30 Kasım 2011 Çarşamba

Ne çok severim


Kitap okuyan insan sevilir, hem de nasıl sevilir...


Saçma sapan olmasına rağmen popüler olan o kitaplardan bahsetmiyorum ama... Kitap seversen bir zaman sonra sevdikleri kitaplardan insanları tanımayı öğrenirsin. O dünyayı bilen biri bu dünyanın gerçekliğiyle yetinemez bir daha, belki o yüzden seversin. Başka kime anlatabilirsin ki kendini hem?


Güzel bir kitabın son sayfasında hissettiğin o şeyi bilen;


Yeni bir kitap aldığında gözlerinde oluşan o ışıltının nedenini anlayan;


Sevdiğin kitaptan bahsetmeye çalışırken kelimeleri seçmekte neden zorlandığını bilen;


Aynı kitabı defalarca neden okumak istediğini anlayabilen;


Kitapları senin sevdiğin kadar seven insan candır, her şeydir!


Sevilmez de ne yapılır...


(Etrafımda daha çok olsalar keşke... Ayrıca seneler geçse de onlara olan sevginin azalmaması bundandır belki.)




*Ben bunu yazarken Ella Fitzgerald I Love Paris'i söylüyordu.

29 Kasım 2011 Salı

Je Crois Entendre Encore

Bir aryayla sabahı etmek...


Gün David Gilmour'la aydınlandı bugün, "Je Crois Entendre Encore"la. Onlarca farklı versiyon arasından elbette David Gilmour ile!


Milyonlarca alternatif olsa yine seçeceğim adam. Birileri daha güzel söylemiştir belki. Olsun.


Yağmur yağıyor. Üşüyorum. Tek başıma yürüyorum iki yanı ağaçlıklı bir yolda. Ağaçlar sapsarı. David Gilmour söylüyor, bir tek ben dinliyorum. Bir tek ben duyuyorum.


Hâlâ duyduğuma inanıyorum
palmiyelerin altında saklı
sevecen ve gür sesini
yaban güvercininin şarkısı gibi...


...


Onu hâlâ göreceğime inanıyorum
yıldızların aydınlığında...




Yağmur daha çok hızlanıyor gibi o söyledikçe. Daha çok üşüyorum. Sabah oluyor...


Hayal kurmak için gözlerimi kapatmaya bile gerek yok. "4 dakika" yetiyor her şey için. Onlarca 4 dakikayı birbirine ekliyorum. O söylüyor, ben yorganın altında gittikçe yok oluyorum.

Kısacık-25





* Komik bir şeyler tavsiye eden insana Friends testi yapacağım bundan sonra. Friends izlemiş adamın güldüklerine gülebilirim. Amaaa mesela 1994-2004 arası zaten yapılmış olan esprileri 2011 senesinde tekrarlayan HIMYM dizisine ettiğiniz o iltifatlar benim o sevimli 6 arkadaşımın o dizideki 10 senesine hakaret! Friends'i çocukken izlediğimden dolayı çok net hatırlamadığım dönemlerde ben de HIMYM izledim, inkar edemem. Ne zaman ki "Dur ya Friends izlemeyeli seneler oldu, bir daha izleyeyim" dedim, o zaman "komik" kavramına bakışım değişti. Üzülüyorum copy-paste esprilerle komik olmaya çalışıldıkça. Chandler Bing diye bir adam geçti tv ekranlarından. Sözlükte "Sarcasm: Alaycılık (Örn: Chandler Bing)" diye bahsi geçmesi gereken bir adam. Lütfen saygıda kusur etmeyelim. Bugün izlediğimiz ve komik saydığımız pek çok yabancı dizi esinlenme ya da kopyalama yoluyla Friends'ten bir şeyler alıyor. Bazen benzer bazen kopya hikayelere denk geliyorum. Hatta en kötüsü birebir aynı diyaloglar... Zevkler ve renklerin tartışılamayacağını kabul etmekle birlikte taklit iğrenç bir şey diyerek bu maddeye son veriyorum. Sevgiler.


* Yukarıdaki "naked man" sadece küçücük bir örnek. Dikkatli izleyiciyseniz bulabilecekleriniz çok daha fazla. 


* İzlemeyi bırakmış olsam da Dr. House da o konuda başarılı bir adam. Sezar'ın hakkı Sezar'a.


