30 Ağustos 2011 Salı

Böyle işte

Hiç tanımadığım biri, bize yabancı bir dile ait kelimelerle demiş ki:


"Artık kızmıyorum. Sadece insanlardan 'en kötüsünü' beklemeyi öğrenmeliyim. 'En iyi' sandığım insanlardan bile..."


Birkaç hafta önce benzer bir şey hissettim. Bugün yine hissediyordum. Sonra da bu yazıyı gördüm işte. Dünyanın farklı yerlerinde benzer şeyler yaşıyoruz tanımadığımız insanlarla. Hayat böyle...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

İyi ki doğdun Serkan!

Alışkın olduğum arkadaş tipi şöyle:


Bir organizasyon yapmaya niyetlenirim. (ki ben genelde çağrıldığında bir bahane bulup gitmeyen tipim, özellikle görmek için çaba sarf ettiğim dostum azdır.) Onu ararım, bunu ararım. Biri günü beğenmez. O gün teyzesinin eltisinin doğum günüdür ya da komşusunun kedisi doğum yapmıştır. Öteki yeri beğenmez. Lisedeyken hoşlandığı çocukla bir gün Galata'da karşılaşmıştır, o yüzden oranın anısı vardır ve gidemez ya da hayatında bir defa gördüğü adamla Cihangir'e falan gitmiştir. Ne bileyim işte. Mesele anlaşıldı sanıyorum.


Onlar arasında yaşamaya alışkınsanız ertesi gün yola çıkacak olmasına rağmen "Benim için zor olur ama ayarlarsan yok demem" yazan adam gerçekte var olması mümkün olmayan şu masal kahramanlarından biri gibi gelebilir size. (Bahsettiğim mesaj da 2 hafta kadar önceye ait.) Ama o adam var, o adam benim dünyada en sevdiğim insanlardan biri ve bugün o adamın doğum günü!


Konuya girmeden önce lafı çok dolaştırdım farkındayım ama söylemek istediklerim öyle çok ki, bir yerden başlamalıydım...


Haziran 2006, hayatımı büyük ölçüde değiştiren birkaç günden birindeyiz. Gece yorgun argın arkadaşımın evine varıyoruz ve günün değerlendirmesine başlıyoruz. 


"İyi ki gitmişiz yaa, çok sevdim ben hepsini. O'nu zaten uzun zamandır tanıyordum ve 10 numara bir insan olduğundan emindim, beni şaşırtmadı ama Serkan'ı çok daha soğuk ve gıcık buluyordum. Bugün en çok o ikisini sevdim..."


Gayet mutsuz olduğum zamanlarda en çok onun başını ağrıttım, en çok onun sayesinde toparlandım... 


-Hadi Serkaaan aynı şarkıyı dinleyelim bi daha.
-Tamam ama kimseye küfretmiyoruz di mi? İyi hissediyoruz diye dinliyoruz.
-Evet, o yüzden tabi.


(Hatırlamıyor olabilirsin bu diyalogu tekrar tekrar yaşadığımızı. Şarkının ne olduğunu yazmasam daha iyi.)


Böyle zamanlarda yüzlerce minik ve güzel anı üşüşüyor beynime. Böyle şahane bir dostluk ilişkisi kurabildiğim çok fazla insan da yok zaten. O yüzden o anılar daha da özel oluyor gözümde.


Konserler, konser önceleri, sonraları, beni Marmara'da yalnız bırakmadığınız güzel zamanlar, bütün çığlıklarıma rağmen şu iki kişilik ucubik bisikletin arka bölümünden beni aşağıya atmayışın ve bütün ada turu boyunca bana tahammül edişin (:p), İstiklal'in delisi moduna geçip yaptığımız bir dünya saçma ve eğlenceli şey. 


"Böyle saha gibi..."


Tekrar tekrar düşünüp anlatmak bile öyle keyifli ki :)


Geriye gidip bir şeyleri değiştirme şansım olsa yapacağım çok iş olurdu belki ama birlikte geçirdiğimiz güzel zamanların içine sıkışmış o can sıkıcı şeyleri bile değiştirmezdim. Biliyorsun o zamanlar arkadaşım olan biri yüzünden ne çok kızdığımı. Ama olsun, o günler olduğu gibi güzel...


