30 Aralık 2011 Cuma

Wishlist

...


I wish I was a radio song, the one that you turned up.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Gelin internetin verdiği yetkiye dayanarak kendimizi sanatçı, filozof vb ilan edelim





"Gece, karanlık, dalga, şarap, deniz, aşk..." kelimelerini içeren ama hiçbir anlamı olmayan cümleleri bir araya getirmek sizi şair yapmıyor gençler.


İki cümleden birinde küfür etmenin sizi Bukowski yapmadığı gibi.


Seneler önce bir arkadaşım bir film için "Küfrün doğru yerde edildiğinde rahatsız edici olmadığını gösterdi bana" gibi bir cümle kurmuştu, net hatırlayamadım. Ama olay bu. 10 cümlelik bir yazıda ettiğin 7 küfür ilgi çekmek ve tepki almak amacıyla maymunluk yaptığını gösteriyor.


Meselenin özeti tamamen şu:


"Başka biri olmaya çalışmak aslında olduğunuz kişiye ihanettir" anlamına gelen bir cümle vardı, doğru kelimeleri hatırlayamadım. Birilerine benzemeye çalışacaksınız, örnek alacaksınız, taklit edeceksiniz. Kabul. Ama ergenlik döneminde yapılır bu. 20-30 yaş arası örnekler görüyorum tüm gün. İşte bu fazla. 


Sahip olduğunuz bir hayat var. Onu da bok etmeyin. Bukowski (bu erkekler için) ya da Sylvia Plath (bu kızlar için) taklidi yapmak sizi "o" yapmıyor. Hem belki daha güzel cümlelerin vardır senin, anlatacak daha çok şey... Daha büyük iz bırakacaksın belki arkanda. Hayatın boyunca birilerinin cümlelerini değiştirip kendi cümlelerinmiş gibi 3-5 salağa okutsan ne olur, okutmasan ne olur?


(Sevmek başka bir şey, ama adamın/kadının seneler evvel yazdığı cümleleri yeni baştan kurmak salak gösteriyor biraz insanı.) 


2012'ye girmeden bir "abla tavsiyesi" vermek istedim. Yaş aralığı benden "5" yaş büyükleri de içine alıyor ama olsun artık.


"Çek o klavyeden ellerini, çık hava al, oksijen gitsin beynine, ciğerlerine" demek istediğim insanlar var ama uğraşmaya mecalim yok. Bazen internetten gerçekten nefret ediyorum! Alıntı sitelerinden 3-4 cümle ezberleyen her tip edebiyat uzmanı kesiliyor, büyük yazar havalarına giriyor. Elbette alıcısı da var. Her zaman beterin daha beteri mevcut çünkü.


(2 isim bu çalıntı işine en çok kurban giden insanlar olduğu için seçildi, gerçekten sevenlerle elbet bir derdim yok. Ben de severim. Ama mevzu başka.)

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi



Yaklaşık 1 ay önce öğlen saatleri kardeş kişisi arar.


Kardeş: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'ne bilet alayım mı?
Selin: Alll. Ama ben sadece ismini biliyorum o oyunun, nedir kim oynar bilmiyorum.
Kardeş: Tek kişilik oyun.
Selin: Kim o tek kişi?
Kardeş: Arda Aydın.
Selin: (-ERROR- 1 dakikalık tuhaf sesler çıkarma sürecinin sonunda konuşmayı başarır.) Soruyor musun bir de, al tabi, ama ben sezon başı bütün oyunlara bakmıştım nasıl fark etmedim. Ay al ya al, hemen al.
Kardeş: (Bu tepkiyi vereceğimi bildiğinden) Eheheh


(Çok sevdiğim, her oyununu izlemek istediğim tiyatrocular listesi "tiyatro" etiketinden takip edilebilir.)


Yorgun, halsiz, uykusuz, duygusal durum alt üst vaziyette girdim salona. O halde oyuna adapte olamazsak bir daha izleriz fikriyle gittik. İlk 5 dakika gerçekten boş boş sahneye baktım.


Ama böyle kalmanıza "oyun" izin vermiyor. Bir bakıyorsunuz ki hikayenin içine girivermişsiniz çoktan...