* Kişisel fikrimdir, şayet baransu denen "şey" beğenmezse bir kampanya da benim için başlatabilir, sorun etmem. Gurur duyarım aksine. O ve iğrenç gazetesi, ayrıca etrafındaki kendisi gibi tipler tarafından sevilmemek gururdur zira. (Bilmeyenler için not: Mesele Ekşi Sözlüğe karşı başlattığı gerzekçe kampanya.)



* 9gag'de bir şeye gülüyoruz, 1-2 saat sonra twitter'da aynı şeye gülümsüyoruz ya da direkt twitter'da bir şeye gülüyoruz. Ertesi gün yine twitter'da 300. kez görünce "Yeter amaaa" demeye başlıyoruz. 1 hafta sonra facebook'a düşüyor. Sonra internet dünyası facebook'tan ibaret olanlar zorla beğenmemizi istiyor ya da oradan buradan "bak ne paylaştım, çok komiiiik" diyorlar ya, ağlamak istiyorum. Facebook dışında bir dünya var dostlar, gerçekten var. Kendi dünyanızı kendiniz seçin tabi ama en azından tacizi kesin!


* Facebook'u çok kullanan ama böyle olmayanlar da var tabi, az var ama var.


* Öğrencilerin ekli olduğu facebook hesabında 3 dakika geçirmek hayattan nefret etmeme yetiyor. 10-18 yaş arası gençlerin o kadar hayattan soğumuş ve o derece depresif olmaları hem üzücü hem komik. 


* Ellerimiz üşümese hayat daha güzel olurdu.


*Henüz hava çok soğuk değil ama atkı-eldiven-şapka üçlüsü ve kalın montlarla gezen hemcinslerim doluştu ortalığa. Kar yağdığında ne halt edecekler kestiremiyorum. Sorun o değil, üşüyordur giyer, tamam. Ama bir de mart ayında babetlerle, ince montlarla gezmeye başlayan bir grup hemcinsim var. İşte bu iki grup aynı grupsa şayet, Allah yarattı demem söyleyeyim! Gıcık mısınız? Mevsimin gerektirdiği şekilde giyinmeyince ilginç mi oluyorsunuz? 


* Bazı anlar "Irkçı değilim, herkesten eşit derecede nefret ediyorum" sözünün canlı örneği haline geliyorum. Şükürler olsun ki geçiyor.


* Bana uzun yazıyorsun diyenler gelip bir de sınav kağıtlarımı görmeliler :)


2 bilgi, 3 yorum sorusu olarak hazırlanmış uzmanlık bilgisi sınavında 3,5 sayfa doldurdum mümkün olan en minik yazıyla. Biri bana "yaz" deyince duramıyorum, onu fark ettim :) Bu arada bu uzmanlık bilgisi dersinin alanı hukuk. Hukukla alakasız bölümler okuyup benim kadar çok hukuk dersi alan yoktur diye düşünüyorum. Kendi alanımla alakasız olsalar da aklımın gittiği 3 şey var. Biri fizik, biri psikoloji, biri hukuk. (Psikoloji az da olsa ilgili sayılabilir aslında. Formasyon kapsamında epey güzel dersler almıştım üniversitedeyken.)


* Kişisel uzun yazma rekorumu henüz kıramadım bu arada. Rekorum 2 soruluk "Çağdaş Fransız Edebiyatından Seçme Metinler" dersinde yazdığım 6 sayfa diye hatırlıyorum.


* Yazarken AC/DC dinlendi. "it's a long way to the top, if you wanna rock'n roll!"

28 Kasım 2011 Pazartesi

Kısacık-24



* İstanbul'un yağmuru yağmur olmayı bıraktığından beri sonbaharı eskisi kadar sevmiyorum. Kar yağmayan kışlardan bahsetmiyorum bile. Bir tek yaz mevsimimiz var görevini hakkıyla yerine getiren, gerisi hiçbir şeye benzemiyor.


* Son sınavından çıkan öğrenci mutluluğu için bile insan sonsuza kadar öğrenci kalabilir! "Yattaaaaa" diye çıktım kapıdan. 