Yine de Ortaköy akşamı ve İstiklal gecesinden Tolga'yı silebilirdim sanırım :P


Sen, İlkay, Burak, Emre, Elif, Arif... ve o zamanlara dair yüzlerce güzel şey. Dostum ben hepsini çok sevdim be!


Her doğum gününde hatırlatacağıma söz verdiğim o önemli güne dönüyoruz şimdi. Saat sabahın 4 ya da 5'i. İstiklal Caddesi'nde Yapı Kredi'nin önü. 4 kişi...


İkisi bağırıyor:


İçimi kemiriyor, bir uyurken mutluyum.
Yalan da olsa bir umut bırakmıştım.
Acil durumlar için minicik bir avuntu.
Belki de beni sevmişti gerçekten.
Hassiktir çekecek zaman değil.
En tutarlı olan ben olmalıyım.
Çünkü bütün suç sadece ve sadece benim.


Özledim evet. :)


Yazı Serkan'ı anlatarak başladı, şimdi Serkan'a anlatarak sürdürüyoruz. Bu seferlik böyle olsun. Halbuki 1 haftadır kafamda yazıyordum ben bu yazıyı :) Yine de toparlayamadım.


Mutlu oldum sana anlattım, mutsuz oldum yine sana anlattım, aşık oldum en çok sana anlattım, film izledim sana anlattım, dizi izledim sana anlattım, kavga ettim sana anlattım. Bu kadar iyi bir dinleyici olursan böyle baş ağrın olurum işte...


Hayat bütün saçma fikirlerini bizim üzerimizde deniyorsa da bir gün bizim de sakin ve huzurlu hayatlarımız olacağına dair inancım tam. O gün geldiğinde yine bir arada olacağımıza da aynı şekilde inanıyorum ve yine insanların saçma sapan dostluklarına bakıp sahip olduklarım için şükredeceğim. Yine soranlara "Serkan tanıdığım en doğru insanlardandır ve bende yeri en ayrı olanlardandır. Çok severim." diyeceğim tereddüt etmeden. Yukarıda saydıklarımdan kaçı yanımızda olacak bilmem ama o gruba dair bütün anılar yüzümde bir gülümseme bırakacak yaşadığım sürece...


Doğum günün kutlu olsun muhteşem dost. İyi ki varsın. Hiç eksik olma hayatımdan.


En yakın zamanda bir okey masasını paylaşmak dileğiyle...




(4. geleneksel Serkan'ın doğum gününü kutlama şenliği diye başlık atmayı düşündüm aslında. Blogun değişmezi oldu çünkü :) Daha öncekiler de şöyle:
2010: http://slnnn.blogspot.com/2010/08/iyi-ki-dogmus-serkan.html
2009: http://slnnn.blogspot.com/2009/08/22-sene-once-bugun.html
2008: http://slnnn.blogspot.com/2008/08/iyi-ki-doooooduuuuuun-srknnnnnnnn.html )

28 Ağustos 2011 Pazar

Şimdi biz buyuz







Baş ağrısı geçmiyor. Ağrı kesicilerin kesemediği türden. İçindeki o sıkıntı geçmeden geçemeyecek olandan hani...


Biraz olsun iyi hissedebilmek için Kesmeşeker'e sığınıyoruz. Ardından Cenk Taner'in tek başına söyledikleriyle devam ediyoruz geceye...


Diyoruz ki:


Çok yaşamış da yorulmuş gibi
yaşamadan yaşadık her yerde
tek oyun vardı şehirde
oynardık kendi kentimize.
Derin tutkulara düşmemek
buydu hayattan anladığımız
ama ne varsa düşenlerde var,
varmış meğer.

Yasal uyarılar, sağlığa zararlı sigaralar arasında
bunca yıl oturup da her yerini bilmediğim sokaklarda
aradım seni
artmadım da azaldım sanki.
Bir bomba daha sallamışlar uzaktaki dostlara
artmadık da eksildik bu ara.

Kafelerde, liselerde, sokaklarda
avunduk aşklarla, şarkılarla
yeminliydik onlar gibi olmamaya
dostlarla zamanla solmamaya.

Kimimiz küfür etti, kimimiz bakıp geçti
kimimiz mola aldı bu oyunda.
Kaptan gitti, hava bozdu, tayfa şaşkın, herkes sandallara!

