31 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni

Bir yıldan başka bir yıla geçmeyi seviyorum da şu yılbaşı tantanası için kendimi bildim bileli fazla yaşlıyım galiba. Yılın son günlerindeki alışveriş çılgınlığı ve gittiğiniz her yerde sizi karşılayan kalabalık, 31 Aralık gecesi sokaklardaki malum rezillikler, 1 Ocak'ta bütün haberlerde utanarak izlediğiniz görüntüler... Bunun neresi eğlenceli bilmiyorum, merak da etmiyorum.

Sadece yeni şeyleri seviyorum. Yeni bir yıl fikri güzel. Çoğunlukla bir öncekinden farklı olmuyor ve zaman zaman çok daha kötü oluyor ama neyse...

2013 mutlulukla hatırlayacağınız bir yıl olur dilerim. (Dilemekten zarar gelmez.)

İyi insanların başına da iyi şeyler gelse mesela keşke bu yıl. (Kötü insanların başına hep iyi şeyler geldiği gibi.)

Mutlu olsanız.

Güzel başlangıçlarınız olsa.

Mutlu anlarınız, güzel kitaplarınız, iyi dostlarınız, büyük aşklarınız, şahane müzikleriniz, tatlı sürprizleriniz... Olsa işte, keşke olsa! Dedik ya "dilemekten zarar gelmez", diledik gitti...

Bol bol kahve içelim bir de. 

2012'den kalanlar-3

Son :)

Bu yıl 250 civarı film izlemişim. Beğendiklerimi biraz detay vererek yazacaktım ama sanırım yazmam mümkün olmayacak. Onun yerine bu yıl izlediğim filmler içinde 60 üstü puan verdiklerimi yazmaya karar verdim. Öğretmenken de bol bol not dağıtan bir tiptim :) Film puanlama konusunda da öyle olabilirim. Oyunculuklarını beğendiğim, konusuna bayıldığım, müziklerine hayran kaldığım filmler var bunların arasında. Bazıları ise sadece düşündürerek bile hayatımda yer etmeyi başardılar.

Bu yıl ben bunları sevdim:

(Bunların kimi çok eski filmler, ben bu yıl izledim.)

The Hobbit: An Unexpected Journey (ehehe)

Agora (Hypatia'nın etkileyici hikayesi ve Rachel Weisz'ın oyunculuğu Amenabar'ın yönetmenliği ile birleşince... Yılın en başında izledim, etkisi hala taze.)

Submarine

Hysteria (Sevimli adam-komik konu-sevimli film)

Moneyball (Bu yıl en çok beğendiklerimden.)

Serendipity (Ahhh, böyle şeyler neden gerçek hayatta da olmaz ki?!)

Copying Beethoven 

The Rum Diary

Goethe!

Hugo (Ne güzelsin!)

Sztuka Spadania 

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore (İçinde yaşamak istediğim kısa film!)

Les enfants du Paradis

Une Vie de Chat

It Might Get Loud (Tekrar tekrar izlemelik!)

Poulet aux Prunes (Bu yıl en çok beğendiklerimden bir diğeri.)

Intouchables (Bu da o en çok beğenilenlerden. Çok iyiydi her şeyiyle.)

Un Monstre à Paris (Paris sokaklarında sevimli işler dönüyor! Çok tatlı bir animasyon.)

Allegro (İyilerden biri daha... Konusunu sevdim en çok.)

Juno 

Shine a Light (Scorsese'nin gözünden The Rolling Stones! İzlenmez mi hiç...)

Mia Aioniotita Kai Mia Mera (Bir şey yazmaya gerek var mı?) 

The Whistleblower

The Untouchables (Çok iyi. Geç kalmışım...)

Happythankyoumoreplease (Tatlı karakterlerle dolu, insanı mutlu eden bir film. )

Death at a funeral (2007 tarihli olanı izleyiniz, 2010 yapımı olanı değil.)

Goodbye Bafana (Çok etkileyici ve çok iyilerden bir diğeri)

Abre Los Ojos (Bu da yukarıdaki gruba dahil.)

In Bruges ( BlueSilence tavsiyeleri serisinin ilki :) Ayrıca iyiler grubuna dahil.)

No Man's Land (Bu da yukarıdakilerden.)

Cold Souls (Paul Giamatti filmlerini sevdiğimi fark ettiğim yıl oldu 2012. Farklı konusu, arada kendisini gösteren canımız Claire'imiz Lauren Ambrose ile bu filmi de sevdik.)

La Môme (Aaaaah deyip başka bir şey demesem... Nasıl güzelsin be film! Nasıl güzelsin be Marion Cotillard, özellikle bu filmde! Edith Piaf içinse söyleyecek tek sözcük bulamıyorum şu an...)

Girl with a pearl earring

Le Concert (Bu yılın en sevilenlerinden bir diğeri bu. Biraz hüzünlü, biraz komik. Çok güzel.)

Into the wild (Söylenecek çok şey var ama aynı zamanda söylenecek hiçbir şey yok. Çok...)

This must be the place 

Moonrise Kingdom

The Angels' Share (Ruby Sparks'a bilet bulmaya çalışırken bulamayışımız, sadece bu filme bilet kalmış diye "e hadi gidelim bari" deyip gidişimiz... Filmi çok sevişim. Üstelik 1 ay kadar sonra izlediğim Ruby Sparks'ı bunun yarısı kadar bile sevmeyişim... Hayat böyle, üzüyor gibi görünürken güzel şeyler yapıyor bazen.)

Sideways (Hoş bir tesadüf içeren -tesadüf?- bir tavsiye üstüne izlediğim ve yine sevdiğim bir başka Paul Giamatti filmi.)

Seeking a friend for the end of the world (Hayata dair bir sürü şey düşündüm bu filmden sonra ve belki en çok bu yüzden sevdim.)

O Ano em Que Meus Pais Sairam de Férias ("Seveceksin" demişti zaten... Çok sevdim!)

Another year (Bu filmin en güzel tarafı sakinliği mi, gerçekliği mi yoksa karakterleri mi karar veremiyorum...)

Adam (Güzel adam-güzel hikaye-güzel film. Hugh Dancy'nin kulüpçe hastasıyız!)

Le Havre (Hafızamın oynadığı minik bir oyun sonucu bir başka tavsiye yerine bu filmi izledim. Henüz tavsiye edileni izleyemedim ama bunu iyi ki izlemişim. Basit şeyler anlatır gibi görünürken aslında çok şey anlatan, insanı sıkmayan ve yormayan sakin bir film.)

La science de rêves (Çok güzel iki insan, farklı ve keyifli biraz da masalsı bir hikaye.)

To Rome with Love ("Kendini tekrar ediyor" tamam, kabul. Ama karakterleri bu kadar "gerçek", detayları bu kadar "güzel" çizen kaç senarist kaç yönetmen var? Midnight in Paris değil elbette ama keyifle izledim.)

