31 Ekim 2011 Pazartesi

Öyle.


Aslında olayın özü bu kadar. Hatta olayın kendisi tamamen bu!


Bu filmin son iki dakikası "nasıl" sorumun cevabı gibi...


Öyle.

28 Ekim 2011 Cuma

Onlar Gibi



Yeminliydik "onlar gibi" olmamaya. *


Olmamayı başaracak mıyız sahi?


Pes mi edeceğiz?


Yoksa çoktan onlardan olduk mu...




24 Ekim 2011 Pazartesi

...

Hani bazı zamanlar her şey üst üste gelir, sürekli kötü haberler, aksilikler, olumsuzluklar... Geldi mi üst üste gelir ya hani, günlerce bırakmaz peşinizi...


İşte ülke olarak geçiyoruz galiba o dönemden. Üzülüyoruz, kızıyoruz. Olanlara kızıyoruz, sonra birbirimize kızıyoruz. Hiçbiri bir işe yaramıyor.


Hep bir şekilde biter o kötü zamanlar. Eminim yine bitecek. Umarım en kısa zamanda ve en az zararla... "En az zarar buysa" diye düşünebilirsiniz ama hep "daha fazlası" mümkün.


Bitsin artık.
Lütfen bitsin...

21 Ekim 2011 Cuma

Midnight in Paris


Hiç sevemedim içinde bulunduğum çağın insanını, düşünce yapısını. Hep sandım ki geçmişte yaşasaydım daha mutlu olabilirdim. Belki elimizde olmayan şeyin değerli olması durumudur bu, bilemiyorum. Ama hep istedim işte...


Sonra kitabını okurken karşımda oturduğunu hayal ettiğim yazarlarım vardı. O büyüleyici insanları karşımda konuşurken hayal ettim. Dünyanın en büyük mutluluğu olabilirdi bu. Tabi o sevdiğim adamlar uzun zaman önce, hatta bir kısmı tam da yaşamayı hayal ettiğim çağlarda bu dünyayı bırakıp gitmişlerdi.


Resimlerine bakarken çizerken ne düşündüğünü hayal ettiğim ressamlar vardı sonra. Çoğu zaman resmin kendisinden bile ilginç gelirdi ressamın hislerini hayal etmek. İşte o adamlar da çoktan bırakıp gittiler buraları.


Hele müzikle uğraşan o adamlardan bahsetmiyorum bile...


Yine sevdiğim bir adam vardı. "Woody Allen". Daha önce filmlerini izlemiştim ama "Aaa güzel olabilir" diyerek sadece aklımdaki bir ihtimal üzerine gidip izlediğim "Play it again Sam" öyle çok düşündürdü, öyle içimi ısıttı, pek çok şeye bakışımı öylesine değiştirdi ki... Belki hikayeden çok ona dair düşündüklerimdi beni böylesine etkileyen ama olsun. O gün gerçekten sevdim işte o adamı.


Aradan yine seneler geçti. O bahsettiğim adam tam da yukarıda bahsettiğim konular üstüne bir film yaptı, önümüze koydu :)


İzlerken hissettiğim şey tamamen şu: Ben bu durumumu anlatacak olsaydım aynen böyle anlatmak isterdim!


Şimdi de oturmuş o geçmişe gitme isteğimi sorguluyorum işte. Acaba beni bu çağa bağlayacak bir şey bulamadım da ondan mı kaçasım var...

19 Ekim 2011 Çarşamba

"24"

Birkaç gündür düzenli olarak "Bu ülkede yaşanmaz" cümlesi geçiyor kafamdan. Eskiden çok kızardım öyle söylediklerinde. Yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeme sendromu gibi gelirdi.


Değilmiş.


Zamlara pardon ayarlamalara sövüyordum bazen içimden bazen sesli olarak. Bu milleti bunca zaman kullandığınız yetmedi mi sorusunu soruyordum cevabını bile bile. 


Sigara zaten zararlı, içmesinler.


Ben sigara içmiyorum. Ama bu "Oh olsun" demeyi gerektirmez, gerektirmemeli. Bu ülkenin bu hale gelme sebeplerinin en başında ülke insanının bana dokunmayan yılan bin yaşasın sözünü hayat felsefesi edinmiş olması geliyor ama kime anlatıyorsun...