Hem o hem şu olamazsın
biraz huzur bulamazsın
ama seversin konuşmayı
çünkü konuşmak bedava 
meydanlar boş olunca.
İsteseydin yapardın ama yapmadın.

Şu farklı ama aynı yollarda
göz göze gelip susanlar
oysa ne kadar benziyorduk birbirimize
aldandığımız şeylerle.
Aslında birer fincan sohbet
şehrin soğuğunda hepsi bu.
En iyi dostlarımız ölülerdi nedense
insanlar ki çoğu anlamaz sözden.

Üzme kendini, biz bize yaşar gideriz
yeter ki vazgeçme!
Artık ne oyuz, artık ne şuyuz, şimdi biz buyuz, bu.




Şuradan: http://fizy.com/s/1ajcc4

Görsel: vi.sualize.us

26 Ağustos 2011 Cuma

Böyle olmasa...

Çok kalabalık bir yerde yürürken gördüğüm (sadece 1 saniye) tek yüzün ona bu kadar çok benzemesi hiç adil değil, haksızlık... Biri benimle dalga geçiyor sanki.


Bence insanlar birbirine benzememeli, biz de alakasız insanlar yüzünden böyle hissetmemeliyiz.




... ya da ben artık gördüğüm insanları ona benzetmeyi bırakmalıyım.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Alıntı-6-

Geçmişe bakınca Bay Whittier bizim hep haklı olduğumuzu iddia ederdi. 

"Bunun haklı olup olmamakla ilgisi yok" derdi Bay Whittier.

Yanlış diye bir şey yok gerçekten. Kendi kafamızda yok. Kendi gerçekliğimizde. 


Asla yanlış şeyi yapmak üzere yola çıkamazsınız.

Asla yanlış şeyi söyleyemezsiniz.

Kendi kafanızda hep haklısınızdır. Her eyleminiz -ne yaptığınız veya söylediğiniz, nasıl görünmeyi seçtiğiniz- o eylemi yaptığınız anda otomatik olarak doğrudur.

Fincanını kaldırırken eli titreyen Bay Whittier, "Kendi kendinize 'Bugün kahveyi yanlış şekilde içeceğim... Mesela bir botun içinden' deseniz bile bu doğru olurdu; çünkü kahveyi o bottan içmeyi seçtiniz." diyor. 

Çünkü hiçbir şeyi yanlış yapamazsınız. Her zaman haklısınız. "O kadar yanlış yaptım ki, ben aptalın tekiyim..." deseniz bile haklısınız. Aptalın teki olduğunuzda bile haklısınız.

"Fikriniz ne kadar aptalca olursa olsun" derdi Bay Whittier, "haklı olmaya mecbursunuz; çünkü o sizin fikriniz."


(Chuck Palahniuk-Tekinsiz)






Birkaç gün önce kızdığım "O yaptığında yanlış ama ben yaptığımda doğru" insanları var ya, işte şunu fark ettikleri an hayat bayram olacak. Tabi ben de her şeyi olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmeliyim bu arada.


O şey sen yaptığında nasıl doğruysa o yaptığında da doğru. Aslında herkes için doğru olabilecek şeyler yok hayatta. Herkesin kendi doğruları var. İşte belki de tam bu yüzden hepimiz haklıyız. Kendi doğru ve yanlışlarımızı kendimiz belirliyorsak, doğru ve yanlış kavramının içini kendi inandıklarımızla dolduruyorsak -ki yaptığımız bu- haklıyız o zaman! 


Sen haklısın eskiden kızdığı şeyin daha kötüsünü yapan insan, kendince haklısın. Ama eskiden kızdığın o insan da kendince haklıydı. Bir başkası bunların yanlış olduğunu düşünüyorsa o da haklı.


Öyle işte.

19 Ağustos 2011 Cuma

Mutluluk


Benim için bu kadarı kâfi. Kişisel mutluluğumu bu şekilde sağlayabilirim. 


Ama bu ülkede yaşayıp mutlu olmak sahiden mümkün mü işte ondan emin olamıyorum. Galiba değil. Hele şu son zamanlarda, çok zor...






15 Ağustos 2011 Pazartesi

Yavuz..

Tamı tamına 10 yıl geçmiş Yavuz'un gidişinin üstünden. Keşke daha erken doğsaymışım da sen bu dünyadayken tanıyabilseymişim seni. Aslında keşke hiç gitmeseymişsin de müziğinle dünyayı biraz daha çekilir kılsaymışsın benim gibiler için. Bencilce isteklerde bulunuyorum.