Away we go (Güzel müzikler, güzel insanlar, sakin ve tatlı bir hikaye...)

Looper (Olmuş!)

Starbuck (Ben uzun yıllardır hiçbir filme bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Bayıldım!)

Zamani Barayé Masti Asbha ("Gerçek")

Ladri di Biciclette (Geç kalınmışlardan bir diğeri, iyi ki tavsiyeler var...)

Le Moine et Le Poisson (Güzel bir kısa film daha)

The horribly slow murderer with the extremely inefficient weapon ("Sinir bozucu komik" denen bir şey yok ama olsaymış işte bu olurmuş. Kaşıklı katil ile kurbanının kovalamacasını anlatan bir kısa film. Çok güldüm.)

La luna (Sevimli bir kısa film. Fazlasıyla sevimli.)

Salmon fishing in the Yemen 

Sleepwalk With Me (güldüm, kızdım, üzüldüm, sevdim...)

La Cité des enfants Perdus (Film kulübümüzün son haftaki filmi. Nasıl da güzeldi!)

Upside Down (Bu ara en çok farklı konular işleyen filmleri seviyorum. Tutarsızlıklar ve mantık hataları bulmanız mümkün ama kimin umurunda? Aşkın neleri yendiğini neleri yenemediğini tekrar tekrar izledik bunca yıl. Benzer konular, benzer filmler... Peki acaba aşk yer çekimini yener mi?)

Anna Karenina (Tolstoy'un en sevdiğim yazarlar listesinin tepesindeki değişmeyen yeri, bu romana olan aşırı sevgim ve önceki uyarlamanın rezilliği gibi sebeplerle önyargılıydım bu filme karşı. Filmden söylene söylene çıkacağımı hayal ettiğimi inkar edemem. Ama beklediğim gibi olmadı! 2013'te daha detaylı yazacağım bunu...)

Le Fate Ignoranti (Bu filmi izlemeyi bu zamana kadar ertelediğim için kendimden utanıyorum.)

Invention of Love (Güzel kısa filmlerden bir diğeri...)

Brave (Sevimli misiniz, nesiniz?!!)

The Avengers (Ben izlerken eğlendim.)

The Dark Knight Rises (Batman'i seviyorum, evet. Hatta en çok onu seviyorum. )

Dancer in the Dark

Melancholia

Ruby Sparks (Hikayenin güzelliği beklentilerimi bu kadar yükseltmeseydi daha çok sevecektim filmi ama sanki daha iyi olabilirdi...)

10 things I hate about you (Heath... Başroldeki 3 kişinin birbirine kardeş gibi benzemeleri de filmden aklımda kalan önemli bir detay. Bir de sahada şarkı söylediği bölüm var. Neyse...)

Biutiful

Easy A ("İyi" midir bilemedim ama izlenir.)

50/50

Northanger Abbey

Becoming Jane

Sherlock Holmes: A Game of Shadows (Çok sevdiğim bir diğer adam!)

Extremely Loud & Incredibly Close (Kitabın yanında film hiçbir şey değilmiş, biliyorum. Henüz kitabı okumadım, filmiyse sevdim. Tom Hanks sevgimin de bunda etkisi olabilir.)

Bébé(s) (Çoluk çocuğa karışma yaşımın geldiğinin kanıtı bu! 4 bebeğin farklı ülkelerde ve çok farklı şartlarda geçen hayatlarını izlerken yüzümün aldığı şekilleri görmenizi isterdim. Çocukları seviyorum, ne kötülük var bunda? Benim de bir tane olsa "hayır" demem hatta. Ya da 2 tane... Neyse...)

Le Tableau (Sınıf ayrımının bir tablonun içine sıkışmış hali; nefret, merak, aşk... Her şeyden biraz biraz. Hayatın içinde olan her şey resmin içinde!)

Ara (Bu yıl fazla Türk filmi izleyememişim, kendime not: "Gelecek sene açığı kapat!". Ara iyiydi...)

30 Aralık 2012 Pazar

2012'den kalanlar-2



Kitaplar. 
Çok kısa şekilde bahsedelim bu yıl okunanlardan...

Durmadan kitap aldığımız, durmadan okuduğumuz yıllardan birini daha geride bırakıyoruz. Umarım önümüzdeki sene daha çok alır ve daha çok okuruz!

Okuma listeme dahil etmediğim bir grup çeviribilim ve dilbilim kitabı okudum geçtiğimiz yıl. İşin güzel tarafı ciddi ciddi seviyorum ben bunları. Diyorum ya lisansta bulamadığım "doğru iş"i yüksek lisansta bulmuş olabilirim diye...

Bu yıl içinde iki kez okuduğum Çoluk Çocuk en sevdiklerimden biri oldu. Aynı yıl içinde 2 kez okuduğum tek kitap belki de... Yetmezmiş gibi sayfalarca yazı yazdım üstüne :) Tarihte yazılmış en uzun kitap değerlendirmesi olabilir benimki, iddialıyım! :)

Patti Smith demişken, bu yıl okunanlar arasında bir de Hayalperestler var. Ayrıca durup durup bahsettiğim Rock Ozanları'ndan tekrar bahsetmenin de tam sırası! Leonard Cohen ve Patti Smith'le dolu bir kitap... Günlerce tekrar tekrar okuduğum dizeler... Bir sayfada orijinali, bir sayfada Türkçe'si verilmiş. Çevirmen tarafımı bir kenara bırakıp "okur" olarak şu tavsiyede bulunacağım: "Eğer İngilizce okursanız alın."

(bkz: http://slnnn.blogspot.com/2012/12/patti.html
http://slnnn.blogspot.com/2012/04/hayal.html
http://slnnn.blogspot.com/2012/04/hic-kimse.html )

Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da en çok Hakan Günday'la doluydu. Az, Azil, Malafa, Piç ve Zargana bu yılın başında okundu ve okunmamış bir şey kalmadı. Çok özel bir adam Hakan Günday. Dünyaya çok güzel bir yerden bakan ve oradan bakarken gördüklerini çok özel sözcüklerle anlatan bir adam. Tanıdığım bir grup çok özel insan var Hakan Günday'ı çok seven, daha bu yönlerini bilmezken akıllarının içindekileri sevdiğim bir grup arkadaş. Artık daha "çok"lar, söylememe gerek var mı bilmem...

(bkz: http://slnnn.blogspot.com/2012/03/az.html
http://slnnn.blogspot.com/2012/03/kendime-not-5.html
http://slnnn.blogspot.com/2012/02/alnt-9.html )

("Kar İzleri Örttü" isimli kitapta bir öyküsüyle yer almış. 2013 dileklerimden biri kısmen oldu sayabiliriz yani. Yeni yıl tantanası bitsin, hemen okunacak.)