* Kafamı kurcalayan bir probleme kendi başıma çözüm bulamamışsam durumu birine anlatırım. Çözüm bulamamış olmam aslında hata yaptığım ama kabullenemediğim anlamına gelir çoğu zaman. İşte sorduğum kişiden bunu söylemesini isterim. Anlatırken de durmadan "hata değil mi bu, bak yanlış düşünüyorum" diye de şartlandırırım karşımdakini. Karşımdaki bana engel olacağına gaz verme moduna geçer başıma gelecekler açık olmasına rağmen. Dertleri ne bilmiyorum. Ama ben sadece bu durum yüzünden kafamı kurcalayan o şeyleri artık anlatmıyorum. Göz göre göre hata yapıyorum, beni durdurmanı istiyorum senden açıkça. Gaz verilmesine ihtiyacım olsa "güçlü kadının el kitabı" tadında bir kişisel gelişim kitabı alırım değil mi dostum? (Aylar öncesinden kalma bir isyan bu. Bugüne kısmetmiş.)


* Yukarıda ismini yazdığım kitap ismi uydurma aslında ama bir yerden duyduysam da aklımda kaldıysa ve ben uydurdum sanırken aslında gerçek bir kitap ismi vermişsem diye düşünmüyor değilim.


* David Gilmour diye bir adam yaşıyor bu dünyada. Bob Dylan, Tom Waits, Willie Nelson... Freddie Mercury vardı. Aslında şanslı bir insanım. Varlıklarının farkında olmadan ölüp gitmem de mümkündü.


* Bir şeyi çok sevmem ve nefret etmem arasında incecik bir çizgi var. En sevdiğim yazarın en kötü kitabı bir anda ülkenin en popülerleri arasına girerse ve herkesin elinde görmeye başlarsam o yazarla tüm bağlarımı o an koparabilirim. 


* En sevdiğim şarkı için "ayy sefkilimle ikimisin şarkısı bu, çoook sefiyorusss" yazan hiç tanımadığım biri de olsa o şarkıya bakışım değişir mesela.


* En sevdiğim filmin ne olduğunu bilirsen ve benimle konuşurken her saniye o filmle ilgili göndermeler yapma gibi bir saçmalığa başlarsan o film artık en sevdiğim film olmaz. Adını duyunca sinirimi bozan film olur.


* Saçma ama değiştiremeyeceğim için kabullendim. Mutluyum böyle.


* İnsanlar hayattaki beklentilerinizin onlarınkinden farklı olabileceğini kabullenemiyorlar. Onların mutluluk anlayışında en temelde olan şeyler sizin hayatınızda eksikse siz mutsuz oluyorsunuz gözlerinde. Eksikler var, evet. Bir kere ben hala Rus klasiklerini yazıldıkları dilde okuyamıyorum. Hâlâ hiçbir kitabın kapağında çevirmeni olarak benim ismim yazmıyor. Seneler evvel okuduğum ilk Dostoyevski kitabından sonra okuyabilmemi sağlayan o çevirmene duyduğum tarifsiz minnetin benzerini kimse benim için duymadı henüz. Dünyada görmek istediğim yüzlerce yer var ve daha hiçbirini görmedim. Daha benzer pek çok hayalim gerçekleşmedi. Ama ben istediğim şey için çalışıyorum ve bundan dolayı mutluyum. Özel bir okulda öğretmenlik yapıp istediğim buymuş gibi ve çok mutluymuşum gibi davranmaktansa istediğimi yapıyorum.


* Bir de insan herkesi kandırabiliyor belki ama kendini kandıramıyor ya hani, işte ben onu fark ettiğim andan beri kendimi kandırmıyorum hiç. Bazen "her şeyin hayırlısı böyledir belki" zırvasına inanmaya çalışıyorum tamam ama mutlu değilken mutluymuşum gibi yapmıyorum. Deneyin, seveceksiniz.


* Ayrıca mutluluk ulaşacağınız o son nokta değil sürecin ta kendisi.


* Yazıyı yazarken Radiohead-All I Need dinlendi. 


* Görsel de şuradan bulundu: http://www.flickr.com/photos/cyrusphotography/3767962237/in/faves-63661940@N03/

26 Kasım 2011 Cumartesi

"Hold On"





Adam ölür. Pek çoğumuz gibi bu dünyaya ne halt etmeye geldiğini anlamadan yaşamıştır, acemi ölüm meleğine ilk karedeki soruyu sorar.


