28 Şubat 2012 Salı

Kiss me, I'm Irish!



Müzik keşfetme akşamlarım var benim. Eskiden youtube'un benzer videolar tavsiyelerinden hareketle dolaşıyordum, bir süredir lastfm'i kullanıyorum bunun için.


Dinlediğim gruplardan hangisine benzetti bilmem, Gaelic Storm diye bir grup önerdi bana geçenlerde. İlk aramada şu yazının başındaki görsel çıktı karşıma, "Six Feet Undeeeeer" diyerek youtube'a koştum, şarkı aramaya başladım. 


Six Feet Under diyerek koşma sebebim de şunu anımsatması:






Youtube aramasında karşıma çıkan ilk sayfada aşağı doğru şarkı isimlerini okumaya başladım. İlk ilgimi çeken "Kiss me i'm irish" oldu. "Yahu bu ne güzel şarkı ismi" derken cümle "yahu bu ne güzel şarkı" şekline döndü :)


Grubun diğer şarkılarına da yavaş yavaş bakacağım ama aynı şarkıya takılıp kaldım. Ağzım kulaklarıma varmış şekilde dinliyorum, nasıl sevimlisin böyle be.


Dün de daha ilk sayfasını okurken sevdiğim bir kitaba başlamıştım (sanırım bitince anlatılacak hikayesi), bu akşam da müziğimi buldum. Yarın da erken kalkmak zorunda değilim. Demek ki bu akşam hayat bana güzel! :)





Old songs and old stories, they keep us alive
Without our past, we would never survive
I'm my island, my island is me
So you know what you can do
If you don't like what you see


Kiss me i'm irish
I'm the wild rover
my eyes, they are smiling
And i'm seldom sober
I like my whiskey
And I love to dance
So if you're feeling as lucky as me
Take a chance...
And kiss me I'm Irish.


My heart beats a jig and my blood it flows green
I've been a rogue and a rambler from ocean to sea
And I like a 'bevy', now and then, that I'll never deny
But I only drink on the days of the week that end with a 'Y'
I'm no saint, I'm no sinner, of that there's no doubt
I'll tell you the truth I'm the one
That your grandmother warned you about


Dublin, Milwaukee, Cleveland and Cork
Kerry, Chicago, Armagh and New York
Belfast and Boston, Donegal and DC
Raise your glasses and sing, sing, sing with me!

27 Şubat 2012 Pazartesi

As Time Goes By


 







Ben sevdiğim filmleri ara ara tekrar izlerim. İkinci kez izlemeye cesaret edemediğim belki de tek filmdir Casablanca. Yalnızca bir defa izlememe rağmen her şeyini ezbere bildiğim tek film de o tabi. Bırakın izlemeyi düşünmesi bile kötü yapıyor insanı...


Filmin sonunda Rick ve Ilsa'nın yarım kalan hikayesi beni fazlasıyla üzüyor. Benim gibi üzülenleri bu üzüntüden kurtarmak için mi bilmem ama şöyle bir kitap var:  http://www.amazon.com/As-Time-Goes-Michael-Walsh/dp/0446607452


"Peki ya sonra?" sorusunun cevabı kitapta. (Türkçeye çevrilmiş mi bilmem, ben bulamadım.) Rick ve Ilsa'nın hikayesinin içine yeniden düşmek, üstelik bilmediğim şeyler okumak beni mutlu etti.


"Benim hikayem böyle güzel, başka bir şey eklemek istemiyorum" derseniz, kesinlikle uzak durun hikayenin devamından.


Bir de filmin kendisinden ünlü şarkısı var hani, "As Time Goes By". Onun sayfasında yazana göre 1959'da, Bob Dylan henüz Bob Zimmerman iken bu şarkıyı söylemiş. Elbette kayıt falan yok. Şayet zaman yolculuğu bir gün mümkün olursa ilk gideceğim günü seçtim: 9 Ocak 1959. Yer Minnesota.


Hatta yine aynı sayfada Willie Nelson da var. Tom Waits de söyleseymiş benim üçlüm tamamlanacakmış.





Herkesi sevmemek iyidir





Bir kitabı daha ilk sayfasını okurken sevebilirim. İlk dinleyişimde bir şarkıyı, ilk dakikasından bir filmi, sınırından girdiğim an bir semti, görür görmez bir atkıyı sevebilirim. Lise öğrencisiyken bir kitap fuarı için gittiğim okulun kapısından girdiğim an orada okumaya karar vermiştim mesela. Tam o saniye sevmiştim.