Çevremdeki okurların pek sevdiği ve tavsiye ettiği bir takım yazarlarla tanışmaya çalıştım bu yıl. Hayal kırıklığına dönüştü... Hatta bir-iki tanesinin nasıl olup da bu kadar sevildiğine anlam veremedim. (Çok satan aşklı romanlardan hallice kitaplar, kötü cümleler, zayıf olay örgüleri, zayıf karakterler... "Okunmaya değer" bulamadım.)

Cenk Taner'in hiçbir yerde bulunmayan Andıran Otu'nu sağdan soldan bulabildiğim parçalarla tamamlamaya çalıştım. Her gün biraz daha sevdiğim bir adam "Kaptan". Bir gün o kitap yeniden basılacak ve kavuşacağız biz de. Eminim...

Nick Hornby ile tanışmak için "Futbol Ateşi"ni seçtim. Muhteşem bir karar vermişim! Ardından 31 Şarkı'sını okudum ama beni Futbol Ateşi gibi mutlu etmedi. 

(bkz: http://slnnn.blogspot.com/2012/03/fever-pitch-futbol-atesi.html )

Öykülere uzak kalmıştım, 2 seçkiyle yeniden döndüm. Biri Refik Durbaş'ın "Öykülerde İstanbul"u, diğeri Semih Gümüş'ün bir araya topladığı "Türk yazınından seçilmiş kısa öyküler". İkisi de iyi seçkilerdi.

2012'de sonsuzluğa uğurladığımız efsanemiz Lefter'in henüz o hayattayken hazırlanan ama yayınlandığını görmeye yetişemediği biyografisi "Lefter: Futbolun Ordinaryüsü" bu yılın en önemli kitaplarından bir diğeri. Göz yaşlarıyla okuduk pek çok sayfasını... Hazırlayan: Haluk Hergün

Melih Esen Cengiz'in "Bir Osmanlı Yazı" adlı romanı yine içinde Fenerbahçe olan kitaplar kontenjanından dahil oldu hayatıma... İyi ki olmuş!

Ken Kesey'in Guguk Kuşu romanı geç kalınmışlar arasındaydı. Sonunda bu yıl onu da aradan çıkardık. (Bayılırım filmine!) Çevirisine öyle hayran kaldım ki konuya odaklanmayı unuttum zaman zaman. 

Hem bir an önce okumayı istediğim hem de bitirip boşluğa düşmemek için okumaktan kaçındığım Chuck Palahniuk kitaplarından bu yıl okunanlar "Çarpışma Partisi", "Günce" ve "Ölüm Pornosu". Ölüm Pornosu şimdiye kadar okuduklarım içinde her yönden "en zayıf" bulduğum Chuck Palahniuk kitabı. Sanki başka birini okuyormuşum gibi hissettim. Çarpışma Partisi ise en iyilerin hemen altında yer buldu kendine. Sanki kitap okumadım, onun yerine Çarpışma Partisi'ne katıldım gibi hissettim kitap boyunca!

Ön yargılarla okumaya başladığım Hugh Laurie'nin Silah Tüccarı romanı beni bu yıl en çok şaşırtan kitap olmuş olabilir. Zeki bir adam olduğunu elbette biliyordum ama güzel bir kurguyu oldukça iyi bir dil kullanımıyla zenginleştirip ortaya böyle bir kitap çıkarmasını beklemiyordum. Bizim ünlülerin saçma sapan kitapları yüzünden böyle bir düşünceye kapılmış olmalıyım. Affet beni güzel adam!

Genç bir yazarın, Berrak Yurdakul'un ilk romanı Konuşmayan Tavus Kuşu Camio bir süredir okumayı planladığım bir diğer kitaptı, sonunda bu yıl sıra geldi. Gayet başarılı bir "ilk" olmuş. Bir başka başarılı ilk Ned Beauman imzalı "Boksör, Böcek". Bir çalışmama kendisini konu olarak seçtiğimden epey detaylı bir inceleme yaptım sayılır üstünde, ben dikkatle ve özenle yaklaştıkça daha güzel görünmeye başladı. O kadar uğraşınca canımı sıkma riski yüksekti. Öyle olmadı.

Sonunda ilk Mine Söğüt romanımı da okudum: Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey. Kitabın ismi bile yazara dair pek çok ipucu verebilir size. Okurken hep yazarın çok büyük bir özenle yazdığı hissine kapıldım ve bu durum çok hoşuma gitti.

James Baldwin ve "Ne Zaman Gitti Tren". James Baldwin'e dair söylenmiş şeylerin ne derece doğru olduğu gerçeğiyle karşılaştım her sayfada. Heyecanla kitaba sarıldığımda "Sever misiniz James Baldwin'i, mutlaka okunmalı değil mi?" diyen, bu kitabı ne kadar zamandır bulmayı istediğimi söylediğimde bulduğuma benden çok sevinen sahaf amcamızı da sevgiyle analım mı yazının bu noktasında :)

(bkz: http://slnnn.blogspot.com/2012/01/hayat-bazen-de-boyle.html )

Markus Zusak'ın I'm the Messenger'ını orijinal dilinden okuduğumda daha çok seveceğimi hissediyorum. Güzel bir hikaye ve kötü bir üslup kaldı aklımda, oysa Kitap Hırsızı'nı yazan da bu adamdı. Buradan konuyu çevirmenin önemine bağlayacağım, kişiselleştirmişim gibi olacak. Halbuki ilgisi yok. Neyse. Kendime not: "Bir gün orijinalini oku."

Tam bu noktada 2 hafta kadar önce katıldığımız bir söyleşide Murathan Mungan'ın söylediği bir şeyi aktarayım size: "Eskiden hayattaki en zor şey sevgili bulmak sanırdım, meğer iyi bir çevirmen bulmak daha zormuş."


Öyle işte :)

Kitapçının rafında gördüğümde heyecanlandığım bir kitap: Darcy's Passion. Ben ve benim sonu gelmeyen, üstelik hiç azalmayan Darcy aşkım! Pride and Prejudice'i Darcy'nin tarafından görüyoruz kitapta, güzel oluyor. Türkçe çevirisi yok. Bekleyin, ben çeviririm bir gün :)

Bu yılın en iyilerinden iki tane daha: "Dilenci-Necip Mahfuz" ve "Deli-Halil Cibran"


Bu kitaplar muhtemelen ilerleyen zamanlarda daha detaylı yazılarda yer bulacaklar kendilerine. Şimdilik bu kadarı kâfi.

Yeni yıl dileğimi tekrar edeyim: "Kitap, kitap, kitap..."

2012'den kalanlar

2012'de izlediğim ve bir şekilde sevdiğim filmleri yazacaktım, sonradan isteğim bütünüyle kaçtı. Birer cümle yazıp geçmek istemiyorum, fazlasını yazacak isteğim, enerjim ve hatta vaktim yok. Şimdilik kalacaklar sanırım bir kenarda. Belki de müzik listeleri gibi film listeli yazılar yazarım bir ara aklıma eserse. Bilemedim şimdilik.