Oyun, Ziya Osman Saba'nın 40'lı yıllarda yazdığı bazı hikayelerin kolajı. Bilgiyi ben vermeyeyim, şuradan bakalım birlikte: http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Oyun.aspx?oyunid=382 Altta video da mevcut.


Bir fotoğrafhanede asılı tüm fotoğraflarda gülümseyen insanlar var. Mutlu hepsi. Şimdi fotoğrafçılara pek yolumuz düşmüyor ama hani facebook sayfalarına bakarsanız herkes mutlu ya. İşte 2000'lerdeki Mesut İnsanlar Fotoğrafhanemiz de orası belki. 


Aynen bizim şimdi "Bu insanlar ne çok eğleniyorlar, ne kadar da mutlular" diye aklımızdan geçirdiğimiz gibi o da düşünüyor fotoğraflara bakarken... 


Bazen kendi fotoğraflarıma bakarken rahatsız oluyorum. İnsan kendi ruh halini daha güzel fark ediyor, hangi gülümseme mutluluktan, hangisi fotoğraf gereği ayırt etmek kolay oluyor. Bazen "Ben bu kadar mutlu değilim ki, bu fotoğrafların nesi var?" diye geçiriyorum aklımdan. (Sanki fotoğraflardaki Selin başkasıymış gibi.) 


İşte kahramanımız o fotoğraflardan hareketle kendi iç dünyasına, kendi geçmişine dönüyor önce. Çocukluğuna gidiyor, düşünüyor, hatırlıyor, sorguluyor.


Ama beni oyuna dair en çok etkileyen kısım nedir diye düşündüğümde "İstanbul" diyorum tereddütsüz.


İstanbul'u özlüyor.
İstanbul'u çok seviyor.
Saygısı sonsuz, sınırsız.


Karakterin hissettiği şeyi öyle güzel yansıtıyor ki Arda Aydın izleyiciye...


Karakter o özlemini öyle güzel kelimelerle anlatıyor ki...


Kadıköy'ü anlatıyor, Fenerbahçe'yi, denizi, vapuru, her akşam aynı yerden geçen insanları... Kadıköy'ün orta yerinde Kadıköy'ü özletiyor bana nasıl oluyorsa! Sanki uzaktaymışım gibi hissediyorum... Sanki anlatılan hikaye benim.


Beyoğlu'na çıkıyor yürümeye. Sonra Cihangir'e. Sanki aynı İstanbul'u seviyoruz... Aynı İstanbul'u görüyoruz baktığımızda. (70 yıl farkla da olsa.)


Bazı insanlar birilerini ya da bir şeyleri çok güzel seviyorlar. Çok güzel özlüyorlar. Nasıl anlatsam bilmem... O çok güzel özleyen, çok güzel seven adamlardan biriydi işte oyunun ana karakteri.


1 saat 10 dakika sürüyor oyun. Tek perde. 1 saat 10 dakika tek bir kişiyi izliyorsunuz sahnede, o sadece anlatıyor. Ne dikkatiniz dağılabiliyor, ne sıkılabiliyorsunuz. Seyircileri selamlamaya başladığında kısa bir şaşkınlık. "Nasıl yani, bitti mi? Bu kadar çabuk mu!"


Biz oyunu öyle çok sevdik ki, ilk fırsatta bir daha izleyeceğiz...


Bir de "Tekrar Çal Sam" izleyebilsek yeniden keşke :)

21 Aralık 2011 Çarşamba

An Unexpected Journey

Aklımı kaybettim, hükümsüzdür.


Görürseniz görmemiş gibi davranın.


Yılların bekleyişi son buluyor, Hobbit geliyor! Hobbit!!


Fragman bile heyecandan öldürecekti az kalsın. Son günler nasıl geçer, o film nasıl izlenir bilmiyorum. Mutluyum.


"Daha çok var" diyenle bozuşuruz söyleyeyim! Kaç yıldır bekliyorum (bekliyoruz) 12 ay bir şey mi? Kitapları okumamış, diğer filmleri birer kez izlemiş insan için sıradan bir film daha gösterime girecek olabilir ama o zaman da 1 yıl beklemek sizi rahatsız etmemeli... Biz yıllardır deli gibi bekleyen zavallılar için bu bile muhteşem bir şey! 


