18 Aralık 2012 Salı

"14 Aralık-Hobbit-Orta Dünya'ya dönüş" ya da "Home Sweet Home"...




Ne zamandır beklediğimizi artık hatırlayamadığım 14 Aralık tarihini gösterdiğini gördük sonunda takvimlerin. İnanması zor, rüya gördüm sanıyorum ara ara ama gerçekten geldi ve geçti.

Birazdan okuyacağınız yazı nereye gidecek bilmiyorum. Muhtemelen 2008'den beri yazdığım 1000 küsur yazının en uzunu bu olacak. En çok ":)" göreceğiniz yazı da kesinlikle bu! O yüzden kaçacaksanız şimdiden kaçın. (Spoilerların en büyüğü aslında elimizdeki kitap, o yüzden spoiler endişesi yaşanacak pek durum yok ama uyaracağım yine de oraya geldiğimizde.)

Lise yıllarından beri parmağımda dolaştırdığım yüzüğü görüp de "Ne yazıyor onun üstünde?" diye sormayan pek fazla insan olmadı. Çok ünlü sanırsınız, herkes bilir gibi düşünürsünüz ama öyle değil galiba. Ne olduğunu söyledikten sonra gelen 2. soru bazen kendimi kesme ihtiyacı hissettirdi: "Çok mu seviyorsun?". Ben de genelde "Yok, aslında nefret ediyorum." dedim. Mantıksız soru sorma arkadaşım.

Bir de güzel güzel neden sevdiğimi soranlar oldu. Kime ne cevap verdim hatırlamıyorum ama sanırım verdiğim cevapların çoğunda "kaçmak" sözcüğü geçiyordu bir şekilde. "Kaçmak", evet. O insanlara tahammül edemediğiniz dönem var ya hani, yaşadığınız dünyada sizi hiçbir şeyin mutlu etmediği dönem, insanların hep "kötü" olduğu dönem... (ki hala pek çoğumuz kötüyüz. Neyse...) Sanırım tam da o dönem tanıştım Tolkien'ın muhteşem dünyasıyla. Ne zaman sıkılsam, ne zaman boğulacağımı hissetsem, ne zaman insanlardan nefret etsem sığındığım yer hep onun dünyası oldu ve çoğu zaman da okuduğum 2-3 sayfanın ardından aradığım şeyi buldum.


Gaza gelip neden ve nasıl sevdiğimi uzun uzun anlatmaya devam edebilirim ama yazımızın konusu bu değildi :) Üstelik kim bilir kaç kez anlattım bunu.

Kitaplarla birlikte bir de filmler yer etti hayatımızda. Tolkien'ın dünyasını benim kadar sevdiğine inandığım bir adamın elinden çıkma filmler... "Para" diyeceksiniz, biliyorum. Ben bu kadar basit bakmayı reddediyorum konuya. Peter Jackson'ın Tolkien hayranlığını anlattığı cümleleri de es geçiyorum. Elbette seviyorum diyecek, benim yüzüğüm gibi, sevmese ne işi olur... Milyonlarca hayranın hayallerini somutlaştırmayı göze alıyor bu adam, üstelik ortaya aşık olduğumuz filmler çıkarıyor. Yoo dostum. Bunun arkasında yatan tek sebebin para olmasına ben ihtimal vermem. Sevgisiz olmaz bu iş. (3 kitap=3 film, 1 kitap=3 film konusunda tek duyduğum endişe konuyu genişletmeye çalışırken saçmalanmasıydı. Star Wars'un 2. grup filmleri gibi bir şeyle karşılaşma ihtimalimiz de var sonra... Ama ilk film itibarıyla hak verdim uzatılmasına. Bazı sahneler süre yüzünden kısaltılsaydı üzülürdüm. Tabii bu uzatma biz hayranlar için güzel ama "film işte, izleyelim"ciler için sıkıcı olacak ve Peter Jackson'ın bunu düşünmediğine ihtimal vermiyorum. O yüzden de biraz hoşuma gitti bu iş.)


Aslında seriyi sevenlerle gayet güzel konuşup tartışabiliyoruz bu konuyu. Denedik oldu. Beni asıl çileden çıkaran bu seriyi de "sıradan filmler" olarak gören adamın okumadığı bir kitabın mahvedileceğine dair duyduğu kaygı! Sosyal medya yüzünden kendini her konuda konuşmak zorunda hisseden insanlar olduk diyoruz ya alın size kanıt! Bana samimi gelmiyorsunuz, üzgünüm.