Tüm bunların anlamı ne, biz buraya ne halt etmeye geldik, sonra ne olacak. Nedir yani, neden buradayız? Ne yapıyoruz, ne işe yarayacak yaptıklarımız? Neden ölüyoruz? Ne oluyor yahu! (Böyle sormuyor tabi, benim sorularım bunlar.)


Soracak birini bulsanız sormaz mıydınız?


Acemi ölüm meleği Dean ne cevap vereceğini bilemez. 2. karedeki cümleyi söyler ve bu sahneyi benim için unutulmazlar arasına sokar: "Everything is dust in the wind"


Adamın tepkisi daha da güzeldir. Bu kadar mı yani? Bir Kansas şarkısı mı?


Kansas, 18 yaşındayken başka bir grubun peşindeyken karşıma çıkan ve o zaman değerini anlayamadığım bir grup. Değerini anlamamışım ama karşıma çıkış şeklini hâlâ unutmadığıma göre etkilenmişim demek ki. Seneler sonra hatırlayıp dinlemem yine o yukarıdaki dizi sayesinde oldu diyebilirim. Ara ara dinlediğim bir iki şarkı vardı ama o kadar işte.


Son günlerde en çok dinlediğim şarkı yine bir Kansas şarkısı... Her şeyin anlamı o şarkı değil belki ama duymak istediğim her şeyin o şarkının içinde olduğu kesin.


Hayattan mucizeler beklemeyi bıraktım. Beklentilerini ne kadar düşük tutarsan o kadar az hayal kırıklığına uğrayacağını sonunda ben de kabullendim. İflah olmaz bir Pollyanna değilmişim yani :)


Hayatın tüm aptalca yanlarını kabullendim, kendimi kandırmadan da mutlu olabiliyorum kabullendiğimden beri. Yine de tüm bu aptallıklar canımı sıkıyor zaman zaman. İşte o anlarda yeniden iyi hissetmemi bir şarkı sağlıyor, tek bir şarkı. Şu: http://fizy.com/s/1dlacn 








*Görseller Supernatural'dan. 6. sezon 11. bölüm "Appointment in Samarra"

14 Kasım 2011 Pazartesi

School of Rock



iste bu yüzden seviyorum bu filmi!
:)

13 Kasım 2011 Pazar

Şahane Hatalar


Liseyi bitiriyorum. Önümde iki seçenek var. Ya yolculuğa çıkacağım ya da üniversiteye devam edeceğim erkek arkadaşımla kalıp.

Normalde tercih etmeyeceğim alternatifi seçiyorum çünkü macera arayışındayım!

Gitmek için Avrupa'yı seçiyorum. İstikamet İtalya! Sanat galerileri... Zerre kadar yeteneğim yok ama resim bile yapıyorum, sergilere katılıyorum.

Birine aşık oluyorum. Hayatımızın geri kalanını denizde geçiyoruz. Ölene kadar...

Yeniden başlıyorum hayata. Aşık oluyorum başka birine ama o gitmeli. Önümde yine 2 seçenek var. Ya kalması için yalan söyleyeceğim ya da eğitimini tamamlayabilmesi için destek vereceğim ve gidecek.

Yalan söyleyemiyorum, gidiyor. Seneler sonra sevimsiz bir kızla birlikte dönüyor. Mutsuzum. Saçma sapan bir de evlilik ekliyorum mutsuzluğumun üstüne. Göl kenarında bir evde ölüyorum...

Yeniden başlıyorum. İzlanda'ya yerleşip büyüler öğrenip yapıyorum. Güzel kızların sessiz oğlanlara aşık olmalarını sağlayan büyüler, çocukların çarpım tablosunu ezberlemesini sağlayan, zengin erkekleri bekar annelere aşık eden büyüler... (Başıma gelenler içinde şimdilik en çok bunu sevdim.)

Yaptığım her tercih bambaşka bir yere götürüyor beni. İyi olacak sandığım şeyler kötü sonlara sebep olurken, olumsuz görünenler geride güzellikler bırakıyor.

Her tercih bambaşka bir hayat sunuyor bana. Elbette bunları gerçekten yaşamıyorum.

Kitaplar hayatınızın önemli bir parçasıysa siz de bu hissi iyi bilirsiniz. Bazen okuduğunuz kitaptaki ana karaktere çok bağlanırsınız ve kendi hikayenizmiş gibi hissedersiniz hani. İşte bu anlattığım şeye onun bir üst modeli diyebiliriz. Çünkü bu kitabın ana karakteri sizsiniz.

