30 Eylül 2011 Cuma

Kitap çevirme cezası: 3 yıl hapis!

Çocuk taciziyle suçlansanız ve suçunuz sabit olsa dahi arkanız sağlamsa saçma sapan sebeplerle cezadan kurtarıldığınız...


Tecavüz ettiğiniz kızla evlenmeniz durumunda ceza almadığınız...


Bir dönemin tüm karanlık suçlarının bir numaralı zanlısı olsanız dahi elinizi kolunuzu sallayarak sokaklarda dolaşabildiğiniz...


Yaşınızı küçülterek sizi cezadan kurtaran büyüklere sahip olabildiğiniz...


Bu ülkenin insanlarını öldürüp, öğretmenlerini kaçırdığınız halde "biz geliyoruz" dediğinizde davul zurnayla karşılandığınız, sonra dalga geçer gibi bütün bunların kurmaca olduğunu gözümüze soktuğunuz...


Çocuklarınıza minik teknecikler aldığınız, minik burslarla minik Oxford, Yale, Harward, Cambridge vs. okullarda okuttuğunuz, ülkede eğitim yerlerde sürünürken kimsenin ağzını açıp size laf edemediği, çünkü parasız eğitim isteyen üniversite öğrencilerinin 1 yıldır hapiste olduğu...


Kendi cemaatinizden olan insanları devlet kadrolarına doldurduğunuz, istediğiniz adamlara soruları dağıtıp gerekli yerlere onları yerleştirdiğiniz, bakanlığınıza bağlı tüm kadrolara akrabalarınızı yerleştirdiğiniz, kimsenin "ne oluyor lan" diyemediği...


Sadece bir şeylere karşı durdu diye bu yasanın çıkmasını isteyen tek insan olmasına rağmen dünyanın en komik ironisini gerçekleştirip 90 gündür bir kulüp başkanını ve beraberinde 25 milyon insanı cezalandırdığınız ve işine gelmeyen herkesin göbeklerini kaşıyarak "oh olsun" dediği, suçsuzluğu bilinmesine rağmen "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kafasında oldukları için tek kelime etmedikleri...


ve şu an sinir halinden dolayı hatırlayamadığım bunlar gibi bir çok olayın görmezden gelindiği, kuralların kendi istedikleri şekilde işletildiği bir ülkede ne yasak biliyor musunuz?


"Kitap çevirmek"


Funda Uncu'nun kendi yazmadığı sadece çevirdiği kitap yüzünden 3 yıl hapsi isteniyor!


Bu ülkede katiller 3 yıl yatmazken hem de!


Çocuk tacizcileri 3 yıl yatmazken!


Ülkeyi soyup soğana çevirenler 3 yıl yatmazken!


Çünkü bu ülkede yasak olan tek şey düşünmek. Okumak. Anlamak...


Aslan başbakan nasıl da ayar verdi İsrail'e diye şakşakçılık yaparken görmediğiniz ne var? Aynı başbakan Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanı olmakla övünüyor ulan! Aynı başbakan şehit olan askerler için üzülemiyor bile. 


Ne bok yiyoruz olum biz? Bu ülkenin nereye sürüklenmesine izin veriyoruz? Yarın evinden gelip kitaplarını alacak, yakacak bu adamlar. Öteki gün çocuklarını üniversitelere almayacak! Bak artık eğitim hak değil, ayrıcalık oldu. Bunu kimse dillendirmiyorsa da oldu işte. Paran yoksa üniversitede herhangi bir dersten kalamazsın. Paran yoksa hiçbiri bir halta yaramayan kötü kitaplarla eğitim veren ve bir boka yaramayan sistemleri kullanan okullara gönder çocuğunu. Geçen yıl anadolu liselerine istedikleri öğrencileri almak için ne numaralar çevrildi duyan oldu mu? Normalde 480 üstü puanla girilen okula hakkı olmasına rağmen kaç öğrenci giremedi ve 4. tercih zamanı bir anda daha önce açmadıkları kontenjanları açarak 350 puanlık çocukları aldılar, duydunuz mu?


Duymadınız.


Bir kısmınız duymamış gibi yaptınız.


Bu ülkede adam öldür, tecavüz et, hırsızlık yap, (ama küçük değil. büyük. Baklava çalan çocuklar vardı hatırladın mı? Onların aldığı cezayı ülkeyi soyanlar almıyor. "Bir koyun çalarsan 30 yıl yersin, sürüyü götüreceksin ki seninle iş yapsınlar.") ne halt edersen et.


Okuma yeter ki...


Kitapları toplamaya başladığınızda aklınızda olsun, Chuck'ın hastasıyım, Ölüm Pornosu da kitaplığımda mevcut. Şöyle buyurun...


(Sinirlenme sebebi olan haber: http://www.medyafaresi.com/haber/68885/yasam-olum-pornosu-cevirmenine-3-yil-hapis.html )

29 Eylül 2011 Perşembe

Bence bu kadarı yeter sevgili hayat

Akşam üzeri biraz dinlenmek için uzandığım yatağımda uyuyakalmışım. Mesaj sesiyle uyanıyorum. Telefon masada.


Kalkana kadar düşünüyorum. Rehberimde kayıtlı numaralardan pek iş yok ama şu gelen mesaj tanımadığım birinden olsa ve hayatımı değiştirse ne güzel olurdu... Tamam en azından bugünü güzelleştirsin, o da yeter.


Yerimden kalkıp telefonu almaya gidiyorum. O sırada da içimden sayıyorum olasılıkları:
1- Her saniye mesaj atmak için bahane bulabilen arkadaşlarım.
2- avea
3- hsbc
4- diğer arkadaşlarım


Telefonun ekranındaki numara bildiğim bir numara değil. Az önce düşündüklerimi anımsayıp ürperiyorum. Biraz gergin halde açıyorum mesajı.


Arkadaşının telefonundan mesaj atan kardeşim. Mesajın içeriği hayatımı değiştirecek bir şey değil elbet. Sadece geç geleceğini haber veriyor...


Bilgisayar başına oturuyorum. Kitap bakacaktım. Aklım hala telefonda ve sinir bozucu tesadüflerde. (sanki tesadüf diye bir şey varmış gibi.)


Kaynak kitaba ihtiyacım var, konuyu yazıyorum arama kutucuğuna. Çıkan sonuçları incelemeye başlıyorum tek tek. İlk sayfada bir kitabın kapağı ilgimi çekiyor. Kapakta yazan bir isim... O an görmeye en son ihtiyaç duyduğum isim...


İşin ilginç tarafı benim aramamla ilgisi yok. Başka bir kitabın sayfasına yanlış kitabın görselini koymuşlar. Yani o an normalde karşıma çıkması düşük bir ihtimal ve çıkıyor.


Hemen mail atıyorum görsel yanlış diye. Aslında söyleyecek daha çok şeyim var o an ama D&R'ın bunları bilmesine gerek yok.


Sayfayı kapatıyorum, o sırada uyumadan önce açık bıraktığım sekmede google reader sayfam çıkıyor karşıma. Ekranda bir alıntı. Aşkın trajedisi! Hiçbir şeyi özlediğiniz şeyden daha fazla sevemezsiniz.


Hah, işte ihtiyacım olan şey bunu söyleyecek biriydi şu an!


Az önceki görsel ve isim yeterince düşünmemi sağlamamıştı zaten, biraz daha sıkıntıya girmeliydim. Sen de tam zamanında geldin!


Dinlediğim şarkıda "Don't give in without a fight" dediği an "Yeter" deyip kapatıyorum ne varsa. Gerçekten yeter.


Eskiden bunların işaret olduğuna inanırdım. Sebepsiz yere gerçekleşemezdi ya bunca şey. Görmem gereken şeyleri fark edebilmem için karşıma çıkan işaretlerdi bunlar...