Yoğun olarak gördüğüm eleştirilere dair bir şey daha var yazmayı istediğim. O da şu:
"Filmde niye Aragorn yok yaaa?"
"Niye sürekli cüceleri gösteriyor yaa?"

türünden sorular görüp duyuyorum.

Sevgili arkadaşlar,
bu konularda muhatabınız Peter Jackson değil, J. R. R. Tolkien'dır.

Sevgiler

İletişim kurmayı başarırsanız selamımı iletin.


Bir de sinema salonunda denk geldiğimiz kitabı yanlış anlamalarından kaynaklı atıp tutan arkadaşlar vardı ki onlara hiçbir şey söyleyemiyorum!

Yine gerçek konudan uzaklaştık. Haydi dönelim :)

(Yazar uzun yazı dikkatinizi dağıtır diye araya filmle alakalı ama yazıyla alakasız çeşitli görseller eklemektedir. "Ne alaka bunlar?" sorusunun cevabı budur.)

Geçenlerde blogta bir şey ararken denk geldiğim bir yazı sayesinde hatırladım, 2009'da "iki film geliyor" haberi almışız. (iki süper film birden ehehe) Mutluluktan havalara uçmuşuz sonra! Gösterim zamanı olarak 2011-2012 denmiş. Sonrası bildik hikaye :) Peter Jackson yerine Guillermo del Toro yönetecek denir, vazgeçilir. Yeni Gandalf aranmaktadır, çünkü Ian McKellen oynamayacaktır, karalar bağlanır, yaslar tutulur... Sonra işler yoluna girer ve çekimler başlar. Hafızam beni yanıltmıyorsa 220 gün kala da vizyon tarihi haberi alırız ve hemen sayaçları ekleriz bloglarımıza :) O günden sonra bloglara öncelikli giriş amacımız olur kalan gün sayısını görmek...

Videolar, resimler, yazılar... Durmadan bir şeyler paylaşılır, hepsi bizi heyecandan ölmenin eşiğine getirir. O günlerden birinde Melda "İstanbul'da birlikte izlesek ya" teklifiyle gelir. Heyecanlar bir kat daha artar tabii!

Blog insanları olarak bir süredir tanışıyoruz, hatta belki de Melda'yla paylaştığımız şeyler biraz daha fazla ama (biraz mı???) karşılaşmak neye benzer bilmiyorsun ki. Ben öyle zamanlarda karşımdakinden çok kendimden korkarım. İnsanların yüzüne söyleyemeyeceğim şeyi internetten de yazmamayı tercih ederim, o yönden sıkıntı yok. İki tarafta bambaşka iki kişi değilim, olmamaya çalışırım. Ama sorun şu ki bazen yeni tanıdığım birinden minik bir an bile olsa olumsuz elektrik alıyorum ve sonra günü tek kelime etmeden bitirebiliyorum. Kendimi tamamen kapatıyorum o kişiye ve sonra aç açabilirsen... (Yaptım, gerçekten başıma geldi bu.)

Neyse ki böyle olmadı :) Hatta tam tersi oldu!

2 hafta kadar önce biletler satışa çıktı, biz savaş verdik alabilmek için. Melda'yla izleyeceğimiz seansın biletini aldım,  bir de sevgili kardeşimle sabah izleyeceğiz, ona bilet alamıyorum. Bu arada Melda'ya da sistem hata verip duruyor. Biz çıldırıyoruz. Neyse en sonunda onu da almayı başardık.

ve 14 Aralık geldi :)

Bir gün önce 9.00-23.00 arasını evden uzakta bir oraya bir buraya koşturmakla geçirmişim, yorgunum, uykusuzum. O gece de stresten mi heyecandan mı bilmem uyuyamamışım doğru dürüst. Her şeye rağmen açılış saatinde İstinyePark'ın kapısında buldum kendimi. Bazı şeyler anlatılamıyor. Daha doğrusu anlattığınızı sanıyorsunuz ama o hissi yaşamamış ya da o konuyu önemsemeyen birisi doğal olarak anlamlandıramıyor söylediğiniz şeyi ve boşa konuşuyorsunuz gibi hissediyorsunuz. Dizleriniz titreyerek sinema salonuna koşmanın neye benzediğini çok iyi bilen insanlar tanıyorum, onlar için o hissi anlatmama gerek bile yok. Zaten biliyorlar. Ama bunu önemsemeyecek insanlara da "nasıl anlamazsın" diye kızamıyorsun/kızamıyorum. Çok normal bu. Heyecandan ölüyordum, onu bilin yani, o yeter.

