1 Temmuz 2013 Pazartesi

Yağmuru Seven Çocuk



"Çünkü kahramanımız Amélie için her şey mümkün: Üç yaşında Fransızca ve Japonca konuşabilir, kendini Tanrı zannedebilir, uykusuz gecelerde çatıya tırmanabilir, bulutları yeryüzünden daha çekici bulabilir, en sevdiği şey sağanak yağmur olabilir."


Amélie'nin hayatının ilk üç yılını anlatıyor "Yağmuru Seven Çocuk". Kitap; konuşmadığı, ağlamadığı, hareket etmediği, kısaca hiçbir şey yapmadığı "tüp" dönemiyle başlayıp içindeki öfkeyle her tarafa saldırdığı dönemle devam etse de hayat aslında başka yerde başlıyor. 2,5 yaşında. 1970 yılının Şubat ayında. İlk kez tadına baktığı çikolatayla!

Ağzından tek bir sözcük bile çıkmadan hayatını sürdüren Amélie aslında çok uzun cümleler kurabilecek bir çocuk. Ama kimliklerine dair tereddütleri olan anne babasının duymak istediği sözcüklerin "anne-baba" olduğunu, bunu söylediğinde onaylandıklarını hissedip mutlu olacaklarını bilecek kadar da olgun. "E=mc2" yerine "anne-baba" diyerek konuşmaya başlamasının başka ne açıklaması olabilir ki? (2'yi olması gerektiği şekilde yazamadım, idare edin.)

103 sayfa boyunca hayatı öğreniyor Amélie, ölümü öğrenmiyor, onu zaten biliyor. Sorguluyor, düşünüyor, bazen çözmeyi de başarıyor ama kimseye bir şey çaktırmıyor ve her şeyi öyle güzel cümlelerle anlatıyor ki okurken ayraç kullanmaya gerek bile kalmıyor.

Yağmuru Seven Çocuk, Amélie Nothomb'un okuduğum ilk kitabı ve belli ki devamı gelecek. İlk fırsatta herhangi bir kitabını yazdığı dilde (Merak edenler için not: Yazar Fransızca yazıyormuş.) okumayı planlamakla birlikte söylemeden geçmek istemediğim bir şey var: Doğan Kitap'tan 2011 yılında çıkan Bahadırhan Bozkurt çevirisi keyifle okunan bir çeviri olmuş. 

Bir de şunu eklemek istedim: Bilmediğiniz dillerde yazılmış eserleri dilinize kazandırıyor birileri ve onlar sayesinde okuyorsunuz di mi? Bu konuda hemfikiriz. Ne var ki orta düzeyde dil bilmenin çeviri yapmaya yettiğine inanılan güzel ülkemde herkes "Çeviri nasıl yapılır?" sorusunun cevabını biz çevirmenlerden daha iyi biliyor. Bunun yanında çok dikkatimi çeken bir durum daha var. X çeviride Y çevirmen bir karar almış ve bir şey yapmış, Z okuyucu bunu beğenmemiş. Z okuyucu büyük bir keyifle bunu her yerden duyuruyor. Ama aynı Z, yine Y tarafından yapılan V çeviriyi okuyup beğendiğinde kitabı anlata anlata bitiremese de çevirmenden hiç bahsetmiyor. Özetle, çevirmen o okuyucuya hata gibi görünen kararlar almışsa bahsedilmeyi hak ediyor, iyi iş çıkarmışsa bahsetmeye gerek yok. "Yapacak tabii, onun işi o, üstelik ben de çeviririm ne var ki, süper dil biliyorum, hede hödö... "
(X belli bir kişi değil. Tek kişi de değil. Çok sık gördüğüm bu hareketi yapan herkesin birleşimi.)

Çok sevdiğim bir kitaptan bahsettiğim yazının altında sevimsiz şeyler olmasını istemezdim ama üzgünüm. Oturduğu yerde hiçbir çaba sarf etmeden, eğitimini almadan ya da uygulamasını yapmadan doktordan daha iyi doktor, öğretmenden daha iyi öğretmen, gazeteciden daha iyi gazeteci, ev hanımından daha iyi ev hanımı olduğunu sanan insanlar fena halde sinirimi bozuyor. Hepimiz kendi bildiğimiz işi yaparsak dünya daha güzel bir yer olabilir. 

0 kişi de demiş ki:

Yorum Gönder

Var mı ekleyeceğin bir şey?