30 Nisan 2012 Pazartesi

Hep böyle

Gölgesinde senelerce oturduğumuz o ağaçlar, binlerce şey düşünerek/konuşarak yürüdüğümüz yollar, tanıdık yüzlerin gülümsediği pencereler, o tanıdık yüzler hatrına katettiğimiz mesafeler, yine aynı sebepten kavga ettiğimiz arkadaşlar, büyük kısmını hiç hatırlayamadığım binlerce anı...

Henüz lise öğrencisiyken gördüğüm o rüyanın gerçeğe dönüşmesinin üstünden 8 yıl geçmiş. O rüyanın gerçeğe döndüğü sabahın heyecanına eklenmiş binlerce an bir fincan kahvenin kokusundaydı, yıllar sonra...

Bazen diyorum ki geçmiş keşke geçmeseymiş.

Birkaç saat sonra bağırıyoruz sesimiz çıktığınca:


"ve dönmek gerek
ve dönmek gerek
gerçekten özleyince..."

25 Nisan 2012 Çarşamba

"Herkes kendi işini yapsın!"


Türkiye ve dünya kamuoyuna!


Her şeyin farkındayız.


1914'ten beri ehil ellerde olan İstanbul Şehir Tiyatrosu göz göre göre ehlileştirilmeye çalışılıyor.


Dünyada -herhalde- ilk kez bir tiyatro, tiyatro insanlarından arındırılıyor.


Sanatın içinden sanatçı kovuluyor.


Tüm bunlar sanatı ve sanatçıyı hizaya sokma ve halkın gözünde küçük düşürme gayretleridir. 


Bilinsin; gerçekleri eğip bükerek hiç kimse sanat ve sanatçı ile halkın arasına nifak sokamaz.


Hedefin ne olduğunu görüyoruz. Özgür düşünceden korkmayan herkes görüyor.


Çok sesliliği tek bir notaya dönüştürecek olan "muhafazakar sanat" gibi söylemler, demokratikleşme diye sunuluyor. Sanatsal yaratı, siyasi iradeye teslim ediliyor.


Oysa sanat ve demokrasi, hiçbir siyasi iradenin faydacı beklentilerine göre yeniden tarif edilemez. Seçilmişlerin asıl görevi, sanata, ihtiyacı olan özgür ortamı sağlayacak altyapıyı oluşturmaktır. Onlar, bunu sadece sanatçı için değil, öncelikle halk için yapmak zorundadır. Eğer yapmazlarsa, sanat sessiz kalmaz.


Sessiz kalmayacağız.


Öncelikle, dayatılan yeni yönetmeliğe karşı hukuki zeminde hakkımızı arayacağız. 100 yıllık Şehir Tiyatrosu mirasını her zeminde savunacağız. Ustalarımıza, İstanbul seyircisine ve gelecek kuşaklara karşı üstlendiğimiz bu sorumluluğu ülkemizdeki ve dünyadaki tüm sanat emekçileri ile paylaşıyoruz.


Hedefimiz, çağdışı yönetmelik dayatmaları yerine, çağdaş ve özerk bir İstanbul Şehir Tiyatrosu yasasıdır.


Ülkemize, değerli sanat kurumlarımıza, sanatçılarımıza ve halkımıza yakışacak olan budur.


Karanlığa ve karanlığın getireceği korkuya karşı birlikte direneceğiz.


Sayın Belediye Başkanı'nın bir canlı yayında kurum sanatçılarına yönelik sunduğu öneriyi düstur kabul ediyoruz:


Herkes kendi işini yapsın!


Bizim işimiz tiyatro.


Korkuya karşı özgür tiyatro!


Korkuya karşı özgür sanat!



İŞTİSAN (İ.B.B. Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği)




Facebook: http://www.facebook.com/groups/412100165469227/ (görsel de buradan.)
Twitter: http://www.twitter.com/sehrintiyatrosu
#sehirtiyatrolariyokedilemez


20 Nisan 2012 Cuma

Hayal

Gecenin bir yarısı elimdeki kitabın 186. sayfasındayım. Karakterlerden biri diğerine diyor ki:


"Benimle ilgili hayallerin benim hayallerim değildi."