Kendimi kandırmışım tabi. Hayat benimle dalga geçiyor. Başka da bir şey değil...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Dil öğrenmeye çalışanlara tavsiyeler


Şu an kendime faydam yok bari kamu yararına bir iş yapayım dedim. Senelerdir muhatap olmaktan bıktığım bir grup soruya toptan cevap vermiş olacağım bu yazıyla. Sonrasında herkes mutlu olur herhalde.


Fransızca/İngilizce öğretmeniyim. Evet, ikisi birden. Ama bence bunlardan daha önce gelen başka bir şey var, iyi bir dil öğrencisiyim. Her ne kadar yapmıyor olsam da mesleğimi duyan insanlardan hep aynı karşılığı alıyorum: "Ben dil öğrenemiyom yeaaa."


İyi, aferin.


Öğrenemiyorum dediğin an kaybettin zaten, o saatten sonra sana en mükemmel öğretmen gelse, beynini açıp her şeyi içine yerleştirse boş. Hiçbir şekilde öğrenemezsin sen.


Biraz öğretmen biraz öğrenci olarak yıllardır istenen tavsiyeleri verelim şimdi "öğrenemiyom ben yaa" tiplerine.


İlk soru: Öğrenmek için ne yapıyorsun?


Ben yabancı dili liseye kadar bir ders olarak gördüm ve nefret ettim. 


-Al bu simple past tense, geçmiş zaman yani, al bu da past continuous tense, bu da geçmiş zaman.
-Ee biz sınavda nereden bileceğiz neyi kullanacağımızı, bunların farkı ne?
-Soru sorma.


Bu şekilde gerçekleşen bir öğrenme sürecinden keyif almak mümkün mü? (ya da buna öğrenme süreci denir mi?)


Benim kadar şanslı değilseniz muhtemelen lisede de buna benzer diyaloglar işittiniz, bazen içinde yer aldınız ve yine öğrenemediniz.


Şu an okulu bitirdiniz. O ders olarak gördüğünüz yabancı dilin aslında öyle olmadığını ve gerçekten bilinmesi gerektiğini bütün iş ilanlarında yabancı dil şartı gördüğünüzde anladınız. Olsun, geç değil.


Öncelikle yapacağımız şey şu: dil öğrenmeyi korkunç bir şey olarak düşünmüyoruz. Hele hele öğreneceğiniz dil İngilizce ise garanti ederim ki işiniz çok kolay. Aksini iddia edenlere bakmayın, İngilizce öğrenebileceğiniz belki de en kolay dildir. Yapısı kolaydır. Kelimeleri her yerde karşınıza çıktığı için aklınızda daha kolay kalır vs. (Çok ileri seviyede bilmenize gerek olmadığına göre.)


Öğrenme işini sevmeye bakın, sevmezseniz zorlanırsınız. Bunu Fransızca'yı sevmediği için koca bir yılı işkenceyle geçmiş biri olarak söylüyorum. Evet derslerden öyle ya da böyle geçtim o yıl. Ama nasıl geçtim gelin bana sorun. Normalde bir defada okuyup bitireceğim tüm konuları 3 kez okumak zorunda kaldım. Ben hayatım boyunca hiçbir sınav için 3 kez okuma yapmamış insanım. O yıl yaptım. Sonrasında yabancı dil öğretimi ile ilgili bir derste hocamız "Öğrenciniz o dili sevmezse öğrenmeyi reddeder. Bunu bilinçli yapmaz ama algılarını tamamen kapatır ve hiçbir şey öğretemezsiniz" mealinde bir cümle kurmuştu. Arkasından o yıl neden öyle sıkıntılar çektiğimi anladım ve bir daha da o sıkıntıyı yaşamadım.


Ne yapıyoruz yani? Kendimize o işi sevmek için sebepler buluyoruz.


Tarihi, coğrafyayı, felsefeyi, biyolojiyi size birileri anlatır, siz dinlersiniz ve böylece epey şey öğrenebilirsiniz. Dildeyse temeli size anlatanlardan alırsınız, üzerine dikilecek bina size aittir. Tabi yine başkasından dinleyebilirsiniz ama kendi keşfettiğiniz detayları unutmazsınız, başkasının anlattıklarıysa aklınızdan uçar gider...


Eline kelime listesi alıp ezberleyen tüm arkadaşlarım (istisnası yok.) "Sen ne güzel unutmadın yaa, ben unuttum" cümlesini kurmaktalar. Bu bana sunulmuş bir lütuf değil! Ben unutmadım, çünkü ben ezberlemedim. Öğrendim. Cümleler kurdum, hikayeler yazdım siz liste ezberlerken. O zaman ben zorlandım. Ama şimdiki durumda da kazançlı olan benim. Bu kadar basit.


Kelime ezberlemeyin. 10 kez yazarsın pencil:kalem, pencil:kalem, pencil:kalem... Tamam çok güzel. Ama onunla işin bittiği an unutursun. Oysa ki pencil dendiğinde gözünün önüne kalem getirebilmeyi öğrenirsen, senin kalem dediğinin o dildeki isminin pencil olduğunu ve insanların o ismi kullandıklarını kafanda oturtabilirsen o kelime hayat boyu seninle demektir.


Mega hafızadaki gibi abartma tabi ya da abart sen bilirsin. Ama mümkün olduğunca somut şeylerle desteklemeye çalış öğrendiklerini. Çoğu kez öğrenciler bana bir fiilin anlamını sorduklarında eğer mümkünse hareketle göstermeye çalışırım anlamını. Misal "drink" ne demek dedi. Bir şey içiyor gibi yaparım. Çünkü ben 11 sene önceki İngilizce hocamın bana bu şekilde öğrettiği hiçbir fiili unutmadım...


Gözünün önünde canlandır, resimlerle birleştir, hikayeler uydur. Hangisi senin için daha akılda kalıcıysa. Kendini bu konuda en iyi sen değerlendirebilirsin...


"x dil çok saçma yeeeaa"


Tamam en güzeli, en mantıklısı senin dilin. Sen bu dilin tabiri caizse içine doğdun. Sürekli etrafından bu dili duydun. Hangi kelime ne anlamda, hangi cümle nerede kullanılır hep görerek/duyarak/uygulayarak öğrendin. Hiç sorgulamadın ki... Her ülkenin tarihi, geçmişi, kültürü, alışkanlıkları birbirinden farklı ve dil doğal olarak bunların hepsinden etkileniyor. Mesela ben sana "Ya tutarsa" dediğimde benim neden bahsettiğimi hemen anlarsın değil mi? Nasrettin Hoca bizim kültürümüzün önemli bir parçası çünkü. Ama Nasrettin Hoca'yı hayatında duymamış bir adam "Ya tutarsa" dediğinde boş boş suratına bakacaktır. Aynı şekilde başkalarının kültüründe de önemli yer etmiş böyle öğeler var. Onlar için anlam ifade eden şeyler biz kaynağını bilmediğimiz için bize saçma gelir. Normal. Ama bunlara takılırsan, daha doğrusu bunları bahane edersen "ben hiç anlamıyom yeeea" diye gelip ağlama.


Bir cümleyi birebir olarak başka bir dile çevirmeye kalktığında ortaya saçma sapan şeyler çıkabilir. "Etekleri zil çalmak" deyimini etek-zil-çalmak kelimeleriyle çevirdiğinde "ne diyon la" diyebilir sana karşıdaki. Deyimlerin anlam olarak benzeyenleri vardır. Çevirmeye çalışmaktansa onları öğrenmeye çalış.


