayı. 5 dakikanı boşa harcamak istemem. Fenerbahçe düşmanlarından biriysen de aynı şey geçerli. Yorma kendini canım benim. İnternette okunacak milyarlarca şey bulursun bak. Dost tavsiyesi benimki...)


Bu yazıda söylenmeyecek şeyler: "Biz aslında şike yapmadık.", "Şike yapan adam bu yasanın çıkması için bu kadar uğraşır mı?", "Hani medya Fenerli deyip duruyordunuz, bu muydu bahsettiğiniz Fenerli medya? Ortada kanıtlanmış suç yokken adamı ipe götürmeye çalıştılar.", "Olaylar aslında siyasi", "İhaleler var bak bildin mi?", "Birileri belli bir gruba (aaa hangi gruptan bahsediyor ki bu Selin?) kpss sorularını, üniversite giriş sınavı sorularını vb. servis ederken ve konu hakkında yapılan açıklamalar herkesi tatmin ederken (kim bu herkes?) menajerlik sınav sorularının memleket meselesi olması da neden ki?", "Bilmem kaç maçta şikeyi sadece Korcanla mı yaptık? Kaç takımda oynuyor bu adam?", "O değil de yemin krizi, deniz feneri gibi pek çok şey de çaktırmadan geçiştirildi, tesadüf mü bunlar?" ve bunlar gibi yüzlerce soruyu sormayacağım bak. Gerçekten.


Başka bir şeyden bahsedeceğim ben.


Muhteşem bir insan grubuyla caddede yürümekteyken bir ara fotoğraf çekmek için yüksek bir yere çıktım. Mekan Bağdat Caddesi tabi ki. Ne sağıma baktığımda ne soluma baktığımda kalabalığın bittiği yeri göremedim. Kökenleri farklı şehirlere hatta belki farklı ülkelere dayanan, farklı siyasi görüşlere, farklı geçmişlere, farklı eğitim düzeylerine, farklı dini inançlara sahip binlerce insan ve tek bir "aşk".


İnsanların anlayabildiği ya da anlamak istediği kadar ya anlattıkların, işte en çok da o yüzden kelimelere dökmeye çalışmak anlamsız böyle şeyleri.


Yüzlerce küçük çocuk, bebekler, yaşlı kadınlar, evde kim varsa toplamış gelmiş kocaman aileler... Yolumuza çıkıp ellerini açarak "Allah yardımcımız olsun çocuklar" diye dua eden yaşlı mı yaşlı bir teyze...


Sonrasında gerçekleşmemesini umduğumuz ama bir taraftan da olacağını bildiğimiz şeyin haberi... Bir süre ölüm sessizliği.


Yeniden toparlanış. Daha güçlü, daha inançlı şekilde!


Kocaman topluluğun bizim bulunduğumuz kısmı stada yaklaşmıştı ki tezahüratlar yükselmeye başladı, istikamet köprü.


Tabi buraya gelene kadar her şey güzel, her şey sakin. Köprüye yaklaşıldığı sırada sevimsiz şeyler olacağını hissetmeyen yok muhtemelen. Neden belli: Salı pazarından peşimize takılan üniformalılar.


Yürüyoruz, ne sağa ne sola bulaşan yok, etrafa zarar veren yok. Sadece yürüyoruz. Nasıl yürürüz biz, ne haddimize düşmüş?!


Önce arkadaki grubu sıkıştırıyor üniformalılar. Hızla öne doğru gidiş... Sonra önden yol kapatılmaya çalışılıyor.  Birileri arkaya geliyor, birileri öne gidiyor. Kucağında çocuğuyla anneler, omuzlarında çocuğuyla babalar, yürümekte zorlanan yaşlılar... Ne işleri var ki orada? Otursunlar evlerinde! Fenerbahçeymiş peeeh. Sizin neyinize oralarda yürümek? Ne cahil milletsiniz kardeşim siz, uyutuluyorsunuz futbolla. Hala koşun peşinden takımın, bu sıcakta gelin yürüyün buralarda. Karnınızı mı doyuruyor Fenerbahçe? Ama dur sen duuur. Madem geldin cezasını çekeceksin. Al canım sana biber gazı. Şikayet etme, biz bunu bir hastanenin acil servisine bile attık, çok sevdi insanlar, sen açık havadasın ses etmeye hakkın yok. Hem bu kadar kesmez seni, al biraz daha atalım biraz daha! Az bile sana, gelsin Fenerbahçen kurtarsın şimdi seni...