Gitmeseymişsin işte be. Güzel insanların sayısı bir tane daha azalmasaymış...


"Bir gün gelir herkes kendi yoluna gider" diyen adam 10 yıl önce bugün Boğaz Köprüsü üzerinden gitmiş kendi yoluna. Bize de hatırlayıp hüzünlenmesi kalmış işte.


Az önce kendi kendime bu şarkıyı mırıldanırken hatırladım bugün ölüm yıl dönümü olduğunu... 


12 Ağustos 2011 Cuma

Ne garip...

Ağustos ayına yakışmayacak derecede soğuk bir yaz akşamı bana her nedense seni hatırlatan, aslında birlikte bir defa bile yürümediğimiz bir yolda yürüyorum. Tek başıma.


Kimseyi dahil etmiyorum uzun süredir hayallerime, planlarıma. Gideceğim ülkeler, yapacağım işler, hazır gelmişken arkamda bırakmak istediğim izlere dair düşündüğüm ne varsa hepsinde bir tek ben varım. Çünkü beni hayal kırıklığına uğratma ihtimali en düşük olan insan muhtemelen benim, biliyorum.


İşte bahsettiğim şu soğuk yaz akşamı, yani dün akşam, o yoldan yavaş yavaş aşağı doğru yürürken hayatımın geri kalanını oradaki evlerden birinde geçirmeyi hayal ettim. Cenk Taner şarkılarıyla uyunan, Yavuz Çetinle sabahlanan, haftada bir "Pink Floyd" gecesi falan yapılan bir ev. Attığın her adımda ayağının sağa sola dağılmış kitaplara takıldığı, asla sağlıklı yemekler yenmeyen, asla düzgün saatlerde uyunmayan tuhaf bir ev...


Fark ettim ki o kurduğum hayale sen çok yakıştın. İşin tuhaf tarafı kendi geleceğime dair kurduğum tüm hayallerde varlığı sırıtmayacak tek insansın. Şu bahsettiğimin tam tersi bir hayal kursam yine sabah uyandığımda görmeyi isteyeceğim tek insan var. Ufff anlatması düşünmesinden uzun sürüyor yine. Belki hiç anlatılmamalı bunlar ya da belki aklımdan geçen her şeyi yazmalıyım. Çünkü ben söylemeyi hiç beceremedim, hep yazdım. Çok tuhaf her şey, çok. Ne diyeyim daha...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Tosun Paşa izleyip ahlakı bozulan bir milletten ne beklersin ki!

Pek sevgili Sezyum'dan aldığımız malumata göre geçtiğimiz günlerde Trt yine pek sevgili Tosun Paşa filmimizi yayınlamış, fakat ahlakımız bozulmasın diye pek çok sahnesini kırpmış. Çocukluğumuzdan beri izlediğimiz Tosun Paşa'da ahlakımızı bozacak ne varmış diyebilirsiniz. Ben dedim.

Hamam sahnesi!

Hani hamamda karşılıklı atıştıkları sahne var ya işte o. Belki izlemeyen vardır, hamam sahnesi deyince akıllarına başka şeyler gelir, normaldir. Şöyle anlatalım. Sahnenin en önemli karakteri Adile Teyzemiz. Hatta şöyle yazayım ADİLE TEYZE. Altını da çizeyim mi?

Malumunuz olduğu üzere Türk milletinin ahlak yapısı bozulmaya pek müsaittir, o yüzden devlet babamız çeşitli şekillerde bizi korumaya çalışır durur senelerdir. Bu da son hamleleri olmuş işte. Adile Teyzenin hamamda şarkı söylemesinden ahlakı bozulacak salak varsa bırakın bozulsun ya! Aile yapısına zarar verecekse bırakın versin, o ailenin yapısının zarar göresi vardır, başka türlü böyle bir filmden zarar görmez bir aile.

İyice nefret edilesi bir ülke haline geldik. Daha ne kadar kötü olabilir dedikçe daha kötüsünü görmekten bıktım. Daha yüksek emekli maaşı alabilmek için görevinden ayrılmayan ve bir neslin eğitim hayatının içine eden ösym başkanı bu ülkede. Şortlu kıza saldıran insan kılığındaki yaratıklar bu ülkede. (Hayır hayvan değil. Hayvanlara haksızlık etmeyelim.) Son günlerde aldığımız haberlerden daha hangilerini sayayım?