Sonrasını okuyamadım günlerce.




Hep bu yüzden değil miydi zaten...








*Bahsettiğim gecenin üstünden 1 aya yakın zaman geçti. 
Cümle aklımda. Yazılacak çok şey varsa da cümle kendi 
başına öyle çok şey söylüyor ki yanına bir şey eklemeye 
kıyamadım.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Şehir Tiyatroları Yok Edilemez!

13 Nisan 2012 Cuma

Tiyatroma dokunma!



Şehir Tiyatroları ile ilk tanışmam, hafızam beni yanıltmıyorsa, 1999 senesine denk gelir. (Hafızam beni böyle konularda yanıltmaz.) O günden beri de Şehir Tiyatroları'nın benim için ne ifade ettiği gerek blog vesilesiyle tanıştığım gerekse günlük hayatımda bir şekilde zaman geçirdiğim insanların malumudur. Anlatırım, nasıl bilmesinler? Yazarım. Tiyatro deyince yüzüme bir gülümseme yerleşmesi sevgiden değil de başka neden olabilir?


Şu an bunu yazıyor olmamda elbet bu sevginin de etkisi var ama ortadaki o kocaman yanlış benim sevdiğim şeye yapıldığı için değil sadece yanlış olduğu için tepkiyi hak ediyor. Yanlış her zaman yanlış. Bu ülkede her şey yanlış.


Bir süredir -özellikle yandaş kesimde- Şehir Tiyatroları hakkında yapılan olumsuz haberleri gördünüz mü görmediniz mi bilmiyorum. Yandaşların babası olan gazete tiyatro salonlarının boşluğuna vurgu yapan bir yazıyla sıranın tiyatrolara geldiğini duyurdu mesela birkaç ay önce. Halbuki önceden böyle yazılarla zemin hazırlamaya ne gerek var? Onun okuyucusu zaten umursamaz ki "canım istedi engelledim" desen bile. "Önceden de diğerleri yapıyordu" der.


Bırakın oyundan önce bilet almayı, 1 ay öncesinden bilet bulamadığım oyunların hepsini hatırladığım için bu haber gerçek mi diye düşünmedim bile. (Bir ayın 25-26'sı dolaylarında bir sonraki ayın son günündeki oyuna en arkalardan bilet bulabildiğimiz günler de oldu ki onlardan da bahsetmeye gerek bile yok.)


Sonra Rosenbergler. Meğer bu adamlar öyle acemi adamlarmış ki oyunu korsan oynatıyorlarmış. Telif-melif hak getire. Ortaya çıkınca da hemen kaldırmışlar oyunu tabi. (Bu haber de aynı gazeteden. Yazının sonunda bu oyunla ilgili bir oda tv linki var. Oyunun konusuna kısaca bir göz atarsanız neden rahatsızlık yarattığını hemen anlayacağınızı garanti ederim.)


Dün de niyetlerini açıkça belli eden kararları aldılar ve bu karara göre İstanbul Şehir Tiyatroları artık onların!


Ben 3-4 yıl öncesine kadar ilgimi çeken her türlü filmi sinemada izlerdim. Artık beni fazlasıyla heyecanlandıran ve ilk günden izlemeyi istediğim bir şey değilse sinemaya gitmiyorum. Çünkü sinema artık benim için bir zevk değil, sıkıntı kaynağı. İlk zamanlar alışveriş merkezlerinin sinemaları iyi bir alternatif gibiydi, koltukları rahattı, üstelik fazla salon sayısı fazla film alternatifi demekti. Artık değil. Alışveriş merkezleri mantar gibi çoğaldıkça sinemalar da çoğaldı ama gittiğiniz her sinemada manzara aynı. 9-10 salonda gösterilen 2 farklı film. Sadece 2 farklı film gördüğümü biliyorum, evet. Biri kendi filmleri, öteki kötü bir komedi. Sonra da "X filmi şu kadar salonda gösterildi, şu kadar izlendi, Hollywood yapımı bilmem ne filmi bu kadar beklenmesine rağmen bizim X'in gölgesinde kaldı." haberleri. Hollywood diyorum, farklı ülkelerin fazla duyulmayan filmlerinden bahsetmiyorum bile. Onlar genelde vizyona girmiyorlar zaten. Ne gerek var?