1-2 yaşında biber gazıyla tanışan bebekler, hatta daha da beteri annesinin karnında biber gazıyla tanışanlar, astım hastaları, yaşlılar... Bu hareketten dolayı üniformalılara tepki gösterip eleştirme densizliğinde bulunanlar da karşılığını aldı elbet. Sen kimsin ki bir üniformalıyı eleştiriyorsun? Yaptığınız yanlışmış, lafa bak. Sen mi bileceksin doğrusunu?


Eve geleli kaç saat oldu, hala derin nefes aldığımda boğazımda bir yanma hissediyorum, ağzımda iğrenç bir tat var vs. Umurumda mı? Hayır.


Umurumda olan şey şu: bize güven vermesi gereken o kurum var ya, ben o kurumdan zerre kadar haz etmedim hiç ve bugün ne kadar haklı olduğumu gördüm. Malum adamdan "Sayın" diye bahsedilen bir ülkede aşkı için yürüyen biz terörist muamelesi görüyoruz ya, can sıkan o.


Ama asıl umurumda olansa şu:
Ne yapsak diye etrafımıza bakınırken tanımadığımız insanların "O tarafa gitmeyin" tavsiyesi... İnsanlar tanıdıkları insanları umursamazken tanımadığı insanın iyiliğini düşünen kaç kişi bulabilirsiniz?


Kendisi de aynı durumdayken bana gelip "Kötü müsün kızım? Çok mu yakıyor nefes alırken? Kapat şöyle yüzünü." diyen hiç tanımadığım teyze.


Bunlar gibi daha onlarca şey.


Hiç anlamadılar ve anlamayacaklar. Onlar üstümüze geldikçe, yıldırmaya çalıştıkça daha çok asılacağız biz hayatımızın temeline koyduğumuz o sevda için uğraşmaya. 2. lige düşürsen çok mu dert? Emin ol iddialarda doğruluk payı varsa biz herkesten çok isteriz cezasını çekmeyi. Yürüyüşü dağıtsan o mu dert? Bugün orada helak olan insanlar yarın yürüyüş olsa en önde olurlar yine, emin ol. Hem ne demiştik bak: "Daha yeni başlıyor".


Bugün bizi yalnız bırakarak kalbimizi kıran basın, inan bizi çok üzdün. Hükümet aleyhine slogan atacakmışız da ondan gelmemişler diye duydum, doğru mu bilmem. Oy oy yerim sizi ben.


"Bu ülkede yaşanmaz" diyenlere kızıp kendimce sevimli şeyler bulmaya çalıştım hep bu ülkeye dair. Ama bir gün fırsatım olursa bir an bile düşünmemeye karar verdim bugün o köprü yolunda...


Başta "okuma boşuna" uyarısı yapmama rağmen okuyan meraklı, naber?
Ama ben sana dedim, di mi? Şimdi "Ne diyor bu yaa" diyorsun. Ne biçim kızım ayrıca ben, ne bu fanatik söylemler, tuttuğu takımı her şeyin önüne koymalar falan...


Dön bak bir önceki cümleye. Takım tutmak dedik ya, işte biz takım tutmuyoruz, kaçırdığınız nokta bu. Siz tutun tabi, aman sıkı tutun kaçmasın.


(Hangi takıma gönül vermiş olursa olsun mantıklı insana saygım sonsuz. Ama internet bu, adam gugıldan kazara düşmüş gelmiştir falan, hırlısı gelir hırsızı gelir, belli olmaz, lafım sözüm ona. Yoksa çevremde söylediklerimi başka tarafından anlayacak, hatta daha fenası facebook milletinin 7-8 yaş grubu şakalarından yapmaya kalkacak insan olduğuna ihtimal vermek istemiyorum.)

7 Temmuz 2011 Perşembe

Shine on you crazy diamond!



and we'll bask in the shadow of yesterday's triumph, and sail on the steel breeze.
come on you boy child, you winner and loser, come on you miner for truth and delusion,
and shine!