Her bölüm sonunda size iki tercih sunuluyor. Kararınızın sizi yönlendirdiği bölümden devam edip kendi hayatınızı oluşturuyorsunuz. 150 farklı sondan birine vardığınızda benim gibi başa dönüp başka bir tercihle yeniden başlayabiliyorsunuz hikayenize.

Sanırım kitabı alalı 3 hafta oldu. 3 haftadır sıkıldıkça bir hikayenin ortasına atıyorum kendimi. Hayatımı etkileyen küçük kararları düşünüyorum. Sonra yine bir hikaye...

Burada hayat çok eğlenceli yani :)

Tam da battaniyenize sarılıp kitap okuma keyfi yapma günleri gelmişken bu kitapla karşılaşması gereken biri varsa ben görevimi yaptım. Gerisi kitapla okuyucuya kalmış. Onlar arayıp bulurlar birbirlerini :)

(Kitabın yazarı Heather McElhatton. Basmayı tercih ettikleri kitapların güzel olması bir yana sayfa düzenlerinden dolayı pek seviyorum April Yayınları'nı. Okurken gözünüzü yormuyor. Geçenlerde yazdığım Kitap Hırsızı'nı okumaya çalışırken mahvolmuştum mesela.)

Kitabın arka kapağından bir cümleyle bitirelim: 

"Kader diye bir şey vardır ve sizin seçimlerinizle değişir."

12 Kasım 2011 Cumartesi

Ne yapsam ne etsem

Üniversitedeki sınav sistemine alıştıktan sonra lise öğrencisi halinizi düşünüp acıdınız mı bilmem. Ben yaşamıştım.


9. sınıfta gelecekte benimle hiçbir alakası olmayacak dersler için çektiğim sıkıntı mesela. Hadi şimdi YGS yüzünden herkes her dersi bilmek zorunda tamam ama bizde öyle bir durum da yoktu. O yüzden 9. sınıfta çektiğim matematik sıkıntısı tamamen boşu boşunaydı. (Fen dersleri de öyle ama onları severdim.)


Seneler sonra 2. üniversiteyi okumaya karar verip matematiğe ihtiyaç duyduğumda bile 9. sınıfta o konuların bir kısmını görmüş olmak işime yaramadı. Kompleks abidesi şeklinde ortada dolaşıp kimseye zerre kadar fayda sağlamayan o kadının herhangi bir öğrencisinin de onu sevgiyle andığını sanmıyorum.


Neyse.


10. sınıfa geçip bütün derslerimin olması gerektiği şekilde olduğunu görünce 9. sınıftaki halime üzülmüştüm.


Üniversiteye başladım. Hazırlık bitince normal vize-final düzeni de başlamış oldu ve genel olarak lisedeki halime üzüldüm. 08.30-16.10 arası okuldaydık biz. Saat 3'e kadar durmadan ders işleyip sonra sınav olduğumuz günler olurdu. Düşününce ne korkunç geliyor. Tüm gün ders dinle, sonra o kafayla sınava gir.


O zaman rahatsız edici olduğunu fark ediyordum tabi ama başka türlüsü mümkün değildi ki.


Sonra üniversitede staja başladık. 3 dönem farklı okullarda staj yaptım, birinde bile "Siz gelmeyin ya, ben imza atarım geldiler diye, geçiririm sizi, yeter ki sınıfta ayak altında dolanmayın" diyen o hocalara denk gelmedim. "Şu kitabı alın sınav hazırlayın", "Şu sınıfa gidip ders anlatın", "Şu sınav kağıtlarını değerlendirin"... 


O zaman da bocalardım. Sabah git, öğretmencilik oyna, okula gel, öğrenci ol.


En sonunda o da bitti. Öğretmen olduk. Her şey gibi ona da çabuk alışıldı.


Buraya kadar hep bir üste taşıdığımdan sıkıntı yoktu. Sonra gelen öncekine nazaran daha kolay bir durumdu. Ama şu an iş biraz tersine döndü.


Herhangi bir iş yaptıktan sonra öğrenciliğe dönmek mutlaka zordur ama öğretmenlikten sonra dönmek biraz daha tuhaf.