Yazma açısından isteğim kaçtı tabii sadece, film izlemeye süper bir hızla devam ediyorum. Orada bir değişiklik yok.

Dizileri yazacağım önce. Bahsi geçen dizileri birkaç sezon geriden takip ediyorsan okuma bence. Başlayalım. Spoiler olursa söylerim.




2013 yılına giriyoruz, ben Friends'i ilk defa 97'de izlemiştim. İnsan hiç mi sıkılmaz yahu?! Zaman geçtikçe daha çok seviyorum ben bu güzel insanlarımı. Canlarım. Bu yılın özellikle ilk yarısı tamamen Friends ile dolu geçti. Comedymax aynı 2 bölümü gün içinde 3 kez tekrarladı, 3'ünde de televizyonumuz açıktı. İşimiz varsa dinledik sadece, dinleyip güldük. Hep güldük. Nasıl Lost hayatımın doğru döneminde karşıma çıkıp güzel şeylere sebep olmuşsa, nasıl Six feet under bir diziden fazlasıysa ve sonsuza dek listemin bir numarası olacaksa, Friends de öyle diğer dizilerden hep ayrı kalacak. Evet, bu 3 dizi bir tarafa, geri kalan her şey bir tarafa...


Olması gereken yerde ve zamanda bittiği için takdir etsem de içimin acımasına engel olamıyor bu durum. Doktorumu özlüyorum! Muhteşem sezon finallerine bizi alıştırdıktan sonra onlar kadar muhteşem olmayan büyük finaliyle bir kısmımızı hayal kırıklığına uğrattı belki ama ben en azından bitiş şeklinden memnunum. Bu paragraf birazdan sonsuz bir döngüye girecek: "İyi bitti, aslında keşke bitmeseydi, neyse ki iyi bitti, yine de bitmeseydi..." gibi tekrarlara boğulmanızı istemediğimden burada bitiriyorum.

Özledim seni adam!


Bu çocuklar bu yıl da benim en çok sevdiklerim! Supernatural'ın olayı heyecanı, kovalamacaları, korkunç anları falan değil; tamamen karakterleri! Karakterler öylesine güzel şekillendirilmiş ve canlandıran adamlar öyle güzel seçilmiş ki yalnız bunun için bir 20 sezon daha izleyebilirim. Bir gün yapımcıların da inadı kırılacak ve daha fazla Cass, daha fazla Crowley görmeye başlayacağız. İşte o gün her şey daha güzel olacak.

Bu yıl izlediğim tüm dizilerin tüm bölümleri içinde belki de en unutulmazı Supernatural'ın 8. bölümü oldu. House'un 7. sezondan 16. bölümünü nasıl hiç unutmuyorsam, Six Feet Under finali deyince nasıl ilk günkü gibi hissediyorsam bu bölüm de öyle olacak belki... Olabilecek her şey vardı yahu içinde! Hiç bitmesin istedim...

Yılın ilk yarısı Supernatural geceleri bilgisayar başında sabahlama geceleri oldu, Amerika ile birlikte izlemeden uyumadım. Bu da böyle bir anımdır.

Castiel'i seviyorum.


Güzel adamımın güzel dizisi! Amerika'da bu yıl komedi dizilerinin reyting durumları içler acısıyken Go On'un çok izlenmesine seviniyorum, çünkü bu daha uzun süre beraber olacağımız anlamına geliyor. Matthew Perry'nin canlandırdığı Ryan King konunun merkezinde olsa da grubun geri kalanı asla arka planda kalmıyor. Özenle oluşturulmuş karakterler burada da diziyi sevme sebebi. Özellikle Mr. K ileride efsane olacak! Hatta şimdiden o yola girdi bile. Kahkaha atmadığınız anlarda yüzünüzde mutlaka bir gülümseme olması ve sık sık sevimli bulacağınız bir şeyler görmeniz dizinin sevdiğim bir diğer tarafı. Komik olmaya çalışan bir grup insan yok. Hayatın olağan akışı içinde yolları kesişmiş bir grup insanın düştüğü durumlar komik, kurdukları bağ ise çok sıcak. Bu yıl yeni başlayan diziler içinde sanırım en çok bunu sevdim!


İlk sezonun biraz daha gerisinde kaldığını hissettiğim bir sezon izledik geçtiğimiz Nisan ve Mayıs aylarında. En çok kızdığım şey koca bir yıl içinde yalnızca 2 ayımızın Game of Thrones ile geçmesi. Ama kızsak da yapacak bir şey yok. Game of Thrones bu bahsettiğimiz. Elbette izleyeceğiz!


Yeni başlayanlar içinde "en sevdiğim" diyebileceğim bir diğer dizi: The Newsroom! Bir gece vakti 1. bölümünü izlemeye yeni başlamışken sonraki bölümler için torrent'a saldırışım bugün gibi. Azalmayan heyecanı dizinin en sevdiğim taraflarından biri. Bir diğeri esas karakterlerimiz Will ve MacKenzie'nin nefretle aşk arasına sıkışmış gibi görünen ilişkisi. Sadece aşk ya da sadece nefret izlemekten sıkılıyorum. The Newsroom'da gördüğüm şey tamamen gerçek hayatta gördüğüm şeye benziyor. Her aşkın içinde biraz nefret yok mudur hem... Sevdiğim bir diğer şey Jim, Maggie, Sloan ve Don'ın durduğu o yanlış noktalar ve bunu düzeltmeye çalıştıkça daha çok batmaları belki. Umutları ve hisleri öylesine gerçek ki...

Karakterleri bir kenara bırakalım. The Newsroom adından anlaşılabileceği üzere bir haber merkezinde geçen koşturmayı merkezine alıyor. Kovaladıkları haberler Amerika'nın yakın zamanda gerçekten yaşadığı hikayeler. Bu sırada "yandaş" olmaları için sıkıştıran patronlar ve buna rağmen bildiğini okuyan (bunun için zaman zaman çeşitli işler çevirmek zorunda kalan) çalışanlar ideal olan ama gerçek dünyada neredeyse hiç var olmayanı anlattığından da hoşuma gidiyor belki izlediğim şey. Neyse işte, bu diziyi çok fazla seviyorum. 2012 favorilerim arasında bunun yeri ayrı.


Bu yıl bitirdiğimiz dizilerden bir diğeri: Eureka. imdb'de hem "sci-fi" hem "comedy" yazdığı için mi ilgimi çekmişti bilmiyorum. Ciddi bilimkurguların yanında güzel bir alternatif, film/dizi sitesi ağzıyla konuşursak: "keyifli bir seyirlik". Bitti ama sanki açık kapı bırakarak bitti. Belki bir gün...

En sevdiğim tarafı şu: 
Bu dizide her şey mümkün! 