Alışveriş merkezlerini mantar gibi çoğaltırken bizi onlara mecbur kılmak için çalışmalar da ihmal edilmedi elbette. İstiklal Caddesi'ni boydan boya katedip merak ettiğimiz filmin hangi sinemada hangi saatte olduğuna bakıp en uygununa giderdik eskiden. Artık yapamıyoruz. Adım başı aynı kahveci, aynı aksesuarcı, aynı giysiciden birer tane açmak varken eski sinemalar orada neden dursun ki? Ayrıca o eski sinemalar izlenmesi sakıncalı filmler yayınlıyorlardı. Bak avm'ler öyle mi?


Birkaç yıla kadar film festivallerini de yok etmenin yolu bulunur ya da kendi istedikleri filmlerin gösterilmesi kaydıyla devamına izin verilir. O sıkıntıdan da kurtuluruz. 


Kitap konusunaysa hiç girmiyorum şu an. 


Elimizden güzel şeyler alınıyor. Her gün biri daha. Bir gün Haydarpaşa, bir gün Emek Sineması, bir gün Şehir Tiyatroları... ("Şehir Tiyatroları'nı biz yöneteceğiz, oyunlar, oyuncular, yönetmenler konusunda tüm kararlar bizim" demek yok etmektir. "Ama tiyatroları kapatmıyorlar ki" demek Pollyanna için bile fazlasıyla safça bir yaklaşım olur.)


ve biz, tıpkı o hikayedeki gibi bize dokunulmadığında sesimizi çıkarmıyoruz. Bir gün bizim için geldiklerinde sesini çıkaracak kimsenin kalmayacağı o güne gidiyoruz hızla.


Yılan yaşamasın. Mesele bana dokunması ya da dokunmaması değil. Haksızsa dokunmasın kimseye! Ülke kimsenin babasının çiftliği değil. 


"Aman ben tiyatro sevmem, bana ne" dersen yarın senin sevdiğin şeye sıra geldiğinde onu kurtarmak için ne yapsan boş...


"Yönetim devri" oyuncuları ayağa kaldırdı: http://www.ntvmsnbc.com/id/25339887
"Şehir Tiyatrolarında hükümet cemaat gerilimi mi?" http://www.odatv.com/n.php?n=sehir-tiyatrolarinda-da-hukumet-cemaat-gerilimi-mi--0303121200
"Artık oyunları ve oyuncuları belediye seçecek" http://www.odatv.com/n.php?n=artik-oyunlari-veoyunculari-belediye-sececek-1304121200

Kısacık-27



* Yazdığım 1000 tane yazıdan sonra konuya küt diye girdiğimiz yazıların acayip olduğunu düşünmek ilginç sanırım. Hep aynı şeyi düşünüyordum aslında ama ilk defa şu an rahatsız etti bu durum. Halbuki kompozisyon yazar gibi yapsak güzel güzel, giriş-gelişme-sonuç, örnekler. Ehehe.


* Allah'ım beni hayatımın hiçbir döneminde tripli bir insan yapma yarabbim. Amin.


* Hayatınızın tek mecburiyetinin bulduğunuz her vakitte kitap okumak ve film izlemek olduğunu düşünün. Yapacağınız iş için en büyük gereklilik buymuş mesela. Ne kadar çok izler ve okursanız o kadar iyi olurmuşunuz işinizde. Yeni hayatıma hoş geldiniz! (Nispet yapan Selin modeli.)


* Bugünler için çok bekledim ama ben... (Kime göre, neye göre?)


* Gece kitap okumaya başlıyorum, birkaç sayfa sonra bir cümle geçiyor ve okumayı bırakıyorum. O kadar güzel bir şey söylüyor ki sabaha kadar aklımda o cümle olsun istiyorum.


* 7. sezonun akıllara ziyan o bölümünde House izlemeyi bırakmıştım. Orada öyle bitse senelerce "ne güzel finaldi" diye anlatırdım, öyle sevdim. Şimdi de şöyle anlatıyorum gerçi: "Bir dünya dizi izledim, çok şahane anlar gördüm ama House 7. sezon 16. bölümün sonu başka türlü bir şey." Bak yine gaza gelip anlatasım var. Sus.