Binlerce iğrençlik yaşanırken Türk milletinin aile yapısını ve gençlerin gelişimini bozan şey Adile Teyzeyse gerçekten diyecek hiçbir şeyim yok benim. Daha fazla devam edemiyorum şu an yazmaya. Son birkaç aydır bu ülkede gördüklerim yüzünden fazlasıyla midem bulandı zaten, düşünüp düşünüp sinirlenmek istemiyorum daha fazla.

Ahlak gelişiminizi bozmak pahasına da olsa buyurun hamama:



Kendisi gibi olmayana tahammül edemeyen (kimden bahsettiğim sanırım açıktır.), sürekli etrafa saldıracak yer arayan, başkalarına kızıp daha beterlerini kendisi yapan, dini her konuda araç olarak kullanan (yine kimden bahsettiğim açıktır.) bir millet miydik uzun yıllardır yoksa yeni mi böyle olduk bilmiyorum. Umarım bu da geçicidir. Eskiden Ramazan ayı geldiğinde mutlu olurdum. Artık "din" maskesi altında ülkenin içine eden yönetimler, topluluklar, cemaatler yüzünden her şeyden soğudum. Benim dinim oruç tutmayana saldırılan bir din değil, hayatım boyunca oruçlu olmamın arkasına sığınıp sinirimi çıkarmaya çalışmadım önüme gelenden. Benim inancımda kendin gibi olmayana hayatı zindan etmek, kendin gibi olanı türlü numaralarla hak etmedikleri yerlere getirmek gibi bir şeye yer yok. (Bunu yapan topluluklar var bildiniz mi?) Çok şükür ahlakım Adile Teyzeyi görünce bozulmuyor, aile yapım sarsılmıyor. Falan filan işte...

Son zamanlarda gördüğüm bütün iğrençlikler karşısında hissettiklerimin dışa vurumuna döndü yazı, idare edin. "Oruçluyum, sinirliyim o yüzden" ayağı yapmayacağım hayır. Oruçlu olmak beni en fazla mutlu eder, diğer türlüsü çirkin. İbadet ediyorsun yahu, seni yaratana şükrünü gösteriyorsun. Neyin siniri, neyin stresindesiniz Allah aşkına?

Uffff sustum.

9 Ağustos 2011 Salı

Yeni bir şey yok, kendime kızıyorum sadece

Önce pek çok konu hakkında büyük konuşan, sonra gün gelip başına konuyla alakalı şeyler geldiğinde pişman olan insanlardan biri de benim.


Bir süre bu durumun herkesin başına gelmediğini sanmıştım. Hani bazı zamanlar olur, tanıdığınız herkes tamamıyla doğruymuş, eğri olansa bir tek sizmişsiniz gibi gelir. İşte o dönemlerden birindeyken böyle şeyleri bir tek ben yaşıyorum, bir tek ben yapıyorum sanmıştım. 


X bir durum var elimizde. Zamanında konu açıldığında ya da tanıdığımız biri yaptığında ben atıp tutmuşum. "Asla yapmam" demişim, "iğrenç" demişim. Aklınıza gelen ne varsa demişim işte.


Sonra bir gün o X durum başıma gelmiş. Bir süre büyük konuştuğum konuya benzemediği konusunda kendimi kandırmaya çalışmışım. Kendimi daha fazla kandıramayacağım noktaya geldiğimde "Hayata bir kez geliyoruz ve beni mutlu edecek olan şey bu, yanlış olsa ne yazar" demeye çalışmışım ama o kadar iğrençleşememişim çok şükür.


Ardından aklım başıma gelmiş ve yeniden olması gerektiğine inandığım şekilde davranmaya başlamışım, kendi doğrumla kendi yanlışımı ayırmayı başarmışım. (Evrensel doğru-yanlış değil bahsettiğim, yok öyle bir şey. Kendi doğrum ve yanlışımdan bahsediyorum.)


"Zamanında böyle böyle konuşurdum, şimdi düştüğüm duruma bak" demişim insanlara, hep yaptığım hatayı yine yapmış ve zayıflıklarımı göstermişim haddinden fazla. Gülmüşüm halime, gülmelerine izin vermişim. Zorlamışım beni eleştirsinler de aklım başıma gelsin diye.