Sigara zararlı, bırakın. Sizin iyiliğiniz için.


Alkol de öyle. Günah hem. Yapma evladım onu da bırak. 


Lüks arabalarınızı da satacakmışsınız. Ucuz araba alırsanız daha az benzin masrafınız olurmuş. Ha bunu söyleyen adam kendi oğluna gemicikler alırmış ama olsun. Helal olsun.


Sigara, alkol ve benzini çözdük de doğal gaz noktasında sıkıntı var. Geceleri evde ateş yakarak ısınmak bir alternatif olabilir belki. Erken yatmak da bir diğer çözüm. Yorgana sarılırız, oh sıcacık. Hem geç saatlere kadar oturup ne yapacağız ki? İnternetten devletin yasakladığı sitelere giriyoruz. Tv'de ahlak yapımızı bozacak şeyleri çok şükür izleyemiyoruz, rtük sağ olsun, ahlak yapımızı bozma ihtimali bulunan her şeyi sansürlüyor ve koruyor bizi. Canım rtük. 


İnsanların birbirine sarılarak ısınması da bir diğer yol olabilir. Hem toplum olarak birbirimizi sevmeye ihtiyacımız var. Bu sayede bunu gerçekleştiririz. Hem de 3 çocuk görevi var, unutmayın!


Buraya kadar her şey mide bulandırıcıydı. Yapılan ayarlamalardan çok açıklamalar mide bulandırdı. Koskoca toplumu 3-5 akıllının salak yerine koyması ve bunu göstere göstere yapması ne büyük rezillik...


Sonra bu sabah "Sen git vatanı koru evladım" diyerek Hakkari'ye gönderilen, silah tutmayı dahi doğru dürüst bilmeyen 24 genç, sadece 20 yaşındaki 24 tane genç eğitimli teröristler tarafından öldürüldü. Artık kimse ölmesin tabi ki, yeter tüm bu saçmalıklar, bir hiç uğruna bunca sene ölen bu kadar insan yetmedi mi? Savaş yüzünden ölümler her tarafta bitsin artık ama kendi ülkemize dönüp baktığımızda sizce de o iş için senelerce eğitilmiş adamın karşısına tutup silah tutmayı bilmeyen gençleri göndermek biraz da onları ölüme göndermek değil mi? Bile bile. Onları oraya gönderen adamların çıkıp ekranda ağlamasını samimi buluyor musunuz gerçekten?


Çocuğunu kaybetmiş bir anne-babayı ne kadar avutabilir vatan sağ olsun demek? Daha kaç genç ölmeli vatanın sağ olabilmesi için? İki tarafta da ölecek kimse kalmayınca mı bu işin biteceğini sanıyorlar? Neden bitirmeye yönelik hiçbir şey yapılmıyor? Neden hala "Vatan borcu", "Her Türk asker doğar" diye diye bu çocuklar ölüme gönderiliyor? Hadi elebaşlarını asalım, dağları bombalayalım. Çok güzel. Sonra? Bitti mi? Geri gelecek mi ölenlerimiz? Bir son verilecek mi ölümlere? Hayır.


Facebookta profil fotoğrafıyla vatan sevgisini göstermek kadar boş söylenen diğer şeyler de. Boş... Geri gelmiyor gidenler. Savaş durmuyor. Kişisel tatminden öteye gitmiyor tüm bu zırvalar...


Dedim ya, ayarlamalara kızacaktım. 24 gencin daha bir hiç uğruna öldüğünü öğrenene kadar...


Bu ülkede yaşanmazmış sahiden. Ama başımızdakiler çok güzel yollar yaptılar tabi. Ayrıca bizden bu vergiler alınmazsa Yunanistan gibi oluruz. Ne güzel yollar yaptılar demiş miydim? Çok da güzel ayar veriyor ya, ağzına sağlık. Yollar, evet yollar. Çok güzel.


Semih Cumhuriyeti'nden sığınma hakkı talep ediyorum.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Mr. Darcy!