Türkçe ile olan tek münasebeti facebook'a "ashqımı chok sefiyom bhen yhaa" yazmak olan biri sana ne kadar Türkçe öğretebilirse chat kanalından bulduğun kız da o kadar İngilizce öğretebilir. Kandırma kendini. İnternet'i dil öğrenmek için kullan elbet, sözlükler, dil öğrenme siteleri vs. Milyonlarca kaynak var. Okuma parçaları ve onlarla yapılacak çalışmaları içeren siteler, gramer alıştırmaları vs. Her şey var. Ama 17-18 yaşında kızların fotoğrafları altına "seviyorum your eyes, because onlar very very nice, bir kerecik look at me, sonra da don't forget me" tadında abuk subuk iltifat cümleleri yazmak yabancı dilini geliştirmez. Zaten online diye takılıyor, normalde olsa o kız sana bakmaz.


İmza: Bir dost


:))


Önünde bir kağıdın, bir kalemin olsun. İlgini çeken şeyi oraya not al. Yazının başındaki görsel Friends dizisinden. Mesela diziyi izlerken Ross'un bu isyanını gördün. Yaz oraya "you're ve your aynı şey değil" diye. Belki de en sık gördüğüm hata budur. O yüzden bu örneği seçtim. Hatta bulursan birer de örnek cümle yaz.


Mesela şu an önümde cips paketi var, arkasında hem Türkçe hem İngilizce yazılmış cümleler var. Onları karşılaştırmak benim önceden çok yaptığım bir şeydi. Çok da faydalıdır. Yediğin cipsin paketinden bile bir şey öğrenebilirsin. İşte yabancı dille bu kadar çevriliyken ve bu kadar fırsat varken "öğrenemiyorum" diyorsun.


"Domuz yağı ve domuzdan elde edilmiş katkı maddesi yoktur" demiş. Domuzun "pig" olduğunu biliyorsun ama o da nesi? İngilizcesinde "pig" yazmıyor. Var bunda bir iş. Daha önce görmediğin hangi kelimeler var İngilizce cümlede? "lard, pork ve derive". Hemen bak neymiş onlar diye. Listeden ezberlediğini unutursun ama bunu asla.


Alt yazılı dizi izlerken altta yazanı okuyup geçme. Dinle bakalım adam ne söylüyor. İlk seferinde basit kelimeleri anlarsın belki. Önce 1-2 kelime, sonra 3-4 derken bakmışsın dinlediklerinin çoğunu anlar hale gelmişsin. Ama bu da sadece dinlemekle biten bir iş değil. Sık duyduğun kelimelerin anlamını çıkarmaya çalış konuşmalardan ya da alt yazıdan. Çıkarabilirsen bir sözlüğe bak bakalım doğru mu bulmuşsun. Yazılışını gör. Bu bir zaman sonra alışkanlık halini alır ve çok fayda sağlar.


"Sultanahmet'e git turistlerle konuş.""


Açık söyleyeyim, tatile gelmiş olsam sen de gelip bana "nerelisin, hobilerin neler" falan diye sormaya kalksan küfrü yersin. 100 kişiye sorduk, 5 popüler cevap arıyoruz hesabı bir iş senin yaptığın. Aynı soruyu soruyorsun. Aynı cevapları alıyorsun. Verilen cevabın da büyük bölümünü anlamıyorsun. Ee ne faydası oldu bu işin?


6 senedir Almanca'dan koptum tamamen, büyük ölçüde unuttum. Bunu kime söylesem "tabi Almanca konuşmuyorsun kimseyle" cevabını alıyorum. İyi de öğrenirken de deliler gibi Almanca sohbetler yapmıyordum ki ben. Dil öğretmeni olan benim ama dil otoritesi olan kendi dilini ortalama seviyede konuşan başka da dil bilmeyen o insanlar. Bu nasıl iş anlamıyorum.


Turistlere soracağınız 3 soru sizi bir anda akıcı bir İngiliz aksanlı konuşmaya kavuşturmayacak. Unutun onu. Kızların fotoğrafları altına "you're beautiful" hatta yukarıda da anlattığım gibi "your beautiful" yazmanın size bir faydası olmayacağı gibi. Konuş tabi. Arkadaşınla konuş. Akşam izlediğiniz haberler üzerine saçmalayın birlikte, izlediğiniz filmi anlatın birbirinize, bir kroki alıp yön tarifi yapın, yemek tarifi verin. Farklı cümle ya da kelime kullanabileceğiniz işler yapın. Yoksa gidip turiste "where are you from" diye babam da sorar.


Konuşacak kimse yoksa kendi kendine konuş. Küresel ısınma durdurulabilir mi bunu anlat kendine. Hatta sesini kaydet, sonra dinleyip hatalarını bul. Türk siyaseti üzerine fikir yürüt, yolda tek başına bir yere giderken o dilde düşün. Yaz mümkünse, ama 3 kelime öğrendim, hava yapayım deyip facebook'a yaz demiyorum. Kağıtlara yaz. İstersen kontrol için birine göster, istersen sakla, 1-2 ay sonra, biraz daha fazla şey öğrendiğine inandığın zaman kendin kontrol et.


Oku, okumaktan korkma. Kendi dilindeki kelimeleri yanlış anlamlarda kullanan yeteri kadar insan var çevremizde, yetmezmiş gibi bir de yazıyorlar durmadan. Sen onlardan olma, önce kendi dilinde bir şeyler oku, sonra yeni öğrendiğin dilde.


Çocuklukta dil öğrenimi kolaydır, çocuk bilinçsiz şekilde de olsa hakkıyla yapar yapması gerekeni. Ama belli yaştan sonrası sıkıntılı. Kendin için en faydalı yöntemi belirlemeye çalış ve o yönde ilerle. Ama kendi dilini bilmezsen başka dili zor öğrenirsin, söylemiş olayım. (işte çocukların biz büyüklerden ayrıldığı bir diğer nokta.)


Bu konuda size fayda sağlayan tecrübeleriniz varsa seve seve dinlerim. Dediğim gibi şu an yapmıyor olsam da, hatta ileride yapmama ihtimalim yüksek olsa da bu benim işim ve ben yeni bir kültürü, yeni bir dili başkasına tanıtmayı ve öğretmeyi çok seviyorum, ayrıca her türlü yeni fikre açığım. (Seviyorum ama meslek olarak değil, hobi olarak :p )


Bu konuda tahammül edemediğim tek insan tipiyse yabancı dil öğrendiğinizde kendi dilinize zarar verdiğinizi, sahip çıkmadığınızı ve yok olmaya mahkum ettiğinizi iddia edenler. Blog yazarları içinde o kadar çok dilci var ki... Hepsi de Türkçe'yi gayet güzel kullanıyorlar. Çünkü başka dil öğrenirken bir yandan kendi dilini daha yakından tanıyorsun. Bu ikisini birbirinden ayıralım. "Turqchemise sahip chıqalım" yazınca Türkçe'ye sahip çıkmış olunmuyor di mi? 


Şimdilik bu kadar, belki bir ara devam ederim. "Ne yapmamı önerirsin" diye soranlara da biraz olsun yardım etmişimdir inşallah.

27 Eylül 2011 Salı

Bir öğrencinin kaytarma hikayesi



Geçen hafta itibarıyla öğrenciliğe dönüş yaptım. Mezun olduğum bölümden farklı bir alana geçtiğim için 1 yıl bilimsel hazırlık programına katılacağım. Bu da normal fakülte öğrencileriyle birlikte derse girmek oluyor. İşte görselde ortadaki arkadaşla saç-sakal dışında pek farkımız yok. Mesela yarın 1. sınıfların dersine katılacağım. Bu da 18 bilemedin 19 yaşında gençler demek. İşte ben de 25 yaşındayım, daha ne diyeyim. Ne farkım olur şu yukarıdaki arkadaştan? Olmaz. 


Neyse, konumuz bu değil. 4. sınıflardan aldığım dersin hocası ilk ödevlerimizi verdi geçen hafta. Benim de o ödevi yapabilmek için makalelere ihtiyacım var. 

"Pazartesi evdeyim nasılsa, bakarım" demiştim.