Çünkü o insanlar aklı başında insanlarmış, benim yaptığım hataları yapmazlarmış, o yüzden de istediklerini söyleme hakkı tanırmışım onlara...


Ben büyük konuşurken onlar da boş durmamış tabi. Başka şeyler hakkında büyük konuşmuşlar. Atmış tutmuşlar. Elbet onların da söyledikleri şeyler başlarına gelmiş günün birinde...


Hani ben hepsinden çok eleştirmiştim ya kendimi gözlerinin önünde, işte görüyorum ki insanlar bunu yapmıyor. Kendilerini haklı çıkarmanın yollarını arıyorlar sadece.


"Benim yaptığım onun yaptığının aynısı değil."
"Bu durum çok farklı."
"Ben yaptım diye demiyorum ama doğrusu bu."
...


Hani hep en farklısı ya bizim yaşadığımız, dünyada kimseye benzemiyoruz ya, en doğrusu bizim bildiğimiz ya...


Zaten aramızda kalsın ama üniversitede en zor bölümü ben okudum, dünyadaki en şahane adama ben aşık oldum, en büyük kalp kırıklığını ben yaşadım, en eğlenceli lise hayatı benimkiydi, en doğru siyasi görüş benimki, en fazla şeyi ben biliyorum, en az hatayı ben yapıyorum vs. vs. (Bilmem tanıdık mı bu cümleler...)


Tanıdığım en mantıklı düşünebilen insanlar arasında bile bunları yapanlar olduğuna göre benim değerlendirmelerim hatalı kesinlikle.


Nasıl bir insan hayatı boyunca yanlış kabul edip eleştirdiği şeyi kendi başına gelince dünyanın en doğru şeyi olarak göstermeye kalkabilir? İnsanlar değişir, fikirler değişir, bu konuda itirazım yok. Ama bu değişmek değil, iki yüzlülük! Çünkü aynı olayı ben yaşasam yine en başta eleştirecek olan kişiler onlar.


Belki ben kendime karşı dürüst olma işine çok fazla takılıyorum. Kendime hesabını veremeyeceğim şeyleri yapmama konusunu çok abartıyorum belki. Başımı yastığıma koyduğumda içimin rahat olmasını istemek benim abarttığım şeylerdendir. Olaylara işime geldiği zaman doğru işime geldiği zaman yanlış diyebilmeliyimdir falan filan. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bütün hatalar bendedir yani...


Hepsinden önemlisi çenemi tutmayı öğrenirsem insanlara daha rahat tahammül ederim belki. Olanca patavatsızlığımla "Ama böyle değil miydi?", "Böyle demez miydin?" gibi sorular sorduğumda aldığım cevaplar beni mutsuz edip karşımdakinden soğumama sebep oldukça daha fazla sıkılacağım besbelli.


Sus Selin, insanlara sabredebilmenin başka yolu yok.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Kısacık-21



* Yazının iç karartıcı olma ihtimalini düşünerek güzel bir görselle başlayalım yazıya. En azından buradan kurtarırız. Aslında yazının iç karartıcı olması için bir sebep yok çünkü bu ara keyfim yerinde...


* Gün içinde internet sayesinde bütün detaylarını öğrendiğim haberleri akşam oturup bir de tv'lerin haber bültenlerinden dinlemek bu ara en büyük zevkim. Bu nasıl zevk derseniz şöyle söyleyeyim. Tüm detayları bildiğiniz için yandaş ve candaşlar neleri atlıyor, neleri yok sayıyor hepsini fark ediyorsunuz. Haberleri yalnızca tv ve gazetelerden öğrenirken kim bilir neleri olduğundan çok farklı gördük zamanında, kim bilir neler için yanlış yargılara vardık...


* O günler geri geliyor olabilir aslında. Malum yasaklarımız 3 ay ertelendi. Ama iptal edilmedi. Sadece 22 Ağustos yerine başka bir tarihte gerçekleşecek, hepsi bu. (İçerikte değişiklik olup olmadığını önümüzdeki günlerde daha net öğreniriz.)