Kendi Darcy'sini bekleyerek büyümüş, sonra havasını almış insanlar için duyamayacakları o sözleri en azından çay/kahve içerken görme fırsatı. Ayıptır. En azından şunu alabileceğim bir yer söyleyin yahu. Bana da yazık. 




9 Ekim 2011 Pazar

Yetmedi mi hâlâ?



Kimseden neyi neden yaptığımı anlamalarını istemiyorum ve beklemiyorum. Zaten biliyorum ki kimse kimseyi anlamıyor bu hayatta.


Tek isteğim kendi halime bırakılmak. Yoruldum bir şeyleri anlatmaya çalışmaktan. Yoruldum aynı soruları duymaktan...

Heyecanlı ve ısrarcı dostum


Bir şey anlatıyor. Belli ki onu heyecanlandıran bir şey. Ama bana onun gördüğü kadar önemli gelmiyor. Doğal olarak da umursamıyorum o anlattığı şeyi. 


Anlamadığımı düşünüp tekrar anlatıyor. "Ne anlatmak istediğini anlıyorum ama bence büyütülecek bir şey değil" ya da "Benim ilgimi çekmiyor" dersen bu kez ukala oluyorsun.


Mesela deliler gibi sevdiğim kitaplar var, günde 10 saat aralıksız dinleyebileceğim şarkılar, tekrar tekrar izlemekten sıkılmayacağım filmler... Ama benim onları bu kadar sevmem senin de sevmen gerektiği anlamına gelmez. Benim gördüğüm şeyi görmeyebilirsin onlarda ya da benim için önemli olan o şey senin için önemsizdir vs. Bir sürü olasılık var böyle.


İşte aynı şekilde seni o çok heyecanlandıran olay benim için hiçbir şey ifade etmez. Senin tekrar tekrar anlatman da bir şey değiştirmez. Mesele ne olduğunu anlamamak değil, mesele başka.


Bir de yetmezmiş gibi ben ısrar edildiğinde fazla sinirlenip duymak istemeyeceğin şeyler söyleyebilen bir insanım. Herkesin sinirlendiği şeyler vardır ya hani, benimki de bu işte. 


Yapma şunu, yalvarırım yapma.


(Sanki 1 kişiymiş gibi yazdım ama o kadar çok var ki bunlardan.)

6 Ekim 2011 Perşembe

Hayal işte...

Hayal kuruyorum bazen.


Bir gün bir Jane Austen romanında kabarık eteklerimi savurarak dolaşıyorum. Yemyeşil bir bahçede. Yanımdaki muhtemelen Lizzie Bennet ya da daha iyisi Lizzie Bennet benim! Mr. Darcy'mi arıyorum oralarda... (Lizzie onu bulduğunda aramıyordu biliyorum ama bu benim hayalim. Arayış her şeyden keyifli...)


Sonra Amerika'yı bir uçtan bir uca kat ediyorum günün birinde. Yanımda Bob Dylan mı olmalı Tom Waits mi karar veremiyorum. Hafif bir rüzgar esiyor. Rüzgarlı günlerde Bob Dylan yakışıyor yan koltuğa. Her yan yemyeşilken Tom Waits. Belki de ben en sevdiğim şarkılarını düşünerek böyle bir yakıştırma yapıyorum.


Sonra gaza gelmek için bir başka şarkı dinliyorum, başka bir gün. http://fizy.com/s/16nr9n Yol aynı elbet. Bu kez şarkının da etkisiyle Dean Winchester'ı alıyorum yan koltuğa. Arada bakıp yarattığı güzellikler için şükrediyorum Allah'a. Dur ya bu hayal olmadı. Zaten acemi sürücüyüm henüz, yanımda Jensen Ackles olursa ilk ağaca bindiririm. Neyse arka koltuğa Castiel'i alırız. Meleğimiz olur, korur bizi. (Of, boş ver her şeyi, bunun hayali bile her şeyden güzel...)


Başka bir gün bir Pink Floyd konseri. En ön sıradayım. Yanımda hem müziğimi hem geri kalan her şeyimi paylaşırken bir an bile tereddüt etmeyeceğim... neyse işte...