Yapacağım iş internetten arayıp belli konularda yazılmış birkaç Fransızca makale bulmak. Sonrası da var tabi ama bugün yapılacak olan sadece buydu.

Önce 5 yıllık üniversite hayatında "İleride lazım olur" deyip sakladığım ne kadar fotokopi varsa hepsini yığdım önüme. Konularına göre gruplandırdım. (Dilbilimler şuraya, dil edinimi buraya, Fransız şiiri incelemeleri öteki tarafa vs.) İşime yarayacakları ayırdım. Sonra konulara göre ayırdığım o kağıtların tümünü dosyalara koydum.

Ardından bütün kitaplarımı indirdim, hepsinin bir güzel tozunu aldım. Gerekli olanları her daim elimin altında olacak şekilde düzenledim.

Yoruldum. Müzik dinleyeyim biraz dedim. Müzik dinlerken makale arayabilirdim aslında ya hani, işte aramamak için eski not defterlerimi karıştırdım. Gereksiz sayfaları yırttım. Ayırabildiğim en minik parçalarına ayırdım müzik eşliğinde.

Uzuuun bir mail yazıp gönderdim birine.

Ne var ne yok diye bakmak için bloglarda dolaştım. Yorumlar yazdım.

Kitap okudum.

Kurabiye yaptım.

Aylardır karmakarışık duran indirilenler klasörünü düzenledim.

Dizi izledim.

Oje sürdüm, beğenmedim, sildim, bir daha sürdüm.

Şu an da oturmuş bunu yazıyorum. Sabah 7'de kalkmam gerektiği için birazdan da uyuyacağım. Tahmin edin bu arada ne yapmadım?

Tabi ki makale aramadım!

Ödev yapmamak için gereksiz işlerle uğraşan çocuklarınıza kızmayın. Çocuk o yahu, tabi kaytarmaya çalışacak. Şu yukarıda yazdığım kaytarma hikayesi 25 yaşında bir yüksek lisans öğrencisine ait. Üstelik kendisi öğretmen! Ben bunu yapmaya devam ediyorsam 8 yaşındaki çocuk neden yapmasın...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Bütün dünya üstüme gelse ne fark eder?


Salı günü ne oldu?


İçeridekilerden bir diğeri olarak bir de ben anlatayım gördüğümü duyduğumu. 1 haftadır tüm yabancı kanallarda, internet sitelerinde BİZ varız ve o gün kolay kolay unutulmayacak ama o günü bir kez de ben anlatayım tüm anılar tazeyken...


3 Ekim'de 3. ay dolacak. Başkalarına göre inadın, bize göre direnişin 3. ayı dolacak. Bu geçen 3 ayda ne demişlerdi? "Fenerbahçe başkanını desteklemeyi bıraksın, yeni başkan seçsin, kurtulsun." Açık açık bunu demişlerdi ya bu işlerde sözü geçen büyük adamlar, zerre kadar utanmadan!


Fenerbahçe başkanını bırakmadı. Yıllardır özlenen ve istenen kenetlenme gerçekleşti bir anda. Dost-düşman ayrıldı...


Bir gün yürüme kararı alındı, 2 gün sonra 100 bin kişi vardı Bağdat Caddesi'nde. Neden orada olduklarını ve neye neden inandıklarını çok iyi bilen 100 bin kişi. (Basına göre 10.000 tabi. Komik.)


Metris'e gidelim dendi. Gidildi.


Maç günü stadın önünde toplanalım, kaldırımlar tribünümüz olsun dendi. Oldu.


2 kez Fenerium'dan alışveriş organizasyonu yapıldı. Kulüpten değil, senin benim gibi internet üzerinden yazan, birbiriyle haberleşen taraftardan çıktı bütün fikirler. Herkes kendi fikri gibi benimsedi. Hepimiz benimsedik. 


Senelerce neden Fenerbahçe'den aşk diye bahsettiğimizi anlamayanlara belki de bu sefer gösterdik. Biz son 3 aydır başka bir şey düşünmüyoruz. Aklımız Fenerbahçe, fikrimiz Fenerbahçe. Bugün her zamankinden daha çok!


Hadi, biz hep böyleydik de salı günü resmi sayıya göre 41.000 kadın ve çocuğu oraya getiren neydi?


Ne oldu da bu kadınlar sabahın köründe kuyruk oldular içeri girebilmek için?


Ne vardı da ev alışverişi için harcadığı paranın kuruşu kuruşuna hesabını yapmak zorunda olan o ev hanımları 235.000 lira bıraktı o gün Fenerium'a? 


Her biri formalı, atkılı, şapkalı, ama illa ki orijinal ürününü alıp kulübüne para kazandırmış o kadar kadının ne işi vardı orada yahu?


Neden orada olduklarını ben söylemeyeyim, o gün onların söyledikleri cümleler anlatsın size o kadınların derdini...


"Sadece kadınlar alınacak dediler maça, eh çocuklarımızı yalnız bırakmak olur mu? Erkekler yoksa biz destek oluruz!"


"Başkanımıza çok büyük haksızlık yapılıyor. Biz onun için geldik."


"O çocukları mahvettiler bu sene, bizim desteğimize ihtiyaçları var."


"Kadınlar gelsin, stadı dolduralım dediler, geldik."


"Fenerbahçemizi bu zamanda yalnız bırakır mıyız hiç?"
...


1 kişinin ne çok fark yaratacağını bilen dünya kadar kadın ve çocuk...


Ali Koç'un dediği gibi 24 saatte toplandık gittik.


"15 bin kişi" dediler, daha öğlen olmadan doldu.


Açtılar her yeri. "Gelin" dediler. Gittik. Söylenenleri duyamayan ve içeri giremeyeceklerini düşünüp geri dönen oldu. Saat geç olunca artık giremeyiz diye düşünüp gitmeyenler oldu. Orada gördükleriniz vazgeçmeyenler. Benim gibi maça 2 saat kala anca orada olmayı başaranlar biletsiz. 41.000'e dahil değil. İstanbul'un öteki ucundaki iş yerinden gelmesi uzun süren ve devre arası Kadıköy'e varabilen kardeşim dakika 70'te girdi içeri kalabalık bir grupla. Onlar da 41.000'e dahil değiller. O dakikaya kadar girmeye devam edenlerin de sayısı belirsiz.


Önceki gece uykusuz geçti. Sadece kadın ve çocukların izleyeceği bir maç. İleride torunlarımıza anlatacağımız cinsten. Her maç için heyecanlanan bünyelerde nasıl olur da böyle bir olay heyecan yaratmaz?


Bugüne kadar bu taraftarın neler yaptığını yakından görmüş olsam da bu kadar insanı beklemiyordum, itiraf etmeliyim. Hava karardıktan sonra yolda yürürken çok dikkat etmeniz gereken bir ülkede yaşıyoruz. Hele hele "kız başınıza" o saatte sokaktaysanız vay halinize!


Kalabalık bir yerdeyseniz ve başınıza bir şey gelme ihtimali düşükse bile kıskanç koca, baba, nişanlı, erkek arkadaş vs. sıkıntınız var. Hepsini geçin dedikoducu komşular yüzünden sıkıntıya düşer aileniz. Bu ülkede kadın olmanın ne zor olduğunu bir daha anlatmaya gerek yok. Aaa bakın, 2 saattir "kadın" diyorum. Halbuki bayanız di mi biz? "Kadın değil kız" diyerek sözünüze müdahale edecek tuhaf insanların ülkesindeyiz...


İşte bu ülkede kadın olmanın ne kadar iğrenç olduğunu da bildiğimden ihtimal vermemiştim bu kadar çok insanın gelebileceğine. Öğlen saati evden izin almadan çıkamayan kadınlar-genç kızlar-çocuklar maça nasıl gelsin demiştim...