* Eğer bir zaman makinesi olsaydı ve hayatımızın istediğimiz dönemine geri gidebilseydik kesinlikle 2005'e giderdim. 2006'nın sonuna kadar yaşar oradan tekrar 2005'e dönerdim...


* Bazı şeyleri açık açık yazmayı sevmiyorum. Yazıların gözükmeyecek yerlerine minik şeyler saklıyorum bazen, sadece belli insanlara anlam ifade edecek cümleler serpiştiriyorum yazıların arasına ve bunu yaparken çok eğleniyorum.


* Bir de şu var. Blog sayesinde tanıdığım insanların bazıları yazdıklarımdan beni öyle iyi tanımışlar ki inanamıyorum bazen. Hangi ruh haline neden girmişimdir, ne zaman atlatırım... Öyle isabetli yorumlar geliyor ki hem şaşırıyor hem mutlu oluyorum.


* Heroes ve HIMYM'ın ardından House da bıraktığım diziler arasına eklendi. H harfinde bir sıkıntı var herhalde. Son sezonda efsanevi bir bölüm vardı ya, işte benim için dizi orada bitti. Devamını izlemeyi düşünmüyorum.


* Ölmeden önce okuyacağı son kitap olan Müşterek Dostumuz'u (Our Mutual Friend-Charles Dickens) yanından ayırmayan, hastası olduğum, sevgili sabitim Desmond insanı vardı ya, onun yanına bir diğer "şahane adam" olarak Dean Winchester'ı eklemek istiyorum. Rock müzik hastası, Led Zeppelin hayranı, yetmezmiş gibi Jack Nicholson filmlerine göndermeler yapıyor. Gerçek olamayacak kadar güzel şeylerden biri o.


* Bazı insanları keşke yakından tanımasak... Uzaktan her şey şahane ama yakından tanıdığında gördüklerine inanamıyorsun. Tabi ki hepimizin samimi olmadıklarımızdan sakladığımız ancak yakınlarımıza gösterdiğimiz taraflarımız vardır ama bazılarında bu durum hoş olmayan boyutlarda...


* Bir yandan tumblr'da dolaşırken öte yandan birini düşünüyorum. Tam o sırada o düşündüğüm kişinin sevdiği bir şey denk geliyorum. Hoş şeyler bunlar.


* Bir süredir Twitter hesabımı eskiye oranla oldukça aktif kullanıyorum. En sağlam haber kaynaklarım orada olduğu için de yazılan hiçbir şeyi kaçırmamaya özen gösteriyorum. Tabi bu sırada takip ettiğim insanların esprili cümleleri ve takip etmememe rağmen rt ile önüme düşen cümleler aklımda kalıyor. Bir de sıkı bir zaytung takipçisiyim tabi. Sonra facebook açıyorum. "News Feed" dedikleri o bölümde onlarca tanıdık cümle görüyorum... Tabi ki kaynaklar belirtilmiyor. Yok canım, daha neler! Bir de kaynak mı belirteceklerdi? Yetmezmiş gibi tebrikler kabul ediliyor falan.... İnsanlar için bunlar normal. Nasıl oluyor bilmiyorum ama normal işte. Kendisi bir şey üretmeyen adam başkasının yazdıklarıyla kendisi yazmış gibi övünmekten rahatsız olmuyor. Senelerdir şikayet ediyorum bu durumdan ve hala alışamadım. (Sadece Facebook'ta değil, Twitter'da da, Blogger'da da bunu yapan çok ama en yaygın olduğu yer Facebook benim gördüğüm kadarıyla...) 


* Bir de sevgili öğrencilerim sayesinde haberdar olduğum "Olric" çılgınlığı var şu ara. Benim öğrencim olmasalar, 150 sayfalık kitabı okumamak için neler çevirdiklerini bilmesem "Aaa ne güzel Tutunamayanlar'ı okumuşlar demek" diyeceğim. Ama ne yazık ki okumayacaklarını bilecek kadar tanıyorum hepsini. Halbuki okusalar da sonra yazsalar keşke. Ellerine ayda yılda bir de olsa kitap alsalar... Aslında onlara okutmak için bir kitabı paragraf paragraf facebooktan yazıp mı paylaşsak acaba... :)


* Bazı insanlar başkalarını bunaltmaktan keyif mi alıyorlar, bana mı öyle geliyor?


* Ramazan ayında olmak huzur veriyor ya, işte bunu seviyorum.