Ama söz konusu insanlar olduğunda ı ıh. Olmuyor. Kimseyi kolay kolay sevemiyorum. Tamam sevdiğim insanları dozunda sevmiyorum, her şey gibi abartıyorum ama o aşamaya da çok zor geliyorum.


Bazen insanlarla sürekli bir arada olman gerekiyor. Aynı yerde çalışıyorsunuz mesela, giriş çıkış saatleriniz aynı, yolunuz aynı. Birbirinizi görmemiş gibi davranacak haliniz yok ya. Birlikte gidiyor geliyorsunuz. Çünkü yolda karşılaşıyorsunuz. Sizi birlikte gören insanlara göre birbirinizi çok seviyorsunuz ve hiç ayrılmıyorsunuz. 


Hayır işte, öyle değil!


Mümkün olsa hiç yanımdan ayırmayacağım iki üç kişi tabi ki var ama hiçbirini her saniye yanımda tutabilecek durumda değilim şu an. Hepimiz başka yerlerdeyiz. Sürekli yanımda olanlarsa aynı ortamı paylaşmak zorunda olduklarım. Ama ben bunu tanıdığım her insana anlatmaya çalışmaktan yoruldum. Akraba gibi mesela, atsan atılmıyor satsan satılmıyor. 


İnsanları sevmek ve hayatında önemli yerlere koymak öyle çok kolay değil. Ama karşındakiler iki günde canım cicim moduna giren insanlarsa sen de öyle olmalısın. Çünkü kimse kendinden farklı olanı anlamak istemiyor. Aynen benim de o bir anda samimi olma hallerini anlayamamam gibi.


Galiba huzur akıl hastanesinde tek başıma kalabileceğim bir odada! :)






Görsel: 9gag.com'dan, 
çevremdeki sevgi pıtırcıklarına 
dayanamıyorum ulen temalı 
bir resim.

15 Şubat 2012 Çarşamba

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore





15 dakikalık kocaman bir mutluluk.


Şu kısa filmin içinde hayatım boyunca yaşayabilirdim sanırım. Eğer Shire'da yaşayamayacaksam burada yaşayayım yahu! Hayatım bu olsun, bir sonraki ben olayım...



The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore from Moonbot Studios on Vimeo.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Yalnızlıklar'dan



Arpacık kumrusu nedir, neye benzer bilmem. Ama arpacık kumrusu gibi düşünmek deyişi muhtemelen şu an yaptığım işe karşılık geliyordur.


Ne zaman bu durumda olsam kimseyle tek kelime etmek istemiyorum. Bazen konuşmak rahatlamayı sağlamıyor. Hatta aksine sıkıntıyı büyütüyor.


Dün gece en son 2006'da okuduğum bir kitabı aldım elime, kafa dağıtmak için. Eğlenceli bir kitap da değil hani. Ama en azından aklımın farklı yerlere bölünmesini sağlamak bir yerden sonra içine düştüğüm sıkıntıyı hafifletiyor.


O zamanlar okuduğum kitapların sayfalarını kıvırıp işaretler koyuyormuşum. Yaş ilerledikçe daha hassas oldum demek. O zaman köşesini kıvırdığım sayfaları okudum önce, ardından kıvırmadıklarımı. Değiştiğimi görmek istedim. O zaman bana anlam ifade eden kelimeler şimdi etmez belki ya da önemsemediklerimin aslında ne kadar önemli olduklarını fark ederim dedim.


Değişmemişim meğer.


Olsun.


Kitap "Yalnızlıklar", yazan Hasan Ali Toptaş. Aslında yazacağım sadece onun cümleleri olacaktı bu yazıda ama neyse...


Şöyle demiş:


Ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde.

Yüzün gelirdi bir yerlerden bir ülke,
kokun gelirdi bir bahar
ve gülüşün gelirdi de bir düş gibi,
ille de kendini kendine vurmuşluğun gelirdi de;
ben hep şarkı sanırdım gökyüzünü
kim bilir kimin söylediği.
Issız teknelerle kıyılarıma koşardım hemen,
bakardım (bakmak uzanmaktır);
atlaslar yırtılırdı düşümün bir ucunda,
bir ucunda ben;
ve suların unuttuğu yunus hıçkırıkları vururdu alnıma,
dudaklarımdan tuz kervanları yürürdü.