"Yahu bu Modern Family'de ne var? Neden bütün ödülleri bu dizi alıyor?" merakı sonucu başladığım dizinin daha 2. sezonundayım. TBBT varken neden bütün ödüller bu diziye gidiyormuş artık biliyorum. Hatta People's Choice'ta oy verirken bütün oylarımın bu diziye gittiğini inkar edecek değilim.

Yine en sevdiğim şey: Komik olmaya çalışmayan, hayatın akışı içinde komik olan bir dizi Modern Family. Birkaç karakteri öne çıkarıp anlatayım istiyorum ama seçemiyorum. Birinci sezonda komikti, ikinci sezonda karakterler daha iyi oturunca daha komik oldu ve en güzel tarafı şu an izlememi bekleyen neredeyse 50 bölüm var! Phil, Manny, Gloria, Jay, Alex, Luke ve Cam favorilerim, oh be, seçtim rahatladım! :)

Geliyoruz "Ne yapıyorsunuz arkadaşım böyle yaa!" bölümüne. "Daha bozmaz dedik ama bozdu" bu arkadaşlar. Her hafta biraz daha bozuyorlar. İşte onlar:


TBBT deyince akla ilk gelen şey Sheldon Cooper değil mi? Sheldon dizinin en komik insanıdır, hatta diğerlerini at bir kenara sırf bu adam için bu dizi izlenir. 

Peki sen Sheldon'ı Sheldon yapan her şeyi geri plana atıp adamın bütün komikliğini aşk-meşk sığlığına indirirsen ne olur? 

Dizi komik olmaktan çıkar. 

Sinirleniyorum çünkü bu diziyi çok seviyorum. Sevmeye devam edebilmem için her konuşmayı cinsel boyuta çeken, kendini her fırsatta Sheldon'ın önüne atan sevimsiz karakter Amy gitmeli. Sheldon karakterini öldürdünüz o kızı dahil ettikten sonra. (Howard'ın evlenmesine kızıyor muyum hiç bak! Sinir bozucu sapıktı eskiden, şimdi komik oldu. Ama Sheldon'a yazık ediyorsunuz eyyy yapımcılar!)


2012'de her hafta biraz daha bozan dizilerden ikincisi "Once Upon A Time". Özellikle son iki haftaki bölümler beni ekran karşısında öldürdü. Snow'un ağlak bakışları, Henry'nin "sezercik aslan parçası" tavırları, stv dizisi tadında mesajlar vs. 

Ne yapıyorsunuz kuzum siz? Ne güzel başlamıştı bu dizi halbuki! Sırf masallar var diye bile sevebilirdim sizi, şimdi sizin yüzünüzden masalları sevmeyi bırakacağım!

Lütfen.
Toplayın kendinizi.


Biz "daha da bozmaz" dedikçe daha da bozan dizi olarak kocaman bir alkışı hak eden dizi! İşte o! Fringe. Hiç unutmam, seneler evvel J.J. Abrams yeni diziye başlamış dediler, merak edip izledik. Sanırım 5. bölümdeydi ben başladığımda. İyiymiş deyip takibe başladık. Epey arkadaşa da tavsiye etmişliğim var gaza gelip. İlk 2 sezon iyiydi. Sonra bir bozmaya başladı önünü alamadık. Bu sezon da "bitiyor nasılsa, bunca sene izledim bitireyim" diyorum, ona bile tahammül edemiyorum. İlk zamanlar oyunculuklar, kurgu, konu vs hususlar hakkında dizinin zayıflıklarını gözüme sokmaya çalışan arkadaşlara epey kızmıştım. "Tek güzel tarafı Walter Bishop" dediklerinde de kızmıştım. 2012'nin bu son günlerinde sizi sevgiyle anıyor ve özür diliyorum dostlarım. Meğer siz haklıymışsınız.

5. sezondan yeterince bölüm izleyip işkence ettim kendime (sanırım 7 bölüm), finali izleyip tarihin karanlık sayfalarına gömerim kendisini diye planlıyorum. Tek sorun şu ki finali izlemeye tahammül edebilecek miyim bilemiyorum.

(Başladığım şeyi yarıda bırakabilmeye alışmalıyım!)

"Olmamış bu" serisi:


Matt LeBlanc'ı nasıl sevdiğimi anlatacak sözcük henüz yok. İşte sırf bunun için bu diziye dayanmaya çok çalıştım. Olmadı. Zorlama karakterler, zorlama bir konu. Dakikalar geçmiyor izlerken. Bıraktım ben de. Matt LeBlanc'a rağmen bıraktım. Hatta daha da tuhafı Friends spin-off'u olan Joey'i de izleyememiş ve bırakmıştım yine böyle sıkılarak.

Yine de seviyorum seni adam!

Charlie Sheen'e rağmen sevmeyi başaramadığım bir de Anger Management var 2012'den kalan. Olmadı. Zorlamadım.

Aslında ilk bölümlerini beğendiğim ama devam etmeyi başaramadığım bir adet Revolution var, onu da geride bıraktık. Döner miyiz bilmem.

Selin için 2012 "dizilerde" böyle geçmiş. Belki başka listeler de gelir, belki gelmez. Bekleyelim...

Görüşürüz.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Kısacık-35



* "Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi..."

* Sonra da "Hürriyete Doğru" gelir akla... "Gün doğmadan, deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola"

* Ezberleyemiyorum ben. 

* Bir takım bloglar tamamen tavsiye amaçlı yazıyorlar, "x film güzel", "y dizi kötü" gibi. Bir başka türdekiler sevdikleri şeyler hakkında konuşmadan duramadıkları için yazıyorlar. Ben ikinci gruba dahilim. Herhangi bir film, kitap, müzik vs yazdığımı gördüğünüzde ve bir şekilde ilginizi çektiğinde bir araştırın önce, seveceğinize inanırsanız okuyun/dinleyin/izleyin ki ben de kendimi durduk yere sorumlu hissetmeyeyim.

* 2012, gitmene şurada 1 hafta kaldı, salak salak işler yapma! Adam gibi ayrılalım.

* Yeni yıla Edward Scissorhands ile girme planları yapıyorum. Yeni yaşıma girerken de kendimi bir sinema salonuna kapatayım ve o günü Orta Dünya'da geçireyim diyorum.

* Belki de şu an bütün ihtiyacım Moda'ya gitmek, sahil boyunca yürümektir.

* Belki de güne -herkes uyurken- İstiklal Caddesi'nde başlamak... Oranın istisnasız her saatteki halini gördüm, en çok sabah 8'i sevdim. Hadi belki sabah 4 civarları da sayılabilir, sessiz-sakin... Ama ürkütücü biraz.

* Ellerim bu kadar çok üşümese kış mevsimini biraz daha fazla severdim.

* Neyse ki çaylar, kahveler, battaniyeler gibi güzel şeyler çoğunlukta.

* Belirli aralıklarla sağlıklı beslenmeye karar veriyorum ve karar verdiğim o günler abur cuburu ya da saçma saatlerde yemek yemeği en çok abarttığım günler oluyor. Nedenini henüz çözemedim.