Başka bir ülkede, bir parkın çimlerine uzanmış gözyüzünü izlerken hayal ediyorum kendimi. Bu ülkede denedim, olmadı. Ya bina gördüm hep, ya çimlere adımımı attığım an bir "ayı" geldi arkasından. Tabi, adamın doğal yaşam alanı orası. Oraya girmek benim ne haddime? İşte o yüzden bambaşka bir ülkede yapasım var onu. Priscilla Ahn şarkıları dinleyeceğim bir taraftan da...


Kendimi bir sabah İstiklal Caddesi'nde yürürken hayal ediyorum. En kolay görüneni buysa da aslında en zoru bu belki. Çok mutluyum hayalimde. Caddeye adımımı atar atmaz diyeceğim ki "Gördün mü dostum, demiştim sana!". Gülümseyerek geçeceğim sevdiğim yerlerin önünden. İstiklal'in içine edenlere o günlük kızmayacağım. O gün sadece mutlu olma günüm olacak...


Yağmurlu bir akşam üstü hayal ediyorum. Aynı caddede yürüyoruz. Sırılsıklamız. Ama mutluyuz. Yine...


Hayatın güzel şeyler sunduğu günler hayal ediyorum. Gelmesi yakın günler...

5 Ekim 2011 Çarşamba

İyiymiş gibi.

Derler ki gece vakti, hele de yorgun ve uykusuzsanız ağlama isteği duymanız normalmiş. Duygularınız daha baskın gelirmiş o anlarda ve herhangi bir şey için çok kolay ağlayabilirmişsiniz. (İlla ağlamaya gerek yok tabi, üzülmek de dahil bu bahsedilen duruma.)


Hangi ülkenin gazetesiydi hatırlamıyorum ama yabancı bir gazetede okumuştum bunu. Düşününce mantıklı geldi.


Biz yazan insanlar açısından bakıldığında da şöyle bir sonuç çıkıyor: Yazmak için belli bir duygu yoğunluğu gerekiyor ve o yoğunluk gece vakti sağlandığı için geceleri daha fazla yazıyoruz. Yatağımdan kalkmaya üşenip telefonuma fikir olarak kaydettiğim onlarca yazının sabah bana bir şey ifade etmemesi muhtemelen ondan.


Gece kağıtlara karaladıklarımın sabah yırtılıp atılması da.


Aslında konuyu bağlamaya çalıştığım bir yer yok şu an. "Olur öyle" diyeceğim sadece. "Olur." Olmasa daha iyi ama oluyor işte. Bahsettiğim his kalıcı elbet ama o ruh hali geçiyor ertesi sabah. Akşam yine başlıyor, sabah yine geçiyor vs.


Kinyas ve Kayra'nın açılış cümlesi der ki "Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür." Mesele bu mudur ki? Öldüm de ondan mı istemiyorum "sonuncu" sıfatını başkasına vermeyi? (Yazar ölmek fiilini mecazi anlamda kullandığını açıklamasa da olur değil mi?) Eskiden yaralayan hiçbir şeyi hatırlamıyorum ve artık hiçbir şey yaralamıyor. Tuhaf bir keyif alıyorum böyle yaşamaktan. Bir parçam oldu bu hal ve başka türlü yaşamaya alışamam gibi geliyor.


Neyse, sıkıldım bu kendini değerlendirme işinden.


Sus Selin.

Sebep yokken

Yazacağım bir şey vardı. Sabahtan beri beynimi yiyen bir konu. Hani yazınca kendimce çözümleri bulmam kolaylaşıyor ya, yazacaktım.

Sonra dağıldım. Yarın sabah pişman olacağımı bile bile şunu yazmak istedim:


"Özledim."

Geçmişteki halimi.
Geçmişteki halini.
Büyük ölçüde sana borçlu olduğum neşemi.
Aptal hayallerimi ciddiyetle dinlemeni.
Binlerce şey düşünürken hiçbir şey yok gibi davranabilmeni.
Tanıdığım hiç kimseye benzememeni.
Daha yüzlerce şeyi. 

Aslında tam da bu yüzden kızacaktım kendime. Zorla trajediye çevirdiğim hayatım yüzünden kızacaktım. Şu an oturmuş aptal gibi devam ediyorum aynı şeyi yapmaya.