2 yıldır sınav yapan insanken sınava giren insana dönmek bir yana, 2 yıldır ders anlatırken şimdi ders dinlemek çok daha tuhaf. 


Şimdi ders çalışmalıyım. Ama ders çalışmak nasıl bir şeydi sanırım unutmuşum :) 7 tane sınavım var, bunlardan bir tanesi ilk girdiğim günden beri "iyi ki almışım" dediğim dersin sınavı. Geriye kalan dersler eğer önceden neye benzediğini bilseydim asla almayacağım türden. (Farklı bir bölümden yüksek lisans yaptığım için bilimsel hazırlık programı denen bir zıkkım var bu yıl. Yine "hazırlık" okuyorum yani. O yüzden de 4 yıllık lisans programından istediğim dersleri alabiliyorum.)


İyi tarafından bakalım. Bu kez istediğim şeyi yapıyorum ve sevdiğim şey için çalışıyorum. Şimdi kötü tarafa geri dönelim. İstediğim şekilde devam edebilmek için ders çalışmalıyım.


Sonunda başaracağım başlamayı. 


Umarım.


Milyonlarca kez bu şarkıyı dinlersem gaza gelirim belki, gaza gelmesem de mutlu olurum en azından: http://fizy.com/s/16nr9n

11 Kasım 2011 Cuma

Ten inch hero


Supernatural kelimesinin bir anlamı "doğaüstü". Dizinin ismi de bu anlamdan geliyor.

Sözlüğe göre bir diğer anlamı "mucize kabilinden". Bence kelime asıl bu anlamıyla kullanılmış olmalı zira dizinin ismini yazıp aradığınızda karşınıza çıkacak 3 adam; Jensen Ackles, Misha Collins ve Jared Padalecki mucize kabilinden adamlar. (Tumblr sayfamı bir süredir sıklıkla süslemekteler. Özellikle "melek" olan...) 

Karakterlerin her birine neden hayran olduğumu uzun uzun anlatabilirim ya da Jensen Ackles'ın dünyanın en güzel yüzüne sahip olduğuna inanmamdan bahsedebilirim ama konumuz bu değil. 

Şimdilik...

Geçen gece şuna benzeyen bir fotoğrafa denk geldim:


10 dakika sonra filmi bulmuş ve indirmeye başlamıştım tabi.


Huyumdur; herhangi bir diziyi izlerken sevdiğim adamların rol aldığı başka yapımları ararım, bulurum, izlerim. Bambaşka şekillerde izlemek hoşuma gider hep. Bazen sonuç hayal kırıklığı olur, bazen de şimdiki gibi "iyi ki izledim" derim.


Filmimiz "Ten Inch Hero". Sevimli karakterlerle dolu sevimli bir film. Bir tek Jensen Ackles'ın eşinin canlandırdığı karakteri bir süre sevmedim. (Fesatlığımdan ve kıskançlığımdan.) Sonra geçti.


Senaryo muhteşem, oyunculuklar harika, kurgu inanılmaz gibi ifadeler kullanamam, öyle değil. Basit ve sade her şey. Ama şunu söyleyebilirim ki uzun zamandır hiçbir filmi izlerken gülümsemekten yüzüm acımamıştı. Bir ara mutluluktan ağladığımı da itiraf etmeliyim. (Uzun zamandır iyi/kötü hiçbir şey ağlatmıyordu beni.)


Birbirini seven, iyi niyetli insanlarla dolu bir film izledim bu akşam ve "İyi hissetmek için izlenecek filmler" isimli o kısacık listeme tereddüt etmeden ekledim...


Bir ara pembe dizi oğlanına evrildi bizimki:




(Bir insanın her halinin ayrı güzel olması haksızlık.)


Hayatının farklı dönemlerinde birbirlerine dair hayaller kurmuş ama diğerine söyleyememiş adamla kadına; birbirlerinin internette yazdığı kelimelere aşık olmuş bir başka adamla kadına; aşık olduğu kadın yanı başında olmasına rağmen cesaret edemeyip tek kelime edemeyen adama; doğru insanları korkutan o kadına gülümsüyorum bir gece vakti. Hissettiğim şeyi anlatmak için yapılacak tek benzetme kar yağarken içtiğiniz salebin verdiği his. Sıcacık. (Ben salepten nefret ederim normalde ama sadece kar yağdığında canım deli gibi salep ister. Kardan bahsetme sebebim o yani.)