* Aslında 7. sezon 16. bölüm değildi mevzu. House'u bitirme kararı aldılar ya hani, hemen döndüm doktoruma. Canım.


* Canım dedim aklıma Tom Hanks geldi. Lütfen şu adamı filmlerde öldürmeyin, hatta başına hiç kötü şey gelmesin. Filme dikkatimi veremiyorum ona bir şey olduğunda.


* Verilen örnek kaynakçada kitapların yayın tarihini görüp gaza gelen, kendi çalışmasının kaynakçasına faydalandığı siteleri hangi tarihte ziyaret ettiğini yazan arkadaşım, yapma. Bana ne senin tıklama saatinden, gününden!


* "Uff o filmi izlemeyin, çok salak, 2 saatim boşa gitti." diyen tip var ya, ağzına terlik yemeyi hak ediyor. Sanki o filmi izlemese kansere çare bulacaktı, dünyaya barış getirecekti. Hadi bunları geçtim, bari kendi işine yarayacak bir şey yapsaydı. Kitap okusaydı, açık havada dolaşsaydı. Ama bunlar yok, facebook var. En faydalı zaman geçirme şekli. Evet, bence de.


* Geçmişteki saçmalamalarımı düşünüp utanırken yaşı benden küçük insanların aynı şekilde saçmaladıklarını görmek biraz olsun içimi rahatlatıyor. Çoğunlukla fark etmiyoruz ama hayatlarımızın belli dönemlerinde benzer şeyler yapıyoruz başkalarıyla. Onlar da 3-4 sene sonra kendilerine kızacaklar mesela. 


* Sözlüklerde başlıkları alt alta okuduğunuzda komik şeyler çıkar bazen hani ve bunların yazıldığı ayrı başlıklar açılır. O durum blogger'da da oluyor. Hatta daha komik oluyor. Reader'da blogları sırayla okuyordum, blog yazma sebebi kendisini övmek olan bir arkadaşın "Bugün aynama 'benden güzel var mı dünyada?' diye sordum ve tabi ki yine 'yok' cevabını aldım, ayrıca dünyanın en iyi insanıyım. Benim sayemde dünya güzel." içerikli onlarca yazısından birini okudum. Yine kendimi tuttum, gidip "insanların kendilerini olduklarından farklı ve daha iyi algılamaları" konulu bir yorum yapmadım. Sonraki bloga geçtim. Benim düşündüğüm şeyle ilgili yazılmış şahane bir yazıya denk geldim :) İki blogger birbiriyle konuşuyormuş gibi oldu ya da ikinci birincinin dedikodusunu yapıyormuş gibi :) Neticede hoş oldu yani.


* House'un yukarıda bahsi geçen bölümündeki şarkıyla bu yazı bitsin. 


4 Nisan 2012 Çarşamba

Beş


Buralarda 4 yılım tamamlanmış dün. 
Artık 5.


Oralarda olduğun için teşekkürler sevgili okuyucu. 

Once

Bu sabahki şarkım:







You think I got my eyes closed
But I'm lookin' at you whole fuckin' time.

Hiç kimse!



Robert zaman zaman "Kimse bizim gördüğümüz gibi görmüyor Patti." diyor.


Bu kadar.


Robert ve Patti kimdir öğrenmek için: 
bkz. Patti Smith 
bkz. Just Kids
Koyu renkle yazılmış cümle kitaptan.
Ne demek istediğimin anlaşılması için: 
bkz. geçmişte yazılmış yaklaşık 1000 yazı.
Şaka şaka, hepsi okunur mu hiç...
Salla gitsin.

1 Nisan 2012 Pazar

Bir...

Bazı günler söylenecek tek bir kelime yeter gibi geliyor.


Duymayı en çok istediğim hangisi bilmiyorum ama bir tanesi yeter. Biliyorum...


Sonra bir şiir takılıyor aklımın köşesine:


Çekingen, tutuk, saygılı.*



*