* Bu ara çok güzel kitaplar okuyorum, çok güzel filmler izliyorum, sanırım bir ara yazacağım hepsini.


* Yazının sonuna geldiğimizde gördük ki ben karamsar olmadığımda yazdığım şeyler de iç karartıcı olmuyor çok fazla.

5 Ağustos 2011 Cuma

-Alıntı-5

"İnsanların birbirine aşıkken gündelik hayatlarına devam etmelerini anlayamıyorum. Böylesi bir hareket bana ihanet gibi geliyordu. Kötü sahnelenmiş bir piyes gibi. Sanki bir insana değil de bir koltuğa aşık olunuyormuş gibi!" demiş Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da.

"Hah işte evet, buydu söylemek istediğim" deriz ya bazen kitaptaki bir cümleyi görünce, işte ben o koltuğa aşık olma benzetmesini görünce tam da onu hissettim.

Birine aşık olmayı tv izlemek gibi, akşam yürüyüşe çıkmak gibi heyecan yaratmayan bir aktivite olarak algılayan insanları anlamıyorum mesela. Kaç defa aşık olur ki insan? Hayatta bu kadar nadir yaşanabilen bir şey nasıl olur da heyecan yaratmaz?

"Hayatının aşkıyla tanıştığında zamanın durduğunu söylerler, bu doğru, söylemedikleri şey yeniden başladığında yakalanamayacak kadar hızlı geçtiğidir" demişti Big Fish'te. 

Birileri için hastalıklı düşünceler belki bunlar, bilemem. Ama bildiğim benim için "olması gereken" bu ya da daha uygun bir ifadeyle "Ben böyle seviyorum".

:)

4 Ağustos 2011 Perşembe

Bu işte de varmış bir hayır...

Yakın zamanda olmasını istediğim bir şey vardı, daha doğrusu olmasını istediğime inandırmıştım kendimi. Sonra bir gün beyninizde şimşeklerin çaktığı o anlar var ya onlardan birini yaşadım. 


Kafamda her şeyi ölçtüm, tarttım, hesapladım. Daha da önemlisi ne hissettiğime baktım... Koca bir hiç.


Bazen insan boşluğa düştüğünde haddinden fazla saçmalayabiliyor. Kendini olmayan şeylere inandırıyor. Buna çok uzun süre inanmaya devam edenler mevcut. Bense çabuk fark eden şanslı kesimdeyim.


Şöyle bir bakıyorum da şayet o zaman istediğim şekilde olsaymış bazı şeyler, korkunç sonuçlar beni bekliyormuş.  Aslında tahammül edemeyeceğim şeylerin o kadar da kötü olmadığına inandırmışım kendimi. 


Çok uzak bir geçmiş de değil bahsettiğim. 6-7 ay öncesi...


İyi ki o zaman istediğim gibi olmamış bazı şeyler, belki birkaç gün mutlu olacakmışım ama sonrası parlak değil. O zaman biraz canım sıkıldı ama şimdi mutluyum. İyi ki böyle olmuş...


İstediğim gibi olmadığı için üzüldüğüm her türlü olayda aynen bu şekilde bir hayır varsa bir an önce görmek istiyorum o hayrı da! Bir dileği kabul olduğu an 30 dilek daha sıralayan o açgözlülerden biri oluyorum sanırım :) Başka şeyler için de bunun geçerli olduğuna inanmaya ihtiyacım var aslında, hepsi bu...


Bu yazı hep burada dursun, ne zaman olan bitenden şikayet etmeye kalkarsam o zaman aklıma gelsin. Her işte bir hayır var Selin, sadece görebilmek için zamana ihtiyacın oluyor bazen...


(Belki bunu hatırlamaya ihtiyacı olan biri vardır hem, benim bir faydam olur...)

2 Ağustos 2011 Salı

Ağustos


Yaz aylarını genel olarak hiç sevmem. Bugüne kadar yaz aylarında başıma gelmiş güzel şey yok denecek kadar azdır. Genelde can sıkıcı şeyler yaşanır yaz aylarında. Sevmemek için bir sürü daha haklı sebebim var.


Ama özellikle şu geride bıraktığımız temmuz ayı şu ana kadar yaşanmışların en korkuncuydu belki.


Umarım ağustos biraz daha insaflı olur. Yoksa işimiz zor...