Neyse.


"Mutluyum" demiş miydim?

19 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni yıl dilekleri



Bu sene ciddi ciddi yeni yıl yazıları yazasım var ama genel tembelliğim buna izin vermiyor. Kafamın içinde onlarca şey var ama bu gidişle orada kalmaya devam edecekler. O kafamın içindeki gereksiz şeyleri bir şekilde dökme işine başlamak için bahane olarak bir mim seçtim kendime. Mim konusu "yeni yıldan istediğimiz 12 şey." Gönderen ise çok çok sevdiğimiz Sam . Teşekkür eder ve listeme başlarım.


1. Sevgili 2012, canım, heyecanla yollarını beklediğim güzel ve özel sene,
hani o bildiğin mevzu var ya, hah işte bi el at be gözüm. Hadi canım.


2. Kitap. Daha çok kitap. Hep kitap. Her yerde kitap. Yeni kitaplar istiyorum 2012, bol bol hem de. (Yazıyı taslaklarda bekletirken bir önceki yazıda bahsettiğim şahane kitap hediye edildi. 2012 istekleri fazla ciddiye aldı, daha kendisi gelmeden dilekler gerçekleşmeye başladı sanırım. Dikkaaaaat!)


3. Canım kardeşimi fazlasıyla stresli bir yıl bekliyor. 2012 adam ol, kızı üzme, tamam mı?


4. Konser istiyorum, hem de çok fazla. Şimdi isim verip seni sınırlandırmak istemem. Tamamen senin hayal gücüne kalmış bir şey. Bob Dylan getirirsin, David Gilmour getirirsin, Tom Waits getirirsin... Hepsi kabulüm. Listem daha da uzun biliyorsun. Aç bak last fm'de dinlediklerim listesinde kim varsa hepsi kabulüm, tamam mı canım benim?


5.  Hani o mutluluktan öleceğini sandığın anlar var ya, yerinde duramadığın, midende kelebeklerin sürü halinde kanat çırptıklarını hissettin anlar. İşte onlardan istiyorum, yeniden. İstersen olur bence. Ben inanıyorum, olacak.


6. İçinde sıkışıp kaldığımız şu aptal zaman dilimi artık bitsin ve ortaya çıksın artık gerçekler. Her saat başı "Acaba bir şey oldu mu" diye kontroller yapmaktan yoruldum. En neşeli anlarımda bile aklımın koca bir parçası hep aynı yerde. Hadi artık, bitsin.


7. "Dur bir bakalım sende gerekli potansiyel var mı" diyerek beni içine attıkları bu aptal "hazırlık" senesi bitsin kazasız belasız. Hayatım hazırlanmakla geçti, yeter. Hazırım ben!


8. Gülümseyerek uyanılan sabahlar, keyifle yürünen yollar, özel şeyler ifade eden şarkılar... Hayatta her şeyin özel anlamı olduğu o zamanlar işte kısaca, hah ondan istiyorum. Olur be. Hadi be.


9. Mayalar saçmalamış olsunlar. Eğer saçmalamamışlarsa 1. Hobbit filmini izledikten 8 gün sonra gidiciyiz demektir. İkinciyi göremeyeceğimiz anlamına gelir bu da. Bak kaç senedir bekleyenler var, yapma bunu.


10. Doğum günü denildiğinde "pfff doğum günü mü" diyecek hale getirdi senden önceki bazı arkadaşlar beni. Sen bu fikrimi değiştirmeye yardım et olur mu? Fazla vaktin yok, ilk günler yoğun olacağını da tahmin ediyorum ama yap bir güzellik.


11. Sevdiğim insanların üzülmemesini istesem ne dersin? Hepimizin mutlu olduğu bir dünya mümkün değil, tamam. Zaten mutsuzluk olmazsa mutluluğun da anlamı yok, onu da biliyorum. Ama mutlu olsunlar be :( Gerçekten çok iyi insanlar hepsi. Tanısan seversin. Onlar mutlu olunca ben mutlu olayım. Zaten onlar da benim mutluluğumu paylaşıp benimle birlikte mutlu olabilecek insanlar. Uff, neyse işte. Mutlu olalım.