Öyle işte.

9 Kasım 2011 Çarşamba

1 yıl önce-1 yıl sonra

Hayatımın en sıkıntılı ve iğrenç dönemlerini sıraya dizsem, geçen yılın tam bu zamanları ilk 3'e rahatlıkla girer.


Cebren ve hile ile müdür odasındaki dosyadan yürütüp ilçe milli eğitim müdürlüğüne gönderdiğimiz staj belgelerimin akıbeti, bir yıl daha o iğrenç yerde çalışmaya devam etme ihtimali, belgeleri habersiz gönderdiğim için başıma gelebilecekler (beni bu işe mecbur bırakanlar utansın!), sonra ne olacağı korkusu...


Tam bunların ortasındaydım 1 yıl önce bugünlerde.


Bir gün işten kaytarmak için ALES'e girdim. Soru tiplerini ve sayılarını sınav sırasında; hangi bölümlerden sorumlu olduğumu sınavdan sonra öğrenmeme rağmen aldığım puan kesinlikle mucizeydi! (İşten kaytarmanın daha kolay yolları var tabi. Ama hem soruların neye benzediğini görmek istemiştim, hem de sanki her şeyimiz çok tammış gibi izin aldığımız günler sınav kağıdıdır, hasta raporudur her şeyi görmek isteyen işverenlerimiz vardı. Görmek istesin elbet ama biz de pek çok belge görmek isterdik ve kendisi tüm işleri bin bir sahtekarlıkla yürüttüğü için ortada hiçbir şey olmazdı. İnsan ne kadar yalan söylerse karşıdakinin de o kadar yalan söylediğini varsayıyor sanırım.)


Ardından staj belgelerim geldiğinde "Evet, ben belgeleri habersiz gönderdim ama o kadar çok şey saklıyorsunuz ki benim başıma iş açamazsınız" kozuyla dershaneden kurtardım kendimi. O kadar büyük pisliğin içindeler ki bana yapacakları hiçbir şey yoktu...


Yine de 1 ay boyunca ne uykumdan, ne yediğimden-içtiğimden bir şey anladım. Kabus gibiydi her şey.


2 ay tembellik yaptım. Fazla zamanımı almayacak bir iş bulursam hem ders çalışırım, hem tembelliğe iyice alışmamış olurum diye düşünerek zerre kadar umudum olmamasına rağmen Milli Eğitim Müdürlüğü'nde işi olduğu için gidecek olan kardeşimin peşine takıldım. Müdürlükten çıkarken o civardaki bir okulun İngilizce öğretmeniydim. İşler umduğum gibi olmadı tabi, ders çalışmayı umduğum saatler ya film izleyerek ya da geçmişle hesaplaşıp gelecekten korkarak geçti.


Okulun açılmasına 2 gün kala, harıl harıl İngilizce öğretmeni arayan insanların karşısına çıkışımın onlar için farklı bir anlamı olmadı elbet ama benim için oldu.


Fransız Edebiyatı alanında yüksek lisans planlarım temelinde çeviri yapmak içindi. Sağ kulağı sol elle tutmaya çalışma hikayesi işte. Oradaki İngilizce öğretmeni arkadaşlardan şu an öğrencisi olduğum bölümün varlığını öğrendim. Bölümün İngilizce bölümüyle ortak olması daha çok işime geldi temeli İngilizce olan bir Fransızca öğretmeni olarak. Hatta değişen ve benim kaçırdığım başvuru tarihlerini de onlar sayesinde öğrendim. 1 hafta içinde bulmamın imkansıza yakın olduğu kitapları da onlardan ödünç alıp okudum vs.


O 4 aylık öğretmenlik süreci sanki beni bu işe hazırlamak içinmiş gibi...


2-3 günde bulabildiğim tüm kitapları okudum. (Bir gecede 3 kitap bitirdim. Hızlı okuma tekniklerinin işe yaradığının en güzel örneklerinden olabilirim.)


Gerisi malum.


O sıkıntıdan uyuyamadığım günlerin üzerinden neredeyse 1 yıl geçti. Her konuda olmasa bile bu konuda işler iyi gidiyor diyebilirim be! En azından 2 yıl sonrasında olabileceğimi düşündüğüm noktaya şimdiden gelmiş olmam bir başarı sayılır. Bundan sonra işler iyi gider mi bilmiyorum. Belki 2 yıl sonra pişman olurum, onu da bilmiyorum. Ama hayat değişiyor işte... 1 yıl gibi kısa bir sürede bile.