6 Ocak 1946-7 Temmuz 2006




Günlerdir hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. "Yeni kayıt" ekranını açtığımda içimi kaplayan sıkıntının ardından sayfayı kapatıyorum. Bazen yazmak bile iyi gelmeyebiliyormuş, onu gördüm. Bu sabah, iyice sıkıntının dibinde olduğumu sanırken "7 Temmuz" ifadesinin peşine eklenmiş bir Syd Barrett fotoğrafına denk geldim. "Bugün 7 Temmuz mu ki?" diye düşündüm, öyleymiş.


Kendime floydian diyebilmek için kat etmem gereken çok yol olduğuna inansam da kendi çapımda bir Pink Floyd aşığı olduğumu tereddütsüz söylerim. "Syd Barrett" ismi anıldığındaysa akan sular durur. O güzel adam aramızdan ayrılalı da 5 yıl olmuş işte bugün. Öyle işte yani...




2 Temmuz 2011 Cumartesi

Şans?



Uzun zamandır haber almadığım bir arkadaşımın o geçen sürede anlamlı görünen şeyler yaptığını öğrenip "Ne şanslı kız, bak her şeyi yolunda gitmiş" diye geçiriyorum aklımdan bir gün. Aslında bu şans mı bilmiyorum tabi. Ama özeniyorum biraz...

Aradan zaman geçiyor, beni arıyor bir gün. Ne var ne yok anlatıyoruz bir süre birbirimize. "Ne güzel, benim yapmak istediğim her şeyi yapmışsın, inşallah ben de bir an önce toparlarım hayatımı senin gibi" diyor. Gülüyorum ama çaktırmıyorum ona öncesinde düşündüklerimi.

Benim eksikliğini duyduğum şeylerin onun hayatında olması onun hayatını benim için özenilir kılıyorken bir yandan da diğer türlüsü geçerli.

Sonra zaman geçiyor ve ben unutuyorum elbet.

Bu akşam film izlemek için filmler klasörümü açtığımda 500'den fazla filmi önce baştan sona tarıyorum, sonra sondan başa. Bir filmin "Beni izle" demesini bekliyorum sanki. Sonra aklıma başka bir şey geliyor. Klavyeyi görmeden rastgele bir tuşa dokunup hangi film gelirse onu izlemeye karar veriyorum.

Denk gelen filmin "şans" üzerine olması tesadüf olabilir mi? 

Biraz yukarıda anlattığım hikayeyi hatırlamamı sağlayan bir hikaye anlatıyor başroldeki güzel adam. (Daniel Auteuil)

Uzun zaman önce caddenin kapı numaralarının çift olduğu tarafında otururmuş ve hep karşıdaki evleri seyredermiş. Onların odaları daha aydınlıkmış, partileri daha eğlenceliymiş. Aslında o taraftakilerin odaları karanlık ve daha küçükmüş, o tarafta oturanlar da karşıdaki çift numaralı olanları seyrederlermiş.

Çünkü biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürmüşüz.

Doğruyu söylemek gerekirse şu ara pek de kendime bakıp "hımm bak bunların değerini bilmiyorum aslında çok önemli şeylere sahibim" diyemiyorum. Çünkü yine derin bir belirsizlik söz konusu. Ama hayatımda bir şeyler iyi gittiğinde de ben sahip olmadıklarıma bakıp üzülen tiplerden oluyorum, onu da inkar edemem.

Filmdekine benzer bir aşk hikayem hiç olmadı belki ama söylenen her kelime tanıdık geldi bir şekilde. Daha önce duyduğum cümleler, daha önce gördüğüm yerler, insanlar gibi. Değil işte halbuki, değil...

Sanırım 10 dakika oldu film biteli, yüzümde yarım kalmış bir gülümseme, dokunsalar ağlamaya başlayacakmışım hissi bir yandan...

Şans belki gerçekten sahip olduğumuzun farkında dahi olmadığımız şeylerde. Belki de biz de inanmadığımız için göremiyoruz şanslı olduğumuzu. Kim bilir...


Bu da filmden:




Aşık olduğum adamın evinin hanımı, çocuklarının anası olması sebebiyle gıcık olduğum ve kıskandığım Vanessa'nın varlığı ilk birkaç dakikanın sonunda beni rahatsız etmez hale gelmişse daha ne bekleyebilirim bir filmden :)