Meğer Fenerbahçe sandığımdan çok kişi için her şeyin üstündeymiş... Siyasi fikirlerin, inançların, bize zorla dayatılan o dar kalıpların... Fenerbahçe deyince unutulurmuş geriye kalanlar. 


Unutuldu.


Bunca yıldır sürekli "ötekileştirmeye" sövüp diğer taraftan gizli kapaklı bizi birbirimize düşman edenlere inat oradaydık hepimiz. Sol görüşlümüz, sağ görüşlümüz; isminin önünde akademik sıfatlar sıralanmış olanımız, okuma-yazma bilmeyenimiz; Fenerbahçe tarihini ezbere bilenimiz, kadrodaki futbolcuların ismini bilmeyenimiz; Müslümanımız, Hristiyanımız, ateistimiz; stada pahalı arabasıyla gelenimiz, otobüse vereceği yol parasını zor denkleştirenimiz...


Turist Ömer'in dediği gibi bağırdık ulan "Fenerbahçe çok yaşa!" diye. Tüm stadı görmem elbet mümkün değil ama her maçta o tribünde yer alanlara tereddütsüz söyleyebilirim ki o stada ilk kez gelen de, senelerdir orada olan da elinden geleni yaptı sahadakilere taraftarın varlığını hissettirebilmek için.


Biz Fenerbahçeliler karşıdakinin bizden olduğunu anlarsak selam vermemezlik etmeyiz. Boynumdaki atkıya bakıp gülümseyen ardından başıyla selam veren, ismini cismini bilmediğim o insanları tanımadan hep sevdim. Gülümseyerek "En büyük Fenerbahçe" diye fısıldayan o amcayı, benden en az 5 yaş küçük olsalar da kıskanç kız arkadaşından dirsek yeme pahasına selam veren genci, cüzdanımda taraftar kartımı gördüğünde gülümseyerek bilekliğini gösteren kasiyeri... İşte salı akşamı oradakilerin hepsi birbirinin ablasıydı, kız kardeşiydi, teyzesiydi, annesiydi. Tüm farklılıklarımıza inat en büyük ortak noktamız için gelmiştik hepimiz.


Tanımadığımız insanların çocukları ezilmesinler diye siper ettik kendimizi, nereye gideceğini bilemeyen teyzeleri o düştükleri panik halinden kurtarmak için kollarından tutup götürdük gitmeleri gereken yere, "Yavrum, biz bilet alamadık, giremeyecek miyiz" diye hüzünle soran babaanne/anneannelerimiz içeri girsinler diye önümüze gelenden yardım istedik...


Herkes herkese yardım etti, indirim zamanı alışveriş izdihamlarını anlatıp salı gecesi kadınların içeri girmek için birbirini ezeceğini söyleyerek dalga geçenlere inat.


Ben o kadınların büyük çoğunluğunun neden orada olduğunu biliyorum ama bir gün önce çamur atmadan duramayan mahluk türüne mensup varlıklar "tabi yaa, ücretsiz diye gidiyolar" demişlerdi ya, onlara inat 235.000 TL bıraktılar Fenerium'a. "Bilet parası hesabı yapıp 80 TL'lik orijinal formalarıyla gelen kadınlar". Bir mantık hatası var değil mi? Mantık hatasını bulmak için mantıklı düşünme yeteneği gerek gerçi değil mi?


En sinir bozucusu ve aynı zamanda en komiği de son dakikaydı belki de. Hakemin ofsayt gerekçesiyle iptal ettiği, aslında ofsayt olmayan o pozisyona itiraz edenler kimlerdi dersiniz?


Futbol bilmeyen kadınlar. Evet.






3-5 kişinin yaptığı olumsuz hareket için bütün kulübü cezalandırmak dünyanın en büyük saçmalığı. TFF kendince iyi bir iş yapıp hem stadyumlar sessiz-sakin olmasın; hem normalde maça gelemeyen kadın ve çocuklar futbol izlesin, bu sayede futbol sevsinler diyerek bir şeyler yapmaya çalıştı. Ruhu sarışın hemcinslerim kadın=ceza mantığı çıkarıp bunu "feministliklerine" yediremediler ve hem feministlikte yeni bir boyut açtılar, hem de beni benden aldılar. Gerçi "feminizm=erkeklerden nefret etmek ve erkek arkadaş sahibi olmamak" zanneden kafalardan fazlasını beklemek benim hatam. Neyse. 


TFF'nin her kararı gibi "100 kişi sahaya girdi ama biz herkesi cezalandıralım" demesi de saçmadır. Sahaya girenlerin hepsi erkek, o zaman erkeklere ceza verelim mantığında kararlar alması da. Erkekler zaten olağan şüpheliler, onları ayrı tutarak diyelim ki önümüzdeki maç ben de girdim sahaya. Ceza aldık. Bu kez tribüne sadece çocuklar mı alınacak?


Bu konuda mantık aramak yine benim hatam tabi. Sahaya atılan cips paketi yüzünden alınan cezalar da gördük kısa ömrümüzde. Sonra rakı şişeleri atıldı; su dolu bardaklar yağdı; atılmadı, yağdırıldı; kanlı canlı adamlar atıldı... Neyse işte. Mesele anlaşıldı sanıyorum.


Salıya dönelim. 3 aydır tek vücut olduğumuzu tüm Türkiye'ye gösteriyoruz. Bu kez tüm dünya gördü. Fenerbahçe için yapabileceklerimizin sınırı yok. Kadın-erkek, genç-yaşlı fark etmez. Erkeklerimiz olmazsa kadınlarımızla, gençlerimizi almazsanız yaşlılarımızla her durumda Fenerbahçemiz için elimizden geleni yapacağız. Artık bu cümleleri kurmaya gerek bile yok belki. Fanatikliğini ve büyük Fenerbahçe nefretini bir kenara bırakan herhangi bir takım taraftarı çok rahat görebilir her şeyi.


Adalet istiyoruz sadece. Herkes için. 


Alana kadar durmayacağız.


"Evladıma miras bu sevda" demiştik ya, o çocuklara anlatacaklarımız arasında en başta gelecek o akşam. Tekrarını kesinlikle dilemiyorum ama gerçekten unutulmayacak bir akşam yaşadık.






Fotoğrafların hepsi ve daha fazlası için: http://www.facebook.com/GrupCK 


Başlığın tamamı için: http://www.youtube.com/watch?v=qV_dThC0qvU Şu geçen 3 ay için söylenebilecek belki en anlamlı cümle bu başlıktaki...

25 Eylül 2011 Pazar

Kendime Not-2



İnsanların kendilerini nasıl anlattıklarına bakma. Kimse kendisini objektif olarak değerlendiremiyor, hepsi olmasını istediği şekilde görüyor kendini. Sen de dahilsin tabi bunlara.


İşte bu yüzden insanların kendini nasıl tanıttıklarına fazla bakma. Kendi gözlemlerine inan. Tersini yaptığında sonuçların ne olduğu ortada...


İşin en kötü tarafı baştan fazla değer verdiğinde ya da ciddiye aldığında kurtulman güçleşiyor o insanlardan...


(Bu ara yine insanlardan bunaldım fena halde. Bazılarından... Yine kendi kendime musallat ettiklerimden hem de.)




Tam bu yazıyı yayınlamaya hazırlanırken 
tumblr'da karşıma çıkan cümle: 
"Hareketlerin sesi sözcüklerden yüksektir. 
Duyduğunu unut, gördüğüne inan." 
Doğru zamanlarda karşıma çıkmaları için 
özel bir düzenleme yapılıyor sanki bu 
anlamlı cümlelere, şarkılara, fotoğraflara...

24 Eylül 2011 Cumartesi

Kendime Not


Eğer biri


"Ben böyle yapılmasından nefret ederim."
"Bu hareket çok yanlış. Ben asla yapmam."
"Nasıl böyle yapıp kendilerini bu kadar düşürüyorlar."
"Kendine biraz saygısı olsa bunları yapmaz."
"Çok yanlış buluyorum bu tür hareketleri."
"Böyle davranan birini hayatımda istemiyorum." vb. cümleler kuruyorsa kaç oradan kaaaaç!