* Roman seven insanın şiir kitaplarını, şiir kitabı sevenin bir başka türü kitaptan saymaması yok olsun, bitsin. 

* Buldukları bütün boş kağıtlara "göz" çizen insanlar vardı, sadece tek bir tane göz. Nerede onlar? Dünyadan silindiler mi?

* Belki de Dostoyevski okumaktır bütün ihtiyacım. Olamaz mı?

* Belki de asıl ihtiyacım ertelediğim işleri bitirmek ve üzerimdeki yükten kurtulmaktır.

* Midesi ağrırken kahve içen ve acı yiyen o insan benim. 

* Çivi çiviyi söker mi?

* "Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize
Geride bekleyenin varmış, aldırma
Görmüyor musun, her yanda hürriyet
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere..."

22 Aralık 2012 Cumartesi

2013!



2012'ye girerken 12 maddelik istek listesi yapmıştık, 12'de 10 gibi bir oran yakaladık. Çok başarılı! Öyleyse bir liste de 2013 için yapalım. Bu konuda bir mim dolaşmaya başladı mı bilmiyorum, dolaşıyorsa da bana gelmesini bekleyemeyeceğim çünkü bu iş önemli! :p (totem gibi)

Canım 2013, senden istediğim şeyler şunlar:

- Sevgili 2012 büyük bir adım attı, sen de devamını getir lütfen. İstersen olur. Neden bahsettiğimizi bilmiyor olabilirsin, ben sana anlatırım. Hadi canım. Bilenler bilmeyenlere anlatmasın, dedikodu çok ayıp bir şey.

- Geçen yıl daha çok kitap istemiştim, istediğim oldu ama tabii ki bu yıl daha fazlasını istememe engel değil bu durum. "Çok kitap" diye bir şey yok, hep daha fazlası mümkün! (Sevdiğim yazarlar daha çok yazsın bu yıl mesela... Önce Hakan Günday!)

- Ders aşamam bitsin, tez aşamasına geçeyim ve o da sakin sakin geçsin bitsin lütfen. Bir de ösym kombinesi almam gerekecek yine bu yıl, lütfen bütün sınavlar iyi olsun!

- Konserler istiyoruz, güzel albümler istiyoruz.

- Mutlu sabahlar, mutlu öğlenler, mutlu akşamlar... Kısacası mutlu anlar işte.

- Geçen yılki doğum günüm 3 sınavla geçmişti, korkunçtu! Bu yıl acısını çıkaralım, olur mu? Doğum günlerini severim bilirsin...

- Birkaç yüz defa daha "Beklenmedik Yolculuk" lütfen. Orta Dünya'ma bırakın beni!

- Sevdiğim insanlardan güzel haberler almak istesem mesela...

- Sevdiğim insanlara vereceğim haberlerin hep güzel olmasını istesem...

- Güzel filmler istiyorum!

- Bu ara iyi davranıyor ya hayat, 2013'te de devam etsin be...

- Keyifle yürüyelim hatta koşalım sokaklarda! Sabahların da bir anlamı olsun mesela. 

- 2014'e yaklaşırken de "2013'te istediklerimin çoğu oldu, hemen 2014 için de yazı yazmalıyım" telaşına düşeyim :)

- Hayatta her şeyin özel anlamı olduğu zamanlar diyeyim bir de... Daha çok yani! :)

- Birkaç dilek daha var elbet ama şimdilik içimden söylüyorum onları. 2013 duyuyor...

- 13'le aram iyidir. Bir dönem okul numaramdı, doğduğumdan beri yaşadığım evin kapı numarası vs. 2013 de önemli bir yer edinebilir hayatımda pekâlâ, değil mi?

Mimmiş gibi olsun tam :)

Biraz Şöyle Biraz Böyle

Sam Scarlet

Persona non grata 

Sycorox

Canınız isterse yazınız gençler!

Görüşürüz.

it worked!



Hayat tuhaf ama güzel bir tuhaflık bu. Bir şeyler hayal ediyorsun; günler geçiyor, durumlar değişiyor, insanlar geliyor, insanlar gidiyor. Olmuyor. Üzülüyorsun. Zaman geçiyor yine. Başka bir şekilde gerçek oluyor hayallerin. Geçmişteki anlamsız küçük parçalar anlam kazanıyor. Taşlar oturuyor yerine. Küçük mutsuz olayların sebeplerini görüyorsun. Diyorum ya tuhaf diye...

Bir akşam üstü Balat yolunda eski evlere bakarken fark ediyorsun bunu. Yol yazıları hakkında öğrendiğin o minik detayı hatırlayıp gülümsüyorsun. Minik minik olayları sıralıyorsun aklından ve nedenlerini çözüyorsun birden bire. Sonra gülüyorsun tabii. Komik işte. Hayat komik.

Juliet'in bir sezon finalinde "it worked" demesinin bir yıl sonra anlam kazandığı andaki mutluluğumun aynısıydı hissettiğim! "Sebebi buydu demek" dedim, "sebebi vardı demek..." 

Oldu bak.
İşe yaradı.
Aklımdan geçen şeylerin var olma sebebi o akşamüstü bana bunları düşündürmek değildi muhtemelen ama olsun.

"it worked"!




*Başlık Lost'tan.

20 Aralık 2012 Perşembe

Patti



Rock Ozanları bu ara elimden düşmüyor demiştim. Bir gece yarısı Hayalperestler ile sabahı ettik, ertesi güne 2. Çoluk Çocuk okumasıyla başladık. Onu da Dream of Life ile bitirdik. ( http://www.imdb.com/title/tt0940620/ )

Tekrar tekrar okuduğum çok kitap var ama aynı yıl içinde tekrar okuduğum, üstelik birincisinden çok daha farklı bir tat aldığım başka kitap oldu mu hatırlamıyorum doğrusu. Çoluk Çocuk vardı yine elimde, aynı cümlelerde durdum, bambaşka şeyler hissettim. Birkaç ayda nasıl değişmişsem bambaşka bir şey buldum sayfaların arasında...

Patti Smith'te adını koyamadığım bir şey var. Hayallerini kovalamak konusunda muhteşem bir ilham kaynağı ama ben sanki bir şeyleri sevme şekline takılıyorum daha çok. Kitapları, müzikleri, Bob Dylan'ı, benim de sevdiğim daha birçok adamı/kadını... Kesinlikle ilham kaynağı. En çok sevme şekliyle...

Keşke senden binlerce olsa!

Keşke ben gördüğüm/duyduğum/bildiğim o şahane cümleleri yanlış zamanlarda kullanmasaydım.

Oğlak burcu Patti. 
Acaba bundan mı tanıdık halleri...

18 Aralık 2012 Salı

"14 Aralık-Hobbit-Orta Dünya'ya dönüş" ya da "Home Sweet Home"...