12. Son dileğim yukarıdakilerin hepsinin gerçekleşmesi! Bunu neden yapıyorum? Çünkü 100 metre uzaktan tanıyabileceğiniz bir oğlak burcu insanıyım. İşler kontrolüm altında olmazsa, daha doğrusu her şeye burnumu sokmazsam rahat edemem. Ayrıca 40 defa aynı şeyi tekrarlamazsam birileri mutlaka yanlış anlamıştır ya da yanlış yapacaktır gibi gelir. O yüzden 2012 geri dönüp baştan bir oku dileklerimi. Seni şimdiden seviyorum. Öptüm. Bye.


Mimi gönderen akrep kadınına oğlak kadınından selam göndermiş olalım bu son maddeyle :)


Güzel filmler, güzel albümler, önceden keşfedemediğim müthiş gruplar falan da istiyorum ama onlar yeni değil, tekrarlamasak da olur.


Ben mimi yazmayı başarana kadar ya yazdınız ya da bir şekilde aldınız ama henüz yazmadınız, o yüzden kimseye gönderemiyor olmanın derin hüznü içerisinde yazıyı bitiriyorum. 


2012 biraz daha insaflı olur dilerim.






Yazının şarkısı: http://fizy.com/s/19r70k 

18 Aralık 2011 Pazar

Güzel bir günden kalanlar

Bazı günler çok güzel. Mesela 17 Aralık 2011.

Öğlene doğru attım kendimi yollara. İstikamet "en sevdiğim". Hava öyle güzel ki... Hafif serin, hafif rüzgarlı. 

Evde açıp bakmadığım facebook hesabımı yolda yapacak bir şey bulamadığımda telefondan kontrol ediyorum. Merak ya da bağımlılık değil, sıkıntıdan. Ekranın en üstünde bir bildirim diyor ki a.nur bir gönderide seni etiketledi. Hayatta tesadüf diye bir şey zaten yok ama olsaydı da bir gün önce neşelenmek için dinlediğimi bilmediği şarkıyı paylaşıp üstüne bir de beni etiketlemesi bu tesadüflerden biri olmazdı. Hayatımda yüzlerce sevimli insan yok ama olanlar öyle sevimliler ki tüm ihtiyacı karşılıyorlar. 

Sonra İstiklal Caddesi'nde çok özlenmiş bir dostla buluşma. 

Güzel havayı kalabalık içinde ziyan etmemeli deyip Bebek yollarına düşüş. Parkın önünden geçerken tanıdık bir şarkı peşimi bırakmadı yine. Hüzünleniyor insan.

Bebek sonrası Emirgan. Sahil boyunca rüzgarla birlikte yürümek ne büyük keyif! 

Ardından "içimden geldi, aldım hediyesi" adını verdiğimiz hediyelerden yepyeni bir tanesi bırakıldı önüme. 
Üzerinde sevimli bir notla:


Dostlar azdır zaten ve onların bile bazıları seni neyin mutlu edeceğini bilmez. Bazıları ise seni mutluluktan deliye çevirecek şeyi bilir! Benimki onlardan biriydi ve paketin içinden bu güzellik çıktı:


Beyoğlu, Bebek, Emirgan, Beşiktaş derken tüm gün dolaştık. Uzun zamandır böyle iyi hissetmemiş olmam mümkün. Durup durup "Hayat çok güzel" diyorum, "2012 güzel olacak", "Güzellikler yolda".

Daha fazla mutluluk için çikolatalı tatlılarımızla karşılıyoruz akşamı. Karşımızda ışıl ışıl köprü, ışıklarla süslenmiş ağaçlar, şahane bir sonbahar akşamı... (Kış mevsimindeyiz ama kış mevsimi özelliklerine sahip bir gün değildi dün.)

Eve geldikten sonra, sanırım saat 12'ye geliyordu pek çok sevdiğim grubun uzun zamandır günleri sayarak çıkmasını beklediğim albümünü dinlemeye başladığımda. Tüm yorgunluğuma rağmen bırakıp yatamadım. Tekrar, tekrar, tekrar...