"Neden ben?" sorusunun cevabı var mı?

Kimsenin beni tanımadığı çok uzak bir yere gidesim var...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Zalim!

"Yanlış anlaşılmış şarkı sözleri" başlığı altına yazılanları okuyup gülüyordum 5 dk kadar önce. Zalim'i yanlış anlayanlar kervanına katıldığını söyleyerek konuya girmiş yazara hemen cevap verdim. "Ahaha şu şarkıyı da yanlış anlamayan yok" diye.


Cidden yokmuş.


"Dostlar seyrelmiş" kısmını "dostlar seyre gelmiş" olarak anladığını yazmış.


Haline şükretsin. Ben o entry'i okuyana kadar "dostlar bize gelmiş" olarak söylüyordum o bölümü.


Hemen şarkı sözü sitelerine baktım, vallahi seyrelmiş diyormuş ya.


Dostlar bize gelmişti, beyhude lafla vakit dolmaktaydı. Toplandık, zalimin yarattığı travmayı atlatmak için geyik yapıyoruz diye hayal ederdim ben bunu hep. Nasıl ya nasıl.


Zalim! Hakikaten Allah'ın yokmuş! Peeeeh! 

2 Ekim 2011 Pazar

Kısacık-23


* Kendini eve kapatıp battaniyenin altında kitap okuma günleri geliyor gelmesine ama tüm gün evde oturabilecek bir de Selin lazım.


* Yağmur altında bizim kampüsü pek severdim ben. Kapıdan girdikten sonrası ayrı bir dünya hani. Yemyeşil... İşte artık o yok. Yağmurda vapur keyfi de başka güzeldi mesela ama o da yok. Çok özlenecek belli ki. 


* Dr. Oz yani Dr. Mehmet Öz'ü izleyip dikkat etmezsem başıma neler geleceğini öğreniyorum. Sağlıklı yaşamaya karar veriyorum. Yapmam gerekenleri aklımın bir köşesine not ediyorum. Sonra televizyonu kapatıp mutfağa gidiyorum ve kahvaltıda kıymalı börek yiyorum. 


* Sakin dağılmasaydı iyiydi. Bugün kaç kez "Sentetik Sezar" dinledim bilmiyorum. Bu şarkı bir başka. Hepsini seviyorum ama bu şarkıda bulduğum başka türlü bir şey var işte. 


* Hakkım sende kalsın
Sessizim bu ses senin
Öldürdün beni sezar.
http://fizy.com/s/1ahe5j


* Aslında spoiler sayılmaz ama 5 sene önce bitmiş dizinin tüm detayları internetin her tarafında bulunurken dizinin ismini her andığımda bana "spoiler verme" diyen bir tuhaflık abidesiyle arkadaşlık etmiştim zamanında. O yüzden uyarımı yapayım. Spoiler olmayan spoiler başladı: Fringe'in 3. sezonunda ara dönemlerden birinde çekildiği zaman yayınlanmamış aradan epey süre geçince yayınlanmış bir bölüm vardı. Bunun böyle olduğunu "Olum bu X kişi ölmüştü, nası hortladı laaaan" tepkileri üzerine öğrenmiştik tabi yapımcılardan. Eh sevilen bir karakter olunca bahsi geçen, şikayet de etmemiştik hani. Meğer mesele bölümün aylar önce çekilmiş fakat sonra yayınlanmaktan vazgeçilmiş oluşuymuş. Araya sıkıştırıp yayınlamışlar sonradan. Şu an  4. sezondayız, 2. bölümü geride bıraktık. O da nesi? 3. sezon öldürdüğümüz bir adam yine çıkıverdi ortaya. (Geçen sezonki adam değil.) "The timeline may have changed" (Observer kardeşlerimiz değişmiş olabilir diyor ama bu kelimelerle aynen bu cümleyi kurmuyor olabilirler, bilemedim.) deyip duran karakterlerin haklılığını gözümüze sokmak için bunu yaptıysanız söyleyeyim, fazla dikkatli ve bağımlı tipler dışında pek fark eden yok meseleyi.  En azından google sonuçları bana bunu gösteriyor. Haa derseniz ki ileride daha çok olacak böyle şeyler ve daha çok dikkatinizi çekeceğiz, işte o zaman saygı duyarım. Lanet olsun dostum, sizi öyle seviyorum ki en büyük saçmalamalarınızda bile sevilecek taraf buluyorum. Bunda mı bulamayacağım! :)) Tabi bu bir hataysa o zaman fena. Olsun önemli olan hatalara rağmen sevmek der arabeskliğin dibine vurur ve bu maddeyi burada bitiririm.