Ne zamandır beklediğimizi artık hatırlayamadığım 14 Aralık tarihini gösterdiğini gördük sonunda takvimlerin. İnanması zor, rüya gördüm sanıyorum ara ara ama gerçekten geldi ve geçti.

Birazdan okuyacağınız yazı nereye gidecek bilmiyorum. Muhtemelen 2008'den beri yazdığım 1000 küsur yazının en uzunu bu olacak. En çok ":)" göreceğiniz yazı da kesinlikle bu! O yüzden kaçacaksanız şimdiden kaçın. (Spoilerların en büyüğü aslında elimizdeki kitap, o yüzden spoiler endişesi yaşanacak pek durum yok ama uyaracağım yine de oraya geldiğimizde.)

Lise yıllarından beri parmağımda dolaştırdığım yüzüğü görüp de "Ne yazıyor onun üstünde?" diye sormayan pek fazla insan olmadı. Çok ünlü sanırsınız, herkes bilir gibi düşünürsünüz ama öyle değil galiba. Ne olduğunu söyledikten sonra gelen 2. soru bazen kendimi kesme ihtiyacı hissettirdi: "Çok mu seviyorsun?". Ben de genelde "Yok, aslında nefret ediyorum." dedim. Mantıksız soru sorma arkadaşım.

Bir de güzel güzel neden sevdiğimi soranlar oldu. Kime ne cevap verdim hatırlamıyorum ama sanırım verdiğim cevapların çoğunda "kaçmak" sözcüğü geçiyordu bir şekilde. "Kaçmak", evet. O insanlara tahammül edemediğiniz dönem var ya hani, yaşadığınız dünyada sizi hiçbir şeyin mutlu etmediği dönem, insanların hep "kötü" olduğu dönem... (ki hala pek çoğumuz kötüyüz. Neyse...) Sanırım tam da o dönem tanıştım Tolkien'ın muhteşem dünyasıyla. Ne zaman sıkılsam, ne zaman boğulacağımı hissetsem, ne zaman insanlardan nefret etsem sığındığım yer hep onun dünyası oldu ve çoğu zaman da okuduğum 2-3 sayfanın ardından aradığım şeyi buldum.


Gaza gelip neden ve nasıl sevdiğimi uzun uzun anlatmaya devam edebilirim ama yazımızın konusu bu değildi :) Üstelik kim bilir kaç kez anlattım bunu.

Kitaplarla birlikte bir de filmler yer etti hayatımızda. Tolkien'ın dünyasını benim kadar sevdiğine inandığım bir adamın elinden çıkma filmler... "Para" diyeceksiniz, biliyorum. Ben bu kadar basit bakmayı reddediyorum konuya. Peter Jackson'ın Tolkien hayranlığını anlattığı cümleleri de es geçiyorum. Elbette seviyorum diyecek, benim yüzüğüm gibi, sevmese ne işi olur... Milyonlarca hayranın hayallerini somutlaştırmayı göze alıyor bu adam, üstelik ortaya aşık olduğumuz filmler çıkarıyor. Yoo dostum. Bunun arkasında yatan tek sebebin para olmasına ben ihtimal vermem. Sevgisiz olmaz bu iş. (3 kitap=3 film, 1 kitap=3 film konusunda tek duyduğum endişe konuyu genişletmeye çalışırken saçmalanmasıydı. Star Wars'un 2. grup filmleri gibi bir şeyle karşılaşma ihtimalimiz de var sonra... Ama ilk film itibarıyla hak verdim uzatılmasına. Bazı sahneler süre yüzünden kısaltılsaydı üzülürdüm. Tabii bu uzatma biz hayranlar için güzel ama "film işte, izleyelim"ciler için sıkıcı olacak ve Peter Jackson'ın bunu düşünmediğine ihtimal vermiyorum. O yüzden de biraz hoşuma gitti bu iş.)


Aslında seriyi sevenlerle gayet güzel konuşup tartışabiliyoruz bu konuyu. Denedik oldu. Beni asıl çileden çıkaran bu seriyi de "sıradan filmler" olarak gören adamın okumadığı bir kitabın mahvedileceğine dair duyduğu kaygı! Sosyal medya yüzünden kendini her konuda konuşmak zorunda hisseden insanlar olduk diyoruz ya alın size kanıt! Bana samimi gelmiyorsunuz, üzgünüm.

Yoğun olarak gördüğüm eleştirilere dair bir şey daha var yazmayı istediğim. O da şu:
"Filmde niye Aragorn yok yaaa?"
"Niye sürekli cüceleri gösteriyor yaa?"

türünden sorular görüp duyuyorum.

Sevgili arkadaşlar,
bu konularda muhatabınız Peter Jackson değil, J. R. R. Tolkien'dır.

Sevgiler

İletişim kurmayı başarırsanız selamımı iletin.


Bir de sinema salonunda denk geldiğimiz kitabı yanlış anlamalarından kaynaklı atıp tutan arkadaşlar vardı ki onlara hiçbir şey söyleyemiyorum!

Yine gerçek konudan uzaklaştık. Haydi dönelim :)

(Yazar uzun yazı dikkatinizi dağıtır diye araya filmle alakalı ama yazıyla alakasız çeşitli görseller eklemektedir. "Ne alaka bunlar?" sorusunun cevabı budur.)

Geçenlerde blogta bir şey ararken denk geldiğim bir yazı sayesinde hatırladım, 2009'da "iki film geliyor" haberi almışız. (iki süper film birden ehehe) Mutluluktan havalara uçmuşuz sonra! Gösterim zamanı olarak 2011-2012 denmiş. Sonrası bildik hikaye :) Peter Jackson yerine Guillermo del Toro yönetecek denir, vazgeçilir. Yeni Gandalf aranmaktadır, çünkü Ian McKellen oynamayacaktır, karalar bağlanır, yaslar tutulur... Sonra işler yoluna girer ve çekimler başlar. Hafızam beni yanıltmıyorsa 220 gün kala da vizyon tarihi haberi alırız ve hemen sayaçları ekleriz bloglarımıza :) O günden sonra bloglara öncelikli giriş amacımız olur kalan gün sayısını görmek...

Videolar, resimler, yazılar... Durmadan bir şeyler paylaşılır, hepsi bizi heyecandan ölmenin eşiğine getirir. O günlerden birinde Melda "İstanbul'da birlikte izlesek ya" teklifiyle gelir. Heyecanlar bir kat daha artar tabii!

Blog insanları olarak bir süredir tanışıyoruz, hatta belki de Melda'yla paylaştığımız şeyler biraz daha fazla ama (biraz mı???) karşılaşmak neye benzer bilmiyorsun ki. Ben öyle zamanlarda karşımdakinden çok kendimden korkarım. İnsanların yüzüne söyleyemeyeceğim şeyi internetten de yazmamayı tercih ederim, o yönden sıkıntı yok. İki tarafta bambaşka iki kişi değilim, olmamaya çalışırım. Ama sorun şu ki bazen yeni tanıdığım birinden minik bir an bile olsa olumsuz elektrik alıyorum ve sonra günü tek kelime etmeden bitirebiliyorum. Kendimi tamamen kapatıyorum o kişiye ve sonra aç açabilirsen... (Yaptım, gerçekten başıma geldi bu.)