Hayat böyle.


Hayatın en güzel tarafı da en kötü tarafı da bu.

7 Kasım 2011 Pazartesi

Alıntı-8-

Zamanın birinde Arthur Schopenhauer demiş ki:


"Evlensek de mutsuzuz, evlenmesek de. Yalnızken de mutsuzuz, topluluk içinde de. Tıpkı ısınmak için birbirine sokulan ama çok yaklaşınca rahatsız olup, çok uzaklaşınca bedbaht olan kirpilere benziyoruz. Çok komik aslında... Herkesin yaşamı hemen her zaman bir trajedi. Oysa ayrıntısıyla üstünden geçildiğinde aynı yaşam, komedi özellikleri sergiliyor."


Ne eksik, ne fazla.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kitap Hırsızı


"Ölüm size bir hikaye anlatmak isterse durup dinlemez misiniz?"


Küçüktüm. Sınavdan sınıfın en yüksek notunu aldığım için bir kitap hediye etmişti öğretmenlerimin biri. Evin kapısından girer girmez başlamıştım okumaya elbet.


Yanılmıyorsam 14 yaşındaydım. Kitabın son bölümüne geldiğimde ağlamaktan okuyamaz olmuştum kelimeleri. 5 dakika ara ver, biraz sakinleş, 2 cümle oku, tekrar ağla, tekrar ara ver...


Kitap bitti, yorganı çektim başıma, sabaha kadar ağladım. Zeze'ye, Maurice Chevalier ile karşılaşmasına... Babası yerine koyduğu o adamın, hayal dünyasının bir numaralı kahramanının karşısına dikilmişti hani, tanımaz elbet ama belki küçük bir bakış, bir gülümseme yakalarız, anlamlar yükleriz sanmıştım.


Hayal dünyamda yaşattığım kahramanlarımın bir gün karşısına dikilebilirsem yaşayacağım şeyi okudum başkasının kelimelerinden. Zeze'den çok benim hayalimdi yıkılan.


Kitabı daha sonra en azından 5 kez daha okudum. Hep aynı etki...


Seneler geçti aradan. Yüzlerce kitabım oldu. Ama ne zaman aklımdan Zeze geçse, Maurice Chevalier geçse hissettiğim o hüzün hiç son bulmadı.


Doğru kitaplar sizi bulur bir şekilde. O doğru kitaplardan biri beni Tumblr'da buldu. 2 defa kitap alışverişi yaparken almayı unuttum. Sonra bir gün aylak aylak İstiklal'de dolanırken "Alacağım bir kitap vardı benim" diyerek daldım kitapçının birine. Hangi kitap olduğu aklımdan tamamen çıkmışken. İçeri girince mutlaka alacak bir şey bulacağımı biliyorum ya nasılsa...


Tam görüş hizamdaki kitap rafında yan yana dizilmiş onlarca kitap ve onlara yaslanmış duran, diğer tarafa dönük tek bir kitap... Sizce hangisi?


Ben onu unutmuşken o beni yine buldu. Sonrasında bitmesin diye azar azar okuma günleri geldi...


Tam 25 sayfa var şu an bitmesine. Sabahtan beri elime alıp alıp bırakıyorum. 14 yaşında yorganın altında ağlayan o kız olmaktan korkuyorum galiba yine. Kitaptaki küçük kızla kitapları çok sevmemiz dışında tek bir ortak noktamız yok ama öyle bir benimsemişim ki hikayesini fark etmeden...


"Ölüm meleğinin ağzından bir kitap hırsızının hikayesi" bu okuduğum. 


Her durumda hayatta kalan birinin hikayesi bu; hep geride kalmakta ustalaşmış birinin hikayesi. Aslında pek çok başka şeyin yanısıra şu saydıklarımla ilgili küçük bir hikaye:


*Bir kız
*Bazı kelimeler
*Bazı fanatik Almanlar
*Bir Yahudi dövüşçü
*Ve bol miktarda hırsızlık


Liesel'in hikayesinin son bölümünü okumaya gidiyorum şimdi...




*Koyu yazılmış cümleler kitabın arka kapağından.