UÇSUZ BUCAKSIZ azınlığın bir ferdi olarak gülümsedim bize ithafen yazılmış o güzel cümleye. 

"Sen olurun olmazsa olmazı, olmazın illa da oluru değil misin?"





Güne son noktayı "Atlar Dönmedi" diyerek koyduk.

Çünkü sen, sen say beni de kendinden
başka insan,
başka şehir,
başka lisan,
başka nehir bilmem ben.
Çünkü atlarım henüz dönmedi o geçmişten.

Sonra yatmaya hazırlanırken "1 yeni mesaj" geldi telefona. Bir başka dosttan. Arada uzun yollar olsa da her daim yanı başımda hissettiğim bir dosttan. "Seni çoook seviyorum. İyi geceler." yazan bir mesaj. Durup dururken hem de. (ki bu en güzel kısmı zaten.)

Ben mutlu olmayayım da kim olsun şimdi? 

Bak bir gün içinde 3 şahane dost sayesinde (Kesmeşeker'le birlikte 4) yüzümden bir saniye bile gülümseme eksik olmamış. Olmayanlar var, olmasını istediklerim, özlediklerim... Ama mutlu insanlar hayatlarında her şey iyi giden insanlar değil ya hani, var olanla mutlu olanlar onlar. İşte bu yüzden mutluyum. Böyle...

16 Aralık 2011 Cuma

Aynı yerden devam



Gündüzünü ayrı gecesini ayrı sevdiğim şehirde yağmurlu bir akşam... Yollar alışık olmadığımız kadar boş. Buğulu camın arkasından bir tek şehrin ışıkları ara ara takılıyor gözüme. Seviyorum.

"Kırmızı adam" duruyor trafik ışıklarında. "Dur" diyor. Öndeki arabanın fren lambası yanıyor. (stop lambası da derlermiş, fren lan o!) Kırmızı. Duracak belli. "Dur" diyor bize de. Hep durduruyor kırmızı. Kal diyor olduğun yerde, gitme, dur. Yasaklıyor. Engelliyor. Hep onun istediği olsun istiyor. Gördüğüm o ışıltılar içinde bir tek kırmızı olanları sevmiyorum!

Sarı ışıklar var. Beyazlar... Camın buğusunda onlarca oluyorlar. Onlarca sarı ve beyaz minik yıldız...

"Nothing unusual, nothing's changed
just a little older, that's all."

diyor şarkıda. "Değişmeyecek" demiş miydim sana da? Zaman geçiyor, yaşlanıyoruz; hayata dair, bana dair pek çok şey değişiyor. Ama bir şey var ki o hiç değişmiyor.

Kimilerinin "koza" kimilerinin "duvar" benzetmesi yaptığı; bana daha çok "kale" gibi gelen o sığınaklarımız var ya hani, işte oradan çıkarım sanmıştım bir gün. Çıkmazmışım. Hatta oraya nasıl yaklaşılacağını bilen insanları bile azaltırmışım günden güne.

Aklımdakileri bir tek asıl muhatabına söylemez, başka insanların kafalarını ütülemeye devam edermişim o şeylerle.

Bir şey söylemek zor. Ama söylememek de zor... Dedim ya bazı şeyler hiç değişmiyor diye. Söylemek istediğim tek kelime vardı. Duymayı istediğim tek kelimenin aynısı. Kendime sakladım yine.

Devam ediyor şarkı. Tam 14 kez dinliyorum eve gelene kadar. 

"i'm not a miracle
you're not a saint.
just another soldier 
on a road to nowhere."

deyişi tanıdık gelirdi hep. Hâlâ öyle...

Mucize değilim, değiliz. Hiçbir yere gitmeyen o yolda yürümeye devam ediyorum sadece. Bir yere gitmeyi de istemiyorum zaten.

"tell it like you still believe
that the end of the century
brings a change for you and me"

diye bitiyor şarkı. Her defasında "chance" diyorum "change" yerine. Değişim istemiyorum. Şans iyidir. 

Saymayı bıraktım, ama "aklımda".