Neyse ki böyle olmadı :) Hatta tam tersi oldu!

2 hafta kadar önce biletler satışa çıktı, biz savaş verdik alabilmek için. Melda'yla izleyeceğimiz seansın biletini aldım,  bir de sevgili kardeşimle sabah izleyeceğiz, ona bilet alamıyorum. Bu arada Melda'ya da sistem hata verip duruyor. Biz çıldırıyoruz. Neyse en sonunda onu da almayı başardık.

ve 14 Aralık geldi :)

Bir gün önce 9.00-23.00 arasını evden uzakta bir oraya bir buraya koşturmakla geçirmişim, yorgunum, uykusuzum. O gece de stresten mi heyecandan mı bilmem uyuyamamışım doğru dürüst. Her şeye rağmen açılış saatinde İstinyePark'ın kapısında buldum kendimi. Bazı şeyler anlatılamıyor. Daha doğrusu anlattığınızı sanıyorsunuz ama o hissi yaşamamış ya da o konuyu önemsemeyen birisi doğal olarak anlamlandıramıyor söylediğiniz şeyi ve boşa konuşuyorsunuz gibi hissediyorsunuz. Dizleriniz titreyerek sinema salonuna koşmanın neye benzediğini çok iyi bilen insanlar tanıyorum, onlar için o hissi anlatmama gerek bile yok. Zaten biliyorlar. Ama bunu önemsemeyecek insanlara da "nasıl anlamazsın" diye kızamıyorsun/kızamıyorum. Çok normal bu. Heyecandan ölüyordum, onu bilin yani, o yeter.

Kapıda bu güzellik bizi bekliyordu sinema salonuna geldiğimizde:


Bizim gibi 1001 macerayla biletlerini almış bir grup insan ve hepsi aynı hisler içinde. İşte bunu seviyorum! Tabii ben içlerinde en şanslı olanım, çünkü hem 10:45'te hem 17:30'da Orta Dünya'da olacağım :)

Bitmeyen Star Trek tanıtımına ne kadar sövdüm hatırlamıyorum. İki kez izlemek benim için Çin işkencesine eşdeğerdi. Ama ekranda "THE HOBBIT" yazdığı saniye neredeyim, adım neydi, bugün günlerden ne, Star Trek neymiş vs. hiçbir şeyi hatırlamıyordum.

Üstelik tuhaf olan şu: Sabah izlemiş olmama rağmen ikinci seansta yine ilk kez izliyor gibi heyecanlandım ve aynı hisleri bir daha yaşadım. Çok güzeldi!

İlk 3 saat nasıl geçti hatırlamıyorum.

Sonra Melda'yı beklemeye başladım. Acaba ne taraftan gelecek, acaba tanıyabilecek miyim sorularını sora sora sağıma soluma bakınırken bizimki büyücü şapkasıyla karşıda belirdi :) Tanırmışım şapka olmasa da, onu fark ettim. Ki zaten biz yeni tanışmadık bence. (Bizce) Muhtemelen Melda benim en eski arkadaşlarımdan biri. Hatta yıllar sonra birbirini bulmuş falan da değiliz, bildiğin geçen hafta görüşmüş gibi bir halimiz vardı :) İyi ki sonunda "gerçek anlamda" tanışmışız, Melda'yı çok seviyordum zaten, cumadan beri daha çok seviyorum! Tanısanız siz de severdiniz, sürekli gülümseyen tatlı mı tatlı bir hatun kişisi kendisi, nasıl sevmeyeyim :)

Biz kaçta buluştuk, ne kadar oturduk bekledik hiç hatırlamıyorum. Biz oturup beklemeye başladıktan sonra bizden önceki seansın ara verdiğini düşünürsek 2 saat falan oturmuş olmalıyız orada ama 5 dakika gibi geldi! Hiç susmadık, hatta özellikle söyleyeceğim bir sürü şeyi unuttuğumu da ayrıldıktan sonra fark ettim. Ama bu normal tabii. Heyecandan 1 saat bakınmamıza rağmen kahve olduğunu bile göremedik orada :) 

Ahh Tolkien! 
Duyuyor musun? 
Bizi sen bu hale getirdin güzel adam! 



Yazının son bölümüne geldik. Şimdi filmden bahsediyoruz. İzlemediyseniz kaçmak için son şansınız!



SPOILER

Filmin en başı, ahh ne güzel bir başlangıç o öyle! LOTR'a selamımızı çaktık, döndük. Bilbo ve Gollum karşılaşması tek kelimeyle muhteşemdi! En büyük etken elbette ki Andy Serkis. Kıymetlimiss. Martin Freeman olur mu olmaz mı bilemiyordum, olurmuş. Cate Blanchett, ne güzelsin! Yine gel. Cüceler muhteşemler! Bu noktada tek bir eleştirim var Peter Jackson'a. Canım abim, o Kili yakışıklı olmuş bildiğin, neden öyle olmuş? Bak bizi çoluk çocukla uğraştırıyorsun sonra. 

Ayyy Kili çok yakışıklııı 
ayy çok tatlıııı 
çok iyi bir insaaaaan (?!)
cücelerin Legolas'ı*

*based on a true story

Sanırım anlatmayı istediğim şeylerin küçük bir kısmı bu. Şimdilik yeterli. Biz bir yandan tekrar tekrar sevgili Hobbit'imizin beklenmedik yolculuğuna çıkışını izlemeye devam ederken bir yandan The Desolation of Smaug için geri saymalara başladık bile.

Son 358 gün!

16 Aralık 2012 Pazar

Kış şarkısı olsun bunlar-7



7. "yedili".

7. liste en sevdiğim gruplardan biriyle başlıyor. 

Demons and Wizards

Şarkımız tabii ki Fiddler on the green.


City and Colour
ve hep hüzünlü bulduğum şarkı: "Sometimes (I Wish)"


Çamur.
Bu daha hüzünlü bak. 
Çok...


Rainbow olsun listenin tam burasında. 
"The Temple of the King"


Patti Smith!
The Jackson Song.
Yazıyı bitirince Patti'nin "Hayalperestler"ini okumaya gideceğim. Kulağımda da bu şarkı olur belki...


Mutluluktan ölmek üzere olduğum bu Hobbit haftasının yüzü suyu hürmetine canım Blind Guardian'ım bize bunu söylesin:


ve son 2 günümün şarkısı: Neil Finn - Song of the Lonely Mountain! Orta Dünya'mı yine gördüm ya, evime dönmüş gibiyim. Ben mutlu olmayayım da kim olsun?