Kervanlar ki, birer seraptır harami günlüğünde.

Sonra, yalnızlıkların gelirdi postadan
postacıların yalnızlığını çoğaltarak;
kapılar esnerdi kedi kedi, pervazlar gevşerdi
ve masanın insana yansıyıp yansıyıp kendine dönüşü
yavaşlardı gitgide;
ve ben mektup görürdüm her şeyi.
Rüzgârı okurdum rüzgârların dağıttığından,
otları okurdum salınım salınım,
sonra taşları.

Otobüs camlarını en çok,
en çok televizyon antenlerini,
çatıların eğimini (içimize doğru) ve kuşları,
insan yüzlerini sonra,
birbirini rendeleyen insan yüzlerini,
sonra komşu evde azarlanan flüt sesini,
bir kadehin duruşunu ve sokağı (yüzümüze taşan)
ve romanları daha da çok büyük bir iştahla
okur, okurdum da,
hep sen kalırdın aklımda.
Sen kalırdın senden de büyük.

Anlardım ki, insan bir başkasındaki kendini okur;
ve okunanlar yalnızlıktır.




Görsel: Chuck Groenink

7 Şubat 2012 Salı

Alıntı-9-

"Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır." dedi. *




Keşke bu kadar haklı olmasaydı.






*Hakan Günday-Piç

Diyeceğim şudur ki

İnsanların istekleri değişir. Değişmemesine imkan var mı?


Dün nefret ettiğim bir şey bugün çok istediğim bir şeye dönebilir. 1 günde olmadıysa da gördük bunun olduğunu zaman içinde. (1,5 günde anlamıştım 2. diplomayı boşuna aldığımı mesela.)


"İstediklerim değişti" de. "O zaman istemiyordum ama artık istiyorum" de. Ama ne olur bana gelip "Ben zaten hep bunu istemiştim" deme. Az zaman geçirdiğin biri buna inanabilir belki ama geçmişte neler istediğini bilecek kadar tanıyorum seni... Ayrıca söylediğiniz en gereksiz şeyleri bile unutmadığımı en az benim kadar iyi biliyorsunuz.


Bazen insanlardan fena halde bıkıyorum.


En çok bıktığım kişi elbette benim ama bunda bir artma/azalma yok, her daim sabit. Diğerlerine karşı hissettiklerim olumsuz yönde değişince üzülüyorum. Sonra o da geçiyor...


(Bazen bunların sadece kafamın içinde kalması canımı sıkıyor. Kişilerin yüzlerine bunun farkında olduğumu söylemek onları sıkıntılı bir duruma sokuyor. Mutluymuş gibi davrandıkları küçük oyunlarına herkes inansın istiyorlar hani... Başka birileriyle konuşmayaysa hiç gerek yok. Böyle zamanlar için iyi ki blog var.)

1 Şubat 2012 Çarşamba

Şark Dişçisi



Ekim ayının bir günü "Koltuklarımız zaten çok arkada, bugün tiyatroya değil konsere gidelim. Gelecek ay aynı oyuna tekrar bilet alırız." dersiniz. Anca ocak ayının son pazarında ve o gün arkada diye beğenmediğiniz koltukların 4 sıra arkasına bilet bulabilirsiniz ve buna şükredecek hale gelirsiniz.

Ekim ayından beri aklımız Şark Dişçisi, fikrimiz Şark Dişçisi. Biletler çıktığı gün biter mi?
Biter tabi.


Bilet bulamamamız değil asıl tuhaf olan kısım. Oyuna gitmediğimiz o günden beri durmadan karşımıza bu oyun çıkıyor. Kültür-sanat siteleri haberleri, sosyal medya derken nereye baksak oyunu görür olduk.


Geçtiğimiz pazar da muradımıza erdik. Oyun çıkışı yorumlarımız ortaktı: "Bu kadar övmekte haklılarmış."


Şark Dişçisi, 19 Ekim 2011'de Şehir Tiyatroları bünyesinde sergilenmeye başlanmış bir müzikal. Yahut 3 saatlik müzikli bir şölen diyelim.