Kapıda bu güzellik bizi bekliyordu sinema salonuna geldiğimizde:


Bizim gibi 1001 macerayla biletlerini almış bir grup insan ve hepsi aynı hisler içinde. İşte bunu seviyorum! Tabii ben içlerinde en şanslı olanım, çünkü hem 10:45'te hem 17:30'da Orta Dünya'da olacağım :)

Bitmeyen Star Trek tanıtımına ne kadar sövdüm hatırlamıyorum. İki kez izlemek benim için Çin işkencesine eşdeğerdi. Ama ekranda "THE HOBBIT" yazdığı saniye neredeyim, adım neydi, bugün günlerden ne, Star Trek neymiş vs. hiçbir şeyi hatırlamıyordum.

Üstelik tuhaf olan şu: Sabah izlemiş olmama rağmen ikinci seansta yine ilk kez izliyor gibi heyecanlandım ve aynı hisleri bir daha yaşadım. Çok güzeldi!

İlk 3 saat nasıl geçti hatırlamıyorum.

Sonra Melda'yı beklemeye başladım. Acaba ne taraftan gelecek, acaba tanıyabilecek miyim sorularını sora sora sağıma soluma bakınırken bizimki büyücü şapkasıyla karşıda belirdi :) Tanırmışım şapka olmasa da, onu fark ettim. Ki zaten biz yeni tanışmadık bence. (Bizce) Muhtemelen Melda benim en eski arkadaşlarımdan biri. Hatta yıllar sonra birbirini bulmuş falan da değiliz, bildiğin geçen hafta görüşmüş gibi bir halimiz vardı :) İyi ki sonunda "gerçek anlamda" tanışmışız, Melda'yı çok seviyordum zaten, cumadan beri daha çok seviyorum! Tanısanız siz de severdiniz, sürekli gülümseyen tatlı mı tatlı bir hatun kişisi kendisi, nasıl sevmeyeyim :)

Biz kaçta buluştuk, ne kadar oturduk bekledik hiç hatırlamıyorum. Biz oturup beklemeye başladıktan sonra bizden önceki seansın ara verdiğini düşünürsek 2 saat falan oturmuş olmalıyız orada ama 5 dakika gibi geldi! Hiç susmadık, hatta özellikle söyleyeceğim bir sürü şeyi unuttuğumu da ayrıldıktan sonra fark ettim. Ama bu normal tabii. Heyecandan 1 saat bakınmamıza rağmen kahve olduğunu bile göremedik orada :) 

Ahh Tolkien! 
Duyuyor musun? 
Bizi sen bu hale getirdin güzel adam! 



Yazının son bölümüne geldik. Şimdi filmden bahsediyoruz. İzlemediyseniz kaçmak için son şansınız!



SPOILER

Filmin en başı, ahh ne güzel bir başlangıç o öyle! LOTR'a selamımızı çaktık, döndük. Bilbo ve Gollum karşılaşması tek kelimeyle muhteşemdi! En büyük etken elbette ki Andy Serkis. Kıymetlimiss. Martin Freeman olur mu olmaz mı bilemiyordum, olurmuş. Cate Blanchett, ne güzelsin! Yine gel. Cüceler muhteşemler! Bu noktada tek bir eleştirim var Peter Jackson'a. Canım abim, o Kili yakışıklı olmuş bildiğin, neden öyle olmuş? Bak bizi çoluk çocukla uğraştırıyorsun sonra. 

Ayyy Kili çok yakışıklııı 
ayy çok tatlıııı 
çok iyi bir insaaaaan (?!)
cücelerin Legolas'ı*

*based on a true story

Sanırım anlatmayı istediğim şeylerin küçük bir kısmı bu. Şimdilik yeterli. Biz bir yandan tekrar tekrar sevgili Hobbit'imizin beklenmedik yolculuğuna çıkışını izlemeye devam ederken bir yandan The Desolation of Smaug için geri saymalara başladık bile.

Son 358 gün!

2 kişi de demiş ki:

Sam Scarlet dedi ki...

Okuduğum her cümlede yeniden heyecanlandım (: Geri sayım olayı muhteşem!

fiLmmAniA dedi ki...

heycandan ve meraktan ölüyordum, yazını okuyunca daha da heycanlandım, ama hala izleyemedim kafayı yiycem...

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?