* Zaytung'u uzun zamandır ilgiyle takip eder, her gün mutlaka uğrarım. Kahkahalarla güldüğüm yüzlerce şey okudum bugüne kadar. Güzel iğnelemeler de cabası. Ama bu seferki bir başka: hda1989 demiş ki: "Ölüm Pornosu'nun yazarı Chuck Palahniuk, Türk ahlak anlayışından çok etkilendiğini ve bir dahaki romanında tecavüzcüsüyle evlenen genç bir kızın örnek hikayesini anlatacağını açıkladı." İşte bu 10 numara! 


* Ergenlik dönemindeki kızların okuduğu, günün hiçbir saatinde evden dışarı çıkamayan kızlarımızın okuyup okuyup orada anlatılan hayata özendiği saçma sapan kitaplar bu ülkenin ahlakını bozmuyor. O kızların psikolojisi bozulmuyor oradaki hayatlarla kendi hayatlarını kıyasladıklarında. Evden kaçmaya da çalışmıyorlar oradaki gibi yaşamak için. Bu ülkenin ahlakını kişisel gelişim zırvalarıyla beyinleri yıkanmış, kapitalist dünyanın esiri olmuş, kadını meta olarak gören, çözümü hep başkalarından bekleyen, kendisiyle hesaplaşmayı bilmeyen ve bunlara benzeyen pek çok türü eleştiren adam ahlakını bozuyor. Aslında bu yönden bakınca bu adam sahiden tehlikeli bir adam bu ülke için.


* Üzerinde yaş konusunda uyarı yokmuş ya çocuklar alırsaymış. +18 yazdığında çocukların daha çok merak ettiğini sana ben mi söyleyeyim yoksa ileride kendin mi öğrenirsin?


* Fight Club'ın filmini izleyip (kitabını ne kadar seviyorsam filmini o kadar severim, yazar bu cümleyi yazarken filmi küçümseme amacı gütmemiştir.) stres atmak için toplanıp birbirini döven adamlar gören, Ölüm Pornosu ismini gördüğünde porno film sanarak yorum yazan, google'da arama zahmeti bile gösteremeyen adamlar var etrafta. Ne bekliyoruz ki...


* Düşünmek güzel şey ama. Pek çoğumuza da bahşedilmiş aslında. Kullansak ya zaman zaman bize verilen bu nimeti...


* Hüküm Dağı (LOTR sevenler bir kenara, sevmeyenler şuradan buyursun: http://en.wikipedia.org/wiki/Mount_Doom ) ve Çanakkale'deki şehitlik arasına kurulmuş bir kafe var. Çok yüksek ve ince bir kayanın üzerinde. Aşağıdan bakmak korkunç ama yukarıdan manzara şahane! İstanbul şehir merkezine de 20 dk uzaklıkta ayrıca. İşte ben ara ara oraya gidiyorum. Dün gece yine gittim. Pek güzel bir yer. Arada gelin, birlikte gidelim. (Rüya olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Senelerdir tekrarlanan rüyalarım var benim, bu da son dönemin en popüleri.)


* Güzel bir pazar günü. Keyif yapmak gerek...

1 Ekim 2011 Cumartesi

Alıntı-7-





Ahlakımızı bozan tehlikeli adamdan yani Chuck Palahniuk'ten bir alıntı... Bundan sonra daha sık buralarda olacak muhtemelen. Sonra bir 3 yıl da bana gelir belki...




"Anlayamadığımız şeylerle yaşamayı beceremiyor oluşumuz ne kadar da acı. Bir şeyin açıklamasını yapamıyorsak hemen reddediyoruz."



(Tıkanma'dan.)