Şarkı: http://fizy.com/s/17tes9 

14 Aralık 2011 Çarşamba

En az yazının kendisi kadar gereksiz bir başlık yazdığımı varsayalım

Tam şu an ne istiyorum biliyor musun?


Yorganı başımın üstüne kadar çekip yatağın içinde bir yerlerde yok olmak. Aralık ayı bitene kadar orada kalmak...


Yeterince inanırsam başarabilir miyiz?


("Başarabilir miyim" yerine "başarabilir miyiz" yazmışım. Sevgili beynim "biz" kim? Dalga mı geçiyorsun benimle? )

6 Aralık 2011 Salı

Güzel


Kitap okuyan insan her şekilde güzeldir; her türlü severim ama bahsi geçen Mark Pellegrino olunca daha da güzel. Tüm gün bakabilirim bu fotoğrafa sıkılmadan.


Ama Mark Pellegrino'ya "insan" demek hakaret midir onun tereddütündeyim şu an. Adam Jacob (Bkz. Lost) , adam Lucifer (Bkz. Supernatural). Ne insanından bahsediyorsun Selin?

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kıskandım



Beynimizin bir kapatma düğmesi olmadığından bütün gün bir şeyler düşünüp duruyoruz. Keşke durdurabildiğimiz zamanlar olsaydı ama yok. Düşünüyoruz her an.


Az önce bir blog yazısı okurken aklıma gelen bir şey üzerine görseldeki iki şahsiyetin dünyanın en kıskanılası insanları olduğunu düşündüm mesela. Eh işte, tüm gün düşününce malzeme bitiyor tabi, saçmalama kısmı başlıyor.


Günlük hayatımızda sürekli birileriyle etkileşim halindeyiz. (ahaha içimdeki öğretmenin hortladığı anlardan biri.) Tanıdığımız insan sayısı arttıkça yaşamamız muhtemel travmaların sayısı da artıyor elbet.


Eski sevgililer.
Sevgili sıfatını hiç almamış olduğu halde, tam da bu yüzden hayatımızda iz bırakanlar.
Ebeveynler.
Eski arkadaşlar.
Yeni arkadaşlar.
Birlikte çalıştığımız insanlar.
Öğretmenler.
Aile.


Aklınıza gelebilecek herkes bu listeye eklenebilir. Bazıları güzel izler bırakır elbet ama kötü iz bırakma potansiyeli her daim mevcut hepsinde.


Görseldekileri, yani Adem ve Havva'yı da bu yüzden kıskandım işte.


Hayatlarında birbirlerinden başka kimseleri yok. Ne aralarındaki ilişkiye müdahale edebilecek aileler, ne gelecekteki hayatlarının içine edebilecek eski sevgililer, ne kendi hayatlarını kıyaslayabilecekleri başka insanlar... Yok, hiçbiri yok. Sadece birbirlerine sahipler. Gidecek başka yerleri de yok ama böyle bir ihtimalin varlığından haberdar değilken olmamasına üzülmeniz gibi bir durum da söz konusu olamaz zaten.


Hayatından herhangi bir zamanda gelip geçen küçük ya da büyük her şeyin bıraktığı izleri ilk günkü gibi derinden hisseden ve gittiği her yere yanında götüren kızın dramı diyebilirsiniz bu duruma. Sanırım ben şu an o ismi vermeye karar verdim :)


Geleceğe dair her şeyi (yapılacaklar, aranacak insanlar, gidilecek yerler vs vs) unutup geçmişe dair hiçbir şeyi unutmamak bir tür lanet galiba.



*Pink Floyd-IF dinlerken yazıldı.  
"if I go insane, please don't put your wires in my brain"

2 Aralık 2011 Cuma

Nato kafa nato mermer

"Nato kafa nato mermer"


Ne güzel bir deyiş di mi? Hastasıyız, ilgiyle takip ediyoruz, seviyoruz, bayılıyoruz, insan olsa çikolatamızı-çiçeğimizi alır istemeye gideriz, o kadar yani...


"Cuk" diye oturuyor bazı yerlere.


Nato kafa nato mermer.


Cuk!


Oldu bak, gördün mü?


Demiştim ben.