Aynısını yapmayı bırak, daha beterini yapacak ileride!


Bir kişi de mi yanıltmaz kardeşim ya? Hep aynı şey. Bir kez olsun tersi bir örnek görmek istiyorum.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Eksik...



Güzel müzikler dinliyorum, senelerdir bildiğim ve dinlediğim bir şarkıda daha önce fark etmediğim bir anlam olduğunu görüp o şarkıyla sabahlıyorum.


Güzel kitaplar okuyorum, gece uyumadan önce kitabı nerede bırakmışsam oradan sonrasını rüyamda okuduğumu görüyorum ya da daha güzeli kendimi kitabın karakterlerinden biri olarak görüyorum.


Güzel filmler izliyorum, bittikten sonra yüzümde bir gülümseme bırakan (mutlu bitmesine gerek yok, iyi film her zaman gülümseme sebebidir) filmler izliyor ve kendimi iyi hissediyorum.


Güzel yerlere gidiyorum. En sevdiğim yerlere. Yürüyorum, bir oraya bir buraya... Tam da sevdiğim şekilde.


Güzel arkadaşlarım var. Birlikte güzel zaman geçirebildiğim iyi insanlar. Bir şeyler paylaşabildiğim, ne dediğimi anlayan insanlar. Onları görüyorum, arıyorum, mesaj gönderiyorum. Bir şekilde ulaşıyoruz ve güzel şeyler söylüyoruz birbirimize. İyi hissediyoruz...


Mezun olduğumdan beri planlarını yaptığım ama sadece plan aşamasında kaldığım şey hiç ummadığım şekilde gerçek oldu. "1 sene ALES'e hazırlanırım, ilk yıl bir de mülakata falan girerim, bakalım ne olup bitiyor" diye düşünüp başlamak için en azından 2 yılım olduğuna inanırken soru tiplerini dahi bilmediğim ALES'ten yeterli puanı aldım önce, ardından başvuru dönemini kaçırdım, sonra uzatıldı ve bitmesine 1 gün kala ona da başvurdum. Baktım dil sınavı da halloldu. En büyük sıkıntı sanılan mülakat en kolay kısım oldu. Bu iş için ne kadar heyecanlı ve istekli olduğumu fazlasıyla göstermiş olmalıyım ki 100 vererek beni almak istediklerine inandırdılar beni. Hatta mülakatta hiç soru sorulmasına fırsat bırakmadan bu kadar çok konuşan az sayıda insandan biri olduğuma da inanıyorum. 


Bu başlangıç da hayatımdaki mutluluk veren durumlardan biri.


Değerli insanlardan kendimi iyi hissettiren mailler alıyorum. Mutlu oluyorum çevremde böyle insanlar olduğu için.


Güzel şeyler oluyor. Son cümleyle birlikte toplam 9 kez "güzel" yazdım bu yazıda. Sanırım bu bile pek çok şey anlatabilir tek başına.


Ama hep bir "ama" var cümlelerimde. Hayatımın orta yerinde...


Hiçbir zaman "tam" olamıyorum. Ezginin Günlüğü'nün Eksik bir şey şarkısında anlattığı hal benim halim. Geçmiyor. Bitse artık...


16 Eylül 2011 Cuma

Bir düğün, bir doğum günü, bir dost...

(3 Eylül'e dair, 4 ya da 5 Eylül'de yazılmış ama yayınlanmamış bir yazı...)


Bir yaştan sonra etrafındaki yaşıtlarının evlenmelerine alışıyorsun. Birilerinin seni "sıra sende" deyip dürtmesine, bilmem kimin oğlu için kız aramasına ve senin ailene haber göndermesine falan tuhaf gözle bakmamaya başlıyorsun.


Ben kendimi hâlâ çocuk sandığımdan evlenme fikri mideme kramplar girmesine neden oluyorsa da çevrendekilere alışıyorsun işte.


Ama yakın arkadaş düğünleri fena. Evlenen ne kadar yakınsa o kadar fena...


2004 yılında üniversiteye kayıt olduğumuz gün tanıştık. Kayıt sonrası ayrılırken "Tanıştığıma memnun oldum, görüşürüz" derken tanıştığımıza bu kadar memnun olacağımızı ya da bu kadar çok görüşeceğimizi muhtemelen tahmin etmemiştik.


Sudan çıkmış iki balık olarak üniversiteye başladık sonra. O kadar asosyaldik ki 3 gün boyunca ders aralarında sınıftan dışarı çıkmadık :) Çıkıp gideceğimiz yer Altıgen ama, Marmara'ya yolu düşmüş olanlar bilir tiki cenneti Altıgen'i. Gidilir mi hiç?


İkimiz birlikte bir adam ettik okul boyunca. Yeri geldi yarım yarım çalıştık, birbirimize anlattık, yeri geldi bir halt anlamadık, sabahlara kadar kahve üstüne kahve içip aynı şeyi okuduk tekrar tekrar. O okulu bir şekilde birlikte bitirdik yani. Şimdi onsuz okul nasıl bitecek bilmiyorum mesela :)


Kaç defa hayattan nefret ettiğimde ondan yardım istedim hatırlamıyorum. Kaç defa birimiz düştüğünde öteki onu kaldırdı onu da hatırlayamıyorum. 


"Niye böyle oluyor Elif yaa" diye çok ağladığımı iyi biliyorum ama.


Hayat tuhaf, bazen o günleri unutup eşeklik ediyoruz birbirimize. Ama iyi ki sonunda toparlanıyoruz. Şu an bunları yazarken bizim için anlamı büyük olan pek çok şeyi aklımdan geçiriyorum ve ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ne diyeyim daha...


İşte geçtiğimiz günlerde ben şu an yeterince anlatamadığım insanı evlendirmeye gittim. Çok tuhaf bir duygu. Biz senelerce evlenme geyiği yapmıştık birlikte. Düğün alışverişi, bebek alışverişi... Hepsinin geyiğini yaptık bol bol. Ama hiç gerçeğe dönüşmeyecekmiş gibiydi. Meğer onun da zamanı gelecekmiş gerçekten.


Dedim ya, tuhaf bir his. Ağlamak istiyorsun ama mutluluktan. Sürekli bir şeyler düğümleniyor boğazında... 


5 sene boyunca hayatımdaki herkesten çok zaman geçirdiğim, çok şey paylaştığım insan o. Sıradan birini evlendiriyor gibi davransam tuhaf olurdu.


Sanırım en son keplerimizi attıktan sonra bu şekilde mutlu olmuştuk. Düğün günü bir de baktım karşımda dünyanın en mutlu gelini var. Ben nasıl mutlu olmam sonra...


İnsanlar değişmiyor. Biz sadece değiştiklerine inanıyoruz. Terminalde beni karşılayan Elif sınav akşamları stresten uyuyamazken ve kendi arkadaş grubumuza kızarken hissettiklerimi paylaştığım ve benimle aynı hisleri paylaştığını iyi bildiğim Elif'ten başkası değildi. Bir gece yarısı başka bir arkadaşımızın evinin balkonunda arada ağlayan, arada diğerini teselli etmeye çalışmaya dalıp kendi derdini unutan 20 yaşındaki iki kızdan biriydi. Yine bir gece vakti Ortaköy'de ben yıkılmak üzereyken beni ayakta tutan kişinin aynısıydı. Daha pek çok gün pek çok zamanda ve her şartta yanımda olmuş kişinin aynısı...


Bunca zaman her üzüntüsünü benimmiş gibi benimsediğim insanın o mutluluğu da biraz benimdi elbet.