Oyunun çevirmeni Boğos Çalgıcıoğlu yazar Hagop Baronyan için şöyle yazmış:


"Döneminin en iyi mizah yazarlarından olan Hagop Baronyan'ı bazı eleştirmenler; Ermenilerin Molière'i kabul ederken, bazıları da hiçbir edebi değeri olmayan 'eser' bile denemeyecek şeyler yazan, birkaç Fransız komedisini devşirip kendine mal eden bir zavallı olarak değerlendirirler.


...


Başta Molière olmak üzere birçok Avrupalı yazarı kendi dillerinde okumuş ve doğal olarak onlardan etkilenmiştir de... Ama çok zeki ve çok dikkatli bir gözlemci olduğundan, yaşadığı dönemden günümüze kadar Ermeni hiciv edebiyatının en önemli yazarı olmuştur."


Bir süre önce, çok çok iyi bildiğim bir eserin tiyatro uyarlamasını seyrettiğim güne kadar yönetmenlere çok dikkat etmediğimi itiraf etmeliyim. Sinema yönetmenlerine bu kadar dikkat ederken tiyatroda neden etmediğimi de bilmiyorum. Çok sevdiğim hikayenin ne zaman bitecek diye saniyeleri saydığım bir oyuna dönüşmesi üzerine yönetmenlere dikkat etmeye başladım.


Dikkat edip, yönetmenlerin tarz ve özelliklerini iyi görmeye başlayınca "oyunu tereddütsüz izlenecek" yönetmenler listemi de oluşturmaya başladım. Şark Dişçisi'nin yönetmeni Engin Alkan. Daha önceden de listemin üst sıralarındaydı, bu oyundan sonra galiba en üst sırada diyebilirim.




Oyunda kimler var?


En sevdiğimiz tiyatro oyuncuları listemizin ennn baş sıralarından Emrah Özertem var. Sahnede varlığı bile gülümseme sebebi.


Tarla Kuşuydu Juliet'in Shakespeare'i; İstanbul Efendisi'nin İrfan'ı Çağlar Çorumlu hakkındaki ilk izlenimlerim fazlasıyla olumlu olmuştu. İzlediğim üçüncü oyunundan sonraki düşüncelerimi anlatmak için "olumlu" sıfatı yetersiz. Harika demek daha uygun olabilir.


Sahnede tek başına durup alakasız şeyler anlatsa bile saatlerce izleyebileceğim Sevinç Erbulak oyunun ilk yarısında arka planda kalır gibi olunca üzülmüştüm. İkinci bölümde üzüntüm geçti :) Bazı insanlar sahneye öyle yakışıyor ki.


İkinci üzüntüm Tuğrul Arsever'in bizi kahkahalara boğduktan sonra ortadan kaybolması oldu. (evet kahkaha atabiliyorum ben de.) Oyun sonu şahane bir sürprizle o da telafi edildi. (Buraya "spoiler" mı deseydim?)


Tek tek olmayacak böyle, ben tüm listeyi yazayım:


Kolbaşı: Selçuk Borak
Taparnigos: Çağlar Çorumlu
Marta: Sevil Akı
Yeranyag: Selin Türkmen
Tovmas: Ümit Daşdöğen
Sofi: Sevinç Erbulak
Markar: Hüseyin Tuncel
Levon: Salih Bademci
Nigo: Emrah Özertem
Giragos: Tuğrul Arsever
Margos: Ümit Daşdöğen
Kumpanya: Çiğdem Gürel, Senem Oluz, Özge O'Neill, Yasemin Güvenç, Reyhan Karasu, Murat Üzen, Serkan Bacak, Okan Patırer, Y. Arda Alpkıray


Kendisinden 15 yaş büyük zengin Marta'yla evlenen çapkın dişçi Taparnigos; Levon'a aşık olmasına rağmen yaşlı Markar'la evlendirilmek istenen kızları Yeranyag; çevrelerindeki insanlar, uşaklar, diş ağrısı çeken hastalar ve onların yaşadıkları etrafında şekillenen keyifli bir oyun, keyifli bir 3 saat.


İstanbul'daysanız ve vaktiniz varsa (yoksa da ayarlayın bir zahmet yahu.) bu oyunu izleme iyiliğini kendinize çok görmeyin. Ben ilk fırsatta tekrar izleyeceğim.






Fotoğraflar: evetbenim.com, bianet.org