Biliyorum, çok mutlu olacaklar. Olsunlar da zaten. Seneler geçtikçe yenileri eklenecek şu hiç unutamayacağımız anlara ve o anları artık bir kişiyle daha paylaşacağız :) (Üzgünüm ama yakın bir gelecekte 4. bir kişinin aramıza katılması ihtimali yok :P )


Yazıyı burada bırakmışım.


Bugün devam etmek için en uygun gün. Çünkü o özel dostun bugün doğum günü... Artık tamamen dağılan grubun en miniği, fasulyesi :)


Şanslıyım ben aslında. Çok şahane dostlarım var. Az ama öz dedikleri türden...


İyi ki varmış.
İyi ki tüm sinir bozucu hallerime katlanmış sabırla.
Yazıyı daha fazla uzatmadan gidip doğum gününü kutlayayım bari...

15 Eylül 2011 Perşembe

Bir öğrencinin kayıt dramı :)

7 Eylül

Selin: Bir şey sorabilir miyim? Harç yatırmak için referans numarasına ihtiyacım varmış ama sistemde gözüken referans numarasının yanlış olduğunu söylediler bankadan.
Herhangi bir görevli: Öğlen düzelecek. Sistemde hata var.

Öğlen olur, düzelmez.
Akşam olur, yine düzelmez.

Ertesi gün düzelir. Kayıt evraklarının teslim zamanı gelir... Saat 1'de sıraya girilir.

Selin: Edebiyat fakültesi için ismimizi hangi listeye yazıyoruz?
Sıra bekleyen bir başka zavallı: Bu listeye yazıyorsunuz.

65-Selin.

Selin: Şu an kaç numara içeride?
Herhangi biri: 23.

Saat 3 olur.

Herhangi biri: Edebiyat kaçta şu an?
Görevli: 23.
Herhangi bir başka kişi: Hâlâ mı?
Görevli: Sıkıntı oldu biraz.
Bir diğer kişi: Kaç kişi var ilgilenen?
Görevli: 2.

Koca edebiyat fakültesinin bütün yüksek lisans ve doktora kayıtlarını alan, eskilerin kayıt yenilemesini yapan, eskilerin ders seçimlerini alan toplam kişi sayısı: İKİ.

Saat 5 olduğunda sıra 25'e kadar gelmeyi başarmıştır. Dışarıda bekleyenler toplanır, uzun itirazlar sonucu "Bu liste bitene kadar kayıt devam edecek" teminatı alınır. Kayıt hallolur.

Sonra ders seçimi için duyuru yapılmaz. Selin günlerce arar, telefona kimse cevap vermez.

13 Eylül Salı çok eski bir duyuruya göre ders kayıt işlemlerinin başlangıcıdır. Selin ders seçimi diye bir şey bilmeden üniversiteyi bitirdiği için her şeye yabancıdır. Otomasyon sisteminde de tek bir açıklama yoktur. (Fakülteye geçtiğimiz ilk gün "Seçmeli derslerinizi biz sizin yerinize seçtik. 'Zorunlu seçmeli' yani dersleriniz. Yanında 'Seçmeli' yazdığına bakmayın, o listedeki dersler alınacak" demişlerdi. Sağ olsunlar çok güzel dersler seçmişler, o yüzden bu durumdan hiç şikayetçi olmadım. Eğitim fakültesinde okuyup hem eğitim hem edebiyat bölümlerinin hepsini birden almış olduk. Okurken zor oldu tabi ama atlattık.)

Selin: Ben yeni kayıt olduğum için danışmanım yok. Sistemde de seçmem gereken ders kredisi vs. hakkında hiçbir bilgi yok. Kimle konuşmalıyım?
Görevli: Volkan Bey var, onunla.

Selin: Volkan Bey diye biriyle görüşmem gerekiyormuş, nereden bulacağım?
Bir başka görevli: Şu sıra Volkan Bey sırası, sonuna geçmeniz gerek ama kuyruk çok uzun, bugün yetişmez. Hiç boşuna beklemeyin. Cumaya kadar zamanınız var, sonra gelirsiniz.

(Volkan Bey sırası diye bir şey vardı ve ismi de buydu, evet.)

14 Eylül Çarşamba olur. Hâlâ açıklama yoktur.

15 Eylül olur, Selin sabahın köründe kalkar gider.

Selin: Ben yeni kayıtım. Danışmanım da yok. Derslerimi kime onaylatmalıyım?
Görevli: Ana bilim dalı başkanına onaylat. Yarına kadar bir örneğini bize getir.

Selin ana bilim dalına gider. Tüm koridorlara ölüm sessizliği hakimdir ve tüm kapılar kilitlidir.

En son biri Fransızca biri İngilizce bölümünden 2 kişi bulunur. Öğrenilir ki Fransızca'nın bölüm başkanı gelecek salıya kadar okula uğramayacaktır.

"Madem bugün kesin imzalanacak dediler, Almanca ve İngilizce'nin bölüm başkanları gelecek. Onları bekle, onlara imzalatırız." denir. Selin beklemeye başlar. (Herhangi birinin imzasının kabul edilme ihtimali normalde olmaz tabi ama bölüm 3 dilin kardeş kardeş okuduğu bir bölüm. O yüzden "Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!")

Selin 3 saat kadar daha bekler. Bu sırada fakültenin 4 kat merdiveninden tekrar tekrar inilir, çıkılır. Sonra fotokopi için enstitünün yakınına tekrar gidince "Dur ya bir şansımı deneyeyim" diyerek enstitüye tekrar gidilir.

Selin: Ben yeni kayıt olduğum için danışmanım henüz yok, ana bilim dalı başkanı da salı gününden önce gelmezmiş. Ben derslerimi onaylatamıyorum. Ne yapmalıyım?
Görevli: Salı günü onaylat, getir.
Selin: Nasıl yani? Cuma son demiştiniz bana.
Görevli: Zaten hiçbir şey yetişmedi yine. Her şey birbirine girdi. Onu da uzatırız mecburen. Acelesi yok. Daha kayıt işlemleri bile bitmedi...

İşte böyle dürüst olalım birbirimize karşı. Sen samimiyetle bunu söyleyince ben de çemkirmeden çıktım gittim. Ne güzel di mi?

Her şey geçen hafta başlamadı tabi. Yabancı dil sınavının ilk yarım saatinde Almanca grubunun oturma düzenini ve sınav kağıdı dağıtımını halledemeyen bir grup Almanca bölümü öğretim görevlisi yüzünden yaşadığımız stres bir tarafta, internet explorer dışında hiçbir tarayıcıyla görüntülenemeyen enstitü duyuru sayfası yüzünden 1 hafta boyunca göremediğim sonuçlar öte tarafta. (Sayfada her şey normal, yalnız duyuru yok gibi görünüyor. ie kullanınca görünüyor duyurular.)

Üniversite kaydımı hatırlıyorum da... Sonuç sayfasında "9 Eylül tarihinde Haydarpaşa kampüsünde kaydınızı yaptırabilirsiniz" yazıyordu. 9 Eylül'de gittim. "Şuradan harcını yatır" dediler yatırdım. Fransızca Öğretmenliği masasını buldum. Evrakları verdim. Hazırlık binasına gittim. "Muafiyet sınavına girmeyeceğim, hazırlık okumak istiyorum" dedim, küçük bir kağıt verdiler elime. İmzaladım. Bitti. ("Okumak istiyorum" falan deyince aslında çok iyi Fransızca bilirmişim de yine de okumak istermişim gibi anlaşılmasın. Bölüme İngilizce sınavıyla girdim ben. İkinci yabancı dilim Almanca. Üniversiteye başladığımda Fransızcaya dair tek bildiklerim "je t'aime" ve "oui" idi. )

Tabi her öğrenci gibi 5 yıl boyunca şikayet ettim her şeyden. Aslında en büyük hayalimdi benim Marmara'da okumak. Şimdi geçmişe baktığımda da yeniden üniversiteye girecek olsam yine tek isteğim Marmara olur diye düşünüyorum...

Hele bir de şu 2 haftada İstanbul Üniversitesi sayesinde yaşadığım stres ve sıkıntıyı 5 yıllık üniversite hayatımın toplamında yaşamadığımı düşününce :)

2 haftadır koşturmaktan fark edememiştim yeniden öğrenci olduğumu. Bugün çektirdiğim birkaç sayfa fotokopi için 15 kuruş gibi komik bir para ödeyince farkına vardım :) Öğrenci olmuşum gerçekten yine!

Defterimi kalemimi alıp bu pazartesi yeniden okula başlıyorum ben de. Gerçi öğretmen olunca da her sene "okulun ilk günü" denen şeyi yaşıyorsun. Öyle düşününce ilkokula başladığım 92-93 eğitim-öğretim yılından beri her yıl "okulun ilk günü" stresi, heyecanı ya da sıkıntısı yaşamış oluyorum. Huh, düşününce bile yoruldum.

"Yüksek lisansa başlıyorum, hem de en çok istediğim bölümde" konulu bir yazı yazma planım vardı aslında ama şu 2 haftanın fiziksel yorgunluğu bir yana duygusal yoğunluğu beni resmen bitirdi. O yüzden mızmızlanma dolu bir yazıyla başlangıç yaptık. Kısmet böyleymiş.

Kral öldü, şehir düştü



Bir süredir çok sakin olmamdan şüphelenmeliydim. Evet mutluyum, keyfim yerinde, hayat fena değil ama o canım boşluğum aynı yerinde durduğu sürece her şeyin mükemmel olmasına imkan yok. Onu biliyorum ve tuhaftır, bir süredir o boşluğu bile eskisi kadar hissetmiyordum.


Hatta "geçti" yazdım durdum bir süre.


Ne oldu sonra?


Geçmemiş tabi.


Birkaç gündür peşimi bırakmıyor artık iyice bir parçam olarak benimsediğim o sıkıntı. Tüm gün düşünüyorum, en az eskisi kadar. Sonrasında yine bir gece yarısı dinlenen şarkıda geçen tek bir cümle, aslında çok da alakasız bir cümle beni başladığım yere geri götürüyor. Ta en başa!


Dün gece saat 3'te aynı şarkıyı belki de 50. kez dinlerken oturup uzun uzun yazdım. Yanılmıyorsam 4 tane ayrı yazı. Hepsinin konusu aynı. 


O yazıları benden başka kimsenin görmeyeceğini bile bile yazdım. Şu an kendim bile bakmaya cesaret edemiyorum. 

"Kral öldü, şehir düştü.
Düştü, DÜŞtü.
Uyan" 
dedi Kaptan.


Düş...


Neden acısı bu kadar gerçek o zaman?


Zor olsa da sabah oldu yine. Evden çıktığımda bir teyzenin elinde yukarıdaki poşetin aynısını gördüm sonra. "Agir aujourd'hui pour mieux vivre demain". Yarın daha iyi yaşamak için bugün harekete geçmeliymişim. Hayat yine mesaj veriyor gibi. Hatta ilgimi daha çabuk çekmek adına bu mesajı Fransızca veriyor. Peşimde bir kozmik şakacı olduğuna inandığımdan bahsetmiş miydim?


Kral öldü, şehir düştü.
Eğlenin doya doya!

13 Eylül 2011 Salı

Sahaf festivali ziyaretimiz



İstanbul'da yaşayan her kitapseverin yapması gerekeni yaptım ve 5. Beyoğlu Sahaf Festivali'ni ziyaret ettim geçtiğimiz cuma günü.


Henüz gitmemiş olanlar için yazalım önce. Kurulduğu alan TRT Tepebaşı binasının hemen yanı. Odakule'den geçtiğiniz an alan karşınızda. 


Yanınıza almanız gereken tek şey siz kitaplara bakarken daha önce aldıklarınızı tutacak ve gerektiğinde sizi kontrol edecek bir arkadaş.


Almamanız gereken tek şeyse kitap görünce kendini kaybeden bir arkadaş. İki kişi birden kendini kaybedince olaylar çığırından çıkabiliyor. Mesela ben yanıma a.nur'u aldım, ikimiz de kendimizi kaybetmişiz. Kendimize geldiğimizde hiç aklımızda olmayan kitaplar ve bir dünya eski kartpostal vardı elimizde, ne ara nereden geldiler bilemiyoruz. Ayrıca elimizdekilerin ağırlığından ve her yere bakacağız diye türlü şekillere girdiğimizden dolayı sırtımızda ve kollarımızda ağrılar başlamıştı. 




Kendini kaybetme kısmı işin şakası tabi. Hayatta en çok mutlu olduğum anlar arasında en başlarda gelir kitap alışverişi, yanınızda bu işi en az sizin kadar seven biri daha olunca her şey iki kat güzel oluyor. Bir yandan kitap aldık, bir yandan birbirimize kitap tavsiye ettik, bir yandan yorumlar yaptık...


Ben aradığım bir şey olmasa bile zaman zaman sahafları ziyaret ederim, oradaki o hava, eski kitap kokusu, güleryüzlü insanlar oldum olası mutlu etmiştir beni. İşte bu durumdan da sık sık bizim anoktanur'a bahsederdim. İstanbul'a geldiğinde onunla gideceğiz diye konuşmuştuk, şansa bakın ki kızın buralara geldiği hafta festivale denk geldi :)


Benim kitaplarla ilgili manyak fikirlerimi duyup deli gibi koşturmamı gördükten sonra bir daha İstanbul'a geldiğinde bana haber verir mi tereddütlüyüm gerçi, neyse.


Bir grup kitaba ne zaman hızlıca göz atsam Marquez ismini gördüm ve eksiklerimi önemli ölçüde tamamladım. Gabriel Garcia Marquez orada oturuyor olsaydı onu da poşete atıp eve getirecektim muhtemelen. İyi ki yokmuş.


Kollarımız poşetlerin ağırlığından aşağı sarkmışken ve enerjimiz bitmeye yaklaşmışken bir sepet dolusu kitabın en üstünde gözüme ilişen kitabın çok uzun zamandır aradığım kitap olması tesadüf değil. Sanırım 5 metre kadar zıpladım kitaba doğru. Benim heyecanım diğer sahaflardan biraz daha fazla sevimli olan sahaf amcamıza sıçradı. Keyifli anlar yaşandı yine. 


ve o artık benim!


İlk sayfasında "1975" tarihli bir not bulunması da ayrıca hoş oldu. :) Kitaplarına küçücük bir nokta koymaya dahi kıyamayan ben başkalarının bir şeyler yazdığı kitapları görmeyi öyle çok seviyorum ki...


Az kalsın yine evde olan kitapların aynılarını almaya başlayacaktım, Allah'tan çabuk kendime geldim. Bazı kitapları 3. kez almış olacaktım yoksa :)


Yine de gördüğüm tüm Tolstoy kitaplarını toplayamamanın hüznü hâlâ içimde. Olsun, iyi bir kız oldum ve anoktanur'a gösterdim hepsini ve o aldı. Benim 3. kez almamdan daha hayırlı oldu bence bu durum.


Kitaplarıma ayıracak geniş bir odam olursa günün birinde, bütün o eski baskıları bulup alacağım, kararlıyım.


Sahaflarda işimiz bittikten sonra da anoktanur benden kurtulamadı tabi. Gün boyu elimizde ağır poşetlerle oradan oraya koşturduk. En son olarak boğaza karşı akşam yemeği keyfi yaptık ve sonra günü noktaladık.


Tabi benim aklım hâlâ kitaplarda. Sanırım tekrar bir ziyarette bulunacağım ilk fırsatta.


Yazının